13. bölüm · Maskeli Balo

13. Bölüm

~Gökçe’n 🌷 *

Bazen... duygularım çok karmakarışık oluyor.

Hani bazı anlar vardır ya; en sevdiğin rengi bilmediğin, hoşuna giden şeyleri anlamdıramadığın veya... veya kendinç tanımadığın...

Şuanda o anlardan birinin içindeyim.

Yatağımın içinde bir tabuttaki cesetten farksız bir ruhsuzlukla yatıyorum. Gözlerim açık ve tavanımı izliyor. Beynim fazlasıyla konuşarak mantıklı düşüncelerimi susturuyor sanırım.

Tanrı aşkına kimim ben?

Yatağımdan birinin beni spatulayla falan kazımasını bekliyordum.

Ta ki kapım çalana kadar.

Tık

Tık

Tık

"Gir!"

Kapı yavaşça ve duyabileceğim en rahatsız edici gıcırtıyla açıldı. "Luneth Hanım, bir mektup var size"

Mektup mu?

"Kimden?"

"Sanırım...Noctaralardan. Hiç açmadım henüz"

Lafı duyduğum an yataktan fırladım. Aynada yüzleşmek istemediğim o kimlik belirsizliği halimle birazcık karşılaşarak hemen kapının önünde, elinde zarf tutan Cassandra' ya döndüm.

Zarfı elinden aldım ve açtım.

"Sevgili Luneth,

Görüşmeyeli uzun bir zaman olmuştu, öyle değil mi?

Aslında son görüşmemiz pek iç açıcı olmasa da yine de bence özleşmişizdir!

İçimde seni kırdığıma dair kötü bir his oluştu.

Lütfen mütavazi teklifimizi kabul edip bu akşam bizimle yemek yemeye gel.

İster ailenle, ister tek başına.

Unutmayın; size kapımız her zaman açık.

Sonuçta...

Gökyüzündeki mavilik dindiğinde, güneş söndüğünde ve yıldızlar yere döküldüğünde... işte o zaman bozacağız bu adaleti.

Öyle değil mi Prenses Luneth?

Ravenor."

Mektubu okumayı bitirir bitirmez benimle beraber mektubu gizliden gizliye okuyan Cassandra ile bakıştım.

Elimi alnıma atarak "Şaka yapıyor olmalısın!" dedim sitem edici bir sesle.

Cassandra ise gülmemek için yanaklarını ısırıyordu. "Luneth Hanım resmî gelmeyecek bir şey söyleyebilir miyim lü-"

"Şuanda resmiyeti tamamen bozabilirsin"

Öksürerek boğazını temizledi "Ravenor denen çocuk...o gün sizinle beraber odanıza çıktığında sizinle ne konuştu acaba?"

Bir süre duraksadım. Sahi, 1 hafta olmuştu. Ne demişti ki?

Bir süre beynimi yoklamamın ardından kafama dank etti. Bana hiçbirşey bilmediğimi söylemişti. Kendimi bile.

"Bilmem gereken şeyleri bilmediğimi söyledi"

Yutkundum.

Bilmem gereken şeylerden kastı neydi? Ben neyi bilmiyordum?

Veya neleri biliyordum?

"Bilmeniz gereken şeyler mi?"

"Evet"

"Luneth Hanım size bir tavsiye vermek istiyorum"

Etrafını kolaçan ettikten sonra kulağıma yaklaştı.

"Ravenor denen çocuk, her ne bilmenizi istiyorsa bunu inanın bana ailenizin yanında söylemeyecektir. Ve tek gelmenizi istediği bir neden daha mektubun sadece size hitafen olması. Bence oraya tek gidip neler söyleneceğini öğrenmelisiniz"

Bu kadın gerçekten çok zekiydi.

Gülümseyerek düşündüm;

"Harika fikir Cassandra! Ama aileme ne diyeceğim? Ve...onlara nasıl güveneceğim? Yani..."

Bakışlarımı soğuk metal takma bacağımın olduğu bacağıma çevirdim.

Sahi, o eve nasıl tek gidecektim?

Beni anlamış olacak ki omzumu sıvazladı.

"Ailenize bir günlüğüne okçuluğun kampına gidebileceğinizi söyleyebilirim. Eğer isterseniz..."

"Sen harikasın Cassandra!" diyerek hemen boynuna sarıldım.

Artık kaç gündür düşündüğüm, bu öğrenmem gerek saçmalığı artık öğrenmeliydim.

Hemen ve şimdi.

Dolabımdan nefret ettiğime emindim. Tamam, daha günün başında size bazen en sevdiğim rengi bile bilemediğimi söylemiştim ya hani? İşte, en sevdiğim rengi bilmesem bile en sevmediğimi biliyordum.

Kesinlikle yeşildi.

Ve ben yine yeşil bir elbise giymek zorunda kalmıştım.

Annemlere okçuluğa gideceğimi söylemiştim ve bana biraz daha inanmaları için bugün dinlenme günüm olsa da yine de bahçede gözlerinin önünde birkaç hedef vurmuştum.

Şimdi ise bana verilen mektuptaki davete gidiyordum.

Tek bir amacım vardı.

Bu saçmalığın sebebini öğrenmek.

Bir de...

Bacağımın hesabını sormak.

Sanırım ilk işim 2. si olmalıydı ama geçen hafta dedikleri kafamı o kadar çok karıştırmıştı ki sadece 1. yi öğrenmek istiyor gibiydim. Ben bile kendimi anlamlandıramıyordum.

Üzerime sadece yeşil bir elbise geçirerek bel çantamı taktım. Saçlarımı yine yukarıda topladım ama daha önce de dediğim gibi, tüm yüzümü kaplayan bu çiller sanki gün geçtikçe artıyordu ve yine artmıştı. Üstelik bu çiller sadece yüzümde değil, kollarımda ve bacaklarımsa da vardı. Ama en çok da yüzümde.

Yüzümü kapatacak şekilde saçlarımı açık bırakmayı tercih ederek tokayı çıkardım.

Özellikle takma bacağımın gözükmesini istediğim için bu sefer kısa botlarımı tercih ettim. Son olarak ok çantamı sırtlayarak odamın kapısına yöneldim.

Derin nefes al.

Ver.

Al.

Ver.

Hazırdım.

Kapıyı açarak odamdan çıktım. Gece çoktan çökmüştü ve dışardan gelen ateş böceklerinin sesi kulaklarıma çarpıyordu.

Ateş böceklerini seviyordum. Tatlı hayvanlardı.
Bana genelde umudu hatırlatırlardı ve bizim buralarda çok fazla ateş böceği olurdu.

Merdivenlerden indim.

Annem ve babam kapının önünde bekliyordu.

Yavaş yavaş yanlarına giderek gülümsedim. Annem kaşlarını hafif çatarak:

"Sadece bir akşam orada yiyeceksin. Okçuluk öğretmenine güvendiğimiz için yemeklerini rahatlıkla yiyebilirsin"

"Tamam anne"

Kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Dışarıda beni bekleyen bir at arabası vardı. Ona bindim ve kapının önünde bekleyen Cassandda ile bakıştım. Bana göz kırptı ve gülümsedi. Bende gülümsediğimde ise araba hareket etmeye başladı.

Yol boyunca beynimi dolduran saçma salak sorularla yüzleşmek zorunda kaldım. Bazen beynimdeki düşüncelerin hızlı ilerleyişinden bile nefret ediyordum. Ve Noctara halkının yolundan ilk defa tek başıma geçiyordum.

Bu sokaktaki herkesin vampir olması ve yıllar önce bizi katletmesi çok ürkütücüydü. Camdan bakarken hiç olmadığım kadar berbat ve midesi bulanmış hissediyordum.

Umarım davette önüme içmem için insan kanı koyulmazdı.

Bir süre daha sokağı inceledim. Atlı dikkat çeken arabadan ötürü bütün bakışlar bana dönmüştü. Ve bu beni çok geriyordu.

Çok fazla göz teması kurmamaya çalışıyordum.

Tam o anda yolun karşısında gördüğüm şeyle yutkundum.

Balodaki şato.

O yanan şato işte.

Bir süre sonra araç durdu ve arabadan indim. Yine aynı görevli adam geliyordu. 32 diş, garip bıyık.

"Hoşgeldiniz! Sefalar getirdiniz efendim, lütfen şöyle geçin" diyerek içeriyi gösterdi. Yapacak bir şey yoktu. Bu kadar yolu gelmiştim ve araştırmam gereken şeyi sonunda bulacaktım.

Herşeyin açıklanacağını umuyordum.

Soracağım soruları kafamda listelemeye başladım.

Neden şatoyu yaktınız?

İnsanlarla zorunuz ne?

O gün neden kendimi tanımadığımı söyledin?

Neden bana hediye olarak yıldız motifleri aldın?

Katie ile bir bağınız var mı yoksa o broş tamamen tesadüf mü?

Dur...

Bundan banane ki. Tesadüfse tesadüf!

Veya ikiside birbirinden hoşlanıyordur. Bilemiyorum ama 2. seçenek oldukça iğrenç geliyor.

Şatoya giriş yaptığımda geçen seferki loş ışıklar yine beni karşıladı. Avizenin boyutu büyümüştü. Ravenor öylece salonun tam ortasında duruyordu. Yine o klasik gülümsemesiyle.

Sanırım bu gülümsemenin adı yavşak gülümsemesi olabilirdi.

"Teklifimi kabul edeceğini düşünmemiştim" dedi elindeki şarap bardağını havaya kaldırarak.

"Bende hâlâ arkadaş olduğumuzu sandığını düşünmemiştim"

"Hey! Daha yeni geldin! Beni fırçalamadan önce yemeklerin tadına bakmalısın!" Dedi birkaç metre ötedeki upuzun masayı göstererek.

"Burada mı yiyeceğiz?"

"İstediğin yerde yiyebiliriz. Özel olarak ayarlatmamı istediğin bir yer var mı?"

"Hayır yani o manada değil. Bu masa...çok büyük değil mi yani sadece 4 kişi değil miyiz?"

Bardağı masaya bırakıp omuz silkti.

"Aslında iki kişiyiz. Sadece sen ve ben"

"Ailen?"

"Onların halletmesi gereken bir iş var. Biraz uzun sürecekmiş bu yüzden biz başlayabiliriz istersen"

Karşımdaki boş uzun masaya baktım.

Masayı mı kemirmemi bekliyordu acaba?

"Bence yiyebiliriz. Açım" dedim guruldayan midemin hatrına.

Tamam bir vampirin evinde yemek yiyecek olabilirdim üstelik hiç güven vermeyen bir vampirin ama midemin gurultusu iç güdülerimden veya teorilerimden şuanda biraz daha sesliydi.

"Tabii" dedi ve parmaklarını şıklatarak aşçıları çağırdı.

"İstediğin yere oturabilirsin"

Masanın bir baş köşesine oturdum ve o da hemen karşıdakine oturdu. Yavaş yavaş aşçılar ikimizin önüne yemekleri koymaya başlıyordu. Bu süreçte Ravenor kollarını masada bağlamış oturuyor ve gülümseyerek bana bakıyorken ben göz temasından kaçınmak için adeta takla atıyordum.

Herşeyi incelemiştim. Gözlerimi kapatsam odada 6 tane pencere 2 tanesi açık 2 si tam kilitli diyebilecek hâle gelene kadar etrafı inceledim ve sonunda yemekler önümüze konulduğunda önce bardağımla bakıştık.

Kırmızı şarap. Veya kan.

Bardakla biraz uzun süre bakışmış olacağım ki Ravenor kahkaha attı.

"Merak etme! O sadece şarap. Sana kan içirmem"

"Hürmet ettiğin için saol. Umarım öyledir" diyerek bardağı dudaklarıma doğru götürdüm. Herhangi bir kan kokusu yoktu. Gayet de şarap kokuyordu bu yüzden bir yudum alarak tabağımdaki et yemeğine döndüm.

Güzel gözüküyordu bu yüzden pek sakıncası olmadığını düşünerek yemeye başladım.

Tadı da bir o kadar görünüşü gibi güzeldi. Sadece anlamdıramadığım bir gariplik vardı tadında. Biraz çiğ olabilirdi ya da başka bir şey.

"Ee seni neden buraya çağırdığımı merak etmiyor musun?"

"Bende tam onu soracaktım"

"Buraya önemli bir şey anlatmak içiwn çağırdım. Bana pek güvenmediğini biliyorum bu yüzden de ilk önce yemek yiyelim istedim"

"Güvenmememin çok basit sebepleri var"

"Mesela?"

"Mesela kafama ok atmaya çalışman gibi?"

"O tamamen hataydı! Benimle alakası yok"

Umursamayarak yemeğimi yemeye devam ettim.

"Ne konuşacaksın onu söyle"

Bir süre ortamda çatal kaşık sesleirnden başka bir şey duyulmadı. Ama en sonunda...

"Geçmişte bırakamadıklarımız"

Çatalımı elimden bıraktım. Ne yani yanan ve ısırılan bizdik geçmişte fakat onlar da mı üzgündü? Ne için?

Sadece yemek yemeye devam ettik. Sonunda ikimiz de bitirdiğimizde bakıştık.

Yine kendine has gülümsemesini sunarak "Sana göstermem gereken şeyler var. Beni takip et" dedi.

Ayağa kalktım ve onu takip etmeye başladım. Merdivenlerin olduğu kısıma doğru yürümeye başladı.

Merdivenler ise kocaman bir koridora açılıyordu ve bomboş upuzun bu koridorda duvardaki tablolar dışı hiçbirşey yoktu.

Koridor boyu yürümeye başladı. Onun peşinden gelerek sırayla tabloları incelemeye başladım.

İlk tablo bir aile tablosuydu. Çizimde Ravenor'un da olduğu bir aile tablosu.

Diğer tabloda uzun süre tabloya bakalalmamı aağlayacak çizimler vardı. Görselde bir insan arkasında kocaman bir altın çuvalı tutuyordu. Karşısındaki ise bir vampirdi. O gülüyordu fakat insan sinsice sırıtıyordu.

Başımı diğer tarafa çevirdim. Bu tabloda ailesi olan bir vampirin üzerine doğru elinde mızraklarla koşan insan halkı vardı. Bunlar ne anlama geliyordu.

İlerledikçe tablolar garipleşmeye başladı. Hepsinde vampirler köle insanlar imparatordu.

Tıpkı külkedisi masalındaki gibi...

"Örtülü anlam, nedir bilir misin Luneth?"

Kafamı allak bulak eden tablolardan başımı kaldırıp karşımdaki Ravenor'a baktım.

"Olayların o cümlede bahsedilmemesi ama o olayların hâlâ olduğuna dair mesaj verilmesi..."

"Siz o mesajların hiçbirini anlamadınız."