12. bölüm / 15
MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ 2 (Karanlık Miras)12.BÖLÜM ZEHİR
Bölümler 15Şu an: 12.BÖLÜM ZEHİR
- 1 1.BÖLÜM OYUN BOZAN1.760 kelime
- 2 2.BÖLÜM ANLAŞMA (İTTTİFAK)4.215 kelime
- 3 3.BÖLÜM GEÇMİŞİN SANRILARI1.593 kelime
- 4 4.BÖLÜM LEKE4.153 kelime
- 5 5.BÖLÜM KOR ALEV (ECEVİT)1.440 kelime
- 6 6.BÖLÜM KANAYAN YARA6.948 kelime
- 7 7.BÖLÜM KAOS VAKTİ8.398 kelime
- 8 8.BÖLÜM YALAN VE GERÇEK11.000 kelime
- 9 9.Bölüm SESSİZLİKTEN ÖNCE9.050 kelime
- 10 10.BÖLÜM SATRANÇ2.779 kelime
- 11 11.BÖLÜM ÇATLAK5.554 kelime
- 12 12.BÖLÜM ZEHİR6.864 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 13.BÖLÜM KIRILMA6.949 kelime
- 14 14.BÖLÜM KAN BAĞI6.537 kelime
- 15 15. BÖLÜM — DÖNÜŞ5.579 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
12. BÖLÜM — ZEHİR
Bozdoğan Malikânesi...
Gece ilerlemişti. Hilal'in evinde başlayan güzel akşamdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Birkaç saat önce bir bebeğin gelişini kutlayan insanlar, şimdi malikânenin çalışma odasında Özgür'den gelecek tek bir haberi bekliyordu.
Büyük masanın üzerinde dizüstü bilgisayarlar, telefonlar ve İstanbul haritası vardı. Kazım hastanenin çevresindeki kamera kayıtlarını inceliyor, Ali ise telefon trafiğini kontrol eden adamlardan gelecek haberi bekliyordu. Mustafa pencerenin önünde durmadan volta atıyordu.
Ulus masanın başındaydı. Sessizdi; fazlasıyla sessiz. Önündeki haritaya bakarken çenesindeki kasın gerilmesi dışında hiçbir tepki vermiyordu.
Kübra koltuğun kenarında oturmuş, telefonunu avucunda tutuyordu. Özgür'ü bir kez daha aradı. Karşısına yine aynı mekanik ses çıktı:
— Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor...
Telefonu kapattı.
— Hâlâ kapalı.
Ulus başını kaldırmadı.
— Biliyorum.
— Kaç saat oldu?
— Kübra...
— Kaç saat oldu, Ulus? Böyle bekleyip duruyoruz.
Ulus bu kez gözlerini ona çevirdi.
— Bulacağız.
— Nereden biliyorsun?
— Çünkü bulmadan durmayacağım.
Kübra'nın gözleri doldu.
— Ya geç kalırsak?
Ulus'un yüzü sertleşti.
— Kalmayacağız.
Kazım bilgisayarın başından seslenince ikisi de ona döndü.
— Abi.
Ulus hemen yanına geçti.
— Ne var?
Kazım ekrandaki görüntüyü durdurdu.
— Özgür'ün aracı hastaneden saat 17.42'de çıkıyor.
Kaydı ilerletip başka bir görüntüyü açtı.
— On iki dakika sonra şu gri araç arkasına takılıyor.
Ulus ekrana yaklaştı.
— Plaka?
Ali, elindeki telefonun ekranına son kez bakıp cevap verdi.
— Sahte.
— Yine mi?
— Evet, abi. Salvatore'ye zarf getiren araçta da sahte plaka vardı. Bu başka bir araç. Aynı kişilere ait olduğunu henüz söyleyemiyoruz ama yine plaka üzerinden izlerini kaybettirmişler.
Mustafa volta atmayı bıraktı.
— Aynı adamlar olabilir.
Ulus kısa bir süre düşündükten sonra yeniden Kazım'a döndü.
— Özgür'ün aracı en son nerede görülüyor?
Kazım haritadaki noktayı gösterdi.
— Fatih tarafına giriyor. Sonra kamera zinciri kopuyor.
— Nasıl kopuyor?
— Aradaki üç sokağı gösteren bir kayda henüz ulaşamadık. Sonraki kamerada da araç görünmüyor.
Ulus haritaya eğildi.
— O üç sokaktan birinde durmuş olabilir.
— Büyük ihtimalle. Ya da oradan başka bir yola sapmış.
Kübra ayağa kalktı.
— O zaman gidiyoruz.
Ulus hemen ona döndü.
— Sen hiçbir yere gitmiyorsun.
Odadaki hava değişti. Kübra'nın yüzü gerildi.
— Yine başlama.
— Başlamıyorum.
— Aynısını yapıyorsun.
Ulus birkaç adım yaklaştı.
— Özgür'ü kaçıran adam seni hedef alıyor.
— Özgür benim yüzümden oradaysa burada oturmamı mı bekliyorsun?
— Evet.
Kübra ona inanamayarak baktı.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten.
— Ulus—
— Kübra.
Sesi yükselmemişti. Ama tonunda tartışmaya yer yoktu.
— Seni oraya götürmeyeceğim.
Kübra'nın gözleri öfkeyle doldu.
— Ben senden izin istemedim.
Ulus'un çenesi gerildi. Yüzündeki bütün yumuşaklık bir anda kayboldu; bakışları Kübra'nın üzerinde buz gibi durdu. Zihninin derininden, istemediği hâlde tanıdık bir düşünce yükseldi:
Ne söylerse söylesin, sonunda benim dediğim olacak.
Fakat bu düşünce dudaklarından çıkmadı. Kübra, onun yüzündeki değişimi fark ederek duraksadı.
— Ulus?
Ulus gözlerini kırpıştırdı. Sanki birkaç saniyeliğine bulunduğu yerden kopmuştu.
Kübra'nın sesi yumuşadı.
— İyi misin?
Ulus bakışlarını yeniden yüzünde topladı. Gözlerindeki soğukluk yavaşça dağıldı.
— İyiyim.
— Bir anda tuhaflaştın.
— Uykusuzum.
Kübra bu açıklamaya inanmadı. Ama şimdi bunu kurcalayacak hâli yoktu; aklı hâlâ Özgür'deydi.
— Ben de geliyorum.
Ulus cevap vermeden önce bir an bekledi.
— Hayır.
Kübra öfkeyle arkasını döndü.
— Seninle sonra konuşacağız.
Ulus gözlerini ondan ayırmadı.
— Konuşuruz.
Kübra odadan çıktı. Kapı sertçe kapandığında Ali, Kazım'a göz ucuyla baktı. Kazım da aynı bakışla karşılık verdi.
Ulus başını çevirdi.
— Bir şey söyleyecek misiniz?
İkisi aynı anda cevap verdi:
— Yok, abi.
Mustafa burnundan soluyarak araya girdi.
— Bir de siz başlamayın şimdi.
Ali kısık sesle söylendi.
— Bir şey demedik ki.
Ulus yeniden haritaya döndü.
— O üç sokağı tek tek tarayın.
Kazım bilgisayarı Ali'ye bırakıp dışarıdaki ekibe katılmak üzere odadan çıktı. Ali kayıtları incelemeyi sürdürürken Ulus, haritadaki birbirine açılan dar sokaklardan gözlerini ayırmadı.
O sıralarda, Ecevit'in ofisi...
Saat gece yarısına yaklaşmasına rağmen ışıklar hâlâ yanıyordu. Ecevit masasının arkasında oturmuş, önündeki belgeleri inceliyordu. Karşısındaki koltuğa yayılan Nejat, elindeki kalemi parmaklarının arasında çeviriyordu. Levent ise pencerenin yanında duruyordu.
Dışarıdan bakıldığında bu iki adamın aynı ekipte olduğuna inanmak zordu. Nejat'ın yüzünde insanı sebepsiz yere rahatsız eden o sırıtış vardı. Levent her zamanki gibi sakindi; takım elbisesi düzgündü, ellerini önünde birleştirmişti. Yüzündeki ifadeye bakılırsa neredeyse masum bile sayılabilirdi.
Nejat başını ona çevirdi.
— Mülayim.
Levent gözlerini bir an kapattı.
— Başlama.
— Ne yaptım?
— O lakabı kullanma.
Nejat'ın sırıtışı büyüdü.
— Sana çok yakışıyor.
Levent ona baktı.
— Bir gün seni camdan atacağım.
— Bak işte. İnsanlar seni tanımıyor.
Ecevit dosyadan başını kaldırdı.
— İkiniz de keser misiniz?
Nejat hemen ciddileşmiş gibi yaptı.
— Tabii, patron.
