2. bölüm · Maviyle Yazılmış Bir Hikaye
2. BÖLÜM: MAVİNİN KIYISINDA
Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde içimde bir şey koptu.
Roma’dan ayrılırken sadece yorgundum. Ama Antalya’ya inerken korkuyordum. Meliha Teyze’nin telefondaki sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Kelimeler net değildi. Cümleler parçalıydı. Sadece ağlıyordu.
Valizimi alırken ellerim titriyordu. Havaalanının kalabalığı bulanık geliyordu gözüme. Herkes bir yerlere yetişiyordu. Ben ise sanki zamanın dışında kalmıştım.
Taksi mahalleye girdiğinde kalbim hızlandı. Sokak aynı sokaktı. Aynı bakkal. Aynı kaldırım taşları. Ama bizim evin önündeki kalabalık…
İşte o görüntü dünyamı durdurdu.
Kapıya asılı siyah tül rüzgârla yavaşça sallanıyordu.
Siyah.
O an içimde bir ses “Hayır” dedi. Ama bedenim yürümeye devam etti.
Meliha Teyze beni görür görmez ağlayarak sarıldı. Omzuma başını koydu. “Kızım…” dedi. Sadece bunu söyleyebildi.
İçeri girdim.
Ev tanıdıktı ama ruhu yoktu. Annemin çiçekleri sulanmamıştı. Salonun ortasında yarım kalmış bir çay bardağı vardı. Babamın gazetesi koltuğun üzerinde duruyordu.
Her şey yerli yerindeydi.
Ama annem yoktu.
Babam yoktu.
“Nasıl?” diyebildim sadece.
“Araba kaydı yavrum… Yağmur vardı… Hastaneye yetişemediler…”
Cümlelerin gerisini duymadım.
Kulaklarım uğuldadı. Sanki suyun altına girmiştim. Sesler boğuklaştı. Dizlerimin bağı çözüldü. Koltuğa tutundum ama içimdeki boşluğa tutunamadım.
İnsan bir anda yetim Mutfakta ışık açıktı. Annem ışıkları açık bırakmazdı. Gidip kapattım. O an fark ettim… Ben artık o evin yetişkiniydim. Ama o ev artık benim değildi.
Akrabalar kısa kısa konuştular..
O gün ev doluydu. Gelenler, gidenler, ağlayanlar… “Çok iyi insanlardı…” diyenler… Başımı okşayanlar… Ama kimse benim gözlerimin içine bakıp “Ne yapacaksın şimdi?” demedi.
Gece olduğunda kalabalık dağıldı.
Ev birden kocaman bir sessizliğe gömüldü.
Mutfakta ışık açıktı. Annem ışıkları açık bırakmazdı. Gidip kapattım. O an fark ettim… Ben artık o evin yetişkiniydim. Ama o ev artık benim değildi.
Akrabalar kısa kısa konuştular.
“Bizim ev küçük…”
“Çocuklar var…”
“Zaten düzen kurduk…”
Kimse kötü değildi belki. Ama kimse cesur da değildi.
Kapının önünde valizimle kaldım.
O an gururum ağlamama izin vermedi. Sadece başımı dik tuttum. “Ben hallederim,” dedim.
Ama nereye?
Ayaklarım beni düşünmeden denize götürdü. Antalya’nın gece mavisi her zamanki gibi sakindi. Sahile indiğimde dalga sesi içimdeki karmaşayı bastırır sandım.
Ayakkabılarımı çıkardım. Kum soğuktu. Ayaklarımı yavaşça gömdüm.
Çocukken annemle burada yürürdük. “Deniz insanın acısını alır,” derdi. “Yeter ki ona anlat.”
Dizlerimi karnıma çektim. Başımı yasladım.
İtalya’da kahkaha atıyordum iki gün önce. Roma sokaklarında koşuyordum. Luka’nın sert ama sıcak bakışını unutmaya çalışıyordum.
Şimdi ise evsizdim.
Gökyüzüne baktım. Yıldızlar normaldi. Dünya dönmeye devam ediyordu. Sanki benim hayatım yıkılmamış gibi.
İşte o an ilk kez gerçekten korktum.
