6. bölüm / 7
Lost Hollow6. Bölüm: Ormanın Sakinleri
Bölümler 7Şu an: 6. Bölüm: Ormanın Sakinleri
- 1 1. Bölüm: Kasabaya Giden Son Yol612 kelime
- 2 2. Bölüm: Sessizliğin İçinde1.525 kelime
- 3 3. Bölüm: Eski Bir İz1.206 kelime
- 4 4. Bölüm: Bir Eve Dönüşmek1.264 kelime
- 5 5. Bölüm: Tozlu Sayfalar2.430 kelime
- 6 6. Bölüm: Ormanın Sakinleri3.780 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 7. Bölüm: Batının Kulesi2.535 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
16 Haziran | 08:37
Uyandığımda ilk fark ettiğim şey, odanın içindeki sessizlikti. Gözlerimi açmadan birkaç saniye boyunca yatağımda hareketsiz kaldım. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Perdenin arasından sızan güneş ışığı duvarın üzerinde ince bir çizgi oluşturmuştu. Her şey sıradan görünüyordu. Fazlasıyla sıradan. Sonra dün geceyi hatırladım. Paslanmış tabela. Ağaçların arasındaki karanlık şekil. Topraktaki ayak izleri.
Ve üç kez duyduğumuz o ses.
Tık. Tık. Tık.
Gözlerimi yeniden kapattım. Belki de uyandığımda her şeyi daha mantıklı değerlendirebilirdim. Dün akşam gördüğümüz şeyin bir kapı, eski bir yapı ya da ağaçların oluşturduğu bir gölge olma ihtimali vardı. İnsan karanlıkta gördüklerini kolayca yanlış yorumlayabilirdi.
Fakat Noah'ın yüzündeki ifadeyi hatırlayınca bu düşünceye tutunmak zorlaştı.
O, benim gibi ne gördüğünü anlamaya çalışan biri gibi davranmamıştı.
Sanki orada bulunmamamız gerektiğini biliyordu.
Yatağımdan kalkıp pencereye yürüdüm. Perdeyi tamamen açtığımda bahçe bütün ayrıntılarıyla ortaya çıktı. Dün akşam güneş ışığının azaldığı saatlerde gördüğüm ağaçlar, şimdi sıradan ve zararsız görünüyordu. Dalların arasında saklanan hiçbir şey yoktu. Çimlerin üzerinde yalnızca sabah çiyi vardı.
Gözlerim istemsizce bahçenin en uzak köşesine kaydı.
Ormanın başladığı yere.
Dün gördüğümüz karanlık şekli buradan göremiyordum. Ağaçlar görüşümü tamamen kapatıyordu. Yine de gözlerimi o noktadan ayıramadım.
Telefonumu komodinden aldım. Noah'ın numarası bende yoktu. Aslında onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Nerede yaşadığını, boş zamanlarında neler yaptığını, ailesinin kimlerden oluştuğunu bile sormamıştım.
Buna rağmen dün gece yaşananları düşünürken aklıma ilk gelen kişi oydu.
Çünkü gördüğüm şeyi anlatabileceğim başka kimse yoktu.
Günlüğümü açıp masanın üzerine koydum. Önceki gece yazdıklarımı yeniden okudum. Kelimeler sayfada düzenli sıralanmıştı ama olayları hatırladıkça içimdeki huzursuzluk artıyordu.
Sayfanın altına yeni bir cümle yazdım.
Noah bir şey biliyor. Ama ne kadarını bildiğinden emin değilim.
Kalemi bıraktım.
Ardından bir cümle daha ekledim.
Bugün gerçeğe biraz daha yaklaşacağım.
Bunu yazdıktan sonra kendime gülmeden edemedim. Sanki bir dedektifmişim gibi davranıyordum. Oysa elimde eski bir gazete haberi, numarası belirsiz bir dosya ve açıklayamadığım bir görüntüden başka bir şey yoktu.
Yine de artık geri dönüp hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımı biliyordum.
Aşağı indiğimde annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Tezgâhın üzerinde kesilmiş meyveler, ekmek ve iki fincan kahve vardı. Pencereden giren güneş ışığı mutfağı aydınlatıyordu.
Annem beni görünce gülümsedi.
— Günaydın. Bugün biraz daha dinlenmiş görünüyorsun.
— Öyle mi?
— Dün eve geldiğinde yüzün bembeyazdı. Noah seni fazla mı dolaştırdı?
Sandalyeyi çekip oturdum.
— Biraz. Ama güzeldi.
Annem önümdeki tabağa ekmek koydu.
— En azından kasabayı tanımaya başlıyorsun. Buraya taşındığımızdan beri evden başka bir şey görmedin.
Bıçağı elime alıp ekmeğime tereyağı sürdüm.
— Aslında bugün de dışarı çıkmayı düşünüyordum.
— Yine kütüphaneye mi?
Bir an duraksadım.
— Belki. Ama önce Noah'la buluşabilirim.
Annem başını kaldırıp bana baktı.
— Dün tanıştığın çocukla mı?
— Evet. Kasabayı gezdirmeyi teklif etti.
— Güzel. Yeni bir arkadaş edinmen iyi olur.
Yeni bir arkadaş.
Annem bunu söylerken dün gece ormanda yaşadıklarımızdan haberi olmadığını düşündüm. Ona anlatmak istedim. En azından bir kısmını. Fakat Noah'ın sözleri aklıma geldi.
Bugün gördüğümüz şeyi kimseye anlatma.
Nedenini bilmiyordum. Üstelik Noah'ın kendisi de ne gördüğümüzü bilmediğini söylemişti.
Yine de anneme anlatmadım.
— Bu arada, baban dün akşam yine geç geldi. Bugün de yoğun olacakmış. İşleri biraz düzene girince hep birlikte kasabayı gezebiliriz.
— Olur.
Kahvaltımı bitirirken aklımda tek bir soru vardı.
Noah bugün benimle yeniden buluşmak ister miydi?
Dün yaşananlardan sonra benden uzak durmayı seçebilirdi. Belki de yalnızca beni oradan uzaklaştırmak için sert davranmıştı. Onu henüz tanımıyordum ve davranışlarının ardındaki nedenleri anlamak kolay değildi.
Tabağımı kaldırıp lavaboya bıraktım. Anneme dışarı çıkacağımı söyledikten sonra odama döndüm, üzerime koyu yeşil bir gömlek ve siyah kot pantolon giydim. Saçlarımı topladım, telefonumu ve defterimi çantama koydum.
Kapıdan çıkmadan önce bir kez daha ormana baktım.
Bu kez orada hiçbir şey görmedim.
Ama bu, orada hiçbir şey olmadığı anlamına gelmiyordu.
Hollow'un merkezine vardığımda saat dokuzu biraz geçmişti. Sokaklar dünden daha sakindi. Birkaç dükkân yeni açılmış, fırının önünde iki kişi sıraya girmişti. Meydandaki saat kulesi dokuzu gösterirken uzaktan bir bisiklet zili duydum.
Noah'ı ilk olarak fırının önünde aradım. Sonra meydandaki banklara baktım. Onu göremeyince kendi kendime söylendim.
Belki de buluşacağımızı hiç söylememiştik.
Dün yalnızca kasabayı gezdirmişti. Bugün yeniden buluşacağımıza dair söz vermemişti.
Telefonumu çıkarıp saate baktım.
Tam geri dönmeyi düşünürken arkamdan bir ses geldi.
— Beni mi arıyorsun?
Döndüm.
Noah, elinde iki kâğıt bardakla birkaç adım gerimde duruyordu. Üzerinde koyu gri bir tişört ve siyah bir ceket vardı. Saçları her zamanki gibi dağınıktı. Yüzündeki hafif gülümseme, dün akşamki gerginliğinden eser kalmadığını düşündürüyordu.
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
— Belki.
— Belki mi?
— Kendine fazla güvenme.
Noah güldü ve bardaklardan birini bana uzattı.
— Sıcak çikolata. Kahve içmediğini varsaydım.
Bardağı şaşkınlıkla aldım.
— Nereden çıkardın bunu?
— Dün fırının önünde kahve alan herkese baktın ama kendine bir şey almadın. Sonra vitrindeki sıcak çikolatayı inceledin.
Bir an ona baktım.
— İnsanları bu kadar dikkatli mi izliyorsun?
— Yalnızca taş atıp penceresini açtırdığım insanları.
İstemeden güldüm.
— Hâlâ o taş meselesini unutmadım.
— Ben de bir daha yapmayacağımı söylemiştim.
— Güzel. Çünkü bir dahaki sefere kafana geri atabilirim.
Noah kahkaha attı.
Onun güldüğünü ilk kez bu kadar rahat görüyordum. Dün akşamki ciddiyetinin yerini daha doğal bir ifade almıştı. Birkaç dakika boyunca ormanda yaşananlardan hiç söz etmeden konuştuk.
Noah bana kasabadaki en iyi fırının hangisi olduğunu, hangi sokakta daha güzel kitapçılar bulunduğunu ve meydandaki saat kulesinin neden yıllardır tamir edilmediğini anlattı. Bazı şeyleri o kadar abartılı anlatıyordu ki doğru olup olmadıklarını ayırt etmekte zorlanıyordum.
— Şu saat kulesinin saati yirmi yıl önce durmuş, dedim.
— Daha uzun.
— Peki neden kimse tamir ettirmiyor?
— Çünkü herkes saatin yanlış olduğunu biliyor ama kimse saatin kaç olduğunu bilmiyor.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Bu nasıl bir mantık?
— Hollow mantığı.
Başımı iki yana salladım.
— Bu kasabada herkes biraz tuhaf.
Noah gülümsemesini koruyarak bana baktı.
— Daha hiçbir şey görmedin.
Bu cümleyi şaka olarak söylediğini düşündüm. Yine de birkaç saniye boyunca gözlerini benden ayırmaması içimde küçük bir huzursuzluk yarattı.
Sıcak çikolatamdan bir yudum aldım.
— Dün gece olanlar hakkında konuşabilir miyiz?
Noah'ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
— Tahmin etmiştim.
— Orada ne gördüğünü biliyor musun?
— Hayır.
— Peki neden bu kadar korktun?
Bir süre cevap vermedi. Meydanın diğer tarafına baktı, sonra elindeki bardağı yakındaki çöp kutusuna attı.
— Korktuğumu söylemedim.
— Noah, neredeyse beni kolumdan tutup oradan sürükleyecektin.
— Çünkü hava kararıyordu.
— Hava henüz tamamen kararmamıştı.
— Hazel…
— Bak, senden her şeyi bilmeni beklemiyorum. Ama bir şey biliyorsan bana söylemeni istiyorum. Dün gece gördüğümüz şey yüzünden uyuyamadım.
Noah derin bir nefes aldı.
— Tamam. Ama benim de her şeyi bilmediğimi anlaman gerekiyor.
Başımı salladım.
— Anlat.
Etrafımıza baktıktan sonra meydanın daha sakin olan tarafına yürüdü. Ben de peşinden gittim. Birkaç adım sonra eski belediye binasının yanındaki taş duvarın önünde durduk.
Noah ellerini ceplerine soktu.
— Hollow'da büyüdüm. Çocukluğumdan beri bu kasabada bazı şeyler hakkında konuşulduğunu duydum. Ama bunların çoğu söylentiydi.
— Ne tür söylentiler?
— İnsanların kaybolması hakkında.
Kalbim hızlandı.
— Eleanor Wells gibi mi?
Noah başını bana çevirdi.
— Eleanor Wells adını nereden biliyorsun?
— Kütüphanedeki eski gazetelerde gördüm. 1998'de kaybolmuş. Sonra dosyası kapatılmış ama kadının bulunup bulunmadığı yazmıyordu.
Noah'ın yüzü ciddileşti.
— Demek o haberi de buldun.
— O haberi de mi?
Bir an sustuğunu fark ettim.
— Başka ne bulduğumu düşünüyorsun?
Noah bakışlarını kaçırdı.
— Bazı insanların kaybolduğunu duydum. Sadece yıllar önce değil. Daha yakın zamanlarda da. Ama kimse bunların bağlantılı olduğunu kanıtlayamadı.
— Kaçırıldıklarını mı söylüyorsun?
— Bazı insanlar öyle olduğunu düşünüyor. Birilerinin onları götürdüğünü, sonra da bir daha geri dönmediklerini anlatıyorlar. Ama bunları anlatanlar bile ne olduğundan emin değil. Kimi evden kaçtıklarını söylüyor, kimi başka bir yere taşındıklarını. Bazen de ailelerin kasabayı aniden terk ettiği konuşuluyor.
— Peki polis?
— Polis her kaybolma olayını ayrı ayrı araştırmış olabilir. Bilmiyorum. Sana söylediğim şeylerin çoğunu başkalarından duydum. Elimde kanıt yok.
Söylediklerini dikkatle dinledim. Sesinde bir şey sakladığını düşündürecek bir tereddüt vardı ama bu, gerçeği bildiği anlamına gelmiyordu.
— Neden kimse daha fazla araştırmıyor?
Noah acı bir ifadeyle gülümsedi.
— İnsanlar anlamadıkları şeylerden korkarlar. Bazen korktukları şeyin üzerine gitmek yerine onun hakkında konuşmamayı seçerler.
— Sen de mi?
Bu kez doğrudan gözlerime baktı.
— Ben konuşmamayı seçmiyorum. Sadece bilmediğim şeyler hakkında biliyormuş gibi davranmıyorum.
Cevabı hoşuma gitmişti. Belki de ilk kez ona gerçekten güvenebileceğimi düşündüm.
— O zaman birlikte öğrenebiliriz, dedim.
Noah kaşlarını kaldırdı.
— Birlikte mi?
— Evet. Sen kasabayı biliyorsun. Ben de araştırma yapmayı seviyorum. Senin duyduğun söylentilerle benim bulduğum eski kayıtları bir araya getirebiliriz. Belki hiçbir şey bulamayız. Belki de bazı sorularımıza cevap buluruz.
Noah bir süre beni izledi. Sonra başını hafifçe eğdi.
— Senin tehlikeli bir merakın var, Hazel.
— Bunu iltifat olarak kabul edeceğim.
— Etmelisin.
İkimiz de güldük.
Aramızdaki gerginlik biraz olsun dağılmıştı. Noah artık bana dün geceki gibi davranmıyordu. Bir şeyleri benden saklıyor olabilirdi ama en azından konuşmaya başlamıştı.
Sonra cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı.
— Aslında sana göstermek istediğim başka bir yer var.
Kâğıdı açtığında eski, elle çizilmiş bir harita gördüm. Kenarları yıpranmıştı. Üzerinde bazı sokaklar, ağaçlık alanlar ve kuzey tarafında işaretlenmiş küçük bir daire bulunuyordu.
— Bu ne? diye sordum.
— Dedemin eski eşyalarının arasında buldum. Hollow'un bugünkü haritasına benzemiyor ama bazı yerler aynı. Burada artık var olmayan yollar işaretlenmiş.
Parmağımı kuzeydeki dairenin üzerine koydum.
— Burası neresi?
— Tam olarak bilmiyorum. Ama dedem bir zamanlar burada eski bir dinlenme alanı olduğunu söylerdi. Ormanın içinde, kasabadan uzakta. Sonra yol kapanmış.
— Neden?
Noah omuz silkti.
— Bana hiçbir zaman anlatmadı. Ben de çocukken pek ilgilenmedim.
Haritayı dikkatle inceledim. Dairenin yanında silik bir işaret vardı. Birkaç çizgiden oluşuyordu ama neyi temsil ettiğini anlayamadım.
— Beni oraya götürebilir misin?
Noah bana baktı.
— Bugün mü?
— Başka ne zaman?
— Önce bir şey söyleyeceğim. Ormanın içine girersek birbirimizden ayrılmayacağız. Bilmediğimiz yerlere tek başımıza gitmeyeceğiz. Bir şey ters giderse geri döneceğiz.
— Kabul.
— Ve gördüğümüz her şeyin doğaüstü olduğuna karar vermeyeceğiz.
Gülümsedim.
— O zaman sen de gördüğümüz her şeyi normal bir şeymiş gibi açıklamaya çalışma.
Noah elini uzattı.
— Anlaştık mı?
Elini sıktım.
— Anlaştık.
Böylece yalnızca bir keşfe çıkmaya değil, birbirimize karşı dürüst olmaya da söz vermiş olduk.
En azından ben öyle düşünüyordum.
Kasabanın kuzeyine doğru yürürken Noah bana eski haritadaki yolları anlattı. Bazıları yıllar önce kapatılmıştı. Bazılarıysa yeni yolların altında kalmıştı. Hollow'un geçmişi, düşündüğümden çok daha karmaşıktı.
Evlerin seyrekleştiği noktaya ulaştığımızda Noah haritayı yeniden açtı.
— Buradan sola dönmemiz gerekiyor.
— Kuzey Ormanı'na mı gidiyoruz?
— Evet ama dün gittiğimiz patikadan değil. Haritada başka bir yol var.
Bir süre sonra ana yolun kenarındaki çalılıkların arasından dar bir geçit bulduk. İlk bakışta buranın bir yol olduğunu anlamak zordu. Dallar birbirine dolanmış, yabani otlar toprağın üzerini kaplamıştı. Yine de bazı dallar kırılmıştı ve yerde, çamurun üzerinde ince bir iz uzanıyordu.
Noah eğilip yere baktı.
— Buradan yakın zamanda biri geçmiş.
— Dün gördüğümüz ayak izleri gibi mi?
— Belki. Ama yalnızca izlere bakarak ne zaman oluştuğunu söyleyemem.
Çantasından küçük bir el feneri çıkardı.
— Yanında neden fener taşıyorsun? diye sordum.
— Çünkü ormana gidiyoruz.
— Bu kadar hazırlıklı olacağını düşünmemiştim.
— Sen de yanında defter taşıyorsun. Buraya gelip şiir yazmayacağını ikimