8. bölüm · Maviyle Yazılmış Bir Hikaye

8. BÖLÜM: KUTUDAKİ EŞİTLİK

Hatice Kalbiye Özuğur

İntikam hırsıyla kurulan her masanın sonunda, oyuncuların birbirine duyduğu o vahşi acımasızlık kalır geriye; merhametin bir zayıflık, vicdanın ise sadece bir yük sayıldığı bu kanlı tahtada aslında hiç kimse göründüğü kadar güvende değildir. Biz o taşları en başta yerleştirirken, zihnimizde kimin şah olup hükmedeceği, kimin piyon olup feda edileceği çoktan belliydi; ancak hayat öyle bir kurgudur ki, hiç ummadığın bir anda masumiyetin gölgesi düşer o karanlık hamlelerin üzerine ve o an, tırnaklarınla kazıyarak kazandığını sandığın her zafer bir avuç kül gibi parmaklarının arasından dökülüverir. O büyük, görkemli ve kusursuz sandığın oyundan öyle bir nefret edersin ki, artık ne o pırıltılı kupalar ne de diz çöken düşmanlar umurunda olur; tek isteğin o tahtayı sahibinin başına yıkıp her şeyi bitirmektir. İşte o derin, kör edici karanlığın tam ortasında durduğunda acı bir gerçek tokat gibi çarpar yüzüne: Aslında o çok korktuğun şah da sensin, hor gördüğün piyon da; her şeyi başlatan kaybeden de sensin, sona ulaşan kazanan da... Çünkü vakit dolup o ağır perde kapandığında, büyük bir gürültüyle devrilen taşların hepsi aynı kutuda, aynı sessizliğin içinde eşitlenir ve geriye sadece o buz gibi, geri dönüşü olmayan son nefes kalır: Şah ve mat.

Aspendos Köprüsü’nün üzerinde rüzgar, Antalya’nın yakıcı sıcağını alıp götürmüş, yerine insanın kemiklerini sızlatan bir soğuk bırakmıştı. Baran Kaya tam karşımda, o küstah ama bir o kadar da davetkar gülümsemesiyle duruyordu. Az önce adliye binasının o buz gibi koridorlarında, Emir’in bileklerine takılan kelepçelerin çıkardığı metalik sesi hala kulaklarımda duyabiliyordum. O ses, benim zafer marşımdı; ama neden kendimi bir mağlup gibi hissediyordum?

Kendi kendime kurduğum o devasa oyunun içinde, hamlelerimi tek tek yapmıştım. Biz o gün o taşları tahtaya dizerken, kimin şah kimin piyon olduğunu bildiğimizi sanıyorduk. Emir’i piyon sanmıştım, ailemin katillerine giden yolda bir araç... Ama o bakış, o son mahkeme salonundaki "Asya, bunu gerçekten yapacak mısın?" diyen hırıltılı ses, bütün dengemi bozmuştu.

İçimdeki nefret artık sadece Aksoylara karşı değildi; bu kanlı oyuna, bu tahtaya ve hatta kendime karşıydı. Kazandığım her saniye, kaybettiğim bir parçamı hatırlatıyordu bana. Emir Aksoy’un babasının planladığı o infazın belgelerini hakimin önüne fırlatırken, sadece adaleti değil, kendi geçmişimi de o masaya gömmüştüm. Artık kazanmak umurumda değildi. Zaferin tadı, ağzımda paslı bir demir parçası gibi buruk bir tat bırakıyordu. Sadece yıkmak, yok etmek ve bu acının son bulmasını istiyordum.

Baran'ın eli hâlâ havadaydı. "Ben kendi işimi kendim gördüm Baran," dedim, sesimdeki kararlılığı koruyarak. "Beni senin yanından kurtaran adamı parmaklıklar ardına tıktım." Hafifçe gülümseyip ekledim: "Merak etme, orada dünya onlara fazlasıyla dar olacak."

Elini indirip ceplerine yerleştirdi. "Pekâlâ avukat hanım, o zaman sana bambaşka bir teklifle geliyorum," dedi, kelimeleri üzerine basa basa telaffuz ederek. "Emir Aksoy... İyilik manyağı, hatta daha doğrusu takıntılı bir adam. İyilik yaptığı kişilerin ona bağımlı olmasını, yalnızca onun istediklerini yapmasını ister. Ama sen öyle biri değilsin."

Ellerini cebinden çıkarıp beni işaret etti. "Merhametlisin ama canını acıtanı yakarsın. İnsanları, hak ettiklerinden fazla düşünüyorsun. Emir'le ilk karşılaştığınız gün sana gözlerinin ilgi çekici olduğunu söylemişti. Sen ise o ufacık iltifattan yola çıkarak Emir'in maviye karşı bir takıntısı olduğunu şıp diye anladın; o günden sonra bir daha asla mavi giymedin."

Gözlerimi şaşkınlıkla irilterek sözünü kestim. "Sen bunları nere—"

Cümlemi bitirmeme izin vermeden konuşmaya devam etti. "Ben daha neler neler biliyorum Asya... Şimdi sana asıl teklifimi sunuyorum: Evlen benimle! Emir Aksoy'un bu dünyada en nefret ettiği kişi benim. Gel, onun dünyasını başına yıkalım."

Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Sinir bozucu bir kahkaha attım. "Ben ve seninle evlenmek mi? Oğlum, sen beni kaçırdın lan!" Etrafıma bakındım. "Baran, eğer bu bir kamera şakası falansa hiç komik değil, haberin olsun."

Aniden kolumdan tutup beni kendine çekti. "Asya... Merak etme, bu gerçek bir evlilik olmayacak. Benim tek isteğim, Emir'in bu hayatta yaşayan bir ölüye dönüşmesi. Sen de intikam almak istemez misin?"

Hızla başımı iki yana salladım. "İstemem! Zorla evlenmek ne demek Baran? Bu hangi devrin intikamı?"

Baran, sanki çok normal bir şeyden bahsediyormuş gibi omuz silkti. "Asya, şöyle düşün; evlenmiyoruz. Sen zaten benim askerlik arkadaşım gibisin, tamam mı? Öyle bak olaya." Sonra yüzünde çarpık bir gülümseme belirdi. "Tabii bir gün duyguların değişirse işler başka..."

Lafını bitirmesine izin vermeden koluna sertçe vurdum. "Baran, haddini bil bence!"

"Tamam ya, ne kızıyorsun? Sadece şakaydı."

Ona öfke dolu bir bakış fırlatırken, sokağın başında kulak tırmalayan bir fren sesi duyuldu. Arkamı döndüğümde Luca’yı gördüm. Arabadan indiği an elindeki silahın metalik parıltısı güneşin altında parladı. "Minuscolo (minik)... Neler oluyor burada?" diye gürledi.

Derin bir nefes aldım, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. "Luca sakin ol, sana her şeyi anlatmam lazım." Adımlarımı ona doğru yönelttim ve gözlerinin tam içine bakarak fısıldadım: "Biz evlenmeye karar verdik. Ama her şeyin bir sebebi var, söz veriyorum. Hatta fratello (kardeş) sözü."