7. bölüm / 7
Lotusun Kalbi6-Yargıç
Bölümler 7Şu an: 6-Yargıç
- 1 Küllerin Zehirli Kehaneti1.074 kelime
- 2 1- Ayazın Kucağında İki Yabancı3.360 kelime
- 3 2- Beyaz Geyik1.136 kelime
- 4 3- Hiç Mi Sevmemişler Seni1.804 kelime
- 5 4-Kurbandan Arta Kalanlar1.497 kelime
- 6 5-Cellat Geri Döndü1.463 kelime
- 7 6-Yargıç2.766 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İntikam, yasanın bittiği sınırda kendi mahkemesini kuran; yargıcı nefret, celladı ise bizzat hafıza olan karanlık bir adalettir. Bu mahkemede kürsü yoktur, dilsiz duvarlar ve vicdanı sağır eden çığlıklar vardır. O çığlıkları durdurmaya hiç bir güç yetmez ta ki nefesi durana kadar.
Bir hafta olmuştu.
Aynı şeyler işte. Arkadaşlarım Elara ve Kael’in yanına gidecektim. Hazırlanıp evden çıktım.
Arka bahçedeki taş köprüye çıktığımda, gecenin ayazı yüzüme çarptı ama Veyl’in orada, köprünün korkuluklarına yaslanmış dimdik duruşu havayı daha da keskinleştiriyordu. O sönük ve bitkin halinden eser kalmamıştı; her an harekete geçmeye hazır, canlı bir enerji yayıyordu. Onu hâlâ hiç tanımıyordum, babamın neden ona bu kadar yakın davrandığını çözemiyordum.
Yanına yaklaşıp durdum. "Nasılsın?" diye sordum, sesimdeki merakı gizlemeden.
Veyl, başını yavaşça bana çevirdi. O iki farklı renkli gözü ay ışığında parlıyordu. "İyiyim," dedi sadece. Sesi buz gibiydi ama bir o kadar da duruydu. Beni baştan aşağı süzdü. "Çok sıcaksın, Lilith," dedi aniden. Bunu bir iltifat gibi değil, sanki bir gerçeği saptar gibi söylemişti. "Bu dondurucu gecede bile etrafa öyle bir hayat yayıyorsun ki, insanın gözünü alıyor."
Söylediği şey karşısında bir an duraksadım. "Gitmem lazım artık," dedim kendimi toparlayarak. "Arkadaşlarım handa bekliyor. Sana iyi akşamlar."
Veyl tekrar suya döndü. "Gecen aydınlık olsun, Lilith," dedi arkamdan. Sesi bu kez daha yumuşaktı. "Hâlâ mümkünken yıldızların tadını çıkar."
Malikanenin ağır kapısı arkamdan kapandığında, içerideki o kasvetli hava yerini gecenin özgürlüğüne bıraktı. Sokaklar her zamanki gibi hareketliydi ama zihnim hâlâ köprüdeki o tuhaf karşılaşmadaydı. Veyl’in "çok sıcaksın" deyişi, bir iltifattan ziyade çözülmesi gereken bir şifre gibi kulaklarımda çınlıyordu.
Hana yaklaştıkça içeriden gelen kahkahalar ve çalgı sesleri sokağa taşıyordu. Kapıyı itip içeri girdiğimde, is ve taze ekmek kokusu karşıladı beni. Köşedeki büyük masada bizimkileri gördüm; her zamanki gibi neşe içinde birbirlerine takılıyorlardı.
Hanın kapısını ittiğimde, içerideki o tanıdık neşe ve gürültü dalgası beni karşıladı. Veyl’in köprüdeki o tuhaf hali, "Çok sıcaksın," deyişi ve bakışlarındaki o buz gibi durgunluk hâlâ zihnimin bir köşesinde asılıydı ama Kael’in sesini duyunca o dumanlı dünyaya geri döndüm.
