MEŞALEN'İN DİĞER YÜZÜ 2 (Karanlık Miras) kitap kapağı

14. bölüm / 15

14.BÖLÜM KAN BAĞI

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 14.BÖLÜM KAN BAĞI

14. BÖLÜM — KAN BAĞI
Bozdoğan Malikânesi… Sabah…
Malikâne güne uyanmıştı. Fakat evin içindeki sessizlik, alışıldık sabah sessizliğine benzemiyordu. Kahvaltı masası hazırlanmış, çay demlenmişti. Sıcak ekmekler masaya bırakılmıştı. Kübra masanın bir ucunda, Ulus diğer ucunda oturuyordu. Aralarında birkaç sandalye vardı. Fakat mesafe, birkaç sandalyeden çok daha fazlaydı. Ali elindeki ekmeği bölüp önündeki tabağa bıraktı. Kazım çayını karıştırıyordu. Normalde ikisi çoktan birbirine sataşmış olurdu. Oysa bugün ikisi de gözlerini önlerindeki tabaklardan kaldırmıyordu. Afife Sultan mutfaktan çıkıp masaya geldi. Önce Kübra’ya, sonra Ulus’a baktı.
— Çay isteyen?
Ali hemen bardağını uzattı.
— Ben alayım, Sultanım.
Kazım da bardağını kaldırdı.
— Bana da.
Afife Sultan ikisine baktı.
— Siz bugün niye bu kadar uslusunuz?
Ne Ali cevap verdi ne de Kazım. Ulus gözlerini kaldırmadan konuştu.
— Korkuyorlar.
Ali hemen itiraz etti.
— Yok, abi.
Ulus başını kaldırdı. Ali, Ulus’un bakışı karşısında kısa bir an duraksadı.
— Biraz.
Kübra, gülmemek için dudaklarını istemsizce birbirine bastırdı. Ulus bunu fark etti. Bakışları birkaç saniye onun üzerinde kaldı. Kübra’nın dudaklarının kenarındaki o küçücük kıvrım, Ulus’a uzun zamandır gördüğü en güzel şeymiş gibi geldi. Ama Kübra başını kaldırınca Ulus hemen gözlerini tabağına indirdi. Kübra bunu fark etti. Hiçbir şey söylemedi. Afife Sultan çayı doldurdu.
— Bugün hastaneye gidecek misin, kızım?
— Gideceğim.
Ulus’un fincana uzanan eli duraksadı. Ama konuşmadı. Kübra bunu da fark etti. Normalde “Nöbetin kaçta?”, “Kim götürecek?”, “Kaçta döneceksin?” diye sorardı. Bugün tek kelime etmedi. Kübra çayından bir yudum aldı. Garipti. Daha iki gün önce Ulus’un her şeye karışmasından nefret etmişti. Şimdi de aralarındaki bu suskunluk içine oturuyordu. Kendi kendine kızdı.
Ne istiyorsun sen?
O an bunun cevabını kendisi de bilmiyordu. Ulus’un kapının ardından söylediği sözler gece boyunca zihninde dönüp durmuştu.
“Başlangıçta sana yaklaşmamın sebebi Aras’tı.”
“Baban yüzünden canının yanmasını istedim.”
Sonra…
“Senden nefret etmem gerekiyordu.”
“Edemedim.”
Kübra gözlerini kapattı.
— Kübra?
Gözlerini açtı. Ulus ona bakıyordu.
— Ne?
— Çayını döküyorsun.
Kübra elindeki bardağa baktı. Dalgınlıkla yana eğdiği bardaktan çay, tabağa dökülmüştü.
— Dalmışım.
Kübra masadaki peçeteliği aradı. Ulus yerinden kalkıp peçeteliği onun yanına getirdi. Kübra bir peçete almak için elini uzatınca Ulus da aynı peçeteye uzandı. Parmakları birbirine değdi. Kübra elini hemen geri çekti. Ulus’un eli havada kaldı. Masadaki sessizlik daha da ağırlaştı. Ulus peçeteyi Kübra’nın önüne bıraktı.
— Al.
— Sağ ol.
Hepsi bu kadardı. Ulus sessizce kendi yerine döndü. Tam o sırada Ali, sessizliğe daha fazla dayanamayıp Kazım’a eğildi.
— Bunlar böyle ne kadar—
Kazım, elindeki ekmek parçasını Ali’nin ağzına tıktı.
— Ye.
Ali’nin gözleri büyüdü. Kübra bu kez kendini tutamayıp güldü. Kahkahası kısaydı ama gerçekti. Ulus başını kaldırdı. Kübra onun kendisine baktığını görünce gülüşü yavaşça söndü. Ulus gözlerini kaçırmadı. Bakışları buluştuğunda, eski günlerden kalma bir yakınlık kısacık da olsa yeniden hissedildi. Sonra Kübra ayağa kalktı.
— Ben çıkıyorum.
Ulus da refleksle doğruldu. Kübra ona baktı. Ulus hareketini yarıda bıraktı.
— Bir şey söylemeyeceğim.
Kübra, devamının gelip gelmeyeceğini anlamak ister gibi bekledi.
— Güzel.
Çantasını aldı. Kapıya doğru ilerledi. Ulus arkasından seslenmedi. Kübra kapıya geldiğinde nedense durdu. Arkasını dönmeden konuştu.
— Akşam geç kalabilirim.
Ulus’un yüzündeki ifade değişti.
— Tamam.
— Aramana gerek yok.
Ulus kısa bir sessizliğin ardından yine aynı cevabı verdi.
— Tamam.
Kübra kapıyı açtı. Ulus bu kez yalnızca iki kelime söyledi.
— Dikkat et.
Kübra arkasını dönüp ona baktı. Ulus’un ifadesinde ne buyurganlık vardı ne de öfke. Sadece endişe. Kübra cevap vermedi. Ama kapıyı kapatmadan önce başını hafifçe salladı. Ulus onu uğurlarken ilk kez şunu fark etti: Kübra’yı yanında tutmanın yolu, onu zorla tutmak değildi.
Nova Eğitim ve Araştırma Hastanesi… Aynı sabah…
Özgür taburcu olmak için hazırlanıyordu. Üzerindeki hastane kıyafetini çıkarıp gömleğini giydi. Aynadaki yüzüne baktı. Kaşının üzerindeki küçük yara hâlâ belliydi. Parmak uçlarıyla yaranın kenarına dokundu. Fabrikanın karanlık odası bir anda gözlerinin önüne geldi. Kapının kapanma sesi, koridordaki ayak sesleri, Furkan’ın karşısında oturduğu sandalye…
“Sen sadece onun önüne koyduğum ilk taşsın.”
Özgür’ün eli aynanın üzerinde kaldı. Koridordan gelen ani metal sesiyle bütün vücudu irkildi. Hızla arkasına döndü. Odanın kapısında kimse yoktu. Koridorda bir hemşire metal tepsiyi düşürmüştü.
— Kusura bakmayın, hocam!
Özgür birkaç saniye cevap veremedi.
— Sorun değil.
Hemşire uzaklaştı. Özgür yeniden aynaya baktı. Yüzünde gülümsemeden eser kalmamıştı.
— İyiyim…
Bunu, karşısında biri varmış gibi kendi yansımasına söyledi. Ama sesi kendisini bile ikna etmedi. Telefonu çaldı. Ekranda Kübra’nın adı vardı. Özgür bir an baktı. Sonra açtı.
— Efendim?
— Taburcu oluyormuşsun.
Özgür sesine hemen alışıldık alaycılığını yerleştirdi.
— Dedikodu ağı hızlı çalışıyor.
— Meltem söyledi.
— Şaşırmadım.
— Seni almaya geleyim mi?
Özgür durdu.
— Gerek yok.
— Emin misin?
— Kübra, kaçırıldım diye yürümeyi unutmadım.
— Gerizekâlı.
Özgür güldü.
— İşte seni böyle seviyorum.
Kübra’nın sesi kısa bir an kesildi. Özgür fark etti.
— Ne oldu?
— Hiç.
— Ulus?
Kübra sustu. Özgür başını iki yana salladı.
— Tamam. Sormuyorum.
— Sağ ol.
— Ama bir şey söyleyeceğim.
— Söyle.
Özgür pencereye yürüdü.
— Sana söylediğim şey hâlâ geçerli.
— Hangisi?
— Büyük karar verme.
Kübra’nın sesi sertleşmedi. Yalnızca yorgunluğu daha belirgin hâle geldi.
— Biliyorum.
— Güzel.
Özgür kısa bir sessizlikten sonra ekledi:
— Bir de…
— Ne?
Özgür dışarıdaki kalabalığa baktı.
— Bir süre işe dönmeyeceğim.
Kübra şaşırdı.
— Sen mi?
— Evet.
— Özgür Erem gönüllü izin mi alıyor?
— Dalga geçme.
Kübra’nın sesi yumuşadı.
— İyi misin?
Özgür hemen cevap vermedi.
— Olacağım.
Kübra, bu kısa cevabın ardında söylenmeyenleri anladı. Bu kez “iyiyim” dememişti.
— Tamam.
— Tamam mı?
— Dinlen.
Araya kısa bir sessizlik girdi.
— İhtiyacın olursa ara.
Özgür gülümsedi.
— Sen de.
Konuşma sona erdi. Özgür yeniden aynaya baktı. Bu kez kendisine “iyiyim” demedi.
Ecevit’in ofisi… Şehrin diğer ucunda…
Nejat, kahvesini elinde tutarak Ecevit’in masasının karşısında oturuyordu. Levent ayakta bir dosyayı inceliyordu. Ecevit ise Vildan’ın evinden getirdikleri fotoğrafı masanın üzerine bırakmıştı.
— DNA istiyorum.
Nejat kahvesinden bir yudum aldı.
— Dün de istiyordun.
Ecevit ona baktı.
— Bugün de istiyorum.
— Yarın da isteyecek misin?
Levent dosyadan başını kaldırmadan konuştu.
— Nejat.
— Efendim, Mülayim?
Levent gözlerini kaldırdı. Nejat, bakışı görünce hitabını hemen düzeltti.
— Levent.
Ecevit sandalyesine yaslandı.
— Furkan’a yaklaşmanın yolunu bul.
Nejat kahvesini masaya bıraktı.
— Bulurum.
— Ama?
— Ama adam paranoyak.
Ecevit kaşını kaldırdı.
— Senden mi?
— Herkesten.
Nejat öne eğildi.
— Kullandığı araçları değiştiriyor. Aynı mekânda iki gece üst üste kalmıyor. Yemek aldığı yerleri bile değiştiriyor.
Levent dosyayı kapattı.
— Üstelik son olaydan sonra çevresindeki adam sayısını artırmış.
Ecevit başını salladı.
— Saç teli.
— Zor.
— Bardak.
— Olabilir.
— Sigara?
Nejat’ın yüzüne tanıdık, muzır bir sırıtış yerleşti. Ecevit bunu görünce kaşlarını çattı.
— Ne?
— Sigara.
— Ne olmuş?
— Furkan sigara içiyor. Oradan bir şey çıkabilir.
Levent başını ona çevirdi.
— Nereden biliyorsun?
Nejat arkasına yaslandı.
— İnsanları izlemek benim işim.
Levent sakin bir ifadeyle karşılık verdi.
— Sapıklıkla meslek arasındaki çizgi sende çok ince.
Nejat güldü.
— Ama işe yarıyor.
Ecevit sabırsızlandı.
— Plan?
Nejat telefonunu çıkarıp bir fotoğraf açtı. Gece çekilen görüntüde Furkan, bir restoranın arka bahçesinde sigara içiyordu.
— Haftada birkaç kez buraya gidiyor.
Ecevit fotoğrafa baktı.
— Neden?
— Mekânın sahibi eski tanıdığı.
— Güvenlik?
— Var.
— Kaç kişi?
— Sabit değil. Furkan geldiğinde sayı artıyor.
Ecevit başını kaldırdı.
— Yapabilir misin?
Nejat’ın sırıtışı büyüdü.
— Patron…
Levent gözlerini kapattı. Nejat devam etti.
— Beni kırıyorsun.
Ecevit başını iki yana salladı.
— O özgüvenini bir gün mezar taşına yazdıracağım.
— Güzel olur.
Levent mırıldandı.
— Böyle giderse tarihi de yakın.
Nejat ona baktı.
— Bugün çok konuşuyorsun, Mü—
Levent’in bakışıyla sustu. Ecevit bu atışmaya hafifçe güldü. Sonra ciddileşti.
— Örneği al.
Nejat ayağa kalktı.
— Bu gece.
— Yalnız gitmiyorsun.
Nejat’ın yüzü düştü.
— Patron…
Ecevit Levent’i gösterdi.
— Levent seninle.
Nejat ona baktı.
— Mülayim mi?
Levent dosyayı masaya bıraktı.
— Şimdiden pişman oldum.
O sıralarda…
Furkan, karanlık bir odada tek başına oturuyordu. Önündeki telefonun ekranında Kübra’nın son görüntülerinden biri açıktı. Hastaneye girerken çekilmişti. Furkan parmağını ekranda gezdirmedi. Fotoğrafa dokunmadı. Sadece baktı. Telefon bir kez daha çaldı. Ekranda numara görünmüyordu. Yüzündeki ifade değişti. Bir süre açmadı. Telefon sustu. Beş saniye sonra yeniden çalmaya başladı. Furkan dişlerini sıktı. Sonunda aramayı açtı.
— Ne var?
Karşı taraftaki ses duyulmuyordu. Furkan dinledi.
— Hayır.
Sessizlik…
— Sana söyledim. Kübra’ya dokunmayacaksınız.
Telefonun diğer ucundaki kişi konuşmasını sürdürdü. Furkan ayağa kalktı.
— O benim meselem.
Bir cevap geldi. Furkan’ın yüzü sertleşti.
— Ulus’u istiyorsanız Ulus’la uğraşın.
Karşı taraf yeniden konuştu. Furkan’ın sesi yükseldi.
— Kübra’yı bu işin içine ben soktum. Ben çıkarırım!
Bir anda sustu. Ağzından çıkan sözün ne anlama geldiğini o da fark etmişti. Karşı taraftaki kişi bir şey söyledi. Furkan’ın bakışları karardı.
— Bana tehdit mi savuruyorsun?
Uzun bir sessizlik… Furkan’ın yüzündeki öfke yavaş yavaş başka bir ifadeye dönüştü. Çenesini sıktı.
— Ben hâlâ işin içindeyim.
Karşı tarafın cevabından sonra gözlerini kapattı.
— Anlaşıldı.
Telefon kapandı. Furkan birkaç saniye cihazı elinde tuttu. Sonra masaya bıraktı.
— Orospu çocuğu…
Kapının önünde bekleyen adamı içeri çağırdı.
— Patron?
Furkan başını kaldırdı.
— Kübra’yı takip eden ekip?
— Takip devam ediyor.
— Mesafeyi artırın.
Adam şaşırdı.
— Neden?
Furkan’ın bakışları sertleşti.
— Çünkü sadece biz izlemiyoruz.
Adamın yüzündeki şaşkınlık geçmedi. Furkan pencereye döndü.
— The Uncle da peşine adam taktı.
— Ne yapacağız?
Furkan kısa süre düşündü. Sonunda soğuk bir sesle kararını söyledi.
— Önce onun adamlarını bulacağız.
Adam çıktı. Furkan yeniden Kübra’nın fotoğrafına baktı. Kendi kurduğu oyunun kontrolünün elinden kaymaya başladığını ilk kez bu kadar açık hissediyordu. Bundan nefret ediyordu.
Bozdoğan Malikânesi… Akşam…
Kübra eve döndüğünde salon boştu. Ayakkabılarını çıkarıp merdivenlere yöneldi. Mutfaktan Afife Sultan’ın sesi geldi.
— Kübra?
— Efendim?
— Yemek yiyecek misin?
Kübra durdu.
— Aç değilim.
— Bütün gün bir şey yemedin.
— Sonra yerim.
Tam merdivene adım atacaktı ki çalışma odasının kapısı açıldı. Ulus çıktı. İkisi karşı karşıya kaldı. Kübra’nın yüzündeki ifade bir anda kapandı. Ulus birkaç saniye onu izledi.
— Özgür nasıl?
— İyi.
— Taburcu oldu mu?
— Oluyor.