Ecevit birkaç saniye yüzüne baktı.
— O sırıtışı da sil.
— Doğuştan.
Ecevit cevap vermek yerine yeniden dosyaya döndü. Masada Vildan'ın eski fotoğrafı, Aras Bozdoğan'ın fotoğrafı ve Furkan Kılıçhan'ın yıllar önce çekilmiş birkaç görüntüsü vardı. Üçünü yan yana koydu.
— Bir şey oturmuyor.
Nejat sandalyesinde doğruldu.
— Belki de gözümüzün önündekini kaçırıyoruz.
— Neyi?
Nejat masaya yaklaşıp Furkan'ın eski fotoğrafını aldı. Aras'ın fotoğrafını hemen yanına yerleştirdi.
— Burunlarına bak.
Ecevit kaşlarını çattı.
— Ne olmuş burunlarına?
— İkisinin de burnu aynı değil mi?
Levent pencerenin önünden ayrılıp fotoğraflara baktı. Nejat, parmağını görüntülerin üzerinde gezdirdi.
— Çene de benziyor.
Ecevit'in yüzündeki ifade değişti.
— Saçmalama.
— Olabilir.
— Nejat.
— Patron, bana zeki olduğum için para veriyorsun. Sadece yakışıklı durayım diye değil.
Levent araya girdi.
— İkinci kısım tartışılır.
Nejat ona döndü.
— Mülayim, seni gerçekten—
— Yeter!
Ecevit iki fotoğrafı eline aldı. Önce Aras'a, sonra Furkan'a daha dikkatli baktı. Bakışları en son Vildan'ın fotoğrafında durdu. Masanın üzerindeki belgeleri hızla karıştırmaya başladı.
— Vildan'ın hamilelik kaydı yok demiştiniz.
Levent cevap verdi.
— Türkiye'de bulamadık.
Ecevit başını kaldırdı.
— “Türkiye'de bulamadık” ne demek?
Levent cebinden katlanmış bir belge çıkardı.
— Bu bugün ulaştı. Eski kayıtları tararken Bulgaristan'daki özel bir klinikte Vildan'a ait olabilecek bir kayıt bulduk.
Ecevit belgeyi aldı.
— Olabilecek?
— Soyadı farklı. Ama doğum tarihi, anne adı ve doğum yeri eşleşiyor.
— Doğumun tarihi?
Levent belgedeki tarihi gösterdi. Ecevit'in gözleri yavaşça Furkan'ın dosyasına kaydı. Dosyadaki doğum tarihini bulup ikisini karşılaştırdı. Arada yalnızca birkaç gün vardı.
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
— Çocuk?
Levent başka bir kâğıt uzattı.
— Erkek.
Ecevit belgeyi elinden aldı. Doğum kaydında bebeğin ismi görünmüyordu. Anneye ait bilgilerse Vildan'ı işaret ediyordu. Ecevit'in kalp atışları hızlandı.
— Baba?
Levent başını iki yana salladı.
— Yazılmamış.
Nejat sandalyesine yaslandı.
— Türkiye'ye dönüşünden sonra başka bir aile adına açılmış kayıt var. Sonraki yetiştirme yurdu kayıtlarına da baktık.
Ecevit yavaşça ona döndü. Nejat bu kez sırıtmayı bırakmıştı.
— İsim?
Nejat dosyayı açıp bir sayfayı Ecevit'in önüne bıraktı. Sayfanın ortasında tek bir isim yazıyordu:
FURKAN KILIÇHAN
Kılıçhan, Furkan'a yetiştirme yurdunda verilen soyadıydı. Vildan'ın soyadı ise Ataman'dı; dosyaların arasındaki bağı soyadı üzerinden kurmak mümkün değildi.
Ecevit uzun süre konuşmadı. Gözleri önce isme, sonra Aras'ın fotoğrafına kaydı.
— Yok artık...
Nejat sessizdi. Levent de bir şey söylemedi. Ecevit ayağa kalkıp elindeki fotoğrafla pencereye yürüdü.
— Furkan...
Başını iki yana salladı.
— Aras'ın oğlu mu?
Nejat sakin bir sesle karşılık verdi.
— Tarihler bu ihtimale uyuyor.
Ecevit bir anda döndü.
— Tarih başka, kan başka.
— Haklısın.
— DNA olmadan kesin konuşmayın.
Levent başını salladı.
— Kesin konuşmuyoruz.
Nejat söze girdi.
— Ama bütün bunları tesadüf deyip geçemeyiz.
Ecevit yeniden fotoğrafa baktı. Aras, Ulus'un abisiydi. Furkan gerçekten onun oğluysa...
Gözlerini kapattı.
— Hassiktir...
Nejat'ın kaşı kalktı. Ecevit elini yüzünden geçirdi.
— Bu herif...
Kısa bir kahkaha attı. Ama sesinde zerre eğlence yoktu.
— Bu doğruysa benim üvey yeğenim sayılıyor.
Levent başını hafifçe eğdi. Ecevit'in yüzündeki ifade yavaşça değişti.
— Ulus'un ise...
Cümleyi tamamlayamadı. Nejat onun yerine söyledi:
— Öz yeğeni.
Ecevit kısa bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra masasındaki telefonu aldı.
— Ulus bunu biliyor mu?
Levent cevap verdi.
— Bildiğine dair elimizde hiçbir şey yok.
Ecevit, Ulus'un numarasını açtı. Parmağı arama tuşunun üzerinde duruyordu. Tam basacakken Nejat'ın telefonu çaldı.
Nejat ekrana baktı. Yüzündeki ifade değişince Ecevit de dikkat kesildi.
— Söyle.
Karşı taraftaki kişiyi bir süre dinledi. Sonra gözleri Ecevit'e kaydı.
— Emin misin?
Aramayı bitirip telefonu indirdi.
— Patron...
— Ne oldu?
— Bozdoğanlar hareketlenmiş.
Ecevit kaşlarını çattı.
— Neden?
— Kübra'nın doktor arkadaşlarından biri kayıp.
— Kim?
— Özgür Erem.
Ecevit'in bakışları sertleşti.
— Furkan mı yapmış?
Nejat omuz silkti.
— Henüz bilmiyoruz.
Ecevit elindeki fotoğraflara, sonra telefonunda açık duran numaraya baktı. Arama tuşuna basmadı.
— Arabayı hazırlayın.
Levent hemen kapıya yöneldi. Nejat yerinden kalkarken sordu:
— Nereye?
Ecevit ceketini aldı.
— Önce abimle konuşmaya.
Nejat'ın adımları bir an durdu. Levent bile kapının önünden dönüp ona baktı. Ecevit ikisinin yüzünü görünce kaşlarını çattı.
— Ne var?
Nejat'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Hiç.
— Söyle.
— “Abim” dedin.
Ecevit bir süre sustu. Sonra ceketini giyip kapıya yürüdü.
— Bir daha söylersen dilini keserim.
Nejat gülümseyerek Levent'e baktı.
— Duydun mu, Mülayim?
Levent kapıyı açtı.
— Duymadım.
Nejat peşinden çıktı.
— İşte bu yüzden seni seviyorum.
Bozdoğan Malikânesi...
Ulus'un telefonu çaldı. Arayan Kazım'dı. Ali ile Mustafa da duyabilsin diye aramayı hoparlöre aldı.
— Söyle.
— Abi, bir şey bulduk.
Ulus ayağa kalktı.
— Ne buldunuz?
— Özgür'ün arabasını.
Odadaki herkes sustu. Ulus, çalışma odasının kapısına doğru yürüdü.
— Konum gönder.
— Abi...
Kazım'ın sesindeki tereddüt hoşuna gitmedi.
— Ne var?
— Arabanın içi boş.
Ulus kapının eşiğinde durdu. Kazım birkaç saniye sonra devam etti:
— Ama sürücü koltuğunda kan var.
Ulus'un yüzündeki bütün ifade silindi. Yanındaki Mustafa doğruldu, Ali'nin yüzü düştü. Üst kattan inen Kübra ise son cümleyi duymuş, merdivenin ortasında donup kalmıştı.
— Ne kanı?
Ulus başını kaldırdı. Kübra'nın gözleri korkuyla ona bakıyordu.
— Ulus... Ne kanı?
Ulus aramayı bitirip ona yöneldi. Kübra'nın eli hâlâ merdiven korkuluğundaydı.
— Özgür'ün arabasında kan mı bulmuşlar?
Ulus'un cevabı gecikmedi.
— Evet.
Kübra'nın nefesi kesildi.
— Ne kadar?
— Bilmiyorum Yenge.
— Onun kanı mı?
— Yenge…
Kübra merdivenleri hızla inmeye başladı.
— Gidiyorum.