"İşte geliyor!" diye bağırdı Kael, elindeki boş kadehi bir meşale gibi havaya kaldırarak. Beni görür görmez ayağa kalktı, neredeyse masadaki tabakları deviriyordu. "Lilith! Malikanenin kasvetli duvarları seni yutmadan kaçabildin demek! Ben de tam bir kurtarma operasyonu planlıyordum; Kael ve efsanevi ekibi, hanın arka kapısından sızacaktı!"
Gülerek yanlarına oturdum. "Kurtarma operasyonuna gerek kalmadı Kael, misafirimizi köprüde bırakıp kaçtım," dedim masadaki taze ekmekten bir parça koparırken.
Elara hemen öne eğildi, gözleri merakla parlıyordu. "Şu Veyl denen adam mı? Babasının neden ona bu kadar güvendiğini hâlâ anlayamadım. Şehirde herkes o yabancıyı konuşuyor ama kimse yanına yaklaşmaya cesaret edemiyor. Akşam yemeği nasıldı?"
"Sessizdi," dedim, bardağımdaki içeceğe bakarak. "Veyl, isminin hakkını veriyor gibi; bir perde gibi kapalı ve arkasında ne olduğunu asla göstermiyor."
Kael araya girip yüzünü ciddileştirdi, sesini derinleştirip hayali bir kılıcı kınına sokar gibi yaptı. "Ben Veyl... Karanlığın içinden geldim, akşam yemeğinde sadece buz yiyorum çünkü sıcak yemek ruhumu yumuşatıyor!" Kael’in bu taklidiyle bütün masa kahkahaya boğuldu. "Boş ver o buz kütlesini Lilith. Bak, yeni bir oyun buldum; eğer bu zarı üç kez üst üste çift atamazsam, hanın en kalabalık masasına gidip onlara aşk şiiri okuyacağım!"
Kael zarları sallarken arkadaşlarımla gülüyordum ama içimdeki o tuhaf his bir türlü geçmiyordu. Kael’in her şakası, masadaki her kahkaha normalde beni rahatlatırdı; ama bu gece sanki bir şeyler değişmişti. Veyl’in o "Çok sıcaksın" deyişi kulaklarımda yankılanıp duruyordu. Bunu söylerken sesindeki o donukluk, sanki hiç güneş görmemiş birinin bir ışığa ilk kez dokunması gibiydi. İlk kez birinden hem bu kadar uzak kalmak istemiş hem de onun o sessiz dünyasında neyin saklı olduğunu deli gibi merak etmiştim.
"Hey, Lilith!" Kael elimi salladı. "Yine daldın gittin. Bahse girerim o adamın asık suratı aklından çıkmıyor. Eğer canını sıkıyorsa söyle, yarın festivalde kafasına yanlışlıkla bir kova su dökeyim, ne dersin?"
"Saçmalama Kael," dedim gülerek, onu hafifçe omzundan ittirirken. "Sadece biraz yorgunum. Hadi, at şu zarları da kimin şiir okuyacağını görelim."
Zarlar masada dönerken, arkadaşlarımın neşeli çığlıkları arasında kendimi akışa bırakmaya çalıştım. Ama ne kadar eğlenirsem eğleneyim, sırtımda hâlâ o köprüdeki keskin bakışların ağırlığını ve ruhumda Veyl’in o sakin ama yakıcı sesinin bıraktığı o garip sıcaklığı taşıyordum. Zarlar masanın üzerinde yuvarlanırken Kael’in şanssızlığı bir kez daha herkesi kahkahaya boğdu. Kael, söz verdiği gibi gidip yan masadakilere abartılı bir selam vererek komik bir şiir okumaya başlamıştı. Zarlar masada son kez döndüğünde Kael’in yüzündeki o sahte dramatik ifade hepimizi güldürdü. "Pekala, bu dumanlı hava benim asil ruhumu daraltmaya başladı," dedi ceketini savurarak. "Daha açık, daha engin bir yerlere ihtiyacımız var. Sahile gidelim! Dalgalar belki Lilith’in şu malikane kasvetini de alıp götürür."
