11. BÖLÜM: ADALETİN SOĞUK YÜZÜ

Vaveyla Yazarı: Hatice Kalbiye Özuğur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 11. BÖLÜM: ADALETİN SOĞUK YÜZÜ

Gece, konağın devasa pencerelerinden içeri sızan ay ışığıyla yıkanıyordu. Artık o küçük, masum hayallerin peşinden koşan çocuk değil; piyonlarını ustalıkla hareket ettiren bir kraliçeydim. Baran’ın verdiği o kılıçlı kolye boynumda, tenimi soğuk bir kararlılıkla yakıyordu.

Gece, konağın devasa pencerelerinden içeri sızan ay ışığıyla yıkanıyordu. Artık o küçük, masum hayallerin peşinden koşan çocuk değil; piyonlarını ustalıkla hareket ettiren bir kraliçeydim. Baran’ın verdiği o kılıçlı kolye boynumda, tenimi soğuk bir kararlılıkla yakıyordu.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte adliye koridorlarının o steril ve boğucu kokusu bizi karşıladı.

Mahkeme salonunun ağır ahşap kapıları gıcırdayarak açıldı. İçerideki hava buz gibiydi; duvarlar sanki o korkunç kaza gecesinin çığlıklarını hâlâ saklıyormuş gibi üzerime geliyordu. Üzerimdeki avukat cübbesi, sadece bir meslek kıyafeti değil, ailemin dökülen kanının hesabını sormak için kuşandığım bir zırhtı. Ben, sanık kürsüsünde oturan o adamın avukatı değildim; ben, yok edilen bir geleceğin tek sesiydim.

Emir, kendi avukatının arkasında bitkin ama küstah bir umutla oturuyordu. Beni gördüğünde gözlerinde "Beni hapse tıkamayacaksın" der gibi bir parıltı oluştu. Müşteki kürsüsünde, tam karşısında durdum. Dosyaları masaya sertçe bıraktım. Sesim, bir mezarın sessizliğini yırtarcasına yankılandı. "Sayın Hakim," dedim, gözlerimi bir an bile Emir’den ayırmadan. "Müvekkillerim, yani bu dünyadan koparılan ailem adına buradayım. Ailemi bizden alan o 'trafik kazası' bir tesadüf değildi. O gece ailemin aracına çarpan ve onları ölüme sürükleyen araç, Aksoy ailesinin deposuna kayıtlı bir araçtır. Bu bir cinayet silahıdır ve mülkiyeti doğrudan bu aileye aittir. Ancak..."

Durdum, boğazımdaki düğümü yuttum. Salon buz kesti. "Emniyetten gelen son teknik raporlar ve konum kayıtları, olay anında Emir Aksoy’un o aracın şoför koltuğunda olmadığını gösteriyor. O gece başka bir noktadaydı. Bu katliamın emrini veren veya aracı sağlayan o olsa bile, şu anki mevcut 'fail' sıfatıyla onu bu dosya üzerinden mahkûm edemeyiz. Ama bilin ki eğer komut veren Emir Aksoy veya aile bireyleriyse dışarıdaki masum aileler tehlike de olurlar. Çünkü bu olay basit bir olay değil, bile isteye yapılan canice bir olaydır. Ve bunu masum herhangi bir aileye yapan başkalarına neler yapmaz düşünün."

Salonda buz gibi bir sessizlik ve ardından fısıltılar yükseldi. Hakim bile bu uyarı karşısında bir an duraksadı. Emir’in avukatı zaferle gülümsedi ama Emir’in yüzünde, kurduğu pusunun bir parçası olduğunu anlayan o huzursuz ifade vardı. Hakim tokmağı vurdu:

"Sanık Emir Aksoy’un tahliyesine..."

Duruşma salonundan bir fırtına gibi dışarı çıktım. Kapı açılır açılmaz koridorun sonunda Baran’ı gördüm. Beni gördüğü an yüzündeki o sert ifade yerini derin bir sarsıntıya bıraktı. Gözyaşlarım artık benden bağımsız bir şekilde boşalıyordu; adaleti kendi ellerimle ertelemenin verdiği o korkunç sızıyla. Koşarak yanına gittim ve hiçbir şey söylemeden kollarımı boynuna doladım.

"Çıktı..." diye fısıldadım hıçkırıklarımın arasından. "Onu serbest bıraktılar Baran o kadar uğraşmama rağmen... Canım çok yanıyor."