Ulus önüne geçti.
— Nereye?
— Arabanın bulunduğu yere.
— Hayır.
Kübra başını kaldırdı.
— Çekil önümden.
— Kübra, orada neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.
— Özgür benim arkadaşım!
— Biliyorum. Ama seni de aynı tehlikenin içine Atamam.
— Yine mi aynı şey?
Ulus'un çenesi gerildi.
— Şimdi kavga etmeyeceğim seninle.
— Ben de etmiyorum. Çekil diyorum.
Mustafa araya girmek istedi.
— Kübra...
Kübra ona döndü.
— Sen karışma, Mustafa.
Kimse konuşmadı. Ulus, Kübra'nın gözlerinin içine baktı.
— Kanın Özgür'e ait olup olmadığını bile bilmiyoruz. Oraya gidip ne yapacaksın?
— Burada oturup beklemekten daha fazlasını!
— Hayır.
Kübra acı bir kahkaha attı.
— Tabii. Yine sen karar verdin.
Ulus'un yüzü sertleşti.
— Şu anda evet.
Kübra bir süre yüzüne baktı. Sonra başını iki yana salladı.
— Bunun hesabını sonra vereceksin.
Ulus cevap vermedi. Kübra arkasını dönüp salona geçti. Kapı kapandığında Ali yavaşça nefes verdi.
— Abi...
Ulus ona baktı. Ali hemen sustu.
— Hiç.
Mustafa anahtarlarını aldı.
— Çıkalım.
Ulus ceketini alırken konuştu.
— Kazım konumu göndersin. Salvatore'ye de haber verin.
Yaklaşık yarım saat sonra, terk edilmiş bir ara sokak...
Özgür'ün aracı yol kenarında duruyordu. Çevresi Ulus'un adamları tarafından kapatılmıştı. Kazım onları görünce hemen yanlarına geldi.
— Abi.
Ulus açık kapıdan aracın içine baktı. Sürücü koltuğunun yan tarafında koyu renkli bir kan lekesi vardı. Mustafa eğilip dikkatlice inceledi.
— Çok değil.
Kazım başını salladı.
— Ben de onu diyecektim. Buradaki leke az. Yine de yalnızca buna bakıp iyi olduğunu söyleyemeyiz.
Ulus aracın içine dokunmadı.
— Telefon?
— Yok.
— Cüzdan?
— Torpidoda.
Ulus'un kaşları çatıldı.
— Para?
— Duruyor.
Salvatore birkaç adım geriden geldi.
— Demek soygun görüntüsü vermeye bile çalışmamışlar.
Ulus ona baktı.
— Zaten para için yapmadıklarını .
Salvatore aracın çevresine göz gezdirdi.
— Burada da tutulmamış.
Kazım başını salladı.
— Aracı buraya bırakıp onu başka bir araca aktarmış olmalılar.
Ali yolun karşısını gösterdi.
— Abi, şurada kamera var.
Herkes aynı anda döndü. Eski bir bakkalın dış cephesinde küçük bir güvenlik kamerası görünüyordu. Kazım hemen iki adamına işaret etti.
— Kayda ulaşın.
Ulus yolun ortasında durup çevreyi inceledi. Her şey fazlasıyla düzenlenmiş görünüyordu. Araba kolayca bulunabilecek bir yere bırakılmıştı. Kan lekesi göz önündeydi. Cüzdan duruyordu ama telefon yoktu.
Gözleri daraldı.
— Bu arabayı bulmamızı istemiş.
Mustafa ona baktı.
— Neden böyle düşündün?
— Arabayı saklamamışlar. Cüzdanı bile almamışlar. Bütün izleri silmeye uğraşan biri gibi davranmıyor.
Salvatore de aynı şeyi anlamıştı.
— Bilerek iz bırakıyor.
Ulus başını salladı.
— Bunu Furkan yaptıysa paniklemiyor. Bizi istediği yere yönlendiriyor.
Ali'nin yüzü ciddileşti.
— Tuzak yani.
— Büyük ihtimalle.
Kazım hemen sordu:
— Ne yapıyoruz?
Ulus'un cevabı netti.
— Tuzağın nereye çıktığını buluyoruz.
Yaklaşık on dakika sonra bakkalın küçük arka odasında güvenlik görüntüleri açılmıştı. Ekranda Özgür'ün aracı sokağa giriyordu. Kayıttaki saat 19.06'yı gösteriyordu.
Araç durdu. Birkaç saniye sonra arkasından gri bir minibüs geldi. Ali ekrana yaklaştı.
— Durdur.
Görüntü dondu. Minibüsün arka kapısı açılmıştı. İki adam, Özgür'ü kendi aracından indirip minibüse doğru götürüyordu.
Özgür ayaktaydı.
Kazım rahat bir nefes verdi.
— En azından o anda yaşıyor.
Ulus'un bakışları ekrandan ayrılmadı. Özgür'ün kaşının kenarında kan vardı. Araçtaki leke büyük ihtimalle onundu.
Kayıt yeniden ilerledi. Adamlar Özgür'ü minibüse bindirdi. Kapı kapandı, minibüs hareket etti.
Mustafa hemen sordu:
— Plaka?
Ali görüntüyü büyüttü.
— Görünüyor.
Kazım telefonuna sarıldı.
— Hemen sorgulatıyorum.
Salvatore ise ekrandaki adamlardan birine dikkatle bakıyordu.
— Geri al.
Ali kaydı geri sardı.
— Burada dur.
Salvatore ekrana yaklaştı. Adamın yüzü kısa süreliğine kameraya dönmüştü.
— Ben bunu gördüm.
Ulus ona baktı.
— Nerede?
Salvatore kaşlarını çattı.
— Kömür'ün çevresinde.
Odadaki hava değişti.
— Emin misin?
— Yüzde yüz değil. Ama Kömür'ün yanında gördüğüm adama benziyor.
Ulus ekrana döndü.
— Kömür öldü.
Salvatore'nin bakışları sertleşti.
— Ama Adamları ölmedi ya.
Sözleri odadaki havayı ağırlaştırdı. Bir an durduktan sonra devam etti:
— İnci'nin dosyasını yeniden açtığımızdan beri aynı isimler dönüp dolaşıp karşıma çıkıyor.
— Ne buldun?
— Şimdi sırası değil.
— Salvatore.
— Özgür'ü çıkaralım. Sonra hepsini anlatacağım.
Ulus birkaç saniye ona baktıktan sonra başını salladı.
— Tamam.
Kazım telefonu kapattı.
— Minibüsün izi bulundu.
Herkes ona döndü.
— Nerede?
— Plaka, iki saat önce şehrin dışındaki eski sanayi bölgesinde bir kameraya takılmış.
Ali kaşlarını çattı.
— Orada yüz tane depo var.
Kazım telefonundaki haritayı açtı.
— Ama aynı araç daha sonra tek bir fabrikanın girişinde yeniden görülüyor.
Ekranı Ulus'a uzattı. İşaretlenen yer, şehrin dışındaki eski bir tekstil fabrikasıydı. Haritanın ardından kendilerine gönderilen dış cephe görüntülerini açtı.
Ulus telefonu aldı.
— Kaç giriş var?
— Görünen iki giriş var. Ana kapı ve arka yükleme bölümü.
Salvatore sordu:
— Kamera?
— Dışarıda iki tane seçiliyor.
Ulus bir süre görüntüleri inceledi.
— Görünmeyenleri de vardır.
Mustafa başını salladı.
— Varmış gibi davranmak zorundayız.
Ulus telefonu Kazım'a geri verdi.
— Kimse doğrudan yaklaşmayacak.
Ali şaşırdı.
— Abi?
— Furkan bizi bekliyorsa daha içeri girmeden gelişimizi izlemek isteyecektir. Ona bu avantajı vermeyeceğiz.
Salvatore anladı.
— Önce kameraları devre dışı bırakacağız.
Ulus başını salladı.
— Sonra iki taraftan gireceğiz.
Kazım hemen ekibe talimat vermeye başladı. Hazırlıklar sürerken Ulus son kez Özgür'ün donmuş görüntüsüne baktı. Ayaktaydı. Şimdilik tutunabileceği tek şey buydu.
Aynı dakikalarda, şehrin başka bir noktasında...
Ecevit'in aracı trafikte ilerliyordu. Direksiyonda Levent vardı. Nejat ön koltukta telefonuyla uğraşırken Ecevit, arka koltukta Aras ile Furkan'ın fotoğraflarını inceliyordu.
Nejat bir anda başını kaldırdı.
— Patron.
— Ne var?
— Bozdoğanlar malikânede değil.
Ecevit gözlerini fotoğraftan ayırdı.
— Neredeler?
— Özgür'ün aracını bulmuşlar. Şimdi eski sanayi bölgesine doğru hareket ediyorlar.
Ecevit'in yüzü ciddileşti.
— Nereden biliyorsun?
Nejat omuz silkti.
— Benim de arkadaşlarım var.
Levent göz ucuyla yanındaki adama baktı.
— Arkadaş dediği insanların yarısı onu öldürmek istiyor.
Nejat sırıttı.
— Demek ki hâlâ yarısı seviyor.
Ecevit sabırsızca araya girdi.
— Konumu ver.
Nejat telefonu arka koltuğa uzattı. Ecevit ekrandaki eski tekstil fabrikasını görünce kaşlarını çattı.
— Burayı biliyorum.
Levent sordu:
— Nereden?
— Yıllar önce başka bir iş için kullanılmıştı.
Nejat başını çevirdi.
— Kim kullanmıştı?
Ecevit cevap vermedi. Haritayı büyütüp fabrikanın arkasından geçen eski servis yolunu buldu.
— Ana girişten gitmiyoruz.
— Nereye gidiyoruz?
Ecevit öne eğilip telefonu Levent'in görebileceği şekilde tuttu.
— Şu yolu görüyor musun?
— Evet.
— Arkaya çıkar.
Nejat da haritaya baktı.
— Orası kapalı görünüyor.
Ecevit'in dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Görünmesi gerekiyor zaten.
Levent sinyal verip yön değiştirdi. Nejat yeniden Ecevit'e döndü.
— Ulus'a haber verecek misin?
Ecevit telefonunu eline aldı. Bir süre düşündükten sonra geri bıraktı.
— Hayır.
— Neden?
— Telefonda bir de onunla uğraşmayacağım. Beni görünce zaten yeterince soru soracak.
Nejat sırıttı.
— “Abim” de, yumuşar.
Ecevit, ön koltuktan kendisine dönen Nejat'a baktı.
— Nejat.
— Sustum.
Levent'in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Nejat bunu kaçırmadı.
— Sen niye gülüyorsun, Mülayim?
— Gülmedim.
— Gördüm.
— Önüne dön.
Ecevit başını koltuğa yaslayıp elindeki Furkan fotoğrafına son kez baktı. Aras'ın oğlu olabilirdi. Ulus bu ihtimalden habersizse çok yakında öğrenecekti. Ama önce Özgür'ü o binadan sağ çıkarmaları gerekiyordu.
Eski tekstil fabrikası...
Özgür'ün elleri artık bağlı değildi. Ama kapı kilitliydi. Kaşının üzerindeki kesik kurumuş, yüzünde koyu bir iz bırakmıştı. Odanın içinde tek başına volta atarken dışarıdan ayak sesleri geldi.
Kapı açıldı. Furkan içeri girdiğinde Özgür durdu.
— Ne oldu?
Furkan cevap vermeden pencerenin önüne gidip dışarı baktı. Özgür, yüzündeki değişikliği fark etti.
— Geldiler, değil mi?
Furkan hafifçe gülümsedi.
— Kim?
— Ulus.
Furkan arkasını döndü.
— Bundan neden bu kadar eminsin?
Özgür de gülümsedi.
— Çünkü Kübra ağlıyorsa...
Bir adım yaklaştı.
— O adam dünyayı yakar.
Furkan'ın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
— İşte onun en büyük zayıflığı da bu.
Özgür başını iki yana salladı.
— Hâlâ anlamıyorsun.
— Neyi?
— Sen Kübra'yı Ulus'un zayıflığı sanıyorsun.
Gözlerini Furkan'dan ayırmadı.
— Belki de gücü.
Furkan kısa bir kahkaha attı.
— Göreceğiz.
Tam o sırada koşarak gelen bir adam kapıda belirdi.
— Patron.
Furkan ona döndü.
— Söyle?
— Ön tarafta hareket var.
Furkan'ın yüzünde şaşkınlık yoktu.
— Bırakın gelsinler.
Adam tereddüt etti.
— Bir şey daha var.
— Söyle.
— Arka taraftaki kamera gitti.
Furkan'ın kaşları çatıldı.
— Ne demek gitti?
— Görüntü yok.
Furkan birkaç saniye sustu. Özgür'ün dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Galiba...
Furkan ona dönünce Özgür sakin bir sesle devam etti:
— Gelen herkes davetli değil.
Fabrikanın arka servis yolunda...
Siyah araç sessizce durdu. Levent motoru kapatırken Ecevit araçtan indi. Nejat da silahını kontrol edip yanlarına geldi. Üçü karanlık binaya baktı.
Nejat başını hafifçe yana eğdi.
— İçerisi kalabalık olabilir.
Ecevit ona baktı.
— Nereden çıkardın?
— Gelen bilgiye göre iki dakika önce aynı baz noktasından dört telefon sinyal vermiş. Şimdi yedi.
Levent kapıyı kapattı.
— Yedi telefon, yedi kişi demek değil. Hepsinin bu binada olduğunu da bilmiyoruz.
Nejat sırıttı.
— Biliyorum, Mülayim. Yalnızca içeriyi boş sanmayalım diyorum.
Ecevit ceketinin düğmesini açtı.
— Güzel.
Levent kaşını kaldırdı.
— Güzel mi?
Ecevit binaya doğru yürümeye başladı.
— Uzun zamandır sakin bir gece geçirmemiştim. Bu gece de geçirmeyelim.
Nejat peşinden giderken Levent'e baktı.
— Patronun aile toplantıları biraz sert geçiyor.
Levent aynı sakinlikle cevap verdi.
— Sen konuşmaya devam edersen ilk seni vuracak.
Nejat gülümsedi.
— İşte bu yüzden sana Mülayim diyorum.
Üçü fabrikanın arka girişine ulaştığında içeriden belli belirsiz sesler geliyordu. Ecevit elini kapının koluna koydu.
Aynı anda fabrikanın ön tarafında Ulus başını kaldırdı. Kulaklığından Kazım'ın sesi gelmişti.
— Abi, kameralar gitti.
Ulus'un kaşları çatıldı.
— Biz daha dokunmadık.
Kazım sustu. Ulus karanlık binaya baktı.
— Demek bizden başka biri de müdahale etti.
Salvatore silahını kontrol etti.
— Furkan'ın adamlarından biri mi?
Ulus başını iki yana salladı.
— Bilmiyorum. Bizi içeri çekmeye de çalışıyor olabilirler.
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra fabrikanın arka tarafından metale çarpan bir şeyin sesi geldi.
Tak.
Ulus'un bakışları o yöne kayarken Ecevit kapıyı yavaşça araladı. İki ayrı ekip, birbirleriyle temas kurmadan aynı binaya giriyordu. Ecevit ön tarafta kimin olduğunu biliyordu; Ulus ise arka girişteki hareketliliğin kime ait olduğunu henüz anlamamıştı.
İçeride Furkan, planlamadığı bir taşın tahtaya girdiğinden habersizdi.
Fabrikanın içinde...
Ulus, Salvatore, Kazım, Ali ve Mustafa ön bölümden sessizce ilerliyordu. Yıllardır kullanılmayan binada ağır bir rutubet kokusu vardı. Tavandan sarkan birkaç eski lamba, karanlığı tamamen dağıtmaya yetmiyordu.
Ulus elini kaldırınca herkes durdu. Kulaklığından bir korumanın sesi geldi:
— Sağ koridorun girişinde kimse yok.
Kazım karşı taraftaki kapıya baktı.
— Abi, minibüs dışarıda. Aradığımız yer burası.
Ulus cevap vermedi. Önlerinde iki ayrı koridor uzanıyordu. Salvatore, zemindeki tozun üzerinde yeni ayak izleri fark etti.
— Sol taraf.
Mustafa eğilip baktı.
— Emin misin?
— Toz bozulmuş. Buradan birileri geçmiş.
Ulus başıyla işaret verdi.
— Kazım, Ali... Sağ tarafı kontrol edin. Mustafa bizimle.
Ali hemen itiraz etti.
— Abi, ayrılmak mantıklı mı?
Ulus ona döndü.
— Kameralara kimin müdahale ettiğini bilmiyoruz. Hepimiz aynı koridora girersek öteki tarafı göremeyiz. Göz temasını kaybetmeden girişini kontrol edin. Bir şey görürseniz haber verin.
Kazım, Ali'nin omzuna dokundu.
— Gel.
İkisi sağ koridora yöneldi. Ulus, Salvatore ve Mustafa diğer tarafa ilerledi. Henüz birkaç metre gitmişlerdi ki arka taraftan boğuk bir ses duyuldu. Ardından bir adamın bağırışı sessizliği parçaladı:
— Kimsiniz lan?!
Ulus olduğu yerde durdu. Mustafa silahını kaldırdı.
— Bizden değil.
Salvatore'nin kaşları çatıldı. Arka taraftan bir gürültü daha geldi. Sonra Nejat'ın gayet rahat sesi duyuldu:
— Bağırmasaydın konuşacaktık.
Mustafa şaşkınlıkla Ulus'a baktı.
— Bu kim?
Ulus'un yüzü gerildi. Sesi tanımıyordu. Fakat bir an sonra başka bir ses duyuldu:
— Nejat, oyalanma.
Ulus'un bakışları değişti. Bu kez tanımıştı.
Ecevit.
— Hassiktir...
Salvatore başını ona çevirdi.
— Tanıyor musun?
Ulus cevap vermeden hızla koridorun sonuna yöneldi.
Fabrikanın arka bölümü...
Nejat, yere düşürdüğü adamın elinden çıkan silahı ayağıyla uzağa itti.
— Çok ayıp.
Adam öfkeyle ona baktı. Nejat eğildi.
— Tanımadığın insanlara silah çekmemeyi annen öğretmedi mi?
Levent arkasındaki koridoru kontrol ederken seslendi:
— Nejat.
— Ne?
— Kes.
— Sohbet ediyorum.
Levent ona baktı.
— Adamın burnunu kırdın.
Nejat omuz silkti.
— Sohbet ilerlemedi.
Ecevit sabırsızca araya girdi.
— İkiniz de kesin.
Tam o sırada karşı koridorun ucunda bir gölge belirdi. Levent anında silahını kaldırdı. Aynı anda karşı taraftaki silah da ona doğruldu.
— İndir.
Ulus'un sesiydi. Ecevit karanlıktan çıkan adamı görünce Levent'e işaret etti. Levent namluyu indirirken Ulus da silahını ona doğrultmaktan vazgeçti.
Ulus'un bakışları önce Ecevit'e, sonra Nejat'a, en son Levent'e kaydı.
— Senin burada ne işin var?
Ecevit ceketinin önünü düzeltti.
— Merhaba demek yok mu?
— Ecevit.
— Tamam, gerilme.
Mustafa ile Salvatore de Ulus'un arkasından geldi. Mustafa şaşkınlıkla Ecevit'e baktı.
— Siz nereden çıktınız?
Nejat hemen cevap verdi.
— Kapıdan.
Levent gözlerini bir an kapattı. Ecevit yavaşça Nejat'a döndü.
— Bir daha konuşursan seni soluksuz bırakırım.
Nejat dudaklarını birbirine bastırdı. Ecevit yeniden Ulus'a baktı.
— Konuşmamız gerekiyordu. Sana geliyordum.
— Buraya mı?
— Hayır, malikâneye. Sonra doktorun kaçırıldığını öğrendim.
Ulus'un bakışları sertleşti.
— Kim söyledi?
Ecevit'in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
Uçan kuşlar haber saldı.. şaka şaka
— Benim de adamlarım var.
Mustafa hâlâ anlamamıştı.
— İyi de neden yardım ediyorsun?
Ecevit'in gözleri Ulus'a kaydı. Kısa bir sessizlikten sonra omuz silkti.
— Abime yardım etmeyeyim mi?
Kimse hemen karşılık veremedi. Mustafa'nın kaşları havaya kalktı. Salvatore başını Ecevit'e çevirdi. Levent'in yüzünde hiçbir değişiklik yoktu; Nejat ise ağzının kenarındaki sırıtışı gizlemeye bile çalışmıyordu.
Ulus'un yüzündeki ifade okunmuyordu.
— Ne dedin sen?
Ecevit kaşını kaldırdı.
— Yaşlandın mı? Gayet açık söyledim.
— Bana abi mi dedin?
— Çok büyütme. Bir daha demeyebilirim.
Nejat dayanamayıp burnundan güldü. Ecevit arkasına bakmadan konuştu.
— Nejat.
— Bir şey yapmadım.
Ulus hâlâ Ecevit'e bakıyordu. Ama bunun konuşulacağı yer burası değildi.
— Sonra konuşacağız.
Ecevit başını salladı.
— Zaten anlatmam gereken bir şey var.
Ulus'un kaşları çatıldı.
— Ne?
Ecevit birkaç saniye durdu.
— Furkan'la ilgili.
Ulus'un bakışları sertleşti.
— Ne buldun?
— Şimdi değil.
Ulus bir adım yaklaştı.
— Ecevit—
Fabrikanın içinden bir silah sesi duyuldu.
Pat!
Herkes aynı anda döndü. Ulus konuşmayı bir anda bırakıp sesin geldiği yöne baktı.
— Özgür.
Koşmaya başladı. Ecevit de arkasından hareket etti. Nejat silahını kaldırırken Levent'e baktı.
— Aile toplantısı bitti.
Levent soğukkanlılığını bozmadan peşlerine düştü.
— Sen önce ölmemeye çalış.
— Beni düşündüğünü biliyordum, Mülayim.
— Bir daha o lakabı söylersen seni ben vuracağım.
Binanın iç kısmı...
Furkan'ın adamlarından biri Özgür'ü odadan çıkarmaya çalışıyordu. Özgür kolunu sertçe çekti.
— Dokunma bana!
Adam silahın kabzasıyla onu geri itti.
— Yürü!
Özgür dengesini kaybetti ama düşmedi. Koridorun diğer ucundan gelen silah sesleri giderek yaklaşıyordu. Adam telsizine uzandı.
— Patron, içeri girdiler.
Cızırtının ardından Furkan'ın sesi geldi.
— Kaç kişi?
— Bilmiyorum. İki taraftan girdiler.
Furkan kısa bir süre sustu.
— İki taraftan mı?
— Evet.
İşler beklediği gibi ilerlemiyordu.
— Özgür'ü aşağı indirin.
Özgür bunu duydu. Adam yeniden koluna uzandığı sırada başıyla yüzüne sertçe vurdu. Adam sendeleyince fırsatı değerlendirip üzerine atıldı. İkisi yere düştü. Silah zeminde kayarak birkaç metre uzağa gitti.
Adam, Özgür'ü boğazından yakaladı.
— Seni gebertirim!
Özgür yumruğunu adamın yüzüne geçirdi.
— Sıraya gir!
Koridorun sonunda Ulus göründü. Özgür onu fark etmemişti. Ulus yerdeki silahı gördü.
— Özgür!
Özgür başını kaldırdı. O birkaç saniyelik dikkatsizlikte adam belindeki bıçağa uzandı. Ulus koşmaya başladı. Fakat yanlarına ulaşamadan bir silah sesi daha duyuldu.
Pat!
Adamın elindeki bıçak yere düştü. Kolunu tutarak geriye yuvarlandı. Ulus bir an duraksadı. Atışı kendisi yapmamıştı.
Başını çevirdiğinde Ecevit'i birkaç metre gerisinde gördü. Silahının namlusu hâlâ yerdeki adama dönüktü. Ecevit başını hafifçe yana eğdi.
— Rica ederim.
Ulus ona yalnızca bir saniye baktı, sonra Özgür'e koştu.
— İyi misin?
Özgür nefes nefese doğruldu.
— Harikayım. Bir daha ev ziyaretine gidersem beni sen vur Enişte.
Ulus kolundan tutup ayağa kaldırdı.
— Yürüyebiliyor musun?
— Evet.
Salvatore ile Mustafa da yanlarına ulaştı. Mustafa, Özgür'ü görünce rahat bir nefes verdi.
— Ulan, ödümüzü kopardın.
Özgür acıyla güldü.
— Benimki daha çok koptu.
Tam o sırada koridorun öbür ucunda birkaç adam belirdi. Salvatore silahını kaldırdı.
— Eğilin!
Özgür duvarın arkasına çekildi. Ulus karşılık verirken Ecevit de yanına geçti. İki adam ilk kez aynı hedefe karşı omuz omuza duruyordu.
Ulus şarjörünü kontrol ederken Ecevit yan gözle ona baktı.
— Güzel aile etkinliği seçmişsin.
Ulus gözlerini karşı taraftan ayırmadı.
— Davet etmedim.
— Ben davetsiz gelmeyi severim.
— Fark ettim.
Bir adam köşeden çıktığında ikisi de aynı anda silahlarını kaldırdı. Adam yeniden geri çekildi. Ecevit hafifçe gülümsedi.
— Uyumumuz fena değilmiş.
Ulus ona baktı.
— Şımarma.
— Abi dedik diye hemen havalara girme.
Ulus istemsizce başını iki yana salladı. O sırada arkadan Nejat'ın sesi geldi.
— Patron!
Ecevit döndü.
— Ne?
Nejat, duvara asılmış eski elektrik planını işaret ediyordu.
— Bunlar bizi burada oyalıyor olabilir.
Ulus kaşlarını çattı.
— Ne demek?
Nejat parmağını plandaki bir bölüme koydu.
— Şu bölüme bakın. Planda geçiş var ama önümüzde duvar duruyor. Sonradan kapatılmış.
Silah seslerini izleyip geri gelen Kazım yanına yaklaştı. Ali de koridorun girişinde durdu.
— Hâlâ kullanıldığını nereden anladın?
Nejat duvardaki kabloları gösterdi.
— Yeni kablolar buraya gidiyor. Kamera hattı da aynı yöne uzanıyor. Arkada kullanılmaya devam eden bir bölüm olabilir.
Levent devamını getirdi.
— O bölümden çıkan başka bir yol da olabilir.
Ulus'un yüzü değişti.
— Furkan.
Nejat sırıttı.
— Bingo.
Ulus hiç beklemeden o yöne hareket etti.
— Kazım, Özgür'ü çıkar!
Özgür itiraz etti.
— Ben iyiyim!
— Bir kere de laf dinle!
Mustafa, Özgür'ün koluna girdi.
— Gel, doktor.
Kazım, dışarıdaki ekibe Özgür'ün bulunduğunu haber verip ambulans istedi. Ali yanlarına katılırken Salvatore, Ulus'un peşinden gitti. Ecevit de onlarla birlikte alt kata açılan merdivenlere yöneldi.
Fabrikanın alt katı...
Demir kapı açıktı. Ulus merdivenleri hızla indi. Aşağıdaki küçük odada kimse yoktu. Masanın üzerinde birkaç fotoğraf, haritalar ve bir satranç tahtası duruyordu.
Ulus içeri girdi. Ecevit hemen arkasındaydı. Salvatore fotoğraflardan birini eline aldıktan sonra masadaki fincana baktı. Kahveden hâlâ belli belirsiz buhar yükseliyordu.
— Az önce buradaymış.
Ulus'un gözleri satranç tahtasına kaydı. Beyaz şahın önünde tek bir siyah piyon duruyordu. Piyonun altında küçük bir kâğıt vardı.
Ulus kâğıdı aldı. Üzerinde tek cümle yazıyordu:
“Piyonunu kurtardın. Şimdi sıra vezirde.”
Ulus'un yüzündeki bütün renk çekildi. Ecevit yazıyı okudu.
— Vezir kim?
Ulus cevap vermedi. Ama Salvatore anlamıştı.
— Kübra.
Ulus cebinden telefonunu çıkarıp Kübra'yı aradı. Telefon bir kez çaldı. Ardından bir kez daha...
— Efendim?
Kübra'nın sesini duyunca omuzlarındaki gerginlik bir nebze azaldı.
— Neredesin?
Kübra'nın sesi anında sertleşti.
— Malikânedeyim. Senin emrettiğin gibi.
Ulus gözlerini kapattı.
— Kapıdan çıkma.
— Ulus—
— Kübra, lütfen.
Kübra sustu. Ulus'un sesindeki şey öfke değildi. Korkuydu.
— Özgür?
Ulus'un kulaklığından Kazım'ın sesi geliyordu. Özgür'ü dışarı çıkardıklarını söylüyordu.
— Yaşıyor.
Telefonun diğer ucunda derin bir nefes duyuldu.
— İyi mi?
— İyi olacak.
Kübra'nın sesi titredi.
— Allah'ım...
Ulus gözlerini kapattı.
— Eve geliyorum.
Telefonu kapattığında yukarıdan gelen silah sesleri kesilmişti. Salvatore dışarıdaki ekiple konuşurken Ecevit, Ulus'u izliyordu.
— Ulus.
Ulus telefonu cebine koydu.
— Ne?
Ecevit'in yüzündeki alaycı ifadeden eser yoktu.
— Sana söylemem gereken şeyi daha fazla bekletemem.
Ulus ona döndü. Ecevit cebinden Furkan'ın eski fotoğrafını çıkardı. Ardından Aras'ın fotoğrafını yanına koydu.
Ulus anlam veremeden baktı.
— Ne yapıyorsun?
Ecevit fotoğrafları ona uzattı.
— Vildan'ı araştırdım.
Ulus'un kaşları çatıldı.
— Ne buldun?
— Yurt dışında bir doğum kaydı. Erkek çocuk.
Ulus'un bakışları yavaşça değişti.
— Ecevit, açık konuş.
Ecevit derin bir nefes aldı.
— Tarihler Furkan'ın doğumuyla örtüşüyor. Sonraki kayıtlarda da onun adına ulaştık.
Ulus önce ona, sonra fotoğraflara baktı.
— Ne demeye çalışıyorsun?
Ecevit bu kez doğrudan söyledi:
— Kayıtlar bizi Vildan'a götürüyor. Furkan'ın annesi o görünüyor.
Ulus'un parmakları fotoğrafların üzerinde sıkılaştı.
— Babası?
Ecevit sustu. Ulus'un sesi sertleşti.
— Babası kim?
— Kesin kanıtımız yok.
— Ecevit!
Ecevit gözlerini ondan ayırmadı.
— Ama araştırmamız gereken bir ihtimal var.
Ulus'un nefesi yavaşladı.
— Kim?
Ecevit, Aras'ın fotoğrafını işaret etti.
— Abin.
Ulus kıpırdamadı. O an geçmişe gitti kulakları uğulduyordu Vincenzo ile Hamit’in kalp krizi geçirdiği ün hastane kantininde konuştukları geldi aklına doğum lekesi …
Vincenzo
— Ulus, sana bir şey soracağım… senin sırtında bir doğum lekesi vardı, değil mi?
Bir anda hepsi susup pür dikkat dinlemeye başladı.
Ulus:
— Evet var. Ne oldu?
Vincenzo:
— Sizi kurtarmaya geldiğimiz gece Furkan kaçarken… silah tutan eline dikkat ettim.
Ulus:
— Evet?
Vincenzo:
— Thenar bölgesinde bir leke vardı.
Ulus:
— Neye benziyordu?
Vincenzo bir an durdu.
— Hilal’e… dedi.
Herkes şaşırdı. Ulus’un kaşları çatıldı.
O an Ulus hayatının şokunu yaşadı kabullenemedi.
Sanki fabrikanın içindeki bütün sesler bir anda uzaklaşmıştı. Gözleri Aras'ın gençlik fotoğrafından Furkan'ın yüzüne kaydı.
— Hayır.
— Ben de önce öyle dedim.
— Hayır.
Ulus fotoğrafları Ecevit'in göğsüne itti.
— Furkan, Aras'ın oğlu değil.
Ecevit fotoğrafları tuttu.
— Olabilir.
Ulus ona döndü.
— Olamaz!
Sesi bodrum katında yankılandı. Ecevit geri adım atmadı.
— O zaman gerçeğini öğrenelim. Yalnızca “olamaz” demekle bu ihtimali yok edemezsin.
Ulus'un gözleri buz kesti.
— Bana ne söylediğinin farkında mısın?
— Gayet farkındayım.
Ecevit bir süre sustuktan sonra devam etti:
— Bu doğruysa Furkan benim üvey yeğenim sayılıyor.
Aras'ın fotoğrafını Ulus'a uzattı.
— Ama senin...
Ulus fotoğrafı almadı. Ecevit cümlesini tamamladı:
— Öz yeğenin.
Ulus'un yüzünde hiçbir ifade kalmadı. Yıllardır nefret ettiği, Kübra'nın peşine düşen, hayatlarını cehenneme çeviren adam Aras'ın oğlu olabilirdi.
Başını iki yana salladı.
— Aras bana söylerdi.
Ecevit'in sesi bu kez daha sakindi.
— Belki kendisi de bilmiyordu.
Ulus cevap vermedi. Salvatore birkaç adım geride sessizce onları izliyordu. Yukarıdan gelen Nejat merdivenin başında durmuştu. Bu kez yüzünde o sinir bozucu sırıtış yoktu.
Ulus sonunda Ecevit'e baktı.
— Bunu kim biliyor?
— Şimdilik biz.
— Pervin?
— Vildan'ı tanıyor. Ama Furkan konusunda ne kadarını bildiğini henüz bilmiyorum.
Ulus başını eğdi. Bir elini beline, diğerini alnına götürdü.
— Hassiktir...
Ecevit'in dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.
— Aynısını ben de söyledim.
Ulus ona sertçe baktı. Ecevit ellerini kaldırdı.
— Tamam.
Ulus yeniden Aras'ın fotoğrafına baktı. Birkaç saniye sonra gözleri sertleşti.
— DNA olmadan hiçbir şeye inanmayacağım.
Ecevit başını salladı.
— Ben de.
— O zaman bulacağız.
— Bulacağız.
İlk kez iki adam aynı cümleyi, aynı gerçeğin peşine düşmek için kurmuştu.
Fabrikanın dışında...
Özgür ambulansın arka basamağında oturuyordu. Sağlık görevlisi kaşındaki yarayı temizlerken söyleniyordu.
— Başınızı sabit tutun.
— Tutuyorum.
— Tutmuyorsunuz.
— Meslektaşız, biraz torpil geç.
Görevli ona baktı.
— O zaman daha iyi bilmeniz lazım.
Özgür sustu. Kazım güldü.
— İlk defa birisi seni susturdu.
Özgür ona ters ters baktı.
— Çok komiksin.
Tam o sırada Ulus binadan çıktı. Arkasında Ecevit, Salvatore, Nejat ve Levent vardı. Kazım'ın gülüşü, Ulus'un yüzünü görünce yarım kaldı.
Özgür başını kaldırdı.
— Toplu aile gezisine mi çıktınız?
Ulus karşılık vermedi. Özgür onun ifadesini görünce kaşlarını çattı.
— Ne oldu?
— Hiç.
— Senin “hiç” dediğin surat pek hayra alamet değil.
Ecevit yanlarından geçerken araya girdi.
— Doktor, sen bugünlük kaçırılmakla yetin.
Özgür ona baktı.
— Sen nereden çıktın?
Nejat hemen atıldı.
— Aslında biz de başka yere gidiyorduk.
Ecevit arkasını dönmeden elini kaldırdı.
— Nejat...
— Sustum.
Özgür şaşkınlıkla Kazım'a baktı.
— Bunlar kim?
Kazım başıyla Ecevit'i gösterdi.
— Uzun hikâye.
— Bugün herkesin hikâyesi uzun zaten.
Sağlık görevlisi pansumanı bitirdi.
— Hastaneye götürmemiz gerekiyor.
Özgür ayağa kalktı.
— Kübra nerede?
Ulus dikkatini ona çevirdi.
— Malikânede.
— Ona iyi olduğumu söyleyin. Telefonum onlarda kaldı.
— Haber verdim. Hastaneden ararsın, sesini de duysun.
Özgür başını salladı. Ambulansa bineceği sırada durup yeniden Ulus'a döndü.
— Bir şey daha var.
Ulus bekledi.
— Furkan beni oraya öldürmek için götürmedi.
Ecevit de konuşmayı duyunca durdu.
— Nereden biliyorsun?
— İsteseydi siz gelmeden yapardı.
Özgür birkaç adım Ulus'a yaklaştı.
— Beni sana karşı kullanıyor.
— Nasıl?
— Planının tamamını bilmiyorum. Ama sürekli Kübra'dan bahsetti. Onun kendisi için çalışmasını istiyor. Sizi birbirinizden uzaklaştırmak da bunun bir parçası.
Ulus'un yüzü gerildi. Özgür devam etti:
— Beni kaçırması asıl amaç değildi.
— Neydi?
Özgür gözlerini ondan ayırmadı.
— Size ulaşmak için kullandığı bir yoldu.
Araya kısa bir sessizlik girdi.
— Ben sadece kullandığı taşım, Ulus. Adam senin kafana bir şey sokmaya çalışıyor.
Ulus'un aklına bilinmeyen numaradan gönderilen fotoğraf geldi. Kübra ile Özgür kahve içerken çekilmiş o sıradan görüntü... Ardından Kübra'yla ettiği kavga...
Özgür haklıydı. Furkan, Kübra'ya dokunmadan önce aralarına girmeye çalışıyordu. Ulus çenesini sıktı.
— Anladım.
Özgür ambulansa bindi. Kapılar kapanmadan önce son kez seslendi.
— Kübra'yla kavga ettiysen barış.
Ulus kaşını kaldırdı.
— Nereden çıkardın?
Özgür hafifçe güldü.
— Suratından.
Kapılar kapandı. Ambulans hareket ettiğinde Ecevit, Ulus'un yanına geldi.
— Doktor fena değilmiş.
Ulus ona baktı.
— Nejat'la iyi anlaşır.
Arkadan Nejat'ın sesi geldi.
— Beni niye karıştırdınız?
Levent sakin bir ifadeyle cevap verdi.
— Çünkü sen de çok konuşuyorsun.
Nejat ona döndü.
— Mülayim, bugün fazla açıldın.
Levent yürümeye devam etti.
— Senin yanında susmak mümkün mü?
Ecevit başını iki yana salladı.
— Allah ikinizin de belasını versin.
Ulus istemsizce Ecevit'e baktı. Dudaklarının kenarındaki belli belirsiz kıpırtı Ecevit'in gözünden kaçmadı.
— Ne?
— Bir şey yok.
— Güldün mü sen?
— Hayır.
— Gördüm.
— Ecevit...
Ecevit ellerini kaldırdı.
— Tamam, abi.
Ulus'un yüzündeki ifade anında değişti. Nejat başını başka tarafa çevirdi ama omuzlarının hareketinden güldüğü belliydi.
Ulus onu işaret etti.
— Şu adamı neden yanında tutuyorsun?
Ecevit, Nejat'a baktı.
— Ben de her sabah aynı şeyi düşünüyorum.
Nejat gayet ciddi konuştu.
— Zeki olduğum için.
Levent ekledi:
— Kendi öyle düşünüyor.
Bir anlığına gecenin ağırlığı dağıldı. Fakat Ulus'un zihninden iki isim çıkmıyordu: Furkan ve Aras. Aralarındaki bağ henüz kanıtlanmamıştı. Buna rağmen artık birini düşündüğünde diğerinin yüzünü de görüyordu.
Yaklaşık bir saat sonra, Bozdoğan Malikânesi...
Araç daha tamamen durmadan Kübra kapıya çıktı. Ulus arabadan inince doğrudan yanına geldi.
— Özgür nerede?
— Hastaneye götürdüler.
— Nasıl?
— Kaşında bir yarası var. Konuşuyor, yürüyebiliyor. Hastanede kontrol edecekler.
Kübra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
— Çok şükür...
Ulus elini omzuna koymak istedi. Kübra bir adım geri çekilince eli havada kaldı. Kübra içeri döndü; Ulus peşinden salona girdi.
— Kübra...
— Hastaneye gideceğim.
— Şimdi olmaz.
Kübra başını kaldırdı.
— Ne demek olmaz?
— Gece ilerledi. Özgür zaten sağlık ekibinin yanında.
— Arkadaşım saatlerce alıkonuldu, Ulus.
— Biliyorum.
— O zaman çekil.
Ulus'un sesi sertleşti.
— Hayır.
Kübra birkaç saniye yüzüne baktı.
— Yine başladın.
— Neye?
— Buna!
Eliyle onu gösterdi.
— Sürekli “hayır”. Sürekli “gitme”. Sürekli “yapma”. Sürekli benim adıma karar veriyorsun!
— Bu gece dışarı çıkmana izin vermeyeceğim.
Kübra acı bir kahkaha attı.
— Sen bana izin vermeyeceksin, öyle mi?
— Furkan seni hedef alıyor.
— Furkan Özgür'ü kaçırdı!
— Sana ulaşmak için!
Kübra sustu. Ulus bir adım yaklaştı.
— Adam bütün bunları senin üzerinden yapıyor. Hastanede fotoğrafını çektiriyor. Arkadaşını kaçırıyor. Bana mesaj gönderiyor. Daha ne yapmasını bekliyorsun?
Kübra'nın gözleri doldu.
— Peki sen ne yapıyorsun?
Ulus kaşlarını çattı.
— Ne?
— Furkan beni takip ediyor diye sen beni hapsediyorsun.
— Seni hapsetmiyorum.
— Öyle mi?
Kübra'nın sesi yükseldi.
— Hastanede adamların var. Malikânede korumalar var. Nereye gidersem haberin oluyor. Kimle konuşsam biliyorsun. Arkadaşımla kahve içiyorum, fotoğrafı sana geliyor ve sen gelip beni sorguluyorsun!
— O fotoğrafı ben çektirmedim!
— Ama bana karşı kullandın!
Ulus sustu. Kübra'nın sesi titremeye başladı.
— Bana güvenmedin.
— Sana güveniyorum.
— Hayır!
Bağırışı salonun içinde yankılandı.
— Bana güvenen adam telefonda “Özgür'le yalnız kaldın mı?” diye hesap sormaz! Benim kiminle konuşacağıma, nereye gideceğime tek başına karar vermez!
Ulus'un yüzü sertleşti.
— Ben hesap sormadım.
— Hâlâ bunu söylüyorsun!
Kübra iki elini saçlarının arasından geçirdi. Nefesi hızlanıyordu.
— Ben artık neyin içinde yaşadığımı bile bilmiyorum.
— Sakin ol.
— Bana sakin ol deme!
Kübra geri çekildi.
— Furkan bir taraftan...
Elini göğsüne bastırdı.
— Sen bir taraftan...
Sesi kırıldı.
— Ben nefes alamıyorum artık.
Ulus'un yüzündeki sertlik azaldı.
— Kübra...
— Dokunma bana.
Ulus durdu. Kübra gözyaşlarını öfkeyle sildi.
— Sen böyle değildin.
Ulus cevap vermedi.
— Ya da...
Kübra kısa bir süre ona baktı.
— Belki de ben görmüyordum.
Ulus'un çenesi gerildi.
— Ne demek istiyorsun?
— Son zamanlarda sana bakıyorum ve tanıyamıyorum.
— Yaşadıklarımızdan sonra—
— Hayır!
Kübra sözünü kesti.
— Her şeyi Furkan'a bağlama.
Bir adım yaklaştı.
— Sen değiştin.
Ulus sustu. Kübra'nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
— Bir gün bana dünyayı verecekmiş gibi bakıyorsun. Ertesi gün sanki...
Cümlesi boğazında düğümlendi.
— Sanki benden nefret ediyorsun.
Ulus'un bakışları bir anlığına değişti. Kübra bunu gördü.
— İşte!
Parmağıyla Ulus'un gözlerini gösterdi.
— Yine yaptın.
— Neyi?
— O bakışı.
Ulus cevap vermedi.
— Bana söyle.
Kübra'nın sesi bu kez daha alçaktı.
— Benden ne istiyorsun?
Ulus'un yüzü yeniden ifadesizleşti.
— Seni korumak istiyorum.
Kübra başını iki yana salladı.
— Yalan.
Ulus'un bakışları sertleşti.
— Kübra.
— Yalan!
Kübra yeniden bağırdı.
— Ben senin için neyim?
Ulus cevap vermedi. Bu sessizlik, Kübra'nın kalan sabrını da tüketti.
— Karın mıyım?
Bir adım daha yaklaştı.
— Sevdiğin kadın mıyım?
Gözyaşları durmadan akıyordu.
— Yoksa Hamit Yörükçü'nün kızı mıyım?
Ulus'un yüzü dondu. Kübra bunu gördü. O an, içinde uzun zamandır susturduğu korku bütün ağırlığıyla karşısına dikildi.
— Ben boşanmak istiyorum.
Ulus'un gözleri ona kilitlendi. Salonda yalnızca Kübra'nın kesik kesik solukları duyuluyordu.
— Duydun mu?
Ulus kıpırdamadı.
— Bu şekilde yaşayamam.
— Kübra...
— Hayır.
Başını iki yana salladı.
— Ben senden boşanmak istiyorum.
Ulus'un yüzündeki son yumuşak ifade de kayboldu. Bakışları karardı, omuzları dikleşti. Kübra, karşısındaki adamda birkaç dakika önce kendisini sakinleştirmeye çalışan Ulus'tan eser bulamıyordu.
Bunu fark ettiği anda sustu. Ulus bir adım yaklaştı.
— Asla.
Kübra'nın kaşları çatıldı.
— Ne?
Ulus'un sesi buz gibiydi.
— Senden boşanmayacağım.
— Buna sen karar veremezsin.
Ulus kısa, soğuk bir kahkaha attı.
— Veririm.
Kübra'nın yüzü gerildi.
— Sen kendini ne sanıyorsun?
Ulus'un bakışları gözlerine saplandı. Yıllardır içinde tuttuğu öfke ilk kez bu kadar çıplak kelimelere döküldü.
— Siz benden abimi aldınız.
Kübra'nın yüzündeki öfke bir anda şaşkınlığa dönüştü.
— Ne?
Ulus devam etti.
— Karşılığında ben de senin hayatını alacağım.
Kübra bir adım geri çekildi. Sanki karşısındaki adamı ilk kez görüyordu. Ulus'un gözlerinde ne sevgi bulabiliyordu ne de şefkat. Yalnızca yıllardır taşınmış, çürümüş bir öfke vardı.
Ulus aralarındaki son mesafeyi de kapattı.
— Zehir de olsam yutacaksın, Yörükçü'nün kızı.
Kübra'nın dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Ulus'un söylediği söz zihninde tekrarlandı.
Yörükçü'nün kızı...
Karısı değil. Kübra değil. Yörükçü'nün kızı.
Gözlerinden yeni yaşlar süzüldü.
— Demek...
Sesi güçlükle çıktı.
— Bütün bunlar bunun için miydi?
Ulus'un yüzündeki öfke bir anlığına çatladı. Ama artık çok geçti. Kübra'nın bakışları değişmişti.
— Ben senin intikamın mıydım?
Ulus cevap vermedi.
— Cevap ver!
Ulus gözlerini kapattı. Söylememesi gereken şeyi söylemişti. Şimdi susarak da geri alamıyordu.
Kübra acı bir kahkaha attı.
— Allah'ım...
Bir elini ağzına götürdü.
— Ben neyin içinde yaşamışım?
Ulus ona yaklaşmak istedi.
— Kübra—
— Dokunma!
Ulus durdu. Kübra yeniden geri çekildi.
— Bana bir daha dokunma.
— Dinle beni.
— Neyi dinleyeceğim?
Kübra elini göğsüne götürdü.
— Seni sevdiğimi söyledim ben.
Sesi kırıldı.
— Sana güvendim.
Ulus'un yüzündeki soğukluk dağılmaya başlamıştı.
— Kübra...
— Sen ne yaptın?
Ulus cevap veremedi. Yıllar önce zihninde kurduğu intikam, düşüncelerinin içinde bu kadar kolaydı. Şimdi karşısında Kübra vardı; söylediklerinin açtığı yarayı onun yüzünde görüyordu. Hesaplaşma diye adlandırdığı şeyin, sevdiği kadının hayatını nasıl parçaladığını ilk kez bu kadar açık görüyordu.
Kübra arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Ulus peşinden gitmedi. Bu kez onu durdurmadı.
Kübra birkaç basamak çıktıktan sonra durdu. Arkasına bakmadan konuştu.
— Furkan'dan korkuyordum.
Ulus karşılık veremedi.
— Meğer aynı evin içinde senden de korkmam gerekiyormuş.
Ulus'un yüzü değişti. Kübra merdivenleri çıktı. Ardından kapının kapanma sesi malikânenin içinde yankılandı.
Ulus salonun ortasında tek başına kaldı. Başını kaldırıp merdivenlere baktı. Az önce söylediği cümle kendi zihninde yankılanıyordu.
Zehir de olsam yutacaksın...
Ellerini yumruk yaptı. Öfkesi hâlâ oradaydı. Aras'ın ölümünün acısı, yıllardır taşıdığı intikam hâlâ içindeydi. Ama artık başka bir şey daha vardı.
Korku.
Kübra'yı gerçekten kaybetme korkusu.
Ulus gözlerini kapattı.
— Ne yaptın sen...
Malikânenin dışında...
Ulus'un ardından malikâneye kadar gelen Ecevit, siyah aracın içinde sessizce oturuyordu. Henüz gitmemişti. Elinde Aras ile Furkan'ın fotoğrafları vardı. Nejat ön koltukta telefonuyla uğraşıyor, Levent direksiyon başında bekliyordu.
Ecevit malikânenin üst katında yanan ışığa baktı. Ulus'la Kübra'nın kapıda birbirlerine dokunmadan içeri girişleri gözünün önünden gitmiyordu.
Nejat başını kaldırdı.
— Girmeyecek misin?
Ecevit cevap vermedi.
— Patron?
Ecevit fotoğrafları üst üste koyup ters çevirdi.
— Yarın.
Levent dikiz aynasından ona baktı.
— Emin misin?
Ecevit derin bir nefes aldı.
— Bu gece o evde yeterince zehir var.
Nejat bu kez espri yapmadı. Ecevit başını koltuğa yasladı. Bakışları, üst kattaki ışığın dışında karanlığa gömülmüş malikânede kaldı.
Bir tarafta yıllardır birbirinden nefret eden iki kardeş... Diğer tarafta varlığından bile haberdar olmadıkları bir yeğen ihtimali... İçerideyse Ulus'un kendi elleriyle çatlatmaya başladığı bir evlilik vardı.
Ecevit gözlerini kapattı.
— Sür.
Araç ağır ağır malikânenin önünden uzaklaştı.
Üst kattaki odada Kübra sessizce ağlıyordu. Alt katta Ulus hâlâ aynı yerde duruyordu.
Furkan şehrin başka bir köşesindeydi. Geride bıraktığı zehir ise bu evde, ilk kez gerçekten etkisini göstermeye başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