Hepimiz bu fikre neşeyle katıldık. Hanın o gürültülü ve sıcak atmosferinden çıkıp serin gece havasına adım attığımızda, gökyüzündeki yıldızlar her zamankinden daha parlak görünüyordu. Kael yol boyunca susmadı; bir yandan kaldırım kenarlarında dengede yürümeye çalışıyor, bir yandan da uydurduğu komik şarkılarla bizi kahkahaya boğuyordu.
Sahilin yumuşak kumlarına adım attığımızda ay ışığı denizin üzerinde gümüş bir yol gibi uzanıyordu. Kumlara yan yana çöktük. Denizin o uçsuz bucaksız karanlığı ve kıyıya vuran dalgaların ritmik sesi, hanın gürültüsünden sonra ruhuma bambaşka bir huzur verdi. Elara başını omuzuma yasladı, Kael ise suyun kenarında yassı taşlar arıyordu.
"Çok durgunsun bugün," dedi Elara fısıldayarak. "Sadece yorgunluk değil bu, değil mi?"
"Bilmiyorum," dedim, parmaklarımla kumları karıştırırken. "Sanki her şey fazla normal, fazla huzurlu. Ama aynı zamanda bir şeyler değişiyor gibi."
Zihnimde yine o köprüdeki karşılaşma canlandı. Veyl’in o "Çok sıcaksın" deyişi... Bunu bir iltifat olarak söylememişti, biliyordum. Sanki hayatın kendisine yabancılaşmış birinin, canlı bir şeye duyduğu o tuhaf ve mesafeli hayranlık vardı sesinde. Kael ve Elara ile buradayken, onların neşesiyle ısınırken bile, Veyl’in o buz gibi ama yakıcı bakışlarını sırtımda hissediyordum.
Kael, bulduğu bir taşı denizin üzerinde üç kez sektirmeyi başarınca bir zafer çığlığı attı. "Gördünüz mü! İşte sahilin kralı!" Sonra yanımıza gelip kendini kumlara bıraktı. "Hadi ama, öylece oturmaya mı geldik? Şu an buradayız, beraberiz. Yarın ne olursa olsun, bu gece bizim."
Kael’in bu umursamaz ama içten neşesine gülümsedim. Haklıydı. Ama yine de denizin o karanlık sularına bakarken, o taş köprüde bıraktığım o durgun sessizliğin altında nasıl bir fırtınanın koptuğunu düşünmekten kendimi alamadım.Kael’in neşeli sesi dalga seslerine karışırken, sahilin ilerisindeki kayalık burnun arkasından gelen metalik bir çınlama sesiyle hepimiz sustuk. Keskin, ritmik ve rüzgarı yırtan bir sesti bu. Kael kaşlarını çatıp eliyle "dur" işareti yaptı. Merakımız korkumuza baskın geldi; nefesimizi tutup kumların üzerinde sürünerek büyük kayaların arkasına gizlendik.
Başımızı hafifçe uzattığımızda gördüğümüz manzara karşısında donup kaldık.
Veyl oradaydı.
Ay ışığının altında, denizin hemen kıyısında tek başınaydı. Üzerindeki ağır ceketini fırlatıp atmıştı; sadece ince gömleğiyle, gecenin ayazına meydan okurcasına duruyordu. Elindeki kılıç, ay ışığını emip kana susamış bir parıltıyla geri yansıtıyordu. Ama bu bir antrenman değildi; bu, safi nefretle harmanlanmış, vahşi ve asil bir danstı.
Veyl bir anda hareketlendi. Hamleleri o kadar hızlıydı ki, kılıcın havada bıraktığı gümüşi izler birer kavis çiziyordu. Bir hayali düşmanı paramparça edercesine kılıcı savuruyor, her darbede dişlerini sıktığını buradan bile görebiliyorduk. Vücudu bir yay gibi geriliyor, ayakları kumun üzerinde kusursuz ama sert bir dengede dönüyordu.
