7. bölüm · Maviyle Yazılmış Bir Hikaye
7. BÖLÜM: YENİDEN DİRİLME
Bütün oyunlar masum bir hamleyle başlar ama her hamle bir sonrakinin celladıdır. Biz o gün, o taşları tahtaya dizerken kimin şah, kimin piyon olduğunu bildiğimizi sanıyorduk. Oysa intikam için oynanan bütün oyunlar vahşidir; oyuncular birbirine acımaz, merhamet bu tahtada sadece bir zayıflıktır. Ama hiç ummadığın bir anda, masum bir oyuncu girer o kanlı oyunun içine. İşte o an, kazandığını sandığın her şey bir kül yığınına dönüşür. Seni oynadığın o büyük oyundan nefret ettirirler; artık kazanmak umurunda olmaz, sadece yıkmak istersin. Anlarsın ki o sonsuz karanlıkta aslında şah da sensin, piyon da... Kaybeden de sensin, kazanan da... Çünkü vakit gelip de oyun bittiğinde, her şey o buz gibi gerçeğin kotasında eşitlenir: Şah ve mat. Ben Asya Yıldırım; bugün o tahtayı devirmeye değil, sahibinin üzerine yıkmaya geldim.
2 SAAT ÖNCE
Antalya’nın yakıcı güneşi tepedeyken, bir otel odasının serin karanlığında oturuyorduk. Masanın üzerinde dosyalar, haritalar ve yarım kalmış kahve fincanları vardı. Luca pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyor, Nazlı ise elindeki kalemle kağıtlara sert notlar alıyordu.
"Emin misin Asya?" dedi Nazlı, başını kaldırıp gözlerimin içine bakarak. "O konağa girdiğin an, geri dönüşü olmayan bir yola gireceksin. Emir seni koruduğunu sanırken, sen onun imparatorluğunu içeriden yıkacaksın. Bu çok tehlikeli." Yutkundu "Belki de oyunlarının içinde seni korumuş gibi yapmak da var."
Derin bir nefes aldım. Kalbim hızla çarpıyordu ama sesim buz gibiydi. "Günlerdir bu anı bekledim Nazlı. Ailemin katilleriyle aynı sofraya oturmanın tek bir nedeni olabilir: O sofrayı başlarına yıkmak."
Luca bize doğru döndü, yüzünde her zamanki o ciddi ifade vardı. "Askerler hazır. Ben senin gölgen gibi hemen arkanda olacağım. Sen 'Luca, şimdi!' dediğin an, o kapıdan içeri fırtına gibi gireceğiz. Minuscolo (minik) senin her zaman yanındayım."
Nazlı dosyayı sertçe kapattı. "Öyleyse oyun başlasın Avukat Asya Yıldırım. Altü saat sonra Aksoy ailesi için güneş son kez batacak."
"Luca sahile gidelim mi?"
Güldü
"Andiamo (Gidelim)."
2 SAAT SONRA
Adliyenin soğuk, beyaz ışıkları altında sadece bot sesleri yankılanıyordu. Emir Aksoy, elleri kelepçeli bir şekilde jandarmaların arasında yürürken bile başı dikti ama gözlerindeki o eski parıltı sönmüştü. Tam karşısında, cübbesini omuzlarına atmış, elinde kalın bir dosya tutan Asya Yıldırım duruyordu.
Nöbetçi mahkemenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Mübaşir gür bir sesle bağırdı:
"Emir Aksoy ve diğer şüpheliler, içeri!"
Hakim kürsüsünde oturan yaşlı adam, gözlüklerinin üzerinden ağır ağır salona baktı. "Evet Avukat Hanım," dedi hakimin sesi odada yankılanırken. "Şikayetiniz ne?"
Masanın üzerindeki dosyayı sertçe açtım. Sesim kristal kadar net ve keskindi:
"Sayın Hakim, müvekkillerimin ve ailemin katledildiği o meşhur kaza... Aslında bir kaza değil, Emir Aksoy’un babası tarafından planlanmış bir infazdı. Elimdeki bu kayıtlar, o gün depodan çıkan aracın frenlerinin nasıl bozulduğunu ve Aksoy ailesinin bu suçu nasıl örttüğünü kanıtlıyor."
Emir bir an duraksadı, bana bakarken sesi hırıltılı çıktı:
"Asya... Bunu gerçekten yapacak mısın? Her şeyi yıkacak mısın?"
Ona dönmedim bile. Sadece hakime bakarak devam ettim:
"Adalet sadece zenginler için değil, sessiz kalanlar içindir de. Tutuklu yargılanmalarını talep ediyorum."
Hakim kalemini eline aldı, salonda derin bir sessizlik oldu. Sadece kağıdın üzerindeki kalemin cızırtısı duyuluyordu. Sonra o beklenen karar ağızdan döküldü:
"Şüphelilerin suç örgütü kurma ve cinayete teşebbüs suçlarından tutuklu yargılanmalarına karar verilmiştir!"
O an sanki dünya dönmeyi bıraktı. Luca bana umut dolu gözlerle gülümsüyordu; ona güçlükle karşılık verebildim. Başımı yavaşça çevirip Emir’e baktım. Gözlerindeki o derin kırgınlığı görebiliyordum. Ama ne bekliyordu ki? Ailemi bu dünyadan sildikten sonra, bir de onu mahkemede savunacağımı mı sanmıştı?
Çantamı omuzuma atıp, bakışlarımı ondan kaçırarak hızlı adımlarla yanından geçtim. Adliyenin soğuk koridorlarını geride bırakıp kendimi arabama attım. Direksiyonun başında nefes nefeseydim. Nereye gittiğimi bilmeden navigasyondaki ilk seçeneğe bastım: Aspendos Köprüsü.
Köprünün tam ortasına varmıştım ki, koyu renkli bir araç aniden önümü keserek lastiklerini yakarcasına durdu. Öfkeden deliye dönmüştüm. Kapıyı çarparak indim ve bağırdım "Kimsin sen be? Çek şu arabanı önümden!"
Sürücü koltuğundan inen kişi Baran’dı. Yüzünde o sinir bozucu, alaycı gülümsemesiyle bana bakıyordu. "Vay, vay, vay... Asya Hanım," dedi alkış tutar gibi yaparak. "Koskoca Emir Aksoy’u parmaklıklar arkasına yollamak ha? Ben ne demiştim? Senin gibi hırslı bir kadın, intikamını asla yarım bırakmaz."
"Baran, git buradan!" dedim parmağımı ona doğru sallayarak. "Zaten sinirlerim tepemde, patlayacağım ilk kişi sen olma."
Bana doğru bir adım attı, ses tonu birden ciddileşti. "Yok öyle kaçmak. Ardıç köyünün reisini içeri tıktın Asya. Sence Aksoylar seni yaşatır mı sanıyorsun? Burası Antalya, burada hesaplar adliyede değil, sokakta kesilir." Nazik ama kararlı bir şekilde kolumu tuttu. "Benimle gel."
Kolumu hızla geri çektim. Gözlerimden adeta alev fışkırıyordu. "Sakın! Bir daha sakın bana dokunma ve haddini bil! Sen kimsin ki beni koruyabileceğini sanıyorsun?"
Elini yavaşça uzattı, bakışları köprü altındaki hırçın sular kadar derindi. "Ben Baran Kaya. Kayra köyünün gerçek başıyım." Başını hafifçe yana eğip o havalı teklifini yaptı:
"Söyle bana avukat; benimle beraber katillere diz çöktürmeye, bu şehri onlara dar etmeye var mısın?"
