5. bölüm · Lotusun Kalbi

4-Kurbandan Arta Kalanlar

Aybüke Pusat Şahin

Veyl, bu sözleri duymuyordu bile. Parmakları, kandilin etrafındaki metali bir pençe gibi kavradı. O an, zamanın yavaşladığını hissettim. Kandilin içindeki yağ, Veyl’in elinde ezilen camla birlikte yere süzüldü.
Bir patlama değil, bir isyan koptu.

Veyl’in elinden dökülen alevler, birer kızıl yılan gibi yerdeki ağır kilimlere sarıldı. Saniyeler içinde yangın, odanın duvarlarını bir sarmaşık gibi kaplamaya başladı. Perdeler tutuştuğunda oda, cehennemin kalbi gibi turuncuya boyandı. Ama tuhaf olan şuydu; Veyl kaçmıyordu. Alevlerin en hırçın olduğu noktada, o yakıcı sıcaklığın ortasında dimdik duruyordu. Kıvılcımlar saçlarına çarpıyor, duman etrafında bir hare oluşturuyordu ama o hala titriyordu.

"Veyl!" diye bağırdım, ciğerlerime dolan is kokusu boğazımı yakarken.

Bana bakmadı. Babamın ağır eli omzuma inip beni geri çekerken, Veyl yanan kapı eşiğine doğru yürümeye başladı. Arkasında bıraktığı dünya küle dönerken, o sanki kendi cenaze ateşinden yürüyerek çıkan bir hayalet gibiydi. Valerius, alevlerin arasından ona elini uzattı ama Veyl çoktan karanlığın ve yangının birleştiği o noktaya ulaşmıştı.

Ölüm, sadece toprağın altına girmek değildi. Veyl, yaşarken yanmayı seçmişti. Tanrı onu yaşatmak için direniyordu belki, ama bu bir lütuf değil, ruhu köz olmuş bir adam için verilebilecek en büyük cezaydı.

O, arkasına bile bakmadan o cehennemden dışarı süzüldüğünde, odanın tavanı büyük bir gürültüyle çöktü. Geriye kalan tek şey; harlayan ateşin sesi ve Veyl’in ruhundan geriye kalan o silinmez is kokusuydu.

3 gün sonra

Valerius’un kalesi, şehrin en yüksek tepesinde, bulutların arasında bir mızrak gibi yükseliyordu. Veyl’i şifacıların beklediği o geniş, taş odaya yatırdıklarında; dışarıda fırtına, içeride ise ölüm sessizliği vardı.

Valerius, Veyl’in başucunda, elleri dizlerinde kenetlenmiş bir halde saatlerce bekledi. Şifacılar odaya girip çıkıyor, Veyl’in morarmış parmak uçlarına nadir bulunan bitki özleri sürüyor, göğsüne dumanı tüten sıcak kompresler yapıyorlardı. Ancak ateş ne kadar yükselirse yükselsin, Veyl’in vücudu sanki bir kış uykusuna yatmış gibi tepkisizdi.

"Ruhu çekilmiş," dedi yaşlı şifacı başını sallayarak. "Bedenini ısıtabiliriz Valerius ama içindeki o kışı eritecek bir ilaç henüz bu topraklarda yetişmedi."
Valerius, yatağın kenarına oturdu. Veyl’in solgun yüzüne baktı; o hırçın, o gür kahkahalar atan çocuk gitmiş, yerine camdan bir heykel gelmişti. Valerius, kendi bileğindeki nabzın ritmini Veyl’in buz kesmiş elinde hissetmeye çalışarak fısıldadı:

"Seni o yangından çıkardım çocuk. Şimdi kendi içindeki yangını söndürmene izin vermeyeceğim."

Günler birbirini kovaladı. Tedavi sadece bitkilerle değil, kadim büyülerin fısıltılarıyla devam ediyordu. Odanın dört bir yanına sıcak taşlar dizilmiş, ağır tütsüler yakılmıştı. Veyl, bir gece yarısı aniden gözlerini açtı ama bu bakışlarda tanıma yoktu. Göz bebekleri titreyerek tavanı izlerken, parmakları yorganın kenarını sanki bir uçurumun kıyısındaymış gibi sıktı.

"Valerius..." diye mırıldandı. Sesi o kadar zayıftı ki, Valerius eğilmek zorunda kaldı. "Her yer... kül rengi."

Valerius, ılık bir bezi Veyl’in alnına bastırdı. "Biliyorum. Ama o küllerin altında hala bir kalp var, Veyl. Acısa da var."

Tedavi sonuç vermeye başladığında, Veyl’in tenindeki o morluklar yerini soluk bir pembeliğe bıraktı. Ancak asıl tedavi, ruhundaki o karanlık boşluğu doldurmaktı. Şifacılar onun hafızasını ve duygularını bastırmak için ağır şuruplar içiriyorlardı; Veyl bu şurupların etkisiyle bazen ağlıyor, bazen ise hiçbir neden yokken o meşhur, kan donduran fısıltısıyla gülmeye başlıyordu.

Bir akşamüzeri, Veyl tam anlamıyla kendine geldiğinde karşısında Valerius’u buldu. Pencereden giren soğuk şehir ışığı Veyl’in yüzünü ikiye bölüyordu.
"Neredeyim?" diye sordu. Sesi artık titremiyordu ama içindeki tüm duygu kırıntıları sanki o büyük yangında buhar olup uçmuştu.

Valerius ayağa kalktı, pencereyi kapatıp odaya dönerek, "Güvendesin," dedi. "Kendi yarattığın cehennemden uzaktasın. Burası senin yeni başlangıcın ya da son durağın... Buna sen karar vereceksin."

Veyl, sargılı ellerine baktı. Avuçlarındaki o kandil yanığının izi, kalbindeki sızının bir haritası gibiydi. "Ne bu? " dedi düz bir sesle. "Aradığını bulmuş gibisin Valerius." Kafasını Valerius'a çevirip psikopat gibi gülümsedi. Valerius ise onu çok umursamıyor gibiydi.

"Borcunu ödemişsin. Unuttun sanmıştım." Sırtını pencereye yaslamış Veyl'in gözlerine bakıyordu.

"Ben hiç birşeyi unutmam Valerius. Ölsem bile." Belki Valerius anlamamıştı son cümlesini ama Veyl'in son dört yılının özetiydi.

Veyl etrafa bakındığında gözleri Lilith' i aradı.

Kapıyı açtığımda içeride o ağır, dramatik havayı bulacağımı sanıyordum ama karşılaştığım şey çok daha sinir bozucuydu. Veyl, sanki üç gün önce bir yangının tam ortasında heykel gibi dikilen o değilmiş, sanki elleri sargılar içinde olan başkasıymış gibi bir rahatlıkla yatakta arkasına yaslanmıştı.

Ona bakınca insanın içinden "geçmiş olsun" demek gelmiyordu; çünkü o, başına gelenleri zerre umursamıyor gibiydi. Yüzünde ne bir pişmanlık ne de canı yanıyormuş gibi bir ifade vardı. Sadece derin bir sıkılmışlık.

Tepsiyi komodinin üzerine sertçe bıraktım. Gümüşün taşa çarpma sesi odada yankılandı ama Veyl istifini bile bozmadı.

"Meyve getirdim," dedim, sesimdeki endişeyi hızla öfkeye çevirmeye çalışarak. "Şifacıların mucizevi karışımı."

Veyl, bakışlarını yavaşça Valerius’tan çekip bana çevirdi. Gözlerinde ne bir 'beni kurtardınız' teşekkürü vardı ne de o beklediğim 'mahvoldum' yıkılmışlığı. Aksine, sanki çok sıkıcı bir tiyatro oyununu izlemek zorunda kalmış gibi bakıyordu.

"Meyve mi?" dedi, sesi pürüzsüz ve alaycıydı. "Şifacılar beni iyileştirmek için gerçekten manav dükkanına mı güvendi? Valerius, burayı hastaneden ziyade bir aşevine çevirmişsin."

Sargılı ellerine bir an bile bakmadı. O yanıklar, o is kokusu sanki onun için sadece tozlanmış bir kıyafetten ibaretti. Valerius’un karşısında dik durmaya çalışırken bile, aslında sadece canı sıkıldığı için o soğuk esprileri yapıyormuş gibi bir hali vardı.

"Ölmek üzereydin Veyl," dedim ters bir tavırla. "Biraz ciddiyet gösteremez misin?"
Bana baktı. O psikopat gülümsemesi yüzüne yayıldığında, içimdeki o korku dolu acıma hissi bir anda kayboldu. Bu adamın acınmaya ihtiyacı yoktu; o, kendi felaketini bir eğlenceye dönüştürecek kadar duygusuzdu.

"Ciddiyet mi?" diye sordu, sağlam olan eliyle yastığını düzelterek. "Lilith, tavan üzerime çökerken bile ciddileşmedim, şimdi bir kase elma için mi yapayım? Getirdiysen bırak, acıkınca bakarım. Ya da bakmam, belli olmaz."

Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki o cehennemden sağ çıkmamış gibi yatağında iyice yayıldı. Valerius’a dönüp, "Bu arada," dedi, sesi o kadar düzdü ki tüylerim diken diken oldu, "Kalenin bu odası çok rüzgar alıyor. Bir dahaki sefere daha korunaklı bir yer ayarla, iyileşmeden donmak istemem."

O an anladım; Veyl ne kül olmuştu ne de bitmiş. O sadece, kendi yangınından bile sıkılmış, dünyayı umursamayan o aynı küstah adamdı. Tepsiyi orada bırakıp arkama bakmadan odadan çıktım. Olay çıkartmasına bile izin vermeyecek kadar kayıtsız olması, canının yanmasından çok daha korkutucuydu.

Hâlâ titriyordum. Odanın kapısını arkamdan kapattığımda sırtımı soğuk duvara yaslayıp derin bir nefes aldım. Ama o is kokusu ciğerlerime değil, sanki doğrudan ruhuma işlemişti. Valerius’un kalesindeydik, şehrin en güvenli yerinde, ama ben kendimi o yanan kilimlerin üzerinde, Veyl’in o delice gülüşünün karşısında gibi hissediyordum. Evet hala Valerius'tu biraz daha öyle kalmasını istedim. Beni nekadar kırdığıni hissetmesini istedim.

Beni asıl darmadağın eden, onun yaraları ya da ölümün kıyısından dönmüş olması değildi. Beni mahveden, o odada gördüğüm o mutlak, o buz gibi kayıtsızdı. Ben onun için endişelenirken, o benimle dalga geçiyordu. Ben onun acısını hissetmeye çalışırken, o acıyı bile küçümsüyordu.

"Aptalsın Lilith," diye fısıldadım kendi kendime. Ellerimi önlüğümün cebine soktum, hâlâ titriyorlardı.

"Onun için üzülmek, bir taşa sarılıp ısınmasını beklemek gibi."

Kendi kendime kızıyordum ama odaya geri dönüp o gümüş tepsiyi, o el değmemiş meyve kasesini oradan alma isteğine de engel olamıyordum. Sanki o kase orada durdukça, benim aptallığım da o odada asılı kalacaktı.

Birkaç dakika sonra, kendimi tekrar o kapının önünde buldum. Valerius çıkmıştı. İçeride sadece Veyl ve o sinir bozucu sessizlik vardı.

Kapıyı açıp içeri daldım. Veyl, bıraktığım gibiydi. Gözleri tavana dikili, yüzünde o can sıkıcı, dünyadan bezmiş ifade. Adım seslerimi duyunca bile kafasını çevirmedi.
Tepsiye doğru yürüdüm, kaseyi alıp arkamı dönecektim. Ama elim kaseye giderken, gözüm sargılı ellerine takıldı. O pençe gibi kavradığı kandilin izleri...

Sargıların arasından sızan o hafif kırmızılık...

İçimdeki öfke, bir anda yerini tuhaf, sızlayan bir boşluğa bıraktı. Ondan nefret etmek istiyordum, o küstahlığından, o duygusuzluğundan... Ama yapamıyordum. Çünkü o duygusuzluğun altında, o buzun altında, sönmüş bir yangının külleri olduğunu biliyordum.

"Yemedin," dedim, sesim beklediğimden daha yumuşak, daha çaresiz çıktı.

Veyl, yavaşça kafasını çevirdi. Gözleri benim üzerimde değil, sanki arkamdaki duvarda bir noktaya odaklanmıştı. "Aç değilim," dedi düz bir sesle. "Meyve... Tadı bana çok... canlı geliyor."

Bu kelimeyi söylerken sesi hafifçe titredi mi, yoksa ben mi öyle duymak istedim, emin değildim.
Kaseyi elimde sıktım. "Canlı olmak kötü bir şey mi Veyl?"

Bana baktı o an. Gözbebekleri titriyordu. O psikopat gülümsemesi yoktu bu sefer. Sadece... yorgunluk vardı. Çok, çok derin bir yorgunluk.

"Bazen," dedi fısıldayarak, "Bazen sadece durmak istersin Lilith. Yanmak, donmak, hissetmek... hepsi çok yorucu. Sadece durmak."

Sargılı ellerinden birini yavaşça yorganın üzerine kaydırdı. "Bu sargılar... bunları neden sardılar biliyor musun?"

Cevap vermemi beklemedi. "Çünkü insanlar, yaranın görünür olmasını severler. O zaman iyileşebileceğine inanırlar. Ama..." Elini hafifçe kaldırdı, sargılar gün ışığında bembeyaz parladı. "...bazen yara sargının altında değil, sargının bittiği yerde başlar."

Gözlerini tekrar tavana dikti. O an, o buz gibi kayıtsızlığın arkasında, o gamsız tavrın altında, kendi cenaze ateşinde yürüyen o adamın, aslında hâlâ yandığını anladım. Ama o, ateşi söndürmek değil, ateşin içinde durmayı öğrenmişti.

Kaseyi komodine geri bıraktım. Bu sefer daha sessizce. "Yine de ye," dedim, sesim hâlâ titriyordu ama bu sefer korkudan değil, başka bir şeyden. "Belki tadı... o kadar da canlı gelmez."
Arkamı dönüp odadan çıkarken, Veyl’in sesini duydum. O meşhur, kan donduran fısıltısıyla değil, normal, insani bir sesle.

"Teşekkür ederim Lilith. Aptal olduğun için."

Kapıyı kapattığımda, bu sefer sırtımı duvara yaslamadım. Sadece durdum. Koridorun sessizliğinde, kendi nabzımın atışını dinledim. Ve o is kokusunun, aslında sadece ona ait olmadığını, benim de artık o kokuyu taşıdığımı fark ettim.
Veyl, yanmayı seçmişti. Ve ben, bilmeden, sanırım o yangının küllerini toplamaya başlamıştım.