Cesaretin bana işler mi

Vaveyla Yazarı: Es Tu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Cesaretin bana işler mi

Ayaklarım yere resmen sabitlenmişti.
İçeriden yükselen çığlıklar yüzünden ne yapacağımı bilemiyordum.
Ama bu, tek bir kişinin çığlığı değildi.
En az otuz kişinin aynı anda bağırdığını duyuyordum.
Sesler koridor boyunca yankılanıyor, sanki duvarların içinden bile geçiyordu.
Korkmuştum.
Kalbimin nasıl attığını kulaklarımda hissedebiliyordum.
Ne kadar korksam da orada öylece beklemek daha kötü hissettiriyordu.
Lydia ve Sunee de benden farklı değildi.
Üçümüz birbirimize bakarken Zaça bir adım geri çekildi.
“Bence içeri girmeyelim. Direkt kaçalım,” dedi.
Üçümüz aynı anda ona baktık.
“Bence de,” dedi Lydia.
Sunee’yle aynı anda:“Saçmalama,” dedik.
Sonunda dayanamadım ve üçünün de önüne geçtim.
“Tamam, ben açıyorum.”
Elimi kapının koluna götürdüm ve kapıyı açtım.
Kapı açıldığı anda içeriden gelen sesler daha da netleşti.
Bir an geri adım atmayı düşündüm ama artık çok geçti.
Karşılaştığım manzara karşısında birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım.
Siyah bir takım giyen bir erkekle beyaz saçlı bir kadın, ellerindeki kılıçlarla dövüşüyordu.
Etrafta insanlar bir yerlere koşuyor, bazıları birbirlerine bağırıyor, bazılarıysa ne yapacağını bilemeden oldukları yerde dönüp duruyordu.
Nerede olduğumu bile tam olarak anlayamıyordum.
Sanki bir anda savaşın ortasına bırakılmış gibiydim.
Kapıyı açtığımda ikisi de bir an duraksadı.
Ama sonra beni pek umursamadan yeniden birbirlerine döndüler.
Ben ise içimde bir yerlerde, daha önce hiç hissetmediğim bir cesaretin ortaya çıktığını hissettim.
Belki de korktuğumu belli etmemek için cesur davranıyordum.
Ama o an bunun üzerinde düşünecek durumda değildim.
“DURUN!”
Sesim bütün sınıfta yankılandı.
Ve…Herkes durdu.
Koşanlar durdu.
Konuşanlar sustu.
Kılıçların sesi kesildi.
Bir anda öyle bir sessizlik oldu ki az önceki gürültünün gerçekten yaşanıp yaşanmadığını sorguladım.
Beyaz saçlı kadın nefes nefese kalmıştı.
Kaşlarını çatıp bana baktı.
“Sen kimsin?”
Daha ağzımı açamadan Zaça öne atıldı.
“Manolya hocam, bu kız Astoria. Yeni savaşçımız.”
Manolya denen kadın bana baktı.
Bakışları sanki “Doğru mu?” diye soruyordu.
Ben de başımı salladım.
Tam o sırada Manolya’nın yanındaki erkek bana doğru yaklaşmaya başladı.
Onu daha iyi görebilmek için başımı kaldırdım.
Kahverengi, kumral saçları vardı.
Teninin rengi buğdaya çalıyordu.
Omuzları genişti ve boyu benden bayağı uzundu.
Ben de çok kısa değildim.
1.74’tüm ama bu çocuk 1.90’larda, hatta neredeyse iki metre falandı.
Gereksiz uzun, diye düşündüm.
İnsan bu kadar uzun olmak zorunda mıydı gerçekten?Üzerindeki siyah, vücuduna oturan tişört ve altındaki bol, keten tarzı pantolon dikkatimi çekmişti.
Onu incelemeyi bitirince kendimi toparlayıp dikleştim.
Zaten dik duruyordum ama olsun.
Çocuk konuşmaya başladı.
“Manolya Okulu’na bu sene cesur insanları almışsın, bakıyorum da. Öğrencileri senden önce seçmeliymiş babam.”
Ne demek istediğini anlamaya çalışırken bana baktı.
“Böyle birini kaybetmemiz kötü oldu.”
Gözlerimi devirdim.
Bunun üzerine bana doğru biraz yaklaşıp alçak sesle:
“Elbisen üstünde güzel durmuş. Ama bir dahakine gözlerini devirmeye kalkışma. Sonra işler senin için pek iyi gitmez,”
dedi.
Sinirlenmiştim.
Yüzümün bile renk değiştirdiğini hissediyordum.
Hiç düşünmeden kafamı ona doğru savurdum.
Ama birkaç saniye sonra bunun çok kötü bir fikir olduğunu anladım.
Başım zonklamaya başlamıştı.
“Ah!”Dengemi kaybedip yere çöktüm.
Harika Astoria.
Gerçekten harika bir hareket.
İçimden kendime kızıyordum ama başımın ağrısından bunu bile doğru düzgün düşünemiyordum.
Karşımdaki çocuk da başını tutuyordu.
Birkaç saniye sonra toparlandı ve elini bana doğru uzattı.
“Normalde sana karşılık verirdim,” dedi.
“Ama malum, sen çıtkırıldım olduğun için bugünlük acıyacağım.”
Sinirle eline baktım.
Sonra aklıma kurnazca bir fikir geldi.
Elini tuttum ve bir anda kendime doğru çektim.
Planım işe yaramıştı.
Ama küçük bir teknik aksaklık vardı.
Çocuk dengesini kaybetti ve üzerime doğru düştü.
Son anda ellerini yere koyarak ağırlığını dengeledi.
Ben de derin bir nefes aldım.
Az kalsın gerçekten eziliyordum.
Kalbim yine hızlanmıştı.
Bu çocukla karşılaşalı daha birkaç dakika olmuştu ama şimdiden başıma gelmeyen kalmamıştı.
O ise sinirlenmiş olacak ki:
“Gücün buna mı yetiyor?” dedi.
Ben de fırsatını bulup onu uzaklaştırmaya çalıştım ama hareketimi engelledi.
“Bir daha bir şey yapmaya kalkışırsan seni tavana asarım,” dedi.
Bir anda sütten çıkmış ak kaşık gibi sakinleştim.
“Tamam…”Beni bıraktı ve ayağa kalktı.
Ben de doğruldum.
İkimiz de birkaç saniye birbirimize baktık.
O sırada onun yüzündeki ifadeyi anlamaya çalıştım ama başarılı olamadım.
Sanki benimle uğraşmak hoşuna gidiyordu.
Manolya sonunda sert bir sesle:
“Her ne yapıyorsanız kesin!” dedi.
Çocuk Manolya’ya döndü.
“Babam beni sadece konuşmamız için göndermişti. Ama bakıyorum da sizinle konuşmak pek mümkün değil.”
Kapıya doğru yürümeye başladı.
Tam çıkacakken sanki aklına bir şey gelmiş gibi durdu.
Başını bana çevirdi.
Göz kırptı.
“Tekrar görüşeceğiz.”
İçimden:Nah, görüşürüz dedim.
Ama dışarıdan hiçbir şey belli etmedim.
Manolya da sinirli bir şekilde sınıftan çıktı.
Lydia hemen yanıma geldi.
“Hadi, kızların yanına geçelim.
Bize anlatacaksın her şeyi.
”Ben sessiz kaldım ama onu takip ettim.Kızların yanına geldiğimizde başımdan geçenleri tek tek anlattım.Hepsi şaşkınlıkla beni dinliyordu.Arada yüzlerindeki ifadeye bakıp gerçekten inanıp inanmadıklarını anlamaya çalışıyordum. Anlaşılan yaşadıklarım onlara da benim kadar garip gelmişti.Ben ise bu konunun daha fazla uzamasını istemiyordum.“Kızlar, ne güzel olmuşuz böyle,” dedim.
Lula hemen ne yaptığımı anladı.
“Konuyu geçiştirmeye çalışıyorsun ama olsun.”
“Ne alakası var, Lula?”
Kızlar bir anda kahkahaya boğuldu.
Ben ise neden güldüklerini anlamadan yüzlerine baktım.
Bunlar kesin bir şey biliyor ama bana söylemiyorlar, diye düşündüm.
Tam o sırada Valeska:
“Yanımıza biri geliyor,” dedi.
Lydia başını kaldırdı.
Bu kim acaba? Çok yakışıklıymış.
”Ben de merak edip arkama döndüm.
Ve…Bugün bana hayvan gibi çarpan çocuktu.
İçimden Yok artık, dedim.
Ama şaşkınlığımı belli etmemeye çalıştım.
Çocuk yanımıza kadar geldi.
“Merhaba kızlar. Ben Adrian.”
İsmi bana garip şekilde tanıdık gelmişti.
Hatta kulağa tam oturuyordu.
Mucize uğur böceğindeki adrian dı.
Valeska direkt sordu:
“Ne istiyorsun?”
Adrian bir an şaşırdı.
Belli etmemeye çalışıyordu ama ben anlamıştım.
“Sizi arkadaş grubumun yanına çağıracaktım. Ama belli ki istemiyorsunuz. O yüzden ben gideyim.”
Tam dönecekken Lydia araya girdi.
“Tabii ki geleceğiz, değil mi kızlar?”Hepimiz biraz zorlanarak kabul ettik.
Adrian’ın yüzündeki neşe geri geldi.
“Peki o zaman. Beni takip edin.”
Eşyalarımızı topladık ve masadan kalktık.
En önde Lydia vardı.
Yanında ben,
arkamızda Lula ve Valeska, onların arkasında ise Sunee ve Calista yürüyordu.
Bir süre sessizce yürüdük.
Koridorlar uzadıkça uzuyor gibiydi.
Nereden geldiğimizi bile unutmaya başlamıştım.
Sonra Lydia’ya yaklaşıp fısıldadım:
“Kanka, niye şu an onların yanına gidiyoruz?”
Lydia yüzünü kızarttı.“Çocuğu beğendim, ne yapayım ya?”
“Sen var ya, sen…”
Tam o sırada Adrian arkasına dönüp Lydia’ya göz kırptı.
Lydia’nın yüzü bir anda daha da kızardı.
Ben de kendine gelmesi için hafifçe koluna dokundum.
Yaklaşık yirmi dakikadır yürüyorduk.
Ayaklarım artık yorulmuştu.
“Ya salak mısın? Bizi karşı yakaya falan mı yürütüyorsun?”
Adrian hiç düşünmeden:
“Evet.”Hepimiz ona baktık.“
Okyanus ve Manolya Okulu’nun ortak bahçesine götürüyorum sizi.
”Hepimiz aynı anda:“Offff!”
diye söylendik.
Valeska:
“Ne kadar kaldı o zaman?”
Adrian:
“Bir dakika.”
Bunu söyledikten sonra tek ayağıyla yere iki kere vurdu.
Bir anda önümüzde kocaman bir kapı belirdi.
Lydia’nın gözleri büyüdü.
“Vay beee!”
Ben de hayranlıkla kapıya baktım.
Az önceki yorgunluğumdan eser kalmamıştı.
Karşımızda bir anda ortaya çıkan bu kapı, buranın sandığımızdan çok daha farklı olduğunu gösteriyordu.
Adrian kapıyı açtı.
İçeri girdiğimiz anda ne diyeceğimi bilemedim.
Burası gerçekten büyüleyiciydi.
Her yer yemyeşil çimenlerle kaplıydı.
Çiçekler, ağaçlar ve banklar vardı.
Bahçe oldukça kalabalıktı.
Ama en ilginç şey etrafımızı çevreleyen suydu.
Su mor renkteydi.
Üstelik içi tamamen görünüyordu.
Sanki suyun içinde başka bir dünya varmış gibiydi.
Mor rengin üzerinde küçük ışıklar dans ediyor, hareket ettikçe suyun yüzeyinde garip bir parıltı oluşuyordu.
Adrian bize bakıp:
“Bakıyorum da gözünüzü alamıyorsunuz,” dedi.
Sonra yürümeye devam etti.
Ben ise suya bakmayı bırakamadım.
Sanki su beni kendine çağırıyordu.
Nedenini bilmiyordum ama oraya gitmek için garip bir istek duyuyordum.
Dayanamadım.
Bir anda suya doğru koştum.
Ellerimi suya daldırdım.
Suyun içinde sim varmış gibi parlıyordu.
Ama elimi sudan çıkardığımda avucumda hiçbir sim parçacığı yoktu.
Sadece ışıl ışıl parlıyordu.
“Bu nasıl mümkün?”
Bir süre avucuma baktım.
Gerçekten hiçbir şey yoktu ama su hâlâ parlıyordu.
Suyu elimden yavaşça döktüm.
Sonra çimenlik alana oturdum.
Çimenlerin serinliği üzerimdeki yorgunluğu biraz olsun almıştı.
Tam o sırada arkama bir gölge düştü.
Kafamı çevirdim.
Lydia oradaydı.
“Ne yapıyorsun burada?”
“Suya dayanamadım. O yüzden koştum buraya.”
Lydia hafifçe güldü.
“Sen ve su aşkın…”
Ben de tebessüm ettim.
Tam o sırada arkamızdan sesler geldi.
Yanımıza iki kişi geliyordu.
Biri Adrian’dı.
Diğeri ise sınıfta karşılaştığım çocuktu.
Ağzım açık kaldı.
Bunun burada ne işi var?
Tepkimi görünce güldü.
“Merak etme. Seni tavana asmaya gelmedim. Gerçi burada tavan yok. Şanslısın.”
“Çok komiksin. Gülmekten altıma edeceğim şimdi.”
O gülmeye devam etti.
Adrian bana baktı.
“Bana bir özür borçlusun.”
“Bence asıl sen bana özür borçlusun.”
Adrian gözlerini devirdi.
Sonra Lydia’nın yanına geçti.
“Yanına oturabilir miyim, Lydia?”
Lydia gözlerini kaçırarak:
“Evet,” dedi.
Adrian yanına oturdu.
Diğer çocuk ise sormadan benim yanıma oturdu.
Ben hemen:
“Uzaklaşsana benden ya,” dedim.
O da:
“Maalesef senden uzak duramıyorum, Lotus,” dedi.
Bir an anlamadım.
Yüzüne baktım.
“Lotus mu?”
Sinsi bir şekilde gülümsedi.
“Taş, kâğıt, makas. Kaybeden, kazananın istediğini yapar.”dedi.
“Tabii, sen kabul etmeyeceğimi düşünüyorsun.”dedim.
“Öyle düşünmüştüm.”dedi.
“İnadına kabul ediyorum.”dedim.
Oyuna başladık.
Ben taş yaptım.
O kâğıt.
“Of!”
Sinirlenmiştim.
“Ne istiyorsun benden?”
“Bir şey yapmama izin verir misin?”
Şüpheyle başımı salladım.
İçimde kötü bir his oluşmuştu ama ne yapacağını merak da ediyordum.
Ayağa kalktı.
Ne yapacağını anlamadan ellerini belime koydu ve beni kaldırıp suyun kenarına doğru götürdü.
“Saçmalama!”
Ama çok geçti.
Bir anda ikimiz de suya düştük.
Suya girdiğim anda şaşırdım.
Sıcak olmasını bekliyordum ama tam tersine soğuktu dokunduğumda böyle değildi ama mor suyun içinde etrafımıza baktım.
O benden biraz uzaktaydı.
Suyun içindeki ışıklar hareket ettikçe etrafımızda parlıyordu.
Bir an ne olduğunu anlayamadım.
Sanki normal bir suyun içinde değilmişiz gibi hissediyordum.
Her şey sessizleşmiş, dışarıdaki dünya bir anda uzaklaşmıştı.
Sonra titrediğimi fark ettim. Bir anda ellerini belime koyup kendine çekti ve bir şeyler mırıldanmaya başladı.
Ne söylediğini tam olarak duyamıyordum.
Sadece sesinin suyun altında garip bir şekilde yankılandığını hissediyordum.
Birkaç saniye sonra üzerimdeki soğukluk azalmaya başladı.
Su gittikçe daha sıcak geliyordu.
Az önce titreyen ellerim bile artık sakinleşmişti.
“Bu da ne?”
Etrafıma bakarken çığlık sesi duydum.
Bir anda bütün dikkatimi seslere verdim.
Başımı çevirdim.
Ve…
BAMM!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.