— Güzel.
Sessizlik… Kübra yeniden merdivenlere yöneldi. Ulus arkasından seslenmedi. İki basamak çıktıktan sonra durdu; dönmek istemediği hâlde arkasına bakmasına kendisi de kızıyordu.
— Yemek yedin mi?
Ulus şaşırdı.
— Ne?
Kübra’nın yüzü anında gerildi.
— Boş ver.
Ulus birkaç adım yaklaştı ama aralarındaki mesafeyi korudu.
— Hayır. Daha bir şey yemedim.
Kübra kaşlarını çattı.
— Neden?
Ulus omuz silkti.
— Aç değildim.
Kübra istemsizce söylendi.
— Siz erkekler gerçekten çocuk gibisiniz.
Ulus’un dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
— Az önce benimle ilgilendin.
Kübra’nın bakışları sertleşti.
— Abartma.
— Etmiyorum.
— Ulus.
— Tamam.
Kübra merdivenleri çıkmaya başladı. Ulus arkasından baktı. Bu kez yüzündeki küçük gülümsemeyi saklamadı. Kübra ise üst kata çıkarken kendisine kızıyordu.
Niye sordun?
Bu sorunun cevabını aslında biliyordu. Kızgındı. Kırılmıştı. Güveni parçalanmıştı. Ama sevgi bir gecede yok olmuyordu. İşte en büyük sorun da buydu.
İstanbul’un kalabalık restoranlarından biri… Gece…
Furkan arka bahçedeki masasında tek başına oturuyordu. Parmaklarının arasında yanan sigaradan ince bir duman yükseliyordu. Sokağın karşısında park hâlindeki aracın içinde Nejat dürbünle onu izliyordu. Levent direksiyonda oturuyordu.
— Kaçıncı sigarası?
Nejat dürbünü indirmedi.
— Üçüncü.
— Üç mü?
— Gözümle saydım.
Levent saate baktı.
— Yarım saatte mi?
— Stresli.
Levent ona baktı.
— Psikolojik analiz de mi yapıyorsun?
— Çok yönlüyüm.
Levent başını iki yana salladı. Nejat’ın gözleri yeniden Furkan’a döndü. Furkan sigarasından son bir nefes çekti. İzmariti küllüğe bastırdı. Nejat’ın dudaklarının kenarı, beklediği an gelmiş gibi kıvrıldı.
— Kalktı.
Levent motoru çalıştırmadı.
— Bekle.
Furkan içeri girdi. Masaya garson yaklaştı. Küllüğü aldı. Nejat kapıyı açtı. Levent kolundan tuttu.
— Nereye?
Nejat’ın sırıtışı genişledi.
— Aile yadigârı toplamaya.
Levent elini bıraktı.
— Sakın saçma bir şey yapma.
— Ben ne zaman saçma bir şey yaptım?
Levent bir süre yüzüne baktı.
— Listelemeye kalkarsam sabah olur.
Nejat araçtan indi.
— Sen burada bekle.
— Ecevit seni yalnız bırakmamamı söyledi.
— Ben çocuk muyum?
— Davranışlarına bakarsak tartışılır.
Nejat, kapıyı kapatmadan önce başını yeniden aracın içine uzattı.
— Mülayim…
Levent gözlerini kıstı.
— Ne?
— Beni seviyorsun.
— Git şu izmariti al.
Nejat sırıtarak kapıyı kapattı. Yolu geçip restoranın girişine yöneldi. Doğrudan Furkan’ın oturduğu masaya yönelmedi. Önce girişin yanında durup telefonunu kontrol ediyormuş gibi yaptı. Ardından içeriden çıkan iki kişinin arasına karışarak bahçeye geçti. Garson, küllük elinde içeriye doğru ilerliyordu. Nejat adımlarını hızlandırdı.
— Pardon.
Garson döndü.
— Buyurun?
Nejat eliyle gömleğinin önünü gösterdi.
— İçerideki arkadaşınız üzerime kahve döktü. Lavabo nerede?
Garson refleksle içeri doğru baktı.
— Koridorun sonunda sağda.
— Eyvallah.
Garson yeniden yürümeye başladı. Nejat da onun peşinden ilerledi. Mutfak kapısına yaklaştıklarında garson küllüğü tezgâhın üzerine bıraktı.
— Bir saniye burada bekleyin, arkadaşımı çağırayım.
— Tabii.
Garson içeri girdi. Nejat’ın yüzündeki gülümseme kayboldu. Küllüğe baktı. Üç izmarit vardı. Hangisinin Furkan’a ait olduğunu biliyordu. İzmaritlerden birinin filtresinde küçük, siyah bir iz vardı. Furkan sigarayı söndürürken başparmağındaki yüzüğün kenarı o filtreye değmişti. Nejat cebinden küçük bir delil poşeti çıkardı. İzmariti doğrudan eline almadı. Poşeti ters çevirip filtreyi içine aldı. Fermuarını kapattı.
— Hadi bakalım, yeğen.
Arkasından bir ses geldi.
— Ne yapıyorsun?
Nejat döndü. Garson ona bakıyordu. Nejat, yakalanmış gibi görünmek yerine yüzüne rahat bir ifade yerleştirdi. Gayet rahat biçimde cebinden mendil çıkardı.
— Çöpünüz yere düşmüş.
Garson küllüğe baktı.
— Hangi çöp?
Nejat masum bir ifadeyle omuz silkti.
— Aldım, kalmadı. Çok temiz mekân; öyle kalsın dedim.
Garson şaşkınlıkla yüzüne bakarken Nejat yanından geçti.
— Lavaboyu bulurum, sağ ol.
Dışarı çıktığında Levent hâlâ araçta bekliyordu. Nejat kapıyı açıp yerine oturdu. Levent, gözünü restoranın girişinden ayırmadan sordu.
— Aldın mı?
Nejat cebindeki poşeti çıkardı.
— Mülayim…
Levent bu kez ona döndü.
— Nejat.
— Bak.
Poşeti salladı.
— Aile bağları artık bilimsel bir mesele.
Levent izmarite baktı.
— Bunun ona ait olduğundan emin misin?
— Yüzde yüz.
— Nasıl?
Nejat kendinden emin şekilde arkasına yaslandı.
— Çünkü işimi biliyorum.
Levent birkaç saniye onu süzdü.
— Bazen senden gerçekten nefret ediyorum.
Nejat sırıttı.
— Bazen mi?
Levent motoru çalıştırdı.
— Ecevit’e götürelim.
Araç hareket etti. Nejat, avucundaki küçük poşete yeniden baktı. Bunca yıl saklanan bir sır, belki de birkaç santimetrelik sigara filtresinin üzerindeki görünmez hücreler sayesinde açığa çıkacaktı.
Ecevit’in ofisi… Yaklaşık kırk dakika sonra…
Kapı açıldı. Ecevit masasındaki evraklardan başını kaldırdı. İlk giren Levent oldu. Arkasından Nejat… Nejat’ın yüzündeki sırıtışı gören Ecevit sandalyesine yaslandı.
— O surata bakılırsa ya başımıza iş açtın ya da istediğimi getirdin.
Nejat cebine uzandı.
— İkisini aynı anda yapmış olamaz mıyım?
Levent kapıyı kapattı.
— Şimdilik sadece ikincisi.
Nejat masaya yaklaştı. Küçük poşeti Ecevit’in önüne bıraktı. Ecevit önce poşetin içindeki sigara izmaritine, sonra Nejat’a baktı.
— Furkan?
— Bizzat.
Ecevit poşeti eline almadı.
— Emin misin?
Nejat’ın sırıtışı silikleşti; bu kez şaka yapmıyordu.
— Kendi gözümle içtiğini gördüm. Söndürdü, garson küllüğü aldı. Ben de peşinden gidip izmariti aldım.
Ecevit başını salladı.
— Güzel.
Nejat kaşını kaldırdı.
— Sadece güzel mi?
— Madalya mı takayım?
— Olabilir.
Levent koltuğa oturdu.
— Onu bir kere översen üç ay susmaz.
Ecevit telefonuna uzandı.
— Laboratuvara gönderiyorum.
Nejat’ın yüzündeki ifade değişti.
— Aras’tan örnek yok.
— Aras’tan yok.