İşte tam o sırada, havada asılı duran su damlaları, Veyl'in hareketlerine eşlik edercesine dans etmeye başladı. Kılıcın her savrulmasında, su damlaları havada süzülerek kılıcın etrafında bir çember oluşturuyordu. Veyl'in öfkesine, su damlalarının akışkanlığı eşlik ediyordu. Sanki doğa bile bu vahşi dansa saygı duyuyordu.
Aniden kılıcı havada dairesel bir hareketle döndürüp yere, kumun tam ortasına öyle bir hırsla vurdu ki, kılıcın ucu kayaya çarpmışçasına bir kıvılcım çıkardı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Yüzündeki ifade... O her zamanki donuk maskesi düşmüştü. Alnından süzülen ter damlaları şakaklarından aşağı inerken, o iki farklı renkli gözünde kor gibi yanan bir öfke vardı.
Kılıcı sanki bir uzvuymuş gibi çevirip kendi etrafında bir fırtına yarattı. Havayı öyle bir güçle kesiyordu ki, çıkan "vınlama" sesi kulaklarımızı tırmalıyordu. Bir adım öne, bir hamle yana... Her hareketi bir öncekinden daha hırslı, daha yıkıcıydı. Sanki o kılıçla sadece havayı değil, geçmişindeki tüm hayaletleri, kendisine acı veren tüm anıları kesip atmak istiyordu.
Kael yanımda nefesini tutmuş, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Elara korkuyla koluma tutundu. Hiçbirimiz konuşamıyorduk. Karşımızdaki adam, az önce taklidini yaptığımız o sessiz misafir değildi; o, zincirlerinden boşanmış bir yıkım gücüydü.
Veyl son bir hamleyle kılıcı yukarıdan aşağıya doğru savurdu ve tam denizin köpükleri ayaklarına değdiği anda durdu. Öylece kalakaldı. Kılıcın ucu suyun içinde, kendisi ise gecenin karanlığında bir heykel gibi kaskatıydı. Sadece omuzlarının sarsıntısından ne kadar büyük bir öfke ve enerji boşalttığını anlayabiliyorduk. O an, köprüde bana söylediği o "sıcaklık" kelimesinin ne kadar büyük bir tezat olduğunu anladım. O, buzun içindeki yangındı.
Su damlaları, Veyl'in dansı bittikten sonra bile havada asılı kalmaya devam etti. Ay ışığı, su damlalarının üzerinde gümüş bir parıltı oluşturuyordu. Veyl, bu büyüleyici manzarayla birleşince daha da tehlikeli ve asil görünüyordu. Veyl nefes nefese kalmış bir şekilde biraz durdu. Sonra ise sessizlik. Bizde kayanın arkasında nefesimizi tutmaya başlamıştık.
Sahilin gümüşi sessizliği, Veyl’in o boğazı yırtan haykırışıyla paramparça oldu. "YETER!" diye bağırdı, sesi dalgaları döven bir kırbaç gibiydi. Hemen ardından, göğüs kafesini zorlayan bir hınçla daha yüksek haykırdı: "YETERRRR!"
Elindeki kavisli kılıcı, sanki tüm öfkesini ona yüklemiş gibi hırsla kumun içine fırlattı. O an dizlerinin bağı çözülmüş gibi kendini ıslak kumlara bıraktı. Sırtüstü uzandı; göğsü bir körük gibi hızla inip kalkıyor, aldığı her nefes sahilin uğultusuna karışıyordu. Kollarını iki yana açtı, ay ışığı sargılı ellerindeki o hafif kızıllığı ve alnından süzülen ter damlalarını acımasızca aydınlatıyordu.
Gözlerini gökyüzündeki soğuk dolunaya dikti ve dişlerinin arasından, rüzgarın bile ürpererek taşıdığı o kelimeler döküldü:
"Herkesten nefret ediyorum... Herkesten."
Sesi o kadar bitkin ama o kadar derinden geliyordu ki, bu nefretin sadece birilerine değil, tüm dünyaya karşı duyulan devasa bir yorgunluk olduğunu hissettim.
"Valla nefret listesi bayağı kalabalık galiba," diye fısıldadı Kael, gözlerini Veyl'den ayırmadan. "Adam kumlara yatıp dünyaya istifa dilekçesi veriyor resmen. Sıraya girsek bize de sıra gelir mi acaba? Şahsen ben de sabahları erken uyandıran herkesten nefret ediyorum ama bu kadar karizmatik yatamıyorum."
Selina korkuyla Kael’in kolunu çimdikledi. "Kael, kes sesini! Adamın ruhu çekiliyor, sen şaka yapıyorsun."
"Ne yapayım Selina? Adamın dramı sahili aştı," diye fısıldadı Kael, vurdumduymaz bir sırıtışla. "Baksana, kumlara öyle bir uzandı ki sanırsın az önce ordu devirdi. Gerçi bağırmasından sonra martılar bile şehri terk etmiştir. Benim gölgem bile şu an 'abi bu ortam çok gergin, ben kaçar' modunda."
Veyl yattığı yerde kolunu gözlerinin üzerine koydu. O hırçın nefesleri yavaş yavaş düzene girse de, dudaklarından dökülen o nefret cümlesi hala havada asılı duruyordu. Onu böyle savunmasız ama bir o kadar da zehirli bir öfkeyle dolu görmek içimde tarifi zor bir sızı uyandırdı. Zekam bana oradan hemen uzaklaşmam gerektiğini fısıldarken, merakım beni o kumların üzerine, onun yanına çekiyordu.
"Lilith, gidelim artık," dedi Selina titreyen bir sesle. "Bu adamın nefretinden bize de pay düşecek şimdi."
"Durun," dedim, bakışlarımı Veyl’in kumlara saçılmış o sargılı parmaklarından ayırmayarak. "Sadece... biraz daha bekleyelim."
Veyl yattığı yerde hafifçe kıpırdandı, ıslak kumu parmaklarının arasında ezdi. O an orada sadece bir misafir ya da bir katil değil, kendi içindeki cehennemde yanmaktan kül olmuş bir ruh vardı. Sekiz kurbanın kanı mıydı bu nefreti harlayan, yoksa sevilmeyi unuttuğu o uzun yılların acısı mı? Bilmiyordum ama o nefretin yankısı, sahilin dalga seslerinden çok daha güçlüydü Veyl’in dudaklarından dökülen o zehirli itiraf, denizin hırçın dalgalarını bile susturacak bir ağırlığa sahipti. "Herkesten nefret ediyorum..." derken sesi, kayaların arasından sızan buz gibi bir rüzgarı andırıyordu. Ama orada durmadı. Kumlara sırtüstü uzanmış, gökyüzündeki o donuk ayı bir düşmanıymış gibi izlerken hırıltılı nefesinin arasından yeni kelimeler sızdı.
"Bu krallıktan... Onların bitmek bilmeyen hırslarından... Ve her sabah yeni bir yalanla uyanan bu dünyadan nefret ediyorum."
Gözlerini yumdu, bedeni ıslak kumun üzerinde bir ölü gibi kaskatı kesildi. "En çok da," diye fısıldadı, sesi bu kez kendi içinde yankılanan bir çığlık gibiydi, " kendi yalanımda her geçen gün daha çok boğulan ve beni dönüştürdüğü bu adamdan nefret ediyorum."
Başını yavaşça bizim olduğumuz tarafa çevirdi. Gözleri tam üzerimize kilitlendi; bir an nefesim boğazımda düğümlendi, yakalandığımızı sandım. Ancak o kor gibi yanan bakışlar bizi görmüyordu; sanki içinden geçtiğimiz kayaların ötesinde, çok daha uzak ve karanlık bir yere bakıyordu. Zihni o kadar doluydu ki, hemen önündeki üç canlı silüeti fark edemeyecek kadar kendi cehennemine gömülmüştü.
