2. bölüm · Lotusun Kalbi

1- Ayazın Kucağında İki Yabancı

Aybüke Pusat Şahin

Gök kubbenin üzerine çöken o ağır, kurşuni karanlık, Buz Dişleri’nin ruhunu temsil ediyordu. Dışarıda, fırtına bir celladın kırbacı gibi taş duvarları dövüyor, rüzgarın uğultusu evin çatlaklarından sızarak içerideki cılız huzuru paramparça ediyordu. Kar, dizlerime kadar geliyordu ve her nefesimde ciğerlerime dolan soğuk, boğazımı cam kırıklarıyla dolduruyormuş gibi sızlatıyordu.

Ben Lilith Valtor. Babam, bir zamanlar başkentin en kudretli adamı, Kral’ın "Gümüş Dil" lakaplı sağ koluydu. Altı yıl önce o entrika dolu saray hayatını elinin tersiyle itip, kuzeyin sınırındaki bir şehrin idaresini alana dek ben de o parıltılı salonların prensesiydim. Valtor ismi hala bir ağırlık taşırdı ama bu buz cehenneminde unvanlar karın altında kalıyordu.

Kar görüş alanımı darartırken bir sesle irkildim. Refreks ile tam kılıcımın kapzasına uzanacakken önümde beliren kar canavarının sert bir vuruşu buna engel oldu. Uçmam hemen ardından karın içine gömülmem aynı saniyede gerçekleşmişti. Tırnakları sağ omzumu delmiş kanın sıcaklığı kolumu yavaş yavaş ele geçiriyordu. Koşarak bana doğru gelmeye başladığında sisin içinden gelen bir gölge buna engel oldu. Büyük bir tekmeyle canavarı sersemletmiş hemen ardından kabzasından kılıcı çıkartıp sanki kılıçla birleşmiş bir insan vardı karşımda. Hızlı bir hamle ile canavarın kafasını koparmış benim yüzüme kadar kana bulamıştı. Kan kokusu etrafa yayılırkenbana soğru yaklaştı. Siyah pelerini ve yüzünü kapatan peçesi ile sadece gözleri seçiliyordu.

Sağ tarafı deniz gibi uçsuz bucaksız bir mavi.

Sol tarafı ise bir orman kadar derin bir yeşildi.

Yerde yatan bedenim ilerideki kılıcıma ulaşmaya çalıştığımda acı ile inledim.

"Kalk," dedi sesi, buz sarkıtlarının birbirine çarpması gibi duygusuzdu. "Yerde yatman karın işini kolaylaştırıyor sadece."

"Sana yardım et diyen olmadı!" diye bağırdım, omzumdaki acıyla yüzümü buruşturarak.

Yerden destek alıp kalkmaya çalıştım ama dengemi kaybedip tekrar düştüm.

Bana yardım etmek için elini uzatmadı. Sadece durup izledi. "Kendi başına kalkabiliyorsan kalk, yoksa fırtına seni sabah olmadan gömer. Cesedinle uğraşmak istemiyorum."

Yerden kalmayıp ona bakmaya devem ettiğimde bir anda eğilip kılıcımı aldı. Sonra benim başıma gelip tek hamlede beni omzuna aldı. Ne kadar sırtına vursam bir tüymüş gibi ben yokmuşçasına devam etti.

Sırtında bağırdığımda kar çığlıklarımı gömüyor yankılanmasına nile izin vermiyordu. En sonunda kolum hissizleşmeye başladığında kendimi bıraktım.

Az önce beni parçalamaya çalışan o yaratığı tek hamlede biçen yabancının peşinde, fırtınanın içinde sendeleyerek ilerliyordum. Adam bir kez bile arkasına dönüp bakmıyordu. Kan kaybediyordum, omzum bir kor parçası gibi yanıyordu ama o, sanki arkasında bir yaralı değil de bir gölge varmış gibi rahattı.

Beni getirdiği yer, kayalıkların arasına ustalıkla gizlenmiş, taştan inşa edilmiş oldukça geniş bir evdi. İçeri girdiğimizde dışarıdaki o vahşi ayazdan sonra odanın sıcaklığı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Şöminede devasa odunlar çıtırtıyla yanıyor, odayı loş ve turuncu bir ışığa boğuyordu.
Veyl, üzerindeki karlı pelerini çıkarıp kenara asmadı bile. Ocağın yanındaki koltuğa, bir heykel gibi kaskatı oturdu. "Masanın üzerindeki bezi ve içkiyi al. Yarana bas. Kanın zeminimi kirletiyor," dedi sesi, buz sarkıtlarının birbirine çarpması gibi duygusuzdu.

Bu tavrı, damarlarımda akan o hırçın Valtor kanını ateşlemeye yetti. "Zeminin mi?" diye tısladım, masaya tutunarak. "Beni oradan bir çuval gibi sürükleyip getirdin, şimdi de emir mi yağdırıyorsun? Ben Lilith Valtor'um! Babamın kim olduğunu biliyorsun muhtemelen, Gümüş Dil derler ona. Başkentte herkes onun önünde diz çökerken sen kim olduğunu sanıyorsun da bana bir hizmetçiymişim gibi davranıyorsun?"

Veyl yavaşça kafasını çevirdi. Gözlerindeki o donuk, ölü mavi ışık, şöminenin alevlerinden daha deliciydi. "Babanı tanıyorum, Lilith. 'Gümüş Dil' lakabını takanlardan biri de bendim belki de. Ama o dil burada işe yaramaz. O adamın gücü bu dağların eteğinde, karların altında biter. Sen ise sadece babasının unvanlarının arkasına saklanan, kılıç tutmayı bildiğini sanan bir çocuksun."

"Çocuk mu?" diye bağırdım, acıyı unutup ona doğru bir adım atarak. "O yaratığı ben de öldürebilirdim! Sadece... sadece zemin kaygandı! Sen kimsin ki benim yeteneğimi sorguluyorsun? Burada, bu ıssızlıkta bir fare gibi saklanırken bana asalet dersi mi vereceksin?"

Veyl aniden ayağa kalktı. O kadar hızlıydı ki, o ağır, kalın kıyafetlerin altında bu çevikliği nasıl sakladığını anlayamadım. Bir anda dibimde bitti. O kadar yakındı ki, pelerininin altından gelen o tuhaf, metalik soğukluğu hissedebiliyordum.

"Asalet mi?" dedi fısıltıyla, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Asalet, öleceğini bildiğin halde çeneni kapatıp onurunla beklemektir. Sen ise sadece gürültü yapıyorsun. Eğer o unvanların seni burada ısıtacağını sanıyorsan, yanılıyorsun."
"Babam senin gibi binlerce askeri tek sözüyle ölüme gönderdi!" diye haykırdım yüzüne karşı. "Onun adını ağzına alırken haddini bil!"
Veyl’in yüzünde belli belirsiz, karanlık bir gülümseme belirdi. "Babanın ölüme gönderdiği o askerlerden biri olduğumu düşünmüyor musun yoksa? Şimdi dışarı çık."

"Ne dedin sen?"

"Duyduğun gibi. Evimde huzurumu bozan, yarasını sarmak yerine unvanlarını sayan bir yabancıya yer yok. Dışarı çık ve o çok güvendiğin Valtor kanının, bu fırtınada ne kadar sürede donacağını kendi gözlerinle gör."

Beni sertçe kolumdan kavradı. Karşı koymaya çalıştım, sağlam elimle ona bir yumruk savurdum ama bileğimi havada öyle bir güçle yakaladı ki kemiklerimin çıtırdadığını duydum. Beni kapıya doğru sürükledi.

"Bırak beni! Babam seni bulduğunda—"
"Baban beni dört yıl önce kaybetti, küçük hanım," dedi ve kapıyı açtı. Beni dondurucu fırtınanın içine, karların üzerine savurdu. "Onun o çok sevdiği 'düzenine' geri dönmeye çalış. Tabii donmazsan."

Kapıyı suratıma kapattığında tek duyduğum metal sürgünün o tok sesiydi.

Geri Dönüş ve Zoraki Ateşkes
Dışarıdaki soğuk, az önceki sıcaklıktan sonra kemiklerimi birer birer kırıyormuş gibi hissettirdi. Yaralı omzum saniyeler içinde hissizleşti. Kar taneleri gözlerimi açmamı engelliyordu. On dakika boyunca gururumla savaştım. Kapıyı yumrukladım, ona en ağır küfürleri ettim, babamın ordularıyla burayı yerle bir edeceğimi haykırdım. Ama rüzgar sesimi yuttu.
Bir süre sonra titremem kontrol edilemez bir hal aldı. Dizlerimin bağı çözüldü. Gerçekten ölecektim ve o adam, içeride şöminenin başında kılıcını temizleyerek ölmemi bekleyecekti.
Kapı aniden tekrar açıldı. Veyl, eşikte bir dev gibi dikiliyordu.

"Valtor'un hırçın kızı," dedi, sesi hala aynı derecede mesafeliydi. "Fırtına gururundan daha mı güçlüymüş?"

Cevap verecek mecalim kalmamıştı, sadece gözlerime dolan karı silmeye çalıştım. Beni ensemden tutup içeri çekti ve kapıyı tekrar kilitledi. Beni şöminenin en yakınındaki mindere, neredeyse ateşin içine atarcasına fırlattı.

"Bir daha o unvanları bu evde silah olarak kullanmaya kalkarsan," dedi üzerine eğilerek, "seni bu dağların en derin uçurumuna bizzat ben bırakırım. Anlaşıldı mı?"

Sadece başımı sallayabildim. Veyl, mutfak tezgahına yöneldi. Bir süre tencere sesleri duyuldu, odunların çatısı dışında evde ölümcül bir sessizlik vardı. Önüme, dumanı tüten bir kase etli çorba ve kalın bir dilim ekmek bıraktı.
"Ye şunu. Vücudun ısınmadan yarana dokunmayacağım. Kanın pıhtılaşmış, temizlemesi canını yakacak. O zaman da böyle bağıracak mısın merak ediyorum."
"Neden beni geri aldın?" diye mırıldandım çorbaya gömülmeden önce. Sesim hala titriyordu.

Veyl, uzak bir köşeye çekildi. Hala yüzündeki peçeyi çıkarmamış beni izliyordu. "Seni orada bıraksaydım, vicdan azabı çekmezdim," dedi. "Ama babanın buraya ordularını yığması, sessizliğimi bozar. Ben sadece huzur istiyorum, Valtor. Ve sen, şu an o huzurun önündeki tek engelsin."

Aramızda aşılmaz bir uçurum vardı. O beni tanıyordu, babamın geçmişini biliyordu ve belli ki ondan nefret ediyordu. Ben ise bu gizemli, tek hamleyle canavarları biçen ama kendisi de bir hayalet gibi acı çeken adamın aslında kim olduğunu henüz bilmiyordum. Bileğindeki o meşum Lotus, sessizce ilk yaprağını dökmek için geri sayımdaydı.Çorbanın buharı yüzüme vurdukça donmuş hücrelerimin tek tek uyandığını hissediyordum. Kaşığı titreyen ellerimle kavrayıp ilk yudumu aldığımda, sıcaklık boğazımdan aşağı bir lav nehri gibi aktı. Veyl, odanın en karanlık köşesine, gölgelerin içine çekilmişti. Sırtı bana dönüktü, omuzları periyodik bir sarsıntıyla inip kalkıyordu;

Bakışlarımı odanın içinde gezdirmeye başladım. Bu ev, bir sürgünün sığınağından çok, geçmişi olan bir adamın kalesine benziyordu. Duvarlar kaba yontulmuş taşlardandı ama üzerlerine asılmış olan haritalar... Onlar sıradan değildi. Başkentin en gizli geçitlerini, stratejik ikmal yollarını gösteren, sadece yüksek rütbeli komutanların erişebileceği türden haritalardı. Masanın üzerinde, bir köşeye yığılmış eski parşömenlerin yanında, gümüş kakmalı bir hançer duruyordu. Üzerindeki kabza işlemesi tanıdıktı; babamında aynı şekilde bir hançeri vardı ama o bunu bir altın gibi saklıyordu.

Evin havasında sadece çam odunu kokusu yoktu; tuhaf, eski bir metal kokusu ve ismini koyamadığım, havayı ağırlaştıran bir enerji vardı. Şöminenin üzerindeki rafta duran küçük bir heykelcik dikkatimi çekti: Bir melek figürüydü ama kanatları kırıktı. Veyl’in bu ıssızlıkta böyle bir şeye neden sahip olduğunu anlamak zordu.
Kaseyi bitirip masanın üzerine bıraktığımda, Veyl sanki bu sesi bekliyormuş gibi aniden yerinden kalktı. Hareketleri o kadar kontrollü ama o kadar ağırdı ki, her kasının acıyla gerildiğini hissedebiliyordum.

"Bitti mi?" dedi, bana bakmadan. Sesi hala o meşhur mesafesini koruyordu.

"Bitti," dedim, sesimin daha dik çıkmasına özen göstererek. "Yemek için... teşekkürler. Ama bu, hala senin bir kaba olduğun gerçeğini değiştirmiyor."

Veyl bir cevap vermedi. Yanıma geldiğinde üzerindeki o kalın pelerinin altından gelen soğuk hava, şöminenin sıcaklığına meydan okudu. Elinde bir temizlik kiti, birkaç rulo sargı bezi ve koyu renkli bir cam şişe vardı.

"Zırhının geri kalanını çıkar," dedi emir verircesine. "Sadece gömleğin kalsın."

"Ne? Kendim yapabilirim dedim sana!" diye çıkıştım, ama bakışlarındaki o buz gibi ciddiyet geri adım atmama neden oldu. Bir Valtor olarak kimseden yardım almamayı öğrenmiştim ama şu an kolumu bile kaldıramıyordum.

Zorlukla parçalanmış deri zırhımı üzerimden sıyırdım. Kan, gömleğimin kumaşıyla kuruyup birleşmişti. Veyl yanıma çöktü. Bir dizini yere koydu, kılıcı her an uzanabileceği bir mesafede duruyordu.Şişedeki sert alkolü beze döktü.

"Dişlerini sık, Valtor. Bu, dışarıdaki fırtınadan daha çok canını yakacak," dedi ve bezi yarama bastırdı.

Acı, bir şimşek gibi beynime çaktı. Çığlık atmamak için dudağımı o kadar sert ısırdım ki ağzıma metalik bir kan tadı geldi. Veyl, yüzüme bakmıyordu; odağını tamamen yaraya vermişti. Parmakları tenime değdiğinde irkildim.

Elleri... Onlar bir insanın elleri olamayacak kadar soğuktu. Hatta buzun kendisiydi. Ama o dokunuşta, şaşırtıcı bir ustalık vardı. Yarayı temizlerken yaptığı hamleler o kadar seri ve tecrübeliydi ki, bir savaşçının değil de, cephe gerisinde yüzlerce askeri hayata döndürmüş bir şifacının ellerine sahipti.

Yarayı temizleyip sarmaya başladığında, sargı bezini sıkılaştırmak için üzerime biraz daha eğildi. Hafif nefesni kolumda hissettiğimde ona bakmamaya özen gösterdim ve dikkatimi dağıtmaya çalışarak ateşi izlemeye başladım.

Yarama bastırdığında acıyla ona döndüm. Kafasını kaldırıp abartma der gibi bir bakış attı. Ellerine baktığımda bir şey ilgimi çekti.
Lotus şeklinde bir iz vardı. Siyah damarlar kolu sarmaya başlamış, beş tane olması gereken yapraklar dört taneydi. Lotusun kenarları altın gibi parlayıp sönüyordu.

"Bu... bu da ne?" diye fısıldadım, elimi gayriihtiyari o yöne uzatarak.

Veyl, sanki bir yılana dokunulmuş gibi bir hızla bileğini geri çekti ve peleriniyle örttü. Gözlerindeki o donuk mavi, bir anda hırçın bir fırtınaya dönüştü. Beni omzumdan hafifçe geriye iterek ayağa kalktı.

"Görmemen gereken şeylere merak duyuyorsun, Lilith," dedi sesi bu sefer sadece soğuk değil, aynı zamanda tehditkardı.

"Bazı çiçekler sadece mezarlarda açar. Ve senin baban, bu bahçenin kapısını çoktan kilitledi."

"Bileğin... parlıyordu," dedim şaşkınlıkla. "Ve ellerin... neden bu kadar soğuksun? Sen bir insan mısın, Veyl?"

Veyl, sırtını dönüp pencereye, fırtınaya doğru yürüdü. "İnsanlık, bu topraklarda çok lüks bir sıfat," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Şimdi yat ve uyu. Yarın sabah, adını ve gördüklerini burada bırakıp gideceksin."

O gece, Veyl şöminenin başında kılıcıyla bir başına beklerken, ben Lotus’un o uğursuz parıltısını düşünerek uyumaya çalıştım. Onun babamı neden bu kadar iyi tanıdığını ve bir sürgün olarak neden bu "Buz Dişleri"ne hapsolduğunu henüz bilmiyordum. Ama o beş yapraklı çiçeğin, bir gün bir yaprağını dökeceğini ve o gün gelince Kuzey'in hiç görmediği bir kıyametin kopacağını hissedebiliyordum.Güneş, Buz Dişleri’nin üzerinden doğarken ne bir sıcaklık ne de bir umut getirmişti; sadece karın parlaklığını göz kamaştıran, kör edici bir beyaza çevirmişti. Evin içindeki şömine çoktan sönmüş, hava kristalize bir soğukla dolmuştu. Yaralı omzumun sızısıyla uyandığımda, Veyl’i pencerenin önünde, dışarıdaki beyaz boşluğu izlerken buldum. Akşamki o korkutucu Lotus parıltısından eser yoktu ama duruşu hala aynı derecede mesafeliydi.

“Fırtına dindi,” dedi arkası dönükken. “Yolun açık, Valtor.”

“Merak etme, senin o çekilmez misafirperverliğine can atmıyorum,” dedim yerimden kalkarken.

Zırhımın parçalarını ve kılıcımı topladım. “Babamın yanına, şehre geri döneceğim. Oraya vardığımda senin için bir ‘teşekkür’ ödülü gönderirim; belki biraz nezaket dersi satın alırsın.”

Veyl hafifçe başını çevirdi, dudaklarında alaycı bir kıvrılma vardı. “Nezaketini kendine sakla. Yolun aşağısındaki geçidi kar kapatmış olmalı. Orman yolunu kullan, tabii eğer yön duygun unvanların kadar kuvvetliyse.”

Cevap vermeden kapıyı çarparak çıktım. Temiz ve dondurucu hava ciğerlerime dolarken kendimi daha iyi hissetmeyi bekliyordum ama içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Yaklaşık iki saat boyunca karların içinde, Veyl’in tarif ettiği orman yoluna doğru ilerledim. Ancak vadi tabanına indiğimde gördüğüm manzara, planlarımı altüst etti.

Kuzey’in en tehlikeli haydut çetelerinden biri olan "Kara Pençe" grubu, vadinin tek çıkış yolunu tutmuştu. Ama sadece yol kesmiyorlardı; ellerinde bir çeşit mühürlü sandık ve babamın şehrine ait diplomatik bir haberci kuşu vardı. Kuşun bacağındaki kırmızı şerit... Bu, babamın acil durum mesajıydı. Şehir bir kuşatma altındaydı ya da bir şeyler feci şekilde ters gidiyordu.

Tek başıma bu kadar haydutla başa çıkamazdım, özellikle de yaralı bir omuzla. Geri dönmekten başka çarem yoktu.
Evin kapısını bu sefer yumruklayarak açtım. Veyl, masanın başında eski bir haritayı inceliyordu.

Beni görünce kaşlarını kaldırdı. “Yine mi sen? Yolunu mu kaybettin, yoksa kürkün mü az geldi?”
“Haydutlar,” dedim nefes nefese. “Vadiyi kapatmışlar. Ve ellerinde babamın şehrinden gelen bir haberci var. Bir şeyler oluyor Veyl ve ben o yolu açmak zorundayım.”

Veyl alaycı bir kahkaha attı, bu ses ruhsuz bir metalin çarpışması gibiydi. “Sen ve o yaralı omzun mu? Şansını dene, ama cesedini bu sefer kapımın önüne bırakmalarına izin vermem.”

“Bana yardım edeceksin,” dedim kılıcımı masanın üzerine sertçe bırakarak.

“Nedenmiş o?”

“Çünkü,” dedim ona doğru bir adım atarak, “o haydutların elindeki sandıkta ne olduğunu biliyorum. Üzerinde senin o haritalarındaki mühürlerin aynısı var.” Dedim ilgisini çekeceğini düşünerek

Veyl’in yüzündeki alaycı ifade aniden dondu. Bakışları masadaki haritadan bana kaydı.

“Beni tehdit mi ediyorsun, küçük hanım?” dedi, sesi fırtına öncesi sessizlik kadar tehlikeliydi.

“Hayır, sana bir iş birliği teklif ediyorum,” dedim geri adım atmayarak. “Ben yolu biliyorum, sen ise... sen kılıç kullanmayı biliyorsun. O yolu açacağız. Sen sessizliğini koruyacaksın, ben de babama ulaşacağım.”

Veyl bir süre gözlerimin içine baktı. Sanki ruhumun en derinindeki o Valtor inadını ölçüyordu. Sonunda kılıcını kuşanıp pelerinini savurdu.

“Gidiyoruz,” dedi kapıya doğru yürürken. “Ama şunu bil; eğer yavaş kalırsan seni o haydutların kucağına bırakır, sandığımı alır ve yoluma devam ederim.”

“Denemekten çekinme,” dedim arkasından yetişmeye çalışırken. “Tabii eğer beni arkanda bırakacak kadar hızlıysan.”

Böylece, birbirine nefretle karışık bir güvensizlik duyan iki yabancı olarak, Kuzey’in bembeyaz karanlığına doğru yan yana ama bir o kadar da uzak ilk adımımızı attık.Güneş, karların üzerinde kör edici bir parlaklıkla yükselirken, evin içindeki o gergin sessizlik yerini bir yolculuk hazırlığına bırakmıştı. Veyl, hiçbir şey söylemeden bir çantaya birkaç parça kurutulmuş et ve tuhaf, metalik tüpler dolduruyordu. Hareketleri o kadar mekanik ve soğuktu ki, sanki benimle değil de bir kaya parçasıyla yolculuğa çıkacak gibiydi.

"Babamın şehri, vadinin ötesindeki ovada kalıyor," dedim, kılıcımı kemerime sabitlerken. "Eğer Kara Pençe haydutları yolu tuttuyse, orman içindeki patikadan dolanmamız gerekecek."

Veyl, pelerininin kapüşonunu başına geçirdi, yüzü tamamen gölgeye gömüldü. "Yolu ben belirlerim, Valtor. Sen sadece arkamdan gel ve mümkünse o gümüş dilini biraz dinlendir. Haydutların kulağı karın sesini bile duyar."

"Benim babam o şehri sıfırdan inşa etti sayılır," diye tersledim onu. "Oraya ulaşmamız lazım. Eğer o haberci kuşu ele geçirdilerse, bu şehrin tehlikede olduğu anlamına gelir. Babam, başkentteki görevini bıraktıktan sonra oraya gitmek istedi."

Veyl duraksadı, kapının eşiğinde bana arkası dönük bir şekilde fısıldadı: "Babanın 'sığınağı' sandığın kadar güvenli olmayabilir. Hadi, yürü."

Yaklaşık üç saat boyunca dizlerimize kadar gelen karda, devasa ladin ağaçlarının arasından ilerledik. Veyl, karın üzerinde bir tüy kadar hafif hareket ediyordu; o kalın kıyafetlerine rağmen bir hayalet gibi süzülüşünü izlemek sinir bozucuydu. Sonunda, ana yolu gören bir kayalığın üzerine ulaştığımızda haydutları gördük.

On beş kişi kadarlardı. Yolun ortasına devrilmiş bir ağacın etrafında toplanmış, babamın mührünü taşıyan o gümüş kafesteki haberci kuşla dalga geçiyorlardı. Ortadaki iri yarı adam, kafesin içindeki parşömeni çekip çıkarmaya çalışıyordu.

"Hemen aşağı inip onları bitirmeliyiz," dedim kılıcıma uzanarak.

Veyl, sağlam eliyle omzumu bastırıp beni yere yatırdı. "Acele etme. Onlar sıradan haydut değil, eski ordu kaçakları. Düzenlerini görmüyor musun? Üçü yaylı tüfekle tepeleri gözlüyor."
"Benim omzum iyi, onları halledebilirim."

"Sen sadece yerinde dur ve izle," dedi Veyl. Sesi bir emir kadar kesindi. "Sağ taraftaki ikiliyi ben alacağım. Sen sadece kuşun olduğu kafesi koru. Ve sakın... kontrolsüz bir hamle yapma."
Veyl, bir gölge gibi kayalıktan aşağı süzüldü. Hareketlerini takip etmek imkansızdı. Haydutların en arkasındaki ikili, daha ne olduğunu anlamadan karın üzerine yığıldılar. Ne bir çığlık ne de bir metal sesi... Sadece profesyonel bir ölüm sessizliği.
Ben de sol taraftan dolanıp kafese en yakın olan adamın üzerine atıldım. Kılıcım havayı yardığında, haydutun savurduğu baltayı ustaca yana çekip dizine bir tekme attım. Babamın öğrettiği o saray muhafızı disipliniyle adamı etkisiz hale getirdim. Ama diğerleri bizi fark etmişti.

"Baskın!" diye bağırdı liderleri.

Dövüş başladığında Veyl’i izleme fırsatım oldu. O, dövüşmüyordu; adeta bir cerrah gibi düşman hattını parçalıyordu. Kılıcını savuruşunda hiçbir boşa giden hareket yoktu. Bir haydut kılıcını ona savurduğunda, Veyl sadece vücudunu hafifçe yana eğerek saldırının yanından geçmesine izin verdi ve tek bir hamleyle adamın kaburgalarını kılıcının kabzasıyla ezdi. Kimseyi öldürmemeye çalışıyor gibiydi ama her darbesi bir kemik kırılmasına yol açıyordu.

O hantal görünen kıyafetlerin altında, sanki her an patlamaya hazır bir yay vardı. Kontrollüydü, ürkütücü derecede sakin.
Son haydut da yere serildiğinde, Veyl kılıcını kınına soktu ve vahşi bir gülümseme aldı. Kalın dudakları aç bir hayvanmış gibi gerildiğinde gözlerini kapatıp nefes aldı. Kılıç tutan eli beni canavatdan kurtardığındaki gibi titriyordu. O zaman bunu ciddiye almamıştım ama artık bir şey gizlediğine emindim.

"Kuşu al," dedi sesi biraz daha pürüzlü çıkarak.
Kafesi aldım ve parşömeni kontrol ettim. Babamın el yazısıydı. Şehirdeki baraj kapaklarıyla ilgili bir sorun olduğunu ve acilen destek beklediğini yazıyordu. "Şehre gitmeliyiz. Hemen," dedim.

Veyl, karların içinde doğruldu ve uzaklara, ufuktaki o sisli şehre baktı. "Oraya gidiyoruz, Lilith. Ama unutma; ben senin koruman değilim. Sadece yolumuz aynı."

"Yolumuz aynı falan değil Veyl," dedim kafesi sırtıma bağlarken. "Senin bir sırrın var ve babam o sırrı çözebilecek dünyadaki tek adam olabilir. Bu yüzden geliyorsun."

Veyl bir şey söylemedi, sadece soğuk bir rüzgar gibi önüme düşüp yürümeye başladı. Artık iki yabancı değil, gizli bir amaçla birbirine bağlanmış iki yol arkadaşıydık. Kuzey’in soğuğu artarken, babamın yönettiği o uzak şehre doğru, karların içinde iki uzun gölge olarak ilerledik.Kuzey’in o dondurucu nefesi yavaş yavaş arkamızda kalırken, beyazın yerini gri kayalıklar ve cılız fundalıklar almaya başlamıştı. Buz Dişleri'nden çıkmıştık ama aramızdaki o buzdan duvar hala yerli yerindeydi. Yol boyunca Veyl tek bir kelime bile etmemişti. Sadece bazen, rüzgar ters yönden estiğinde, onun o tuhaf, metalik soğukluğunu hissedebiliyordum.
"Babamın şehri, Akçay yatağının hemen ilerisinde," dedim, atlarımızın nallarının donmuş toprakta çıkardığı sesi bastırmaya çalışarak. "Valilik binası şehrin en yüksek noktasındadır. Oraya vardığımızda sana en iyi hekimleri ayarlayacağım, Veyl. O titremen... normal değil."
Veyl, atının dizginlerini hafifçe sıktı. Bakışları hala ufuktaydı. "Hekimlerin yapabileceği hiçbir şey yok, Valtor. Babanın misafirperverliğini değil, sadece sessizliğini istiyorum. Şehre girdiğimizde beni kimseye tanıtma."

"Benden gizli kapaklı işler yapmamı bekleme," diye tersledim onu. "Sen beni o karda bıraktın, sonra geri aldın. Sana bir can borcum var ama bu, babamdan sır saklayacağım anlamına gelmez."

Veyl tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki, atı huysuzlanarak şaha kalktı. Aynı anda ormanın sessizliğini bozan o uğursuz mekanik ses yankılandı.

Çıt.

Bir yayın kurtulma sesi.

"Yere yat!" diye bağırdı Veyl, ama daha cümlesini bitiremeden boynumda keskin bir acı hissettim. Bu bir ok değildi; üzerinde uyuşturucu etkili bir karışım olan küçük bir metal iğneydi. Görüşüm anında bulanıklaştı, dünya etrafımda dönmeye başladı.

Etrafımız bir anda karalar kuşanmış, yüzleri maskeli adamlarla sarıldı. Bunlar basit haydutlar değildi; hareketleri disiplinli, silahları ise başkent işiydi. Veyl kılıcına uzanmaya çalıştı, ama iğne onada battığı için bilinci kapanmaya başlamıştı.

"Valtor’un kızı ve... aradığımız kaçak," dedi boğuk bir ses. "İkisi de canlı lazım. Lordumuz onları bekliyor."

Bilincimi kaybetmeden önce gördüğüm son şey, Veyl’in karların üzerine düşen çaresiz bedeni ve bana bakan gözleriydi.

Akça zindanları

Gözlerimi açtığımda, burnuma çarpan ilk şey rutubet ve paslanmış demir kokusu oldu. Başım, sanki içinde binlerce davul çalıyormuş gibi ağrıyordu. Soğuk bir taş zeminde yatıyordum. Doğrulmaya çalıştığımda bileklerimdeki zincirlerin şakırtısı sessizliği yırttı.

"Uyandın mı sonunda?"

Veyl'in sesini duyunca hemen karşıya baktım. İkimizde yere zincirlenmiş bir şekilde birbirimize bakıyorduk.

"Neredeyiz? Veyl, iyi misin?" diye atıldım ama zincirler izin vermedi.

"Şehrin... altındaki zindanlardayız," dedi Veyl, kelimeleri dişlerinin arasından zorla dökülüyordu. "Babanın 'güvenli' limanındayız, Lilith. Ama bizi buraya baban atmadı. Şehrin içinde bir hain var."

Gözlerim, Veyl'in artık tamamen açıkta olan sağ bileğine kaydı. Lotusun olduğu yeri bandana ile sarmıştı.

Zindanın havası bir anda buz kesmeye başladı. Nefesimiz havada kristalleşiyordu. Veyl'in etrafındaki taşlarda ince bir kırağı tabakası oluşmaya başladı.

"Neden bizi buraya kapattılar?" diye sordum korkuyla. "Eğer babamın haberi yoksa, kim yaptı bunu?"

"Biliyorum," Dedi tereddütle.

"Nasıl? Ne istiyorlar sence?" Donuk gözlerle bana bakmaya başladı. Düşünüyordu.

"Güç." Dedi acımasızca, sanki bunu kendine hatırlatmak istermiş gibi.

Tam o sırada zindanın ağır metal kapısı gıcırtıyla açıldı. İçeri giren gölge, babamın en güvendiği komutanlardan biriydi. Yüzünde, babamın o asil düzenine hiç yakışmayan karanlık bir gülümseme vardı.

"Hoş geldin küçük Valtor," dedi komutan. Sonra bakışlarını Veyl'e çevirdi. "Ve sen... Beyaz Geyik," Dedi tiksinircene veyl'e bakarken.
Bu aslında bir güç ismiydi.

Katil,

Veya güçlü, acımasız bir şekilde öldürebilen insanlara denirdi.

Bir fısıltı bütün mahzeni yakmaya yetti.

"Seninle çok eğleneceğiz."