Yalnızlıktan.
Sahildeki banklardan birine uzandım. Çantamı başımın altına koydum. Rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyordu. Soğuk tenime işliyordu ama içimdeki boşluk daha soğuktu.
Ağladım.
Sessizce.
Kimse duymasın diye değil… Kimse zaten umursamayacağı için.
Sabaha karşı gözlerim kapanırken tek bir şey düşündüm:
Artık kimsem yok.
Ama bir şeyim vardı.
Mavi.
Denizin mavisi. Gökyüzünün mavisi. Gözlerimin mavisi.
Belki de bu yüzden bu renk hep benimle kalacaktı.
Belki de hayat beni tam da o renkle sınayacaktı.
O gece sahilde uyuyan ben, bir daha asla eski ben olmayacaktım.
5 Saat Sonra
Sabaha karşı hava serinledi. İnce bir titremeyle gözlerimi açtım. Gökyüzü mora çalıyordu; gece ile gündüz arasında kalmış bir renkti. Deniz sessizdi. Dalgalar yorgun gibiydi.
Bir an nerede olduğumu anlamadım.
Sonra gerçek ağır ağır üzerime çöktü.
Bankta yatıyordum. Çantam başımın altındaydı. Saçlarım dağılmış, üstüm kum olmuştu. İnsan bir gecede bu kadar değişir mi?
Doğruldum. Omuzlarım tutulmuştu. Midem kazınıyordu. Etrafa baktım. Sabah yürüyüşüne çıkan birkaç insan vardı. Kimse kimseye bakmıyordu. Herkes kendi hayatına yetişme telaşındaydı.
Benim yetişeceğim bir hayat kalmamıştı.
Ayağa kalktım. Başım döndü. Dün neredeyse hiçbir şey yememiştim. Birkaç adım attım ama dizlerim güçsüzdü. Nefesim hızlandı. Gözlerimin önü karardı.
Arkamdan centilmen bir ses geldi. "İyi misiniz?"
Yakın. Net. Sakin.
Başımı kaldırmaya çalıştım ama görüntü bulanıktı. Beyaz bir gömlek… Üzerinde açık renk bir ceket… Ciddi bir yüz ifadesi.
“Sanırım tansiyonunuz düşmüş.”
Koluma hafif ama kararlı bir dokunuş hissettim. Refleksle geri çekilmek istedim ama dengemi kaybettim. Düşecekken beni tuttu.
Bu kez net görebildim.
Koyu saçlı. Düzgün yüz hatları. Bakışları sert değil ama mesafeli. Sanki alışkın… İnsanların en zayıf anlarına alışkın.
“Bırakın… iyiyim,” dedim ama sesim inandırıcı çıkmadı.
“İyi değilsiniz,” dedi kısa ve net.
Gözleri bir an çantama, kum olmuş kıyafetlerime, yüzüme kaydı.
“Bir şey yediniz mi?”
Başımı hafifçe salladım. "Hayır."
Derin bir nefes aldı. Karar veren birinin nefesi gibiydi.
“Yakınlarda kliniğim var. En azından bir şeyler içmelisiniz. Bayılırsanız kimse fark etmeyebilir.”
Ses tonu emir verir gibi değildi. Ama itiraz kabul etmeyecek kadar netti.
Yürümeye çalıştım. Bu kez adımlarım daha sağlamdı ama hâlâ hafif baş dönmesi vardı. Yanımda yürüdü. Mesafesini koruyarak.
“Adınız?” diye sordu.
Bir an duraksadım.
“...Asya.”
Başımı kaldırmadan söyledim.
“Bende Emir.”
Sahilden yukarı doğru yürürken sabah güneşi yavaş yavaş yükseliyordu. Işık yüzüne vurduğunda gözlerinin rengini seçemedim. Garip bir şey fark ettim; bakışları gözlerime takılıyor ama sanki bir şeyi arıyor gibiydi.
“Gözleriniz…” dedi sonra sustu.
“Ne olmuş gözlerime?” dedim istemsizce.
“Hiçbir şey,” dedi hemen. “Sadece dikkat çekici.”
O an ilk kez hafif bir şey hissettim. Utanç değil. Kırılganlık değil.
Fark edilmek.
Klinik küçük ama düzenliydi. İçerisi temiz kokuyordu. Bana sandalyeyi işaret etti. Su verdi. Ardından küçük bir sandviç uzattı.
“Eliniz titriyor,” dedi sakin bir şekilde.
Cevap vermedim. Veremedim...
Emir bir süre yüzüme baktı. Doktor bakışıydı bu. Sadece görüneni değil, saklananı da okuyan bir bakış.
“Bu sadece uykusuzluk değil,” dedi. “Şok belirtileri var. Nabzınız hâlâ hızlı.”
Sustum.
“Bir kayıp mı yaşadınız?”
O soru…
Dün geceden beri kimse sormamıştı.
Boğazım düğümlendi. Yutkundum. Güçlü durmak istedim ama sesim beni ele verdi.
“Annemle babam…” dedim. Gerisi gelmedi.
Emir’in yüzündeki ifade değişti. Ciddileşti. Yumuşadı. Ama acıma yoktu. Bu hoşuma gitti.
“Ne zaman?” diye sordu.
“Dün..."
Klinikte bir sessizlik oluştu. Duvar saati tik tak ediyordu. O ses birden fazla net geldi kulağıma.
“Başınız sağ olsun,” dedi sakin ama içten bir tonla.
İşte o an…
Gerçek ilk kez birinin ağzından çıktı.
Başın sağ olsun.
“Eviniz?” diye sordu dikkatlice.
“Artık yok.”
Bu kez gözlerimin içine baktı.
“Nasıl yani?”
“Var… ama yok. İçinde kimse yok. Gidecek yerim de yok.”
Bu cümleyi söylemek canımı yaktı. Çünkü ilk kez yüksek sesle kabul etmiştim.
Emir sandalyesinden hafifçe geriye yaslandı. Düşündü. Hemen konuşmadı. Bu da hoşuma gitti. Acele karar veren biri değildi.
“Benim annem de küçükken vefat etti,” dedi bir süre sonra. “Babamla büyüdüm. İnsan bazı boşluklara alışıyor sanıyor… ama alışmıyor.”
O an onu ilk kez insan olarak gördüm. Sadece doktor değil.
“Şu an en kötü kararı vermeye en yakın zamandasınız,” dedi devamında. “Aç, uykusuz ve yalnızken verilen kararlar genelde insanı daha kötü bir yere götürür.”
Haklıydı....
“Bugün için misafirhanem var,” dedi sonra…
Cümlesini yarıda kesti.
Bir an düşündü. Fikrini değiştirmiş gibiydi.
“Hayır,” dedi kendi kendine. “Orası uygun değil.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne uygun değil?”
“Eliniz titriyor. Yüzünüz soluk. Şu an yalnız kalmanız doğru değil.” Sesi sakindi ama kararlıydı. “Evime gidelim.”
Bir an beynim boşaldı.
“Ne?”
“Yanlış anlamayın,” dedi hemen. “Size bir iyilik yapmıyorum. Mantıklı olanı söylüyorum. Şu an güvenli bir yere ihtiyacınız var. Sahile dönemezsiniz. Otel için durumunuz yok gibi görünüyor.”
Gururum ayağa kalktı.
“Durumum var,” dedim refleksle.
Bakışlarını üzerimde sabitledi. Yargılamadan.
“Belki vardır,” dedi. “Ama şu an yalnız kalacak durumda değilsiniz.”
Sessizlik.
Bir yabancının evine gitmek.
Bu düşünce mideme oturdu.
“Beni tanımıyorsunuz,” dedim.
“Doğru,” dedi. “Ama siz de beni tanımıyorsunuz. Yine de buradasınız.”
Bu cümle… tuhaf bir şekilde mantıklıydı.
Kapıya doğru yürüdü. “Karar sizin. Ama kapıyı açık bırakıyorum. Gelmezseniz zorlamam.”
Çıktı.
Ben sandalyede kaldım.
Ailem yok. Evim yok. Gidecek yerim yok.
Ve hayat, önüme iki seçenek koymuştu:
Gurur ya da güven.
Birkaç dakika sonra ayağa kalktım.
Kapı hâlâ açıktı.
Aşağı indiğimde beni beklemiyordu. Resepsiyondaki hemşireye bir şeyler söylüyordu. Profesyoneldi. Soğukkanlıydı. Sanki hayatında her gün böyle kararlar veriyormuş gibi.
Beni görünce sadece başıyla işaret etti.
Arabaya doğru gittik ve tereddütle bindim. Arabası sade ve temizdi. İçeri binerken bir an tereddüt ettim. Kapı kolunda elim birkaç saniye durdu.
“Kapıyı içeriden kilitleyebilirsiniz,” dedi. “Rahat hissetmeniz için.”
Bunu söylemesi… içimdeki gerginliği biraz azalttı.
Yol boyunca konuşmadık.
Antalya’nın sabah trafiği akıyordu. İnsanlar işe gidiyor, hayat normal devam ediyordu. Ben ise bilmediğim bir adrese doğru gidiyordum.
Araba sessiz bir sitenin önünde durdu. Büyük ama gösterişsiz bir evdi. Bahçesinde zeytin ağacı vardı. Kapının önünde eski model bir traktör duruyordu. Şehirde ama köy kokusu taşıyan bir evdi.
“Yalnız yaşamıyorum,” dedi Emir kapıyı açmadan önce.
Buna hazır değildim.
Kapı açıldı.
İçeri girer girmez yemek kokusu geldi. Salon genişti. Duvarlarda eski siyah beyaz fotoğraflar vardı. Kalabalık erkekler. Sert bakışlar. Bir köy meydanı.
Mutfaktan bir kadın çıktı. Başında yazma, yüzünde şaşkınlık.“Emir? Oğlum bu kim?”
Ardından baston sesi duyuldu.
Salona yaşlı bir kadın girdi. İnce ama dimdik. Gözleri hâlâ canlı.
Ve arkadan ağır adımlarla bir adam.
“Misafir,” dedi Emir.
Babası kaşlarını çattı.“Biz ne zamandır yabancı misafir alıyoruz?”
Sesi bağırmıyordu ama ağırlığı vardı.
Boğazım kurudu.
“Adın ne kızım?” dedi yaşlı kadın.
“Asya."
“Annen baban?” diye sordu yazmalı kadın.
Bu soru mideme yumruk gibi indi.“Sizlere ömür.” diyebildim sadece.
Evdeki hava değişti.
Babaanne derin bir “Ah…” çekti. Yazmalı kadın gözlerini yere indirdi. Ama babası hâlâ sertti.
“Kaç gündür tanıyorsun?” diye sordu Emir’e.
“Bugün.”
Bu cevap gerilimi artırdı.
“Bir günde eve mi getiriyorsun?” dedi babası.
Emir’in sesi ilk kez hafif sertleşti.“Sahildeydi. Kalacak yeri yok.”
Babası bana baktı. Uzun uzun.“Bizim düşmanımız çoktur,” dedi ağır bir şekilde. “Bu ev güvenli değildir.”
O kelime içime oturdu.Düşman.
Babaanne bastonuyla yere hafifçe vurdu.
“Yetim kalmış kız bu,” dedi. “Kapıya mı koyacaksınız?”
O an bu yaşlı kadın Emir'in babaannesiydi. Zira benim düşüncemce kimse bu kadar sert bir adamla bu şekilde konuşamazdı.
Ortamı yumuşatmak için muhtemelen Emir'in halası veya teyzesi olduğunu düşündüğüm kadın araya girdi.
“Kaç yaşındasın kızım sen?”
“Yirmi üç.”
Teyze yumuşak bir sesle sordu:“Ne okuyorsun peki?”
“Hukuk. Yeni mezun oldum.”
Bu kez Emir’in babasının bakışı değişti. Küçük bir saygı parladı gözlerinde.
“Hukuk mu?” dedi. “Zor iştir.” dedi. "Ama sevene her iş iyidir. Bu arada ben Emir'in teyzesiyim."
Gülümsedim.
O an anladım ki insan kendi evinden başka bir yerde yaşadığı zaman diğer insanlara yük olurmuş.
