7. bölüm / 8
Lost Hollow7. Bölüm: Batının Kulesi
Bölümler 8Şu an: 7. Bölüm: Batının Kulesi
- 1 1. Bölüm: Kasabaya Giden Son Yol612 kelime
- 2 2. Bölüm: Sessizliğin İçinde1.525 kelime
- 3 3. Bölüm: Eski Bir İz1.206 kelime
- 4 4. Bölüm: Bir Eve Dönüşmek1.264 kelime
- 5 5. Bölüm: Tozlu Sayfalar2.430 kelime
- 6 6. Bölüm: Ormanın Sakinleri3.780 kelime
- 7 7. Bölüm: Batının Kulesi2.535 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 8. Bölüm: Dünya Gördüğümüzden İbaret Değildir2.104 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
17 Haziran | 09:36
Telefonumun titreşimiyle uyandım.
Yastığımın altına sıkıştırdığım kolumu çıkarıp komodine uzandım. Ekranda birkaç bildirim görünüyordu. Gözlerimi ovuşturarak telefona baktığımda Lara'nın adını gördüm.Dün gece ona yazmayı düşünmüştüm ama yaşadıklarımın ardından kendimi o kadar yorgun hissetmiştim ki günlüğüme birkaç cümle yazdıktan sonra yatağa uzanmış, ne zaman uyuduğumu bile fark etmemiştim.
Lara ise belli ki beni unutmuş değildi.
08:51
Lara: Hâlâ hayatta mısın?
08:52
Lara: Dün bütün gün ortadan kayboldun. Yeni ev, yeni kasaba derken arkadaşını unuttun galiba.
09:04
Lara:Hazel?
09:05
Lara: Eğer Hollow seni kaçırdıysa en azından bir işaret gönder.
Gülümsedim. Lara'nın endişelendiğinde bile saçmalamayı başarabilmesi, yıllardır değişmeyen özelliklerinden biriydi. Mesaj kutusunu açıp yazmaya başladım.
Hazel: Günaydın sana da. Ölmedim, kaçırılmadım ve arkadaşlarımı unutmadım.
Cevabı neredeyse anında geldi.
Lara: O zaman neden yazmıyorsun?
Hazel: Çünkü burada hayatımın en tuhaf iki gününü geçirdim ve nereden başlayacağımı bilmiyorum.
Bu kez cevap gelmesi birkaç saniye sürdü.
Lara: Tamam. Şimdi merak ettim. Anlat.
Yatağımda doğruldum. Bir elimle yorganı üzerimden attım, diğer elimle mesaj yazmaya devam ettim. Önce kütüphaneden bahsettim. 1998 tarihli gazeteyi, kaybolan Eleanor Wells'i ve kenara kurşun kalemle yazılmış 17-B notunu anlattım. Sonra meydandaki yaşlı kadından söz ettim. Kadının kuzey yoluna gitmemem gerektiğini söylemesini ve eski fotoğraflar hakkında yaptığı garip uyarıyı da ekledim.
Lara'nın cevapları peş peşe gelmeye başladı.
Lara: Bir dakika.
Lara: Bir kadın sana fotoğrafa dikkat etmeni söyledi ve sen bunu bana ancak şimdi mi anlatıyorsun?
Hazel: Daha bitirmedim.
Lara: Bu cümle beni hiç rahatlatmadı.
İstemeden güldüm. Sonra devam ettim.
Noah'la tanışmamızı, kasabayı birlikte gezmemizi ve kuzey yolunun girişinde gördüğümüz karanlık şekli anlattım. İlk geceki karşılaşmayı, üç kez duyduğumuz sesi ve Noah'ın aniden oradan ayrılmak istemesini yazdım.
Bir süre cevap gelmedi. Ekrana baktım. Lara'nın yazıyor işareti belirip kayboldu. Sonra yeniden belirdi.
Lara: Hazel, dalga geçmiyorum. Gerçekten ne gördün?
Hazel: Tam olarak bilmiyorum. Ağaçların arasında duran, kapı ya da pencere gibi görünen bir şeydi. Dün gece de evimizin arkasında başka bir şey gördüm.
Lara: Başka bir şey derken?
Derin bir nefes aldım.
Bunu yazmak bile dün geceki korkuyu yeniden hissetmeme yetiyordu.
Hazel: Çok büyük bir şeydi. Bir insana benzemiyordu. Boyu ağaçlardan daha yüksekti. Yürürken vücudu sanki şekil değiştiriyordu. Yüzünü göremedim ama başının olduğu yerde iki soluk nokta vardı.
Bu kez Lara hemen cevap vermedi.
Telefonu dizlerimin üzerine bıraktım. Birkaç saniye sonra ekran yeniden aydınlandı.
Lara: Bana bunun bir şaka olduğunu söyle.
Hazel: Keşke.
Lara: Peki annenle baban gördü mü?
Hazel: Hayır. Penceremden baktım. Sonra ormanın içinden üç kez aynı ses geldi ve o şey ağaçların arasında kayboldu.
Lara: Bunu birine anlatmalısın.
Hazel: Kime? Bana kim inanır?
Lara: Ben sana inanıyorum.
Bu mesajı okuduğumda yüzümdeki gülümseme kayboldu. Lara'yı yıllardır tanıyordum. Birbirimize her şeyi anlatırdık. Bazen günlerce konuşmadığımız olurdu ama ne zaman gerçekten ihtiyacım olsa yanımda olacağını bilirdim. Yine de onun bana inanması, yaşadığım şeyin ne olduğunu açıklamıyordu.
Hazel: Bilmiyorum. Belki de karanlıkta yanlış bir şey gördüm.
Lara: Belki. Ama bunu tek başına çözmeye çalışma, tamam mı?
Hazel: Tamam.
Lara: Bir de bu Noah meselesine dönelim.
Kaşlarımı kaldırdım.
Hazel: Ne olmuş Noah'a?
Lara: Bütün bunları anlatırken çocuğun adını en az on kere yazdın.
Hazel: Çünkü olayların içindeydi.
Lara: Tabii. Yalnızca olayların içinde.
Gözlerimi devirdim.
Hazel: Lara, lütfen.
Lara: Peki, peki. Şimdilik susuyorum. Ama bu konuşma bitmedi.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Lara'nın bu özelliğini seviyordum. Ne kadar ciddi bir şey anlatırsam anlatayım, bir şekilde beni gülümsetmeyi başarıyordu.
Yine de mesajlarımızı kapattıktan sonra bir süre düşündüm.
Lara'ya gördüğüm şeyi anlatmıştım. Artık bu sırrı yalnızca ben taşımıyordum.
Fakat bu, daha fazla kişiye anlatmam gerektiği anlamına gelmiyordu.
Henüz elimizde hiçbir açıklama yoktu.
Ve ben, açıklamaya ulaşana kadar araştırmayı bırakmaya niyetli değildim.
Öğle yemeğinden sonra odamda oturup eski haritanın fotoğrafını büyüttüm. Noah'ın dedesinden kalan haritada, eski yapının bulunduğu bölgenin doğusunda ince bir çizgi vardı. İlk bakışta sıradan bir patikaya benziyordu. Fakat çizgi, günümüzdeki yollarla örtüşmüyordu.
Dün Noah'a bunu sormayı düşünmüştüm ama eski yapının içindeki işareti bulduktan sonra konu değişmişti.
Şimdi haritaya daha dikkatli bakıyordum.
Çizginin sonunda küçük bir dikdörtgen bulunuyordu. Yanındaki yazı neredeyse tamamen silinmişti.
Defterimi açıp işareti çizdim.
Altına üç soru yazdım.
Bu yol nereye gidiyor?
Dikdörtgen neyi gösteriyor?
17-B ile bağlantısı var mı?
Telefonumu elime aldım. Noah'ın numarası hâlâ bende yoktu. Dün bunu konuştuğumuzda şaka yaparak konuyu değiştirmişti. Telefonunun şarjının bittiğini söylemişti ama bana pek inandırıcı gelmemişti. Belki de gerçekten numarasını vermek istemiyordu. Bu düşünce hoşuma gitmedi. Yine de onu zorlamaya niyetim yoktu. Birlikte araştırma yapıyorduk ama bu, birbirimize her şeyi anlatmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyordu.
Defterimi çantama koydum ve evden çıktım.
Saat iki buçuğa yaklaşıyordu.
Noah'ı kasabanın batı tarafındaki eski otobüs durağında buldum.
Durağın çatısı paslanmıştı. Yanındaki tahta bankın boyası dökülmüş, üzerindeki yazıların çoğu silinmişti. Kasabanın merkezindeki kalabalıktan uzak, sakin bir yerdi.
Noah bankta oturmuş haritayı inceliyordu. Beni görünce başını kaldırdı.
— Tam zamanında, dedi.
Yanına yaklaştım.
— Bir yere geç kalmış gibi görünmüyorum.
— Ben de öyle dedim.
— O zaman neden tam zamanında?
Noah haritayı katladı.
— Çünkü beş dakika daha bekleseydim sıkılmaya başlayacaktım.
— Ne kadar sabırsızsın.
— Sen de ne kadar geç kalıyorsun.
Saatime baktım.
— Daha iki buçuk bile olmadı.
— Benim için geç.
Gözlerimi devirdim ve yanına oturdum.
Bir süre konuşmadan etrafı izledik. Otobüs durağının önünden birkaç araba geçti. Uzakta bir köpek havladı. Sonra Noah haritayı yeniden açtı.
— Bugün kuzey ormanına gitmiyoruz, dedi.
Ona döndüm.
— Bunu duymak güzel.
— Dün bulduğumuz yerin çevresinde hâlâ araştırmamız gereken şeyler var. Ama önce haritadaki başka bir noktaya bakmak istiyorum.
Parmağıyla eski çizgiyi gösterdi.
— Burası kasabanın batısına gidiyor. Eski yolun bir bölümü hâlâ duruyor olmalı.
— Peki neden daha önce oraya gitmedin?
Noah bir an durdu.
— Çünkü oranın ne olduğunu bilmiyordum. Haritayı da yeni buldum sayılır. Dün gördüğümüz işaretten sonra diğer yerleri de araştırmanın anlamlı olabileceğini düşündüm.
Bu cevap mantıklıydı.
— Peki orada ne bulmayı umuyorsun?
— Hiçbir şey.
Şüpheyle ona baktım.
— Hiçbir şey mi?
— Bir şey bulmayı bekleyerek araştırmaya başlarsan, her şeyi aradığın şeye benzetmeye başlarsın. Önce ne olduğunu görmemiz gerekiyor.
Bir an sustum.
Sonra gülümsedim.
— Bunu senden beklemiyordum.
— Neyi?
— Mantıklı bir şey söylemeni.
Noah kahkaha attı.
— Teşekkür ederim. Sanırım.
Ayağa kalktı ve haritayı cebine koydu.
— Hazır mısın?
— Hazırım.
Birlikte batı tarafına doğru yürümeye başladık.
Kasabanın merkezinden uzaklaştıkça evler seyrekleşti. Yolun iki yanında küçük bahçeler, eski ahşap çitler ve yıllardır kullanılmadığı belli olan birkaç bina vardı.
Noah, haritadaki işaretleri bugünkü yollarla karşılaştırarak ilerliyordu. Ben de çevredeki tabelaları ve sokak isimlerini not ediyordum.
Bir süre sonra asfalt yol daraldı ve yerini taşlı bir yola bıraktı.
Yolun kenarında, neredeyse tamamen sarmaşıklarla kaplanmış eski bir tabela duruyordu.
Noah durdu.
— Sanırım burası.
Yanına gidip tabelaya baktım. Yazıların çoğu silinmişti. Yalnızca birkaç harf seçilebiliyordu.
… GÖZLEM …
Başımı kaldırdım.
— Gözlem mi?
Noah tabelanın çevresindeki sarmaşıkları dikkatlice araladı.
— Öyle görünüyor.
— Ne gözlemi?
— Bilmiyorum. Belki eskiden burada bir gözlem noktası vardı.
Haritayı çıkardı ve tabelanın arkasındaki dar yolu gösterdi.
— Yol buradan devam ediyor.
Tabelanın arkasında, otların arasında kaybolan eski bir patika vardı. Yolun iki yanında yabani bitkiler büyümüştü. Bazı taşlar toprağa gömülmüş, bazılarıysa yerinden oynamıştı.
Bir süre patikanın başında durduk.
— Sence buraya insanlar geliyor mu? diye sordum.
Noah çevreye baktı.
— Bilmiyorum. Ama tabelanın üzerindeki sarmaşıklar uzun zamandır kesilmemiş. Burası pek kullanılan bir yer gibi görünmüyor.
— O zaman neden hâlâ haritada işaretli?
— Belki eski haritalarda kalmıştır.
Patikaya girdik.
Yol çok uzun değildi ama ilerledikçe çevremizdeki ağaçlar sıklaştı. Buradaki orman, kuzeydeki kadar yoğun değildi. Güneş ışığı dalların arasından yere düşüyor, yolun üzerindeki taşları aydınlatıyordu.
Bir süre sonra ağaçların arasında metal bir yapı belirdi.
Yaklaştığımızda bunun küçük, yükseltilmiş bir platform olduğunu gördük. Dört metal ayak üzerine kurulmuştu. Merdivenlerinin bir kısmı paslanmış, korkulukları eğilmişti. Üst tarafında, camları kırılmış küçük bir gözlem odası bulunuyordu.
Platformun çevresi otlarla kaplanmıştı.
Noah durup yapıya baktı.
— İşte bu beklediğimden daha ilginç.
Ben de başımı kaldırdım.
— Buradan bütün ormanı görebilirsin.
Platformun arkasında, ağaçların arasından Hollow'un bir bölümü görünüyordu. Uzakta saat kulesinin üst kısmı seçilebiliyordu.
Burası, kasabanın geçmişte gözlem amacıyla kullandığı bir nokta olabilirdi. Ancak kimin, neyi gözlemlediğini bilmiyorduk.
Merdivenlere yaklaştık.
Noah ilk basamağa ayağını koyduğunda metal hafifçe gıcırdadı.
— Önce ben çıkacağım, dedi. — Merdivenler sağlam görünmüyor.
— Ben de zaten sana bunu söyleyecektim.
— Tabii.
Yavaşça yukarı çıktı. Ben de arkasından ilerledim. Her basamakta metalin çıkardığı ses, sessizliğin içinde yankılanıyordu.
Platforma ulaştığımızda rüzgârın daha güçlü estiğini fark ettim. Üst taraftaki küçük odanın kapısı aralıktı. Noah kapıyı dikkatlice itti.
İçerisi toz içindeydi.
Duvarlardan birinde eski bir pano asılıydı. Panonun üzerinde sararmış kâğıt parçaları ve silik çizgiler vardı. Köşedeki masanın üzerinde kırılmış bir dürbün duruyordu.
Pencerenin altındaki metal dolap kapalıydı.
— Burası gerçekten bir gözlem noktasıymış, dedim.
Noah masaya yaklaştı.
— En azından öyle görünüyor.
Pano üzerindeki kâğıtlardan birini inceledim. Üzerinde kasabanın çevresini gösteren eski bir çizim vardı. Bazı bölgeler daire içine alınmıştı. Kuzey Ormanı'nın bir bölümü de işaretlenmişti.
Hemen yanındaki kâğıtta ise tarih bulunuyordu.
12 Haziran 1998.
Nefesimi tuttum.
— Noah, buraya bak.
Yanıma geldi.
Tarih, Eleanor Wells'in kaybolduğu yıl ve eski gazetede gördüğümüz olayla aynıydı.
Kâğıdın alt kısmında küçük bir not vardı.
“Kuzey hattında hareketlilik gözlendi. Kayıtlar ana arşive gönderilecek.”
Cümle kısa ve belirsizdi.
Ama artık yalnızca bir gazete haberine sahip değildik. Aynı tarihte, kasabanın dışında bulunan bir gözlem noktasında da kuzey hattıyla ilgili bir kayıt tutulmuştu.
— Bu, birilerinin ormanı izlediği anlamına gelebilir, dedim.
Noah kâğıdı dikkatle inceledi.
— Evet. Ama neden izlediklerini bilmiyoruz.
— Belki kaybolan insanlarla ilgilidir.
— Belki. Ama henüz bunu kanıtlayamayız.
Başımı salladım.
Haklıydı. Tarihlerin ve yerlerin örtüşmesi önemliydi ama tek başına her şeyi açıklamıyordu.
Panonun altındaki çekmeceyi açtım. İçinde birkaç boş dosya ve paslanmış bir anahtar vardı. Anahtarın üzerine küçük bir etiket bağlanmıştı.
Etikette yalnızca şu yazıyordu:
B-2
Noah anahtarı eline aldı.
— Bu bir kapının anahtarı olabilir.
— Buradaki dolabın mı?
Anahtarı dolabın kilidine yaklaştırdı ama denemeden önce durdu.
— Belki. Ama zorlamayalım. Önce fotoğrafını çekelim.
Telefonumu çıkarıp anahtarın ve etiketin fotoğrafını çektim. Sonra dolabın kapağını dikkatle inceledik. Kilit paslanmıştı ve anahtarın uyup uymayacağını anlamak zordu.
Noah anahtarı cebine koymadı. Onu bulunduğu yere geri bıraktı.
— Buraya ait olduğunu bilmiyoruz, dedi. — Şimdilik olduğu yerde kalsın.
Bu davranışı hoşuma gitmişti. Bulduğumuz her şeyi alıp götürmek yerine, önce neye baktığımızı anlamaya çalışıyorduk.
Odanın geri kalanını da inceledik. Başka okunabilir bir belge bulamadık. Bazı kâğıtlar nemden parçalanmış, bazılarıysa tamamen silinmişti.
Tam çıkmak üzereyken gözüm pencerenin kenarındaki ince çizgilere takıldı.
Camın altındaki metal çerçeveye bir şey kazınmıştı.
Üç kısa çizgi.
Yan yana, birbirine yakın.
Dün eski yapının kapısında gördüğümüz üç çentiği hatırladım.
— Noah…
O da çizikleri gördü.
İkimiz bir süre sessiz kaldık.
— Bunlar aynı şey mi? diye sordum.
Noah başını hafifçe yana eğdi.
— Benzer görünüyorlar. Ama aynı kişi tarafından yapıldıklarını bilmiyoruz.
Parmağımı çizgilerin üzerinde gezdirmedim. Yalnızca fotoğrafını çektim.
Bunu açıklayamıyorduk.
Fakat artık elimizde üç farklı yerde karşımıza çıkan benzer işaretler vardı.
Ve bunlardan biri, 1998 tarihli gözlem kaydının hemen yanında bulunuyordu.
Platformdan indiğimizde güneş hâlâ ağaçların üzerinden görünüyordu. Bir süre yapının çevresinde dolaştık ama başka bir giriş ya da ek bina bulamadık.
Noah haritayı açtı.
— Sanırım burası haritadaki dikdörtgen.
Haritaya baktım.
İşaret, tam da bulunduğumuz yeri gösteriyordu.
— Demek ki harita düşündüğümüzden daha doğru, dedim.
— Evet. Ama bu haritanın kim tarafından çizildiğini hâlâ bilmiyoruz.
Bir süre sessizce yürüdük.
Sonra dayanamadım.
— Noah, sana bir şey sorabilir miyim?
— Sor.
— Daha önce burada insanların kaybolduğunu duydun. Peki hiç kaçırıldıklarından bahseden oldu mu?
Noah'ın yüzündeki ifade ciddileşti.
Bir süre cevap vermedi. Yolun kenarındaki taşlara baktı, sonra ellerini ceplerine soktu.
— Evet, dedi sonunda. — Ama bunlar yalnızca duyduğum şeyler.
— Ne duydun?
— Bazı insanlar, kaybolanların kendi istekleriyle gitmediğini söylüyordu. Özellikle yıllar önce ortadan kaybolanlar hakkında böyle söylentiler vardı. Birilerinin onları götürdüğünü iddia edenler olmuştu.
— Kimlerin?
— Bilmiyorum. Kimse açıkça bir isim vermiyordu. Bazıları yabancılardan söz ediyordu. Bazıları da kasabada yaşayan insanların bir şeyler sakladığını düşünüyordu.
İçim ürperdi.
— Peki sen buna inanıyor musun?
Noah bir süre düşündü.
— Birilerinin kaçırıldığına dair elimde hiçbir kanıt yok. Ama insanların neden kaybolduğunu bilmediğimiz de doğru. Ben yalnızca duyduklarımı sana anlatıyorum.
Onun dürüstlüğü içimi biraz rahatlattı.
— Bunu benimle paylaştığın için teşekkür ederim.
Noah bana döndü.
— Birlikte araştırıyoruz, Hazel. Bildiğim şeyleri senden saklamanın bir anlamı yok.
Bu cümle beklediğimden daha fazla hoşuma gitti.
Birlikte araştırıyorduk.
Artık yalnızca dün gece yaşanan korkutucu bir olayın ardından yan yana gelmiş iki yabancı değildik. Birbirimize güvenmeyi öğreniyorduk.
— Peki, dedim. — Bir sonraki adımımız ne?
Noah haritayı katladı.
— Belediye arşivi. Burada gördüğümüz kayıtların devamı orada olabilir.
— Yarın mı?
— Yarın.
— Güzel. Bu kez gitmeden önce saat belirleyelim.
Noah güldü.
— Haklısın.
Bir an durduktan sonra ekledi:
— Öğleden sonra, saat üçte meydanda?
— Anlaştık.
Elimi uzattım. Noah elimi sıktı.
— Yarın görüşürüz, Hazel.
— Yarın görüşürüz.
Birlikte kasabanın merkezine doğru yürüdük. Yolun ayrıldığı yerde farklı yönlere gitmemiz gerekiyordu.
Noah elini kaldırarak vedalaştı.
Ben de ona el salladım.
Bir süre sonra arkamı dönüp bakmadım ama onunla yeniden buluşacağımı bilmek beni mutlu etmişti.
Telefon numarasını hâlâ almamıştım.
Belki de bir dahaki sefere bunu gerçekten başarabilirdim.
17 Haziran | 21:56
Bugün Noah'la eski gözlem kulesini araştırdık. Onunla vakit geçirmek hoşuma gidiyor. Hollow'da tek arkadaşım o sayılır. Yine de bazı tuhaflıkları var; bazen bir şey biliyormuş gibi davranıyor, bazen de sorularımdan kaçıyor. Belki de onu henüz yeterince tanımıyorum. Dün gece gördüğüm şey hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Gözlerimi her kapattığımda bahçenin karanlığında yükselen o biçimsiz silüeti hatırlıyorum. Ağaçlardan daha uzundu ve hareketleri hiçbir canlıya benzemiyordu. Ne olduğunu bilmiyorum ama bir daha görmek istemediğimden eminim. Gözlem kulesinde bulduğumuz belgeler de kafamı karıştırıyor. Tarihler, kuzey hattıyla ilgili kayıtlar ve Eleanor Wells'in kaybolduğu dönemle örtüşen notlar… Eleanor kaybolduğunda orada bir hareketlilik yaşanmış olabilir. Peki, eğer kaçırıldıysa bunu kim yaptı? Neden insanları kaçırıyorlardı? Hollow'dan ne istiyorlardı? Aklımda cevaplardan çok daha fazla soru var. Noah olmasaydı bütün bunlarla nasıl baş ederdim, bilmiyorum. Yine de ona ne kadar güvenebileceğimden emin değilim. Bir de üç çizgi var. Gözlem kulesinin penceresindeki izler, eski yapıda gördüklerimize benziyordu. Üç ayrı yerde aynı işaret… Üstelik bunlar sıradan çizikler değil, bir pençenin bıraktığı izler gibiydi. Bunun tesadüf olması mümkün mü? Belki korktuğum için her şeyi birbirine bağlıyorum. Ama ya yanılmıyorsam? Ya dün gece gördüğüm şey bizi takip ediyorsa? Bütün bunların aynı hikâyenin parçaları olup olmadığını bilmiyorum. Fakat artık elimizde yalnızca söylentiler yok; tarihler, belgeler ve açıklayamadığımız izler var. Her yeni ipucu beni gerçeğe biraz daha yaklaştırırken önüme daha fazla soru çıkarıyor. Bazen keşke hiçbir şey bulmasaydım, diyorum. Ama merakım korkumdan daha ağır basıyor. Artık gerçeği öğrenmeden geri dönemem.
— Hazel
Telefonum titreşti. Lara mesaj göndermişti.
Lara: Bugün ne yaptın? Lütfen bana yine ormanda korkunç bir şey gördüğünü söyleme.
Gülümsedim.
Hazel: Bu kez yaratık görmedim.
Bu cevap beni neden rahatlatmadı?
Hazel: Çünkü eski bir gözlem noktası bulduk. İçinde 1998 tarihli belgeler vardı.
Lara: Hazel, normal insanlar öğleden sonralarını böyle geçirmiyor.
Hazel: Biliyorum.
Lara: Yarın ne yapacaksınız?
Hazel: Belediye arşivine gideceğiz. Belki 17-B hakkında bir şey bulabiliriz.
Lara: Tamam. Ama dikkatli ol. Gerçekten.
Hazel: Olacağım. Söz.
Telefonu masaya bıraktım. Pencereye yaklaşıp dışarı baktım. Bahçe karanlıktı. Çitin ötesinde ağaçlar sessizce duruyordu. Bu kez hiçbir şey görmedim. Yine de gözlerimi ormandan ayırmak kolay olmadı. Dün gece gördüğüm şeyin ne olduğunu hâlâ bilmiyordum. Belki de bir süre daha öğrenemeyecektim. Ama artık başka sorularımız da vardı. 1998'de neden birileri kuzey hattını gözlemliyordu? B-2 anahtarı hangi kapıyı açıyordu? Ve neden farklı yerlerde aynı üç çizgiyle karşılaşıyorduk?
Günlüğümü kapattım. Yarın belediye arşivine gidecektik. Belki cevap bulacaktık. Belki de yalnızca daha fazla soru ama artık bunu tek başıma yapmıyordum.
Hollow'un geçmişine açılan kapı, sandığımdan çok daha genişti. Ve ben, ilk kez, o kapının ardında ne olduğunu gerçekten öğrenmek istiyordum.
Bölüm etkileşimi