Lilith’in İçindeki Fırtına
Veyl’in bu hali, kalbimde daha önce hiç hissetmediğim bir telin kopmasına neden oldu. Zekam, bu adamın bir cellat olduğunu, Alaric’in küllerinin henüz soğumadığını ve ondan kaçmam gerektiğini bağırıyordu. Mantığım, "Onu sadece bir misafir olarak gör ve bu deliliğe ortak olma," diyordu. Ama ruhumun o hırçın tarafı, Veyl’in bu nefretiyle besleniyordu.
Üstelik bu kez farklıydı. Alaric meselesi, birinin emriyle yapılmış bir infaz gibi durmuyordu; Veyl’in kendi içindeki bir patlamanın, kontrol edilemez bir adaletin ya da intikamın sonucuydu. Bu, onu bir tetikçiden çok daha tehlikeli, çok daha öngörülemez kılıyordu. Ona karşı içimde derin bir sızı hissettim; bu sadece acıma değildi. Bu, bir uçurumun kenarında dururken aşağı bakmanın verdiği o garip çekimdi. Onu kurtarmak mı istiyordum, yoksa o karanlığın içine onunla birlikte mi düşmek istiyordum, bilmiyordum.
Sahildeki Gölgeler
Kael, pelerinine iyice sarınarak hafifçe titredi. "Valla nefret listesi bu gidişle sınıra kadar uzanacak," diye fısıldadı, sesi her zamankinden daha az neşeliydi. "Bize mi bakıyor o? Sanki içimden geçip arkadaki denizi sayıyor gibi. Gözleri var ama sanki başka bir dünyayı izliyor."
Selina, Kael’in fısıltısını duymamazlıktan gelerek koluma iyice sokuldu. "Lilith, gidelim. Bu adamın içindeki karanlık bizi de içine çekecek."
"Şuna bak," diye devam etti Kael, gerginliğini dağıtmaya çalışarak. "Adam kumlara öyle bir uzandı ki, sanırsın dünya onun üzerine devrilmiş. Eğer ben ormanda böyle bağırsaydım ayılar bile korkudan emekli olurdu. Ama bu adam... sanki az sonra gökyüzünü yırtacakmış gibi duruyor."
Veyl aniden sustu. Sadece nefes alışları kaldı geriye. Kumlara öyle bir çivilenmişti ki, sanki oradan bir daha asla kalkamayacaktı. Sekiz kurbanın ve o bitmek bilmeyen içsel savaşın yorgunluğu, onu ay ışığının altında bir heykel gibi dondurmuştu.
"Hadi," dedim, sesimdeki o sarsılmaz iradeyi geri çağırarak. "Burada göreceğimiz her şeyi gördük."
Arkama dönüp giderken, Veyl’in hala kumda yatan o sarsılmış siluetini zihnime kazıdım. O sadece bir katil değildi; o, kendi nefretinde boğulan bir şairdi. Ve ben, o gece sahilde, o nefretin aslında ne kadar tanıdık olduğunu fark etmenin dehşetiyle kaleye doğru yürüdüm.Kalenin nemli ve soğuk taş merdivenlerini tırmanırken, sahilin o tuzlu rüzgarı hala pelerinimin kıvrımlarında geziniyordu. Kael ve Selina önümde adımlarını hızlandırmışlardı; sanki o kumsaldan ne kadar uzağa kaçarsak, Veyl’in sesindeki o yıkım o kadar çabuk silinecekmiş gibi davranıyorlardı. Ama benim zihnim hala o ıslak kumlara çakılı kalmıştı.
Odama girdiğimizde Selina kapıyı kapatıp sırtını ahşaba yasladı. "Lilith, gördüklerin... yani o haykırışı, o hali... normal değildi, değil mi?"
Kael hemen masanın üzerine ilişip eski vurdumduymaz tavrına geri döndü. Az önceki ciddiyetini bir kenara itmiş, yine o bildiğim alaycı maskesini takmıştı. "Valla Selina, adamın ciğer kapasitesine hayran kaldım," dedi sırıtarak. "Öyle bir 'yeter' dedi ki, burçlardaki baykuşlar bile yer değiştirmiştir. Ama kabul edin, kumlara o yatışı falan tam bir sahne performansıydı. Ben yapsam 'Kael yine uyuya kaldı' derler, adam yapınca sanki yer yerinden oynuyor."
"Şaka yapma Kael," diye çıkıştı Selina. "Adam krallıktan ve insanlardan nefret ettiğini söyledi."
"E haksız mı?" dedi Kael omuz silkerek. "Geçen gün manavın bana çürük elma sattığını düşünürsek, ben de bazen her şeyi ateşe vermek istiyorum. Ama tabii ben bunu kumlarda yuvarlanarak değil, içimden söylüyorum. Hem baksanıza, adam o kadar öfkenin içinde bile kılıcını yanından ayırmıyor. İşine sadık adam işte; dünyadan iğren ama silahını her zaman temiz tut."
Onların bu çekişmesini sadece izliyordum. Pencerenin kenarına geçip karanlığın içindeki sahile doğru baktım. Veyl şu an ne yapıyordu? O ıslak kumların üzerinde hala öylece yatıyor muydu, yoksa o ağır öfkesiyle kaleye doğru yola mı çıkmıştı? Söylediği her kelime, attığı her çığlık zihnimde dönüp duruyordu. Kael bu durumu şakaya vurarak ortamı yumuşatmaya çalışıyordu ama ben o sözlerin altındaki gerçekliğin onu ne kadar yaraladığını merak ediyordum.
Veyl'in o kumsaldaki hali bir maske değildi, aksine bu krallığın sahte kuralları arasında can çekişen bir ruhun dışavuruydu. Acaba o yaralı elleriyle kılıcını kumdan geri alırken ne hissediyordu? Onu o halde bırakıp gelmek, içimde tarif edemediğim bir boşluk yaratmıştı. Şanssızlığı mıydı bu hayata hapsolmak, yoksa kendi seçimi miydi? Bilmiyordum ama içimdeki merak, korkuyu çoktan bastırmıştı.
"Lilith, daldın gittin," dedi Kael, masadan atlayıp yanıma gelerek. "Bak, eğer sen de 'herkesten nefret ediyorum' diye bağırmaya başlayacaksan söyle, ben şimdiden kulaklarımı tıkayayım. Bir gecede iki büyük gösteri bünyeme fazla gelir."
"Sadece düşünüyorum Kael," dedim bakışlarımı pencereden çekmeden. "Nasıl bir yükün altında olduğunu ve bu gecenin onu nereye sürükleyeceğini."
"Düşünme, boş ver," dedi Kael neşeyle koluma girerek. "Yarın sabah masaya oturduğunda yine o sessiz, sargılı, kendi halinde duran adam olacak. O kumsal sahnesi orada kaldı. Adamın içini dökme yöntemi buymuş demek ki. Yarın yine o uysal misafir rolüne geri döner, biz de hiçbir şey görmemiş gibi yaparız."
Onlar odadan çıktıktan sonra yatağıma uzandım. Kael haklı olabilir miydi? Veyl sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi o uysal maskesini tekrar takabilecek miydi? Gözlerimi kapattığımda Veyl’in kumlara saçılmış sargılı ellerini ve o hırıltılı sesini hayal ettim. O, bu kaledeki herkesten daha gerçekti. İçimde ona karşı büyüyen o garip merak, bir sızı gibi göğsüme yerleşti. O gece sahilde sadece bir adamın çöküşünü değil, kendime ait bir yansımayı görmüştüm. Yarın sabah o masada göz göze geldiğimizde, o nefretin izini bakışlarında arayacaktım.
Bölüm etkileşimi