Ecevit telefonunda bir numara buldu.
— Ama Cemal hattından karşılaştırma yapabiliriz. Ulus’un örneğiyle yakın akrabalık derecesi araştırılabilir.
Levent başını salladı.
— Ulus bunu kabul eder mi?
Ecevit telefonu elinde tuttu.
— Etmek zorunda.
Nejat koltuğa yayıldı.
— “Abi, tükür bakalım.” dersin.
Ecevit başını yavaşça kaldırdı. Nejat hemen ellerini kaldırdı.
— Alternatif sunuyorum.
— Sus.
— Tamam.
Ecevit Ulus’u aradı. Telefon birkaç kez çaldı.
— Efendim?
— Müsait misin?
Ulus’un sesi yorgundu.
— Sayılır.
— Furkan’dan örnek aldık.
Ulus bir süre karşılık vermedi.
— Nasıl?
Ecevit gözlerini Nejat’a çevirdi.
— Sorma.
Nejat gururla gülümsedi. Ulus devam etti.
— Güvenilir mi?
— Evet.
— Ne lazım?
Ecevit sandalyesine yaslandı.
— Sen.
— Ne?
— Karşılaştırma için senin örneğin lazım.
Ulus sustu. Ecevit bekledi.
— Eğer Furkan gerçekten Aras’ın oğluysa seninle yakın akrabalık bağı çıkması gerekir.
Ulus’un sesi bu kez daha ağır geldi.
— Ne zaman?
— Yarın.
— Tamam.
Ecevit kaşını kaldırdı. Bu kadar kolay kabul etmesini beklememişti.
— Tamam mı?
— Gerçeği istiyorum, Ecevit.
— Sonuç hoşuna gitmeyebilir.
Ulus’un cevabı gecikmedi.
— Son zamanlarda hoşuma giden pek bir şey yok zaten.
Ecevit bir an sustu. Kübra meselesini sormadı. Ulus’un sesindeki yorgunluk yeterince şey anlatıyordu.
— Yarın görüşürüz.
— Görüşürüz.
Telefon kapandı. Nejat, sessiz odada telefondan duyabildiği sesi düşünerek Ecevit’e baktı.
— Abi üzgün.
Ecevit başını kaldırdı.
— Nereden çıkardın?
— Sesinden.
Levent ona baktı.
— İnsan sarrafı mı oldun?
Nejat omuz silkti.
— Her şeyi ben mi öğreteceğim size?
Ecevit masadaki poşete baktı.
— Bunu hemen gönderin.
Levent ayağa kalktı. Nejat da kalktı. Nejat kapıya yöneldiğinde Ecevit arkasından seslendi.
— Nejat.
Nejat döndü.
— Efendim, patron?
Ecevit poşeti işaret etti.
— İyi iş.
Nejat birkaç saniye dondu. Levent gözlerini kapattı.
— Eyvah.
Nejat’ın yüzüne kocaman bir sırıtış yayıldı.
— Bir daha söyler misin?
Ecevit’in yüzü anında değişti.
— Çık.
— Ama—
— Çık!
Levent Nejat’ı omzundan iterek kapıya yönlendirdi.
— Üç ay çekeceğiz bunu.
Nejat koridordan bağırdı.
— Patron beni övdü!
Ecevit başını ellerinin arasına aldı.
— Allah belanı versin…
Ama dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme vardı.
Bozdoğan Malikânesi…
Gece ilerlemişti. Kübra misafir odasında yatağa uzanmıştı. Uyuyamıyordu. Önce sağına döndü. Sonra soluna… Sonunda yorganı üzerinden atıp kalktı. Su içmek için aşağı indi. Mutfakta ışık yanıyordu. Kapıya geldiğinde durdu. Ulus masanın başında tek başına oturuyordu. Önünde yarısı içilmiş bir bardak su duruyordu. Kübra geri dönmeyi düşündü. Ulus başını kaldırdı. Göz göze geldiler.
— Uyuyamadın mı?
Kübra mutfağa girdi.
— Susadım.
Ulus ayağa kalkmadı. Kübra dolaptan bardak aldı. Bardağına su doldurdu. İkisi de konuşmadı. Kübra tam çıkacakken Ulus’un sesi geldi.
— Yarın DNA için örnek vereceğim.
Kübra durdu.
— Ne DNA’sı?
Ulus kısa süre sustu. Kübra arkasını döndü.
— Ulus?
— Furkan’la ilgili.
Kübra’nın yüzü ciddileşti.
— Ne olmuş Furkan’a?
Ulus masadaki bardağa baktı. Bundan sonra ona yalan söylemeyeceğine söz vermişti.
— Ecevit bir şey buldu.
— Ne?
— Vildan’ın yıllar önce bir çocuğu olmuş.
Kübra bekledi. Ulus devam etti.
— O çocuğun Furkan olduğunu düşünüyoruz.
— E?
Ulus gözlerini kaldırdı.
— Babasının da Aras olduğunu.
Kübra’nın eli bardağın üzerinde dondu.
— Ne?
— Kesin değil.
— Furkan…
Kübra birkaç saniye kelimeleri toparlayamadı.
— Senin yeğenin mi?
Ulus başını sallamadı.
— Bilmiyorum.
— Ama olabileceğini düşünüyorsun.
— Evet.
Kübra sandalyeye oturdu. Duyduğu ihtimal, bir an için kendi acısını geri plana itti.
— Aras biliyor muydu?
— Onu da bilmiyorum.
Ulus’un sesinde sertlik değil, yorgunluk vardı. Kübra bir süre yüzüne baktı. Ulus’un da ne kadar darmadağın olduğunu bu kez bütün açıklığıyla görebiliyordu. Bu, onu affettiği anlamına gelmiyordu. Ama Ulus’un acısını anlamasına da engel değildi.
— Sonuç ne zaman çıkar?
— Bilmiyorum.
Kübra başını salladı. Ayağa kalktı. Kapıya doğru ilerledi. Ulus onu durdurmadı. Kübra kapının önünde bir an bekledi.
— Umarım…
Ulus başını kaldırdı. Kübra bir süre ne söyleyeceğini düşündü. Sonunda sözünü tamamladı.
— Umarım sonuç ne olursa olsun gerçeği öğrenirsin.
Ulus’un bakışları yumuşadı.
— Sağ ol.
Kübra çıktı. Ulus arkasından baktı. Aralarındaki kırgınlık hâlâ oradaydı. Yine de o gece birbirlerine bağırmadan aynı odada birkaç dakika kalabilmişlerdi. Ulus için şimdilik bu kadarı bile önemliydi.
Bu sırada…
Laboratuvara doğru ilerleyen aracın içinde Nejat, elindeki delil poşetine baktı. Levent direksiyondaydı.
— Düşürme.
Nejat kaşını kaldırdı.
— Beni ne sanıyorsun?
— Cevabını gerçekten istiyor musun?
Nejat sırıttı. Poşeti ışığa doğru kaldırdı.
— Yıllardır birbirini öldürmeye çalışan insanların arasındaki sırrın cevabı şu küçücük şeyde saklı olabilir.
Levent gözünü yoldan ayırmadı.
— Romantikleşme.
Nejat poşeti yeniden indirdi.
— Romantik değilim.
Bir süre sustu. Ardından dudaklarının kenarında yine o muzip gülümseme belirdi.
— Sadece sonucu merak ediyorum.
Levent ona kısaca göz attı.
— Hepimiz ediyoruz.
Nejat poşeti ceketinin iç cebine yerleştirdi.
— Güzel.
Arkasına yaslandı.
— O zaman aile meselesi…
Gözlerini kapattı.
— Artık laboratuvarlık.
Bozdoğan Malikânesi… Ertesi sabah…
Ulus çalışma odasında pencerenin önünde durmuş bahçeyi izliyordu. Gece Kübra’yla mutfakta yaptığı kısa konuşma zihninden çıkmıyordu. Aralarındaki hiçbir şey düzelmemişti. Kübra onu affetmemişti. Hatta hâlâ aynı odada bile kalmıyorlardı. Yine de o gece Kübra ona soru sormuş, cevabını dinlemiş ve konuşmanın sonunda kapıyı yüzüne çarpmadan gitmişti. Ulus, bu kısa konuşmaya taşıyabileceğinden fazla anlam yüklemek istemiyordu. Ama düşünmeden de edemiyordu. Kapı çalındı.
— Gir.
Kazım içeri girdi.
— Abi, araç hazır.
Ulus saatini taktı.
— Ecevit nerede?
— Laboratuvarda buluşacakmış.
Ulus ceketini sandalyenin üzerinden alıp kapıya yöneldi. Tam çıkacakken Kazım konuştu.
— Kübra yenge hastaneye gitti.
Ulus durdu.
— Sana sormadım.
Kazım’ın kaşı hafifçe kalktı.
— Biliyorum.
— O zaman neden söylüyorsun?
Kazım omuz silkti.
— Alışkanlık.
Ulus birkaç saniye ona baktı.
— Bundan sonra Kübra’nın nereye gittiğini bana rapor etmeyeceksiniz.
Kazım bu kez gerçekten şaşırdı.
— Abi?
— Duydun.
— Güvenlik ne olacak?
— Güvenliği devam edecek. Ama her adımını bana anlatmayın.
Kazım başını salladı.
— Tamam.
Ulus kapıya yöneldi. Kazım arkasından baktı. Sonra kendi kendine mırıldandı.
— Vay be…
Ulus durmadan cevap verdi.
— Duydum.
Kazım hemen sustu.
Nova Eğitim ve Araştırma Hastanesi… O esnada…
Kübra beyaz önlüğünü giyerken telefonu çaldı. Arayan Hilal’di. Aramayı açtı.
— Efendim?
— Kız, müsait misin?
Hilal’in sesindeki heyecanı duyunca Kübra’nın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Beş dakikam var. Ne oldu?
— Randevu aldım.
— Ne randevusu?
— Kadın doğum!
Kübra istemsizce güldü.
— Hilal, hamilesin. Dişçiye gidecek hâlin yok.
— Dalga geçme. Heyecandan öleceğim.
— Mustafa nerede?
— Benden daha beter. Sabah “Acaba kalp atışını duyar mıyız?” diye üç kere sordu.
Kübra güldü.
— Daha çok erken olabilir.
— Ben de söyledim. İnternette ne varsa okumuş.
Arka plandan Mustafa’nın sesi geldi.
— Yanlış bir şey okumadım!
Hilal, telefonu ağzından uzaklaştırıp Mustafa’ya seslendi.
— Sen karışma!
Kübra’nın kahkahası odanın içine yayıldı. O kısacık anda sesindeki ağırlık dağılmış, yerini içten bir neşeye bırakmıştı. Hilal bir anda sustu.
— Kübra?
— Efendim?
— Sen iyi misin?
Kübra’nın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
— İyiyim.
— Bana yalan söyleme.
Kübra sandalyesine oturdu.
— Sonra konuşalım mı?
Hilal’in sesi yumuşadı.
— Ulus’la mı ilgili?
Kübra cevap vermedi. Hilal anlamıştı.
— Tamam. Şimdi sormuyorum.
Kübra derin bir nefes aldı.
— Sağ ol.
— Ama akşam kaçamazsın.
— Bakarız.
— Bakmayız. Gelirsin.
Kübra istemsizce gülümsedi.
— Tamam, anne.
— Hah şöyle.
Telefon kapandı. Kübra bir an ekrana baktı. Sonra işine döndü. Fakat kapının dışında duran adamı fark etmedi. Koyu renk montuyla sıradan bir hasta yakını gibi görünüyordu. Adam telefonunu çıkardı. Tek bir mesaj yazdı.
“Doktor hastanede. Yalnız.”
Mesaj gönderildi. Bu kez mesaj Furkan’a gitmedi.
Özel laboratuvar…
Ecevit koridordaki koltukta oturuyordu. Levent yanındaydı. Nejat ise karşı duvara yaslanmıştı. Nejat elindeki kahveyi karıştırırken Ecevit’e baktı.
— Abi gecikti.
Ecevit kaşını kaldırdı.
— Bir kere abi dedim diye sen de mi başladın?
Nejat sırıttı.
— Aileye çabuk adapte olurum.
Levent telefonundan başını kaldırmadı.
— Seni hiçbir aile kabul etmez.
— Kıskanıyorsun.
Tam o sırada koridorun sonunda Ulus göründü. Nejat hemen doğruldu.
— Hoş geldin, abi.
Ulus yürümeyi bıraktı. Ecevit gözlerini kapattı. Levent başını diğer tarafa çevirdi. Ulus, Nejat’a uzun uzun baktı.
— Ben senin abin değilim.
Nejat, yüzündeki ciddiyeti bozmadan başını salladı.
— Henüz.
Ecevit ayağa kalktı.
— Nejat, git bir yerde kaybol.
— Laboratuvardayız, patron. Nereye kaybolayım?
Levent kolundan tuttu.
— Gel.
— Niye?
— Çünkü yaşamanı istiyorum.
Nejat şaşkınlıkla ona baktı.
— Mülayim…
Levent onu sürükleyerek götürdü.
— Konuşma.
Ulus başını iki yana salladı.
— Bu adamı gerçekten sen mi seçtin?
Ecevit omuz silkti.
— Gençlik hatası.
Koridorun diğer ucundan Nejat’ın sesi geldi.
— Duyuyorum!
Ecevit bağırdı.
— Duyman için söyledim!
Ulus istemsizce güldü. Ama laboratuvar kapısına baktığında yüzündeki ifade yeniden ciddileşti.
— Örnek nerede?
— Laboratuvara teslim edildi.
— Güvenilir olduğundan emin misin?
Ecevit de ciddileşti.
— Nejat’ı sevmeyebilirsin ama işinde iyidir.
— Sevmediğimi söylemedim.
— Onunla on dakika daha geçir, söylersin.
Ulus başını iki yana salladı. Görevli yanlarına geldi.
— Ulus Bozdoğan?
— Benim.
— Örneğinizi alacağız.
Ulus görevlinin arkasından ilerledi. Kapının önünde bir an durdu. Ecevit’e baktı.
— Sonucun çıkması ne kadar sürer?
— Hızlandırmalarını istedim. Ama bugün çıkmayacak.
Ulus başını salladı.
— Çıktığında önce beni ara.
— Ararım.
Ulus içeri girdi. Ecevit kapının kapanmasını izledi. Nejat kısa süre sonra yeniden yanına geldi.
— Heyecanlı mısın?
Ecevit ona baktı.
— Sen gitmemiş miydin?
— Gittim, geldim.
— Keşke gelmeseydin.
Nejat laboratuvar kapısına baktı. Bu kez yüzünde sırıtış yoktu.
— Sonuç pozitif çıkarsa işler değişecek.
Ecevit’in yüzü de ciddileşti.
— Biliyorum.
— Ulus için de Furkan için de.
Ecevit bir an düşündü.
— Furkan için daha çok.
Nejat kaşını kaldırdı.
— Neden?
Ecevit gözlerini kapıya çevirdi.
— Ulus’un, düşmanının aynı zamanda yeğeni olduğunu öğrenince yaşayacağı sarsıntıyı az çok tahmin edebiliyoruz.
Aralarındaki sessizlik ağırlaştı.
— Ama Furkan’ın bütün bunları bilip bilmediğini bilmiyoruz.
Güvenli ev… Bu sırada…
Vedat pencerenin önünde oturuyordu. Perdeler kapalıydı. Mina masanın üzerine eski kayıtların fotokopilerini dizmişti. Salvatore ise telefonla konuşuyordu.
— Vincenzo, sana bir isim gönderdim.
Karşı taraftan Vincenzo’nun sesi geldi.
— The Uncle mı?
— Evet.
— İsim mi, lakap mı?
— Bilmiyoruz.
— Ne kadar eskiye gideyim?
Salvatore’nin bakışları Vedat’a kaydı.
— En az otuz yıl.
Vincenzo kısa süre sustu.
— Bu kadar eski dosyalarda benim bile saçım ağarır.
Salvatore’nin dudaklarının kenarı kıvrıldı.
— Zaten yaşlandın.
— Sen aynaya bak, Moretti.
Salvatore kısa bir kahkaha attı. Mina başını kaldırıp ona baktı. Uzun zamandır Salvatore’nin telefonda biriyle bu kadar rahat güldüğünü duymamıştı. Vincenzo devam etti.
— Bana biraz zaman ver.
— Fazla değil.
— Senin sabır problemin hâlâ düzelmedi mi?
— Hayır.
— Şaşırmadım.
Telefon kapandı. Mina önündeki dosyaya döndü.
— Vincenzo ne diyor?
— Araştıracak.
Vedat, huzursuzca avuçlarını birbirine sürttü.
— Bulmamanız daha iyi.
Salvatore ona baktı.
— Neden?
— Çünkü The Uncle bulunmak istemez.
Mina kaşlarını çattı.
— Sen onu gördün mü?
— Hayır.
— O zaman neden bu kadar korkuyorsun?
Vedat cevap vermedi. Salvatore sandalyesini çekip Vedat’ın karşısına oturdu.
— Geçen konuşmamızda söylemediğin bir şey var.
Vedat başını kaldırdı.
— Yok.
— Var.
— Her şeyi anlattım.
Salvatore’nin bakışları sertleşti.
— Kömür’den korkuyordun.
Vedat sustu.
— Furkan’ın adını söylerken de korktun.
Biraz daha yaklaştı.
— Ama The Uncle dediğinde başka türlü korktun.
Mina da Vedat’a baktı. Salvatore devam etti.
— Neden?
Vedat kuruyan dudaklarını birbirine bastırdı.
— Çünkü…
Sustu.
— Çünkü ne?
— O adam insanları öldürmezdi.
Salvatore kaşlarını çattı.
— Ne yapardı?
Vedat’ın gözleri Mina’ya, sonra Salvatore’ye kaydı.
— Hayatlarını ellerinden alırdı.
Mina’nın yüzü gerildi. Vedat devam etti.
— Parasını, ailesini, ismini, itibarını… Bir insanı öldürmeden yok etmeyi severdi.
Salvatore arkasına yaslandı. Duydukları, Furkan’ın Ulus ile Kübra’nın arasına girerken kurduğu oyuna fazlasıyla benziyordu.
— Furkan bunu ondan öğrenmiş olabilir.
Mina ona baktı.
— Ne?
Salvatore’nin bakışları uzaklaştı.
— İnsanları doğrudan öldürmek yerine hayatlarını birbirlerine zehir etmeyi.
Vedat başını öne eğdi.
— Furkan gençken onun yanında çok kaldı.
Salvatore anında ona döndü.
— Bunu daha önce neden söylemedin?
Vedat’ın yüzü değişti. Ağzından kaçırdığı sözün ardından geri çekilecek yer arar gibi durdu. Mina öne eğildi.
— Ne kadar gençken?
Vedat cevap vermedi. Salvatore ayağa kalktı.
— Vedat.
— Bilmiyorum.
— Yalan.
— Gerçekten bilmiyorum!
— Az önce yanında çok kaldığını söyledin.
Vedat panikle ayağa kalktı.
— Çünkü gördüm!
Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı. Mina sesini alçaltarak sordu:
— Ne zaman gördün?
Vedat’ın yüzü bembeyazdı.
— Yıllar önce…
— Furkan daha çocuktu.
Salvatore’nin nefesi yavaşladı.
— The Uncle, Furkan’ı çocukken mi tanıyordu?
Vedat gözlerini kapattı.
— Evet.
Mina ile Salvatore birbirlerine baktılar. Bu bilgi, araştırdıkları bağlantıyı çok daha eskiye taşıyordu. The Uncle, Furkan’ın sonradan tanıştığı biri değildi. Çocukluğundan beri hayatındaydı.
Öğleden sonra…
Pınar, malikânenin bahçesindeki kamelyada oturuyordu. Önünde iki kahve vardı. İkincisi çoktan soğumaya başlamıştı. Bahçe kapısı açıldığında başını kaldırdı. Salvatore içeri giriyordu. Pınar saatine baktı.
— Kırk dakika.
Salvatore yanına geldi.
— Ne?
— Kahveniz kırk dakikadır sizi bekliyor.
Salvatore fincana baktı.
— Ben istemedim.
Pınar omuz silkti.
— Biliyorum.
Salvatore istemsizce gülümsedi. Aynı cümle, Salvatore’ye Pınar’ın ilk kez kahve getirdiği sabahı hatırlatmıştı. Karşısındaki sandalyeye oturdu. Pınar kitabını kapattı.
— Bulabildiniz mi?
Salvatore başını ona çevirdi.
— Neyi?
— Aradığınız şeyi.
Salvatore bir an sustu.
— Bir kısmını.
— İyi bir şey mi?
— Henüz bilmiyorum.
Pınar başını salladı. Başka soru sormadı. Salvatore kahvesinden bir yudum aldı. Yüzünü buruşturdu.
— Bu buz gibi.
Pınar gayet sakin cevap verdi.
— Kırk dakika geç kalmasaydınız sıcak olurdu.
— Beni mi bekledin?
Pınar gözlerini kitabına indirdi.
— Kahveyi beklettim.
Salvatore’nin kaşı kalktı.
— Arada fark var mı?
— Çok.
Salvatore hafifçe gülümsedi.
— Tabii.
Pınar kitabını kaldığı sayfadan açtı.
— Beğenmiyorsanız yenisini yaparım.
Salvatore soğuk kahveden bir yudum daha aldı.
— Gerek yok.
— Az önce buz gibi dediniz.
— Fikrimi değiştirdim.
Pınar göz ucuyla ona baktı.
— Siz gerçekten tuhaf bir adamsınız.
Salvatore fincanı masaya bıraktı.
— Bunu daha önce de söylediler.
Pınar bir şey sormadı. Salvatore ise onun yanında otururken The Uncle’ı birkaç dakikalığına da olsa düşünmediğini fark etti. Bu birkaç dakika, bütün gün boyunca geçmişin peşinden koşmadığı tek zamandı. Bundan rahatsız da olmuyordu.
Nova Eğitim ve Araştırma Hastanesi… Akşamüstü…
Kübra son hastasını uğurladı. Odasına dönerken koridorda bir an durdu. Birinin kendisini izlediğini hissetmişti. Arkasına baktı. Koridor kalabalıktı. Hemşireler, hasta yakınları… Kimse özellikle dikkatini çekmiyordu. Yürümeye devam etti. Arkasındaki koyu montlu adam da kalabalığın içinde hareket etti. Kübra odasına girdi. Adam koridorun diğer ucuna geçti. Telefonunu çıkardı. Mesaj yazdı.
“Çıkışına yaklaşık bir saat var.”
Kısa süre sonra cevap geldi.
“Temas yok. Sadece izle.”
Adam telefonu cebine koydu. Fakat koridorun daha gerisinde başka biri de bu adamı izliyordu: Furkan’ın adamı. Telefonunu çıkarıp Furkan’ı aradı.
— Patron.
Furkan’ın sesi geldi.
— Söyle.
— Haklıymışsınız.
— Ne konuda?
Adam koyu montlu kişiye baktı.
— Doktoru izleyen başka biri var.
Furkan kısa süre sustu.
— Emin misin?
— İki saattir peşinde.
Furkan’ın sesi buz kesti.
— Takip et.
— Doktoru mu?
— Hayır.
Araya kısa bir sessizlik girdi.
— Onu izleyeni.
Ecevit’in ofisi… Gece…
Levent masanın üzerindeki dosyaları topluyordu. Nejat koltuğa uzanmış telefonuyla oynuyordu. Ecevit ise bilgisayar ekranındaki laboratuvar kayıtlarından gözünü ayırmıyordu. Henüz sonuç yoktu. Nejat sıkılmış bir sesle konuştu.
— Ne kadar sürecek?
— Bilmem.
— Arayıp hızlandıralım.
Ecevit ona baktı.
— Genetik testin sonucunu kebap siparişi mi sanıyorsun?
Nejat omuz silkti.
— Parayı verdik.
Levent güldü. Nejat hemen doğruldu.
— Gördüm.
— Neyi?
— Güldün.
Levent’in yüzü yine ifadesizleşti.
— Hayır.
— Mülayim güldü!
Ecevit başını ellerinin arasına aldı.
— Allah’ım…
Telefonu çaldı. Üçü de sustu. Ecevit ekrana baktı. Laboratuvar arıyordu. Nejat ayağa kalktı.
— Çıktı mı?
Ecevit elini kaldırıp onu susturdu. Aramayı açtı.
— Efendim?
Karşı taraftaki kişiyi dinledi. Yüzündeki ifade yavaşça değişti.
— Emin misiniz?
Nejat ile Levent birbirlerine baktılar. Ecevit bir an daha dinledi.
— Tamam.
Telefonu kapattı. Oda sessizliğe gömüldü. Nejat dayanamayıp sordu.
— Ne oldu?
Ecevit cevap vermedi. Ayağa kalktı. Ceketini aldı. Levent de doğruldu.
— Sonuç mu?
Ecevit başını salladı.
— Ön değerlendirme.
— Ne diyor?
Ecevit kapıya yürüdü. Nejat peşinden geldi.
— Patron?
Ecevit kapının önünde durdu. İki adamına baktı.
— Ulus’u bulmamız lazım.
Nejat’ın yüzündeki son alaycı ifade de silindi.
— Neden?
Ecevit’in cevabı kısa oldu.
— Çünkü henüz kesin bir şey söyleyemiyorlar.

Bozdoğan Malikânesi… Aynı gece…
Ecevit’in aracı malikânenin demir kapılarından içeri girdiğinde hava tamamen kararmıştı. Levent aracı durdurdu. Ecevit kapıyı açarken Nejat da inmeye davrandı.
— Siz bekleyin.
Nejat kaşını kaldırdı.
— Niye?
— Çünkü bu konuşmada sana ihtiyacım yok.
— Manevi destek?
Ecevit, Nejat’ın yüzüne baktı.
— Özellikle ona ihtiyacım yok.
Levent başını koltuğa yasladı.
— Otur.
Nejat kapıyı yeniden kapattı.
— Aile oldular, bizi dışlıyorlar.
Levent cevap vermedi.
— Mülayim.
— Sus, Nejat.
Ecevit arkasından gelen konuşmaları duymazdan gelip malikâneye yürüdü. Kapıyı Kazım açtı. Kazım, Ecevit’i görünce şaşırmadı.
— Abi çalışma odasında.
Ecevit bir an durdu. Kazım’ın Ulus için kullandığı “abi” kelimesi, nedense bu kez Ecevit’in kulağına farklı gelmişti.
— Sağ ol.
Koridorda ilerledi. Çalışma odasının kapısını çalmadan açtı. Ulus başını kaldırdı.
— Kapı çalmak diye bir şey var.
Ecevit kapıyı arkasından kapattı.
— Ön değerlendirme geldi.
Ulus’un yüzündeki rahatsızlık anında kayboldu. Ayağa kalktı.
— Söyle.
Ecevit, söyleyeceklerini zihninde bir kez daha tarttı. Bu kez lafı dolandırmadı.
— Henüz kesin bir sonuç yok.
Ulus’un bakışları dondu.
— Hiçbir şey söyleyemiyorlar mı?
— İnceleme sürüyor. Şu aşamada akrabalık konusunda kesin konuşmuyorlar.
Ulus kıpırdamadı. Ecevit telefonundaki raporu açıp cihazı Ulus’un önüne bıraktı.
— Aras’tan doğrudan örnek de yok. Elimizde Vildan’ın mektubu, fotoğraf ve tarihler var…
Ulus telefonu aldı. Ecevit cümlesini tamamladı.
— Ama bunlar, fotoğraftaki bebeğin Furkan olduğunu kesinleştirmiyor.
Ulus raporu okudu. Bir süre sonra telefonu masaya bıraktı.
— Furkan…
Derin bir nefes aldı.
— Ya Aras’ın oğluysa?
Ecevit başını hafifçe salladı. Ulus arkasını dönüp pencereye yürüdü. Uzun süre konuşmadı. Ecevit de sessiz kaldı. Sonunda Ulus sordu:
— Sence Aras biliyor muydu?
— Bilmiyorum.
— Vildan hamile olduğunu söylemiş olabilir.
— Olabilir.
— Ya biliyorduysa?
Ecevit’in kaşları çatıldı. Ulus ona döndü.
— Ya abim, bir oğlu olduğunu biliyor ve bunu benden saklıyorduysa?
— Bunun cevabını Aras veremez.
— Biliyorum!
Ulus’un sesi yükseldi. Bir an sonra kendini toparladı. Elini yüzünden geçirdi.
— Biliyorum…
Ecevit sandalyesini çekip oturdu.
— Vildan verebilir.
Ulus acı bir şekilde güldü.
— Kadını bulabilirsek.
— Bulacağız.
Ulus ona baktı. Ecevit’in sesi sakindi.
— Otuz yıl iz bırakmadan yaşamış olması imkânsız değil. Ama kolay da değil. Birisi izini kaybettirmesine yardım ettiyse o kişiyi buluruz.
— The Uncle.
— Büyük ihtimalle.
Ulus pencerenin önündeki koltuğa oturdu.
— Furkan’ın yaptıklarını değiştirmiyor.
— Değiştirmiyor.
— Kübra’ya yaptıklarını da.
— Hayır.
Ulus başını kaldırdı.
— Ama ya onu öldürürsem ve bu ihtimal doğru çıkarsa…
Ecevit cümlesinin devamını anlamıştı.
— Aras’ın oğlunu öldürmüş olacaksın.
Ulus’un çenesi gerildi.
— Bana bunu söyleme.
— Korktuğun ihtimal bu.
— Ecevit.
— Hoşuna gitmediğini biliyorum.
Ecevit öne eğildi.
— Ama Furkan’ın kim olduğunu öğrenmek istedin. Henüz öğrenemedik.
Ulus sustu.
— Bundan sonra ne yapacağın başka mesele.
Ulus kısa süre ona baktı.
— Sen olsan ne yapardın?
Ecevit kısa bir kahkaha attı.
— Bana mı soruyorsun?
— Evet.
Ecevit düşündü.
— Önce gerçeğin tamamını öğrenirdim.
— Sonra?
Ecevit omuz silkti.
— Sonrası, ne kadar sinirlendiğime göre değişir.
Ulus istemsizce güldü.
— Çok yardımcı oldun.
— Rica ederim.
Bir an kimse konuşmadı. Ecevit ayağa kalktı. Tam çıkacakken Ulus seslendi.
— Ecevit.
— Ne?
Ulus birkaç saniye tereddüt etti.
— Sağ ol.
Ecevit’in yüzünde şaşkınlık belirdi. Sonra ağzının bir köşesi yukarı kıvrıldı; yüzünde o tanıdık, sinir bozucu gülümseme belirdi.
— Bir daha söyle.
Ulus’un yüzü anında kapandı.
— Siktir git.
Ecevit kahkahayla kapıya yöneldi.
— İşte benim bildiğim abi.
Ulus masadaki kalemi ona fırlattı. Ecevit kapıyı kapatarak kurtuldu. Koridorda hâlâ gülüyordu.
Üst katta…
Kübra kapının kapanma sesini duydu. Kitabından başını kaldırdı. Ardından alt kattaki koridordan Ecevit’in gülüşü ve ayak sesleri geldi. Ecevit çalışma odasından çıkmış, giriş kapısına doğru ilerliyordu. Kübra bir süre düşündü. Sonra odasından çıkıp merdivenlerin başına geldi.
— Ecevit?
Ecevit durup yukarı baktı.
— Doktor Hanım.
Kübra, merdivenlerin başından ona baktı.
— Bir şey mi oldu?
Ecevit’in yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu.
— Ulus anlatır.
Kübra kaşlarını çattı.
— Furkan’la mı ilgili?
Ecevit bir an sustu. Sonra başını salladı.
— Evet.
Kübra aşağı inmedi.
— Kötü bir şey mi?
Ecevit cevap vermeden önce düşündü.
— Kötü mü, bilmiyorum.
— Ne demek o?
Ecevit merdivenin birkaç basamağını çıktı.
— Bazen düşündüğün ihtimal kötü değildir.
Kübra dikkatle dinledi.
— Ama hayatında yanlış yere koyduğun bütün parçaları yerinden oynatır.
Kübra’nın yüzü ciddileşti.
— Furkan gerçekten Aras’ın oğlu mu?
Ecevit ona baktı. Bu haberin ayrıntılarını Kübra’ya kendisinin anlatmasını doğru bulmuyordu.
— Ulus’a sor.
Ecevit dönüp basamakları indi. Kübra bu kez seslenmedi. Ecevit kapıdan çıkarken Kübra’nın gözleri çalışma odasına kaydı.
Malikânenin önü…
Ecevit araca bindi. Nejat anında döndü.
— Ağladı mı?
Ecevit ona baktı.
— Kim?
— Abi.
Levent gözlerini kapattı. Ecevit emniyet kemerini taktı.
— Nejat.
— Efendim?
— Seni niye yanıma aldığımı gerçekten sorgulamaya başladım.
Nejat gayet ciddi cevap verdi.
— Zekâm yüzünden.
Levent motoru çalıştırdı.
— Başka seçeneği olsaydı seni almazdı.
Nejat ona döndü.
— Mülayim, bugün çok cesursun.
Ecevit başını koltuğa yasladı.
— Sür, Levent.
Araç hareket etti. Nejat bir an sustu. Sonra yine dayanamadı.
— Peki sarıldınız mı?
Ecevit gözlerini kapattı.
— Levent.
— Efendim?
— Müsait bir yerde dur.
Nejat’ın yüzü değişti.
— Niye?
Ecevit gözlerini açmadan cevap verdi.
— Bunu indireceğim.
Levent’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. Nejat hemen önüne döndü.
— Aile meselelerine saygım sonsuz.
Bozdoğan Malikânesi…
Kübra çalışma odasının kapısında durdu. Kapı açıktı. Ulus pencerenin önündeydi.
— Girebilir miyim?
Ulus arkasını döndü. Kübra’nın kapıda olduğunu görünce şaşırdı.
— Tabii.
Kübra içeri girdi. Kapıyı kapatmadı. Ulus bunu fark etti. Ama belli etmedi.
— Ecevit geldi.
— Evet.
— Furkan’la ilgiliymiş.
Ulus başını salladı.
— Ön değerlendirme geldi.

Kübra birkaç adım yaklaştı.
— DNA?
— Evet.
— Ve?
Ulus cevap vermekte zorlandı. Sonunda bakışlarını önündeki rapora indirdi.
— Furkan’la akraba olup olmadığımız hâlâ belli değil.
Kübra sustu. Ulus devam etti.
— Elimizdeki diğer kanıtlarla birlikte düşününce…
Yutkundu.
— Aras’ın oğlu olabilir.
Kübra’nın gözleri büyüdü.
— Kesin mi?
— Hayır. Hâlâ sadece şüphe.
Kübra karşısındaki sandalyeye oturdu.
— Ben hâlâ bu iddiaya inanmıyorum, Ulus.
Ulus pencereye döndü.
— Yıllardır abimin ölümünün peşinden koşuyorum.
Acı bir şekilde güldü.
— Ya abimin bir oğlu varsa ve ben bunca yıl bundan habersiz yaşadıysam?
Kübra birkaç saniye onu izledi. Kübra’nın öfkesi de kırgınlığı da hâlâ oradaydı. Ama Ulus’un o an yaşadığı sarsıntı, aralarındaki meseleden bağımsızdı.
— Senin suçun değil.
Ulus ona döndü. Bu cümleyi ondan beklemiyordu. Kübra hemen ekledi:
— Bu, aramızdaki hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Ulus gözlerini bir an yere indirdi.
— Biliyorum.
— Ama ortada henüz kesin bir şey yok.
— Yok.
— O zaman kendini bunun için suçlama.
Ulus kısa süre ona baktı.
— Bana hâlâ iyi davranabiliyorsun.
Kübra’nın yüzü gerildi.
— İyi davranmak seni affettiğim anlamına gelmiyor.
— Biliyorum.
— Her seferinde söylemek zorunda bırakma beni.
Ulus başını salladı.
— Tamam.
Kübra ayağa kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Ulus arkasından seslendi.
— Kübra.
Kübra kapıda durdu.
— Ne?
Ulus’un söylemek istediği onlarca cümle vardı. Hiçbirini dile getirmedi.
— İyi geceler.
Kübra birkaç saniye bekledi.
— İyi geceler.
Odadan çıktı. Ulus onun ardından baktı. Kübra hâlâ uzaktaydı. Fakat henüz tamamen gitmemişti. Ulus artık aralarındaki mesafeyi zorlayarak kapatmaya çalışmayacaktı.
Şehrin dışında eski bir çiftlik… Gece…
Uzun zamandır kullanılmıyormuş gibi görünen taş binanın yalnızca bir odasında ışık yanıyordu. Duvarlarda çocuklara ve gençlere ait eski fotoğraflar asılıydı. Bazı yüzlerin üzeri çizilmiş, bazı fotoğrafların altına tarihler yazılmıştı. Masanın başındaki adamın yüzü karanlıkta kalıyordu. Adam, önündeki fotoğraflardan birini eline aldı. Fotoğrafta on üç yaşındaki Furkan vardı. Yanında da Vildan. Telefon masanın üzerinde titreşti. Adam açtı.
— Söyle.
Karşı taraftaki kişi kısa bir rapor verdi. Adam sessizce dinledi.
— Furkan hâlâ doktoru izliyor mu?
Cevap geldi.
— Güzel.
Bir başka fotoğrafı önüne çekti. Kübra…
— Ona dokunmayın.
Telefondaki kişi şaşırmış gibiydi. Adam devam etti.
— Henüz değil.
Telefonu kapattı. Furkan’ın çocukluk fotoğrafını yeniden eline aldı. Parmaklarıyla fotoğrafın kenarını düzeltti.
— Hâlâ aynı hatayı yapıyorsun.
Karanlık odada yalnızca sesi duyuluyordu.
— İnsanları seviyorsun.
Fotoğrafı masaya bıraktı. Fotoğrafın yanına Ulus’un fotoğrafını koydu.
— Aras da aynı hatayı yaptı.
Sonra Kübra’nın fotoğrafını ikisinin arasına yerleştirdi.
— Bakalım…
Sandalyesine yaslandı.
— Kan mı kazanacak…
Sözünün arasına kısa bir sessizlik girdi.
— Yoksa zehir mi?
Aynı gece…
Furkan bulunduğu odada tek başınaydı. Önünde Vildan’ın eski fotoğrafı vardı. The Uncle’ın telefonda söylediği cümle zihninden çıkmıyordu.
“Aras Bozdoğan’ın oğlusun.”
Furkan fotoğrafı eline aldı.
— Neden söylemedin?
Annesinin yüzüne baktı.
— Neden?
Öfkesi giderek büyüyordu. Telefonunu aldı. Adamlarından birini aradı.
— Vildan’ı bulmadan geri dönmeyin.
— Patron, yıllardır iz yok.
— Bana ne kadar zor olduğunu anlatma.
Ayağa kalktı.
— Öldüyse mezarını bulacaksınız.
Adam sustu. Furkan’ın sesi daha da sertleşti.
— Yaşıyorsa kendisini getireceksiniz.
Telefonu kapattı. Furkan, masanın üzerindeki Aras fotoğrafına baktı. Yıllarca adını nefretle duyduğu o adam, belki de babasıydı. Furkan acı bir kahkaha attı.
— Güzel…
Başını iki yana salladı.
— Herkes benden bir şey saklamış.
Bir anda fotoğrafı masaya fırlattı.
— Herkes!
Nefesi hızlandı. Sonra gözleri Kübra’nın fotoğrafına kaydı. Öfkesi yavaşça duruldu. Fotoğrafı eline aldı.
— Sen hariç…
Kübra’nın yüzüne baktı.
— Sen hiçbir şey bilmiyorsun.
Bir süre sustu. Ardından fısıldadı:
— Belki de bu yüzden…
Fotoğrafı yerine bıraktı.
— Bu boktan hikâyede temiz kalan tek kişi sensin.
Fakat Furkan’ın bilmediği bir şey vardı. Aynı gece, başka bir odada The Uncle da Kübra’nın fotoğrafına bakıyordu. Artık ikisi de aynı kadını kendi oyunlarının dışında tutmak istiyordu. Ama bunun mümkün olup olmayacağına hiçbiri tek başına karar veremeyecekti. Çünkü kan bağına ilişkin şüphe artık peşlerini bırakmıyordu. Yıllardır gömülü kalan aile sırları, yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

11okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…