Baran, kollarını sımsıkı etrafıma sardı. "Biliyorum," dedi boğuk bir sesle. "Kendi ayaklarıyla cehennemine yürüyecek. Ben buradayım. Merak etme."

Mahkeme salonunun o boğucu atmosferinden çıkıp adliyenin geniş merdivenlerine adım attığımızda, Emir tam karşımızda belirdi. Serbest kalmanın verdiği o küstah özgüvenle, ellerini ceplerine atmış, yüzünde çarpık bir gülümsemeyle bize bakıyordu. Baran’ın elimi tutan parmaklarının daha da sertleştiğini hissettim; adeta kemiklerim birbirine geçecekti.

Emir, ağır adımlarla aramıza kadar gelip durdu. Bakışları önce birleşmiş ellerimize, sonra Baran’ın çelik gibi sert gözlerine kaydı. "Tebrikler Baran," dedi, sesi zehirli bir sarmaşık gibi aramıza sızarken. "Asya'yı tehditle, o karanlık oyunlarınla yanına aldığına eminim. Ama unuttuğun bir şey var..."

Bana doğru bir adım daha atıp fısıldar gibi devam etti: "Bu özgürlük sadece benim için değil, Asya için de bir kapı aralayacak. Onu o kafeste tutamayacaksın. Asya’yı senden kurtarmam an meselesi." Baran kükrercesine bir adım öne çıkacakken, Emir sadece güldü ve omuz silkerek siyah bir arabaya binip uzaklaştı.

Konağa döndüğümüzde güneş batmış, gökyüzü mürekkep rengine bürünmüştü. Baran’la devasa salonun ortasında, sadece birkaç mumun aydınlattığı o loş ışıkta oturuyorduk. İçimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.

"O aracın şoförü Emir değildi," dedim sessizliği yırtarak. "Ama araç Aksoyların. Gerçek katil hala dışarıda bir yerde direksiyon sallıyor olabilir Baran. Onu bulmalıyız."

Baran, elindeki kristal bardağı masaya bıraktı. Gözlerinde intikamın ve koruma içgüdüsünün harmanlandığı o korkutucu ışık vardı. "Bulacağız Asya. O depoya giren çıkan her kaydı, o gece o anahtarı alan her eli tek tek kıracağım."

Tam o sırada, bahçeden kulakları sağır eden, geceyi ortadan ikiye bölen keskin bir SİLAH SESİ yankılandı. Konağın tüm camları bu patlamayla titredi. Baran, bir saniye bile tereddüt etmeden yerinden fırladı, belindeki silahın emniyetini açma sesi salonun sessizliğinde yankılandı. "Sakın kımıldama!" diye bağırdı ama dinlemedim. O dışarı fırlarken ben de hemen arkasından gecenin soğuğuna atıldım.

Bahçe kapısının önünde, farları sönük bir arabanın gölgesinde Emir duruyordu. Elinde dumanı tüten bir silahla, sanki aklını yitirmiş gibi bağırıyordu: "Asya! Çık dışarı! Seni o adamın elinden almaya geldim!"

Baran kükreyerek üzerine atıldı. İki adam, bahçenin tozuna toprağına belenerek birbirine girdi. Baran’ın gözü tamamen dönmüştü; vurduğu her yumrukta sanki yılların hıncını, ailesinin uğradığı ihaneti ve üzerimize çöken o karanlık gölgeyi dağıtmak istiyordu. Emir ise kanlar içinde kalmasına rağmen vazgeçmiyor, hırsla karşılık veriyordu. Bahçedeki o dehşet verici vuruşma sesleri konağın duvarlarında yankılanırken, daha fazla seyirci kalamazdım.

Hızla aralarına daldım. Baran tam Emir’in yakasına yapışmış, son darbeyi indirmek için kolunu geriye çekmişti ki, iki elimin avuç içlerini Baran’ın sert göğsüne yaslayarak onu var gücümle geriye ittim.

"Yeter!" diye bağırdım, sesim ikisini de olduğu yerde donduracak kadar keskindi. "Baran, dur artık! Kendine gel!"

Baran’ın göğsü bir körük gibi inip kalkıyor, gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu. Bakışları ellerimden yüzüme kaydığında, o vahşi ifadenin yerini yavaş yavaş bir şaşkınlık ve dizginlenmiş bir öfke aldı. Emir ise yerdeki tozun toprağın içinde, yüzündeki kanı koluyla silerek doğrulmaya çalışıyordu.

Baran'ın titreyen ellerini tuttum ve gözlerimi onunkilere kenetledim. "Onun seviyesine inme," diye fısıldadım, sadece onun duyabileceği bir şefkatle ama bir o kadar da otoriter bir tonla. "Bizim hesabımız yumruklarla değil, akılla kapanacak. Bırak gitsin."

Emir, sendeleyerek ayağa kalktı ve hırsla yanıma gelip bileğimi kavradı. "Hadi Asya! Seni bu adamın elinden almaya geldim, gidiyoruz! Görüyorsun, o bir canavar!" dedi hırıltıyla.

Bileğimi bir pranga gibi sıkıyordu. Elimi öyle bir nefretle geri çektim ki, Emir sarsıldı. Gidip Baran’ın yanına durdum ve onun yaralı, toz içindeki elini avuçlarımın içine alarak parmaklarımızı birbirine kenetledim. Baran’ın parmakları benimkileri korumacı bir içgüdüyle, adeta tüm dünyaya meydan okurcasına sıkıca kavradı.

Baran, kan ve toz içindeki yüzüne rağmen o sarsılmaz heybetiyle bir adım öne çıktı. Gözleri, Emir’in üzerine bir kabus gibi çöktü. Sesindeki o derin, gür ve buz kesen ton bahçedeki ağaçları bile titretti:

"Sen..." dedi Baran, kelimelerin üzerine basarak. "Sen kimin karısını, kimden alıyorsun Emir?"

Emir, yediği yumrukların ve duyduğu bu cümlenin ağırlığıyla sendeleyerek bir adım geri gitti. Baran, kenetli ellerimizi havaya kaldırıp Emir’in gözünün içine soktu.

"Karşımdaki adam olsan belki bir şansın olurdu ama sen sadece bir gölgesin. Bu kadın artık benim soyadımı taşıyor, benim korumam altında ve en önemlisi; o kendi iradesiyle benim yanımda. Senin o kirli ellerin bir daha ona uzanırsa, o elleri kökünden söker alırım!"

Emir’in yüzü, yediği darbeden daha çok bu sözlerle dağıldı. Bana baktı, bir medet umar gibi, ama ben bakışlarımı bir an bile Baran’ın elinden ayırmadım. "Gördün mü Emir?" dedim, sesimdeki buz onu donduracak kadar keskindi. "Baran haklı. Ben kararımı çoktan verdim. Bu konak benim kalem, Baran ise benim kocam. Seninle hiçbir bağım yok, geçmişe bağlı olan hiç bir şey. Sen o bağları bana yalan söyleyerek yıktın zaten. Şimdi defol git buradan ve bir daha sakın bu kapıya dayanma!"

Emir, sanki kalbinden vurulmuş gibi geriledi. Baran’ın zafer dolu, küçümseyici bakışları altında ezilerek, karanlığın içinde bir gölge gibi yok oldu.

Bahçeye çöken o ağır sessizlikte Baran’a döndüm. Elini hâlâ sıkıca tutuyordum ama bakışlarım mesafeliydi. "Bitti," dedim fısıltıyla. "Şimdilik."

Gece yarısı odada Baran’la yalnız kaldığımızda, aramızdaki o görünmez duvar tekrar yükseldi. Baran yaralı eline bakarken, "Beni neden durdurdun?" diye sordu, sesi hâlâ kavganın etkisiyle boğuktu.

Aynadaki aksime baktım. Boynumdaki o kılıçlı kolye ay ışığında parlıyordu. "Çünkü senin ellerin sadece adalet için kirlenmeli, basit bir nefret için değil," dedim soğuk bir sesle. "Ve sakın o cümleyi gerçek sanma Baran. Bu evlilik gerçek değil. Sadece aynı kanlı yolda yürüyen iki yabancıyız."

"Biliyorum Asya. Sende yanlış bir şey anlama. Yani koskoca Baran Kaya karısını sahip çıkamıyormuş demesinler diye bütün bu gösteriş. Neyse uyu artık. İyi geceler prenses bozuntusu."

Yatağa girdiğimde Baran'a doğru eğildim. "İyi geceler kral müsveddesi."

★★★

Güneş, Aksoy konağının taş duvarlarına sert bir ışıkla çarparak sabahın geldiğini haber veriyordu. Geceki silah seslerinin ve yumruklaşmaların izleri bahçeden silinmiş olsa da, evin içindeki hava hâlâ barut kokusu kadar ağırdı.

Geniş kahvaltı masası her zamanki gibi kusursuzdu; gümüş çatal bıçak takımları, taze ekmek kokusu ve her çeşit kahvaltılık... Ancak masanın başındaki sessizlik, en büyük gürültüden daha rahatsız ediciydi. Baran’ın annesi, elindeki porselen fincanı tabağına yavaşça bıraktı; çıkan tık sesi bir idam mangasının tüfek sesi gibi masada yankılandı.

"Geceki rezaletten sonra iştahı kalan var mı, merak ediyorum," dedi Baran’ın annesi, bakışlarını doğrudan bana dikerek. "Konağın kapısında silahlar patlıyor, bağırış çağırışlar mahalleye yayılıyor... Biz bu konakta edep gördük, asalet gördük. Gece gece silahlanıp sokak kavgasına girişecek kadar alçalanları görmemiştik."

Bakışlarımı önümdeki tabaktan ayırmadım. Zeytin çekirdeğiyle oynarken yüzümde tek bir kas bile kıpırdamadı. Cevap vermek, onun seviyesine inmek olurdu. Sustum. Sessizliğim, onun öfkesini daha da körükledi.

"Bir de susuyor," dedi alaycı bir nefesle. "Dışarıdan getirdiğimiz kişilerin bu konağın huzurunu kaçıracağı belliydi. Senin yüzünden oğlum kapılarda rezil oluyor, ailemizin adı lekeleniyor. Baran’ı neyle tehdit ettin de bu saçmalığa ikna ettin bilmiyorum ama—"

"Anne!"

Baran’ın sesi masayı ortadan ikiye böldü. Çatalını masaya öyle bir bıraktı ki, porselen tabağın kenarı çatladı. Bakışlarındaki o buz gibi soğukluk, annesinin sözlerini boğazına düğümledi.

"Haddini bil," dedi Baran, sesi alçak ama bir o kadar tehditkârdı. "Asya bu evin hanımı, benim karım. Onun adını ağzına alırken de, gece olanları yargılarken de iki kez düşün. O kapıya gelen haysiyetsiz, benim düşmanımdı. Asya ise o kapıyı savunan tek kişiydi."

Annesi şaşkınlıkla dudaklarını araladı. "Oğlum, ben sadece senin iyiliğin için—"

"Benim iyiliğimi istiyorsan, karıma saygı duyacaksın," diyerek sözünü kesti Baran. Masadan kalkarken sandalyesi sertçe geri gitti. Elini masanın üzerinden uzatıp benim elimin üzerine koydu. Dokunuşu geceki kadar sert değil, aksine mülkiyetini ilan edercesine sahipleniciydi. "Eğer bir daha Asya’ya tek bir laf geldiğini duyarsam, bu masada oturacak bir ailen kalmaz. Bunu o çok önemsediğin Kaya asaletiyle bir yere not et."

Baran bana dönüp, "Doyduysan çıkalım," dedi.

Yavaşça yerimden kalktım. Masadakilere tek bir kelime etmeden, Baran’ın yanına yürüdüm. Kapıdan çıkarken arkamda bıraktığım o donup kalmış yüzlere bakma gereği bile duymadım.

Bahçeye çıktığımızda Baran’a döndüm. "Bunu yapmana gerek yoktu," dedim soğuk bir sesle. "Ben kendimi savunabilirdim."

Baran durdu, gözlerimin en derinine baktı. "Ben seni savunmuyorum Asya. Ben kendi krallığımı koruyorum," dedi ve ekledi: "Ve o krallığın kraliçesi, kimseye boyun eğmez."

Pardon dedi omzuma dokunarak "Ben kral müsveddesiydim unutmuşum." dedi.

Güldüm. Baran'a doğru yakınlaştım "Bende dün prenses bozuntusuydum ama bir gecede kraliçe oldum Baran."

Arkamı dönüp gittiğimde gülme sesi duydum. Baran'la en iyi özelliğimiz birbirimizi güldürüyor olmamızdı. Ama belkide bir gün o gülüşler solacaktı...