4. bölüm · Lotusun Kalbi
3- Hiç Mi Sevmemişler Seni
Şarkı önerisi = keskin bıçak
Hayatta inişler ve çıkışlar vardı. Çöküşler, doğuşlar, nefret, sevgi vardı hayatta. Bazıları hiç sevilmemiş sadece acıma yaşatırdı insanları. Acıma bazen yanlış yerde ve zamanda gelir ve sen bunu sevilme sanarsın. Yıllarca kandırılmak gömülmüş cesedlerin kemikleri yavaş yavaş gün yüzüne çıkması batar insana. Bunu yapmaz dediğin tam onu yapınca;
İnanmak istemez insan,
Gözleri dolar,
Kalbi sıkışır,
Nefes alamaz,
Başı döner,
Daha ilerisi var mı diye düşünmeye başlar. Ama asıl bu değil asıl acı bunu kabullenmektir.
"Ben avımı yavaş yavaş tüketmeyi severim. Gözümün önünde çaresizce yalvarması ya da yaşattığını yaşaması için dejavu yaparım. Canını çok sevme Alaric gün gelir o canı söke söke çıkartırım."
Veyl elini boğazından çekince yere düşüp öksürmeye başladı. Her öksürdüğünde ağzından kan sıçrıyor veyl ise yavaş yavaş zafer kazanmış gibi geri çekildi. Ben geri çekilme fırsatı bulamadan geri çekilince parmaklarımız birbirine değdi. Az önce Alaric'i öldürecek adamın elleri pamuk kadar yumuşaktı. Nefesi kalbimi hızlandırınca o yumuşak elleri bir anda bileğimi koparmak istercesine bileğini sıktı.
"Gidiyoruz." Dedi otoriter bir sesle.
Arkasına döndüğünde durup sanki kelşmelerini tarttı. "Yaşa Alaric, yaşa. Ölümünün bu kadar kolay olmasına izin vermem." Lafamı kaldırmığımda mavi ve yeşil olan gözlerine sonra dudağına baktım. Bir kenarı kıvrılmış hafifçe sırıtıyordu.
"Gidelim." Deyip onun kolundan tutup sürüklemeye başladım.
İtiraz etmeden peşimden gelirken bileğimi kavrayıp aynı hızda koşmaya başladık. İli taraftada mahzenlerin üstünde kilit vardı. İşeriden sağa dönüp karşılaştığımız manzarayla bir an bakıştık. Üç ayrı yol. Nemli koku burnumuza dolarken nefes nefese kalıp birbirimize baktık.
Arkadan gelen seslerle aynanda arkaya dönüp gelen seslere odaklandık. Kalbim deli gibi atıyor nefes almama izin vermiyordu. Adımlar yaklaşırken gür bir kahkaha yankılanda yollarda.
"Yanlış yer beyaz geyik! Orqda bütün yollar bana çıkar!"
Elimde iki kılıç vardı. Birisini Veyl' e uzattım. Kafamı kaldırıp dik gözlerle ona baktım. Tereddüt etti. Kılıca bir süre bakıp elini yavaşça kılıca uzattı.
Ne yaşamıştı yada ne yaşatmıştı.
"Dağılalım." Dedim tek düz bir sesle. Kafasıyla onaylayarak sağ taraf gitmeye yeltendiğinde bir anda duraksadı. Kılıçla yavaş yavaş elini kesmeye başladı. Elindeki kan yere bütük damlalarla damlamaya başladı. Elindeki kanı yavaşça yere damlatarak ortaya doğru ilerdedi. Ben olayı anlamaya çalışırken adamların koşmaya başladığı hissediliyordu.
"Sola doğru git. Arkana bakma, sadece koş nefes nefese kalsanda koş. Durma. Eğer çıkarsan geri gelme. Hatta burayı unut." Dedi tek nefesde. Son sözlerini eder gibi. Beni kurtarmak ister gibi. Daha kaç gündür tadınığı bir kadını kurtaracaktı.
Peki ben.
Aylar önce babamla kavga edip gitmiştim şehirden. Şimdi burnumda tüten kokusunu gülerken içi parlayan gözlerini, annemi özlemiştim. Ama bu Veyl denen adam özlemden yoksun gibiydi. Ne bir özlem ne bir acıma.
Yavaş yavaş kanı duvara sürttü. Duvar kanla dolmuş elinin izini alırken duvardakş kanlar yavşça aşağıya doğru süzülmeye başladı.
Konuşamadım. İzledim. Yaram kanamaya başlamış sıcak basarken Veyl'i izleyip ne yapmam gerektiğüni düşünüyordum. Elini dıvardan alıo yavaş adımlarla sağa yönelip göz ucuyla bana baktı.
"Git. Söyle babana birisi sonunda borcunu ödedi."
Şaşırsamda hafidçr başımı sallayıp onayladım. Sola dopru koşmaya başladığımda arkamda bir cesed yığını bırakmış gibi hissettim. Meşaleyle aydınlanmış daracık bir alanda koşarken nem ve kan kokusu burnunu sızlatmaya yetmişti.
Dakilalarca koşmuştum. Ciğerlerim pes etmek üzeri olsada Veyl'in dedikleri hala kafamın bir köşesinde yankılanıyordu.
Ne borcu.
Ne borcu.
Ne borcu.
Kolidorda bir sağa sonra sola dönüyordum. En sonunda ileride demir paslanmıl bir kapı gördüm.
Kapının yanına gittiğimde itsemde açılmadı. Elimdeki kılıcı kapının kilidine vurunca demirin sesi kolidoru inletti. Kapıyı iterken çıkan ses beynimi yerken çok fa,la açmadan aradan çıktım.
Elimi karnıma koyduğumda ısşaklık artmış artık kan pelte pelte olmaya başlamıştı.
Konsrattin şehri buraya çok yakındı. Gidip buraya yardım çağıracaktım. Borç ödemek can vermekle olmazdı. Dalların arasonda koşarken yaklaşık on beş dakika sonra şehrin kapılarını gördüm. Adımlarımı sabit tutmaya çalışırken ilerideki askerler beni tanıyıp kapıyı açtı. Babam hem bir vali hemde dövüş öğretmeniydi. Buradaki öğrencilere kılıç, mızrak, ok veya hançerlerin nasıl kullanılması gerekiğini öğretirdi.
Babamın evine yaklaştığımda herkesin bana tuhaf bakmaya başladığını hissettim. Kapının önüne geldiğimde derin nefes alıp var gücümle kapıya vurmaya başladım. Kapının açılmasıyla ileride babamı onun arkasında ise mor kıyafetler içinde annemi gördüm. Babamın korku dolu ifadesiyle bir anda benim yanımda bulundu.
"İyi misin?" Dedi tekrarlamaya devam etti.
"İyi misin?"
"Kahretsin nasıl yaralandın." Diye elimi karnımdaki yaraya götürdüğünde elini itip bir anneme bir babama baktım.
"Baba," Dedim söyleyeceğim şeyi düşünerek. Boğazımda kalan kelimeler boğazıma batmaya ve kanatmaya başlamıştı. İkiside benim ne diyeceğimi bekliyor endişeli gözlerle bana bakıyorlardı.
"Veyl sana olan borcunu ödedi." Dedim zorlukla. Şaşkın gözler bir anda ifadesizliğe kalınca onlara sorgularcasına baktım. Bir anda babamın dudağının bir kenarı kıvrıldı. Şaşkın gözlerle ona bakarken tek bir cümle kurdu.
"Nerede o? " anlaşılan sadece birbirlerini tanımıyorlar birnirlerine destek olan iki yabancılardı.
Akça hapisanesi
Akça Hapishanesi’nin zeminindeki o metalik sessizlik, kemik çatırdatan bir soğukla birleşmişti. Veyl, dizlerinin üzerinde, bileklerinden süzülen kanın yarattığı o küçük göletin ortasında duruyordu. Elleri arkadan sıkıca bağlanmış, boynu bükülmüştü.
Alaric, elindeki gümüş neşteri Veyl’in bileğine saplamadan hemen önce, yüzüne eğilip o zehirli hakikatleri kusmaya başladı.
"Baban seni hiç sevmedi Veyl," dedi Alaric, sesi bir yılanın ıslığı gibi yankılandı mahzende.
"O, tahtında otururken senin bir kahraman olduğunu değil, bir canavar olduğunu düşünüyordu. Yıllardır içindeki o melek güçlerini kurutmak için gizli büyüler yaptırdı. Senin o kutsal ışığın, onun tacının gölgesinde bir tehditti. Seni yok etmek için her gece büyücülerle ayinler düzenledi, ruhunu bu karanlığa o itti. Sen bir evlat değil, onun için bitirilmesi gereken bir hatasın."
Veyl’in gözleri, Alaric’in her kelimesiyle biraz daha karardı. İhanet, neşterden daha derine batmıştı. Öz babası, o ulu kral, onu sevmek yerine bir ur gibi söküp atmak istemişti.
Sevilmek veyl için on altı yıl önce solmuştu. Ondan sonra bir boşluk oluşmuştu kalbinde zaten. Onun sevilmesi on altı yıl önce çığlıkların içinde solmuştu. Yide içinde birşeyler kırıldı. Belki sevilmek istemedi ama güvenmişti.
En azından babam bana bunu yapmaz demişti eskiden. Şimdi ise gözleri kararıyor nefret onu boğuyordu.
Alaric neşterle bileğinde sırayla kesik atmaya başladı.
Bir,
İki,
Üç,
Dört...
Bileklerinden kan kendine bir yol bulmuş gibi akmaya başladı.
Alaric Veyl'in sağ kolundaki bandanayı yavaş yavaş çıkarmaya başladı. Kesikler yüzünden elleri titrediğinde engel oomak için uğraşmıştı ama nafile. Bandanayı yere attığında gördüğü görüntüyü Alaric bile hesaba katmadı.
Lotus.
Alaric'in kahkahası bütün odaya doldurdu. Veyl kafasını yavaşça yukarı kaldırıp Alaric'e nefretle bakmaya başladığında içinde aslında zayıflığını gizlemeye çalışan bir çocuk vardı.
Bileğindeki kanlar arttığında Veyl üşümeye teni beyazlamaya başladı.
"Vay vay vay!" Dedi Alaric alay eden bir sesle.
"Bizim geyiğe bak sen." Deyip eliyle Veyl'in çenesini kaldırıp Veyl'e daha fazla yaklaştı.
"Sakat kalmış ama hala kahramancılık oynamaya devam ediyor." Gülümsemesi büyüdü Veyl ise kısık kısık nefesler vermeye başlamıştı. Alatic eliyle Veyl'in yüzünü sağa doğru atınca Veyl yerde kırık bir cam parçası gördü. Alaric arkasını dönüp yürümeye başladı. Odadan çıkarken Veyl kendine bir yemin etti. Odanın kapısı Alaric çıktığı an gür bir sesle kapandı. Odada sadece Vely ve her saniye azalan kan kalmıştı. Kısık nefesler verirken sürünerek kırık camın yanına gitmeye çalıştı.
Ne fark ederdi sakat olmak. Bir yemin etmişti o,
Yaşayacaktı.
Peki şimdi yaşıyormuydu? Veyl kendine acıyor ama bunu bile dile getiremiyordu.
Aklı hala lilith'deydi.
Onun babası Valerius Valtor'a olan can borcunu ödemişti.
Can mı kurtakmatı bu?
Ayağa kalmadan yerde sürünmeye çalıştı. Biraz ilerideydi ama ona uzun bir yok gibi görünüyordu.
Yavaşta olsa aldı eline camı. Yavaşça elinde ipi kesmeye başladı. İp kanla sulanmıştı tıpkı kaderi gibi.
Bileğindeki ıslak ip koptu. Bileğindeki sızılar atrıyordu. Ne kadar küçük yaralar olsada çok fazlalardı.
Başının dönmesine rağmen yavaşça ayağa kalktı. Bileğindeki kan eline doğru akmaya başlamıştı zaten. Odanın ortasında her yer kan içindeydi. Kapı gür bir sesle açılınca iki düşmen göz göze geldi. Alaric'in gülümsemesi solmuş bir şekildr Veyl'e baktı. Yanında en az yirmi beş adam vardı. Hepsi Veyl'in etrafını salınca Alaric elini havaya kaldırıp işaret yaptı.
Alaric’in işaretiyle oda bir anda kılıç şakırtılarıyla yankılanmaya başladı. Yirmi beş adam, ellerindeki çelikleri Veyl’in üzerine savurarak çemberi daralttı. Veyl, yerdeki kan gölünün içinde ona doğru koşan adamın kolundan tutup onu ters çevirdiğinde bir kemik kırılma sesi duyuldu adam acı içinde bağorırken yere düşen kılıçla tek hamlede adamın boğazını kesti. Kılıcın kabzasını kavradığı an, on altı yıllık nefret parmak uçlarından namluya sızdı.
İlk üç saldırgan aynı anda hamle yaptı. Veyl, kılıcını geniş bir kavisle savurarak saldırıları havada karşıladı; çıkan kıvılcımlar karanlık odayı anlık bir ışıkla aydınlattı. Sakat olmayan bacaklarının üzerinde bir yay gibi gerilip ileri atıldı. İlk adamın savunmasını düşürüp göğüs kafesine derin bir kesik attı, ardından dönerek ikincisinin kılıcını elinden uçurdu.
Hareketleri bir cellat kadar keskin ve hırslıVeyl, onuncu adamı yere serdiğinde sağ bileğindeki Lotus mührü sinsi bir sızıyla zonklamaya başladı. Bu güç, damarlarında akan bir zehir gibiydi; kılıcı her savurduğunda kolundaki kaslar geriliyor, mühür sanki derisini içerden yakıyordu.
On beşinci adamı midesinden deştiğinde Veyl’in ağzından sıcak bir kan boşaldı. Lotus, ona bu üstün hızı ve gücü veriyordu ama karşılığında yaşam enerjisini emiyordu. Veyl’in görüşü bulanıklaşmaya başladı ama kılıcı bir an bile yavaşlamadı.Odada sadece beş kişi kalmıştı. Veyl, kılıcını iki eliyle kavrayıp son bir gayretle ileri atıldı. Çelik çeliğe çarptığında çıkan ses, Veyl’in hırıltılı nefeslerine karışıyordu.
Son üç adamı da seri hamlelerle saf dışı bıraktığında, kılıcının ucu yere değdi ve mermer zeminde tiz bir ses çıkardı. Yirmi beş ceset, kan gölünün içinde hareketsiz yatıyordu.
Veyl, titreyen eliyle kılıcı Alaric’in boğazına dayadı. Tam o anda kapı gür bir sesle patladı.Lilith ve babası Valerius Valtor, beraberindeki askerlerle içeri daldı. Askerler anında Alaric’i Veyl’in kılıcının ucundan çekip aldılar.
Alaric kelepçelenip sürüklenerek götürülürken, Veyl’in elindeki kılıç büyük bir gürültüyle yere düştü.Veyl’in vücudu sanki buzdan bir cendereye girmiş gibi şiddetle sarsılmaya başladı. Teninin beyazlığı kireç rengine döndü; damarlarında kan yerine kar suyu akıyor gibiydi. Acı, bileklerindeki kesiklerden tüm vücuduna yayılırken dizleri kırıldı.
"Veyl!" Odanın içini Valerius Valtor' un gür sesi duyuldu.
Valerius koşarak Veyl'in yanına çöktü.
Lilith Alaric'in yanından Veyk'in başına geldi. İçinde Veyl'i geride bıraktığı için duyulan pişmanlık dahada büyüdü.
Veyl bir psikopat gibi gür bir kahkaha attı. Buna Lilith'de babasıda şaşırmıştı. Ayapa kalkmaya çalıştığında Lilith ona destek oldu. Bir sarhoş gibi sendeleyerek yanan kandilin başına gitti. Valerius onun arkasından bir gölge gibi geliyordu.
Veyl'in titremesi arttı.
"Soğuk." Dedi sessizce ama Valerius duydu.
"Çok soğuk."Diye sayıklamaya başladı. Kaşlarını kaldırarak konuşmaya başladı.
"Viran efendisi,"Gerisini söylemek için derin bir nefes aldı.
"Ben bu kadarını hak ettim mi?" Dedi inanamaz gibi. Sanki bu kadarını beklemiyor gibiydi. Ne kadar duyhu bağlarını koparsada acıyordu işte kalbi.
"Benimde kalbim acıyor."Dediğinde sesi kısılmıştı.
Valerius onun yaşadığını duyunca bir ümit olmuştu içinde. Şimdi baktığında ise ne kadar yanıldığını görüyordu.
"Seni hiç sevmediler mi çocuk? Ruhun öyle bir ayazda kalmış ki, ısınmak için koca bir odayı ateşe vermişsin de yine de titriyorsun. Seni sevmek yerine sana sadece hayatta kalmayı öğretmişler; bu yüzden zaferin bile bir yas gibi kokuyor."
Riven'dan eser kalmamıştı. O neşe saçan çocuk gitmiş yerine duygusuz sadece bir gövde kalmıştı.
Ölüm sadece gömülmek miydi? Çığlıklar arasında küle dönüşmek yada ruhunun kaybolması bir ölüm müdür?
Asıl garip olan tanrının hala Veyl'i yaşatmak için uğraşmasıydı. Tabi bu yaşamaksa....
(Lotus işaretini açıklayayım. O zamanda güçler büyüler olduğu için vücutta kalpten kola doğru giden bir damar var. Bu damar kesilirse vücudunda lotus yaprakları olur ve bu yapraklar o ne zaman güc sınırını aşarsa bir yaprak düşer ve o zaman günler boyunca dayanılmaz bir acı ve üşüme hisseder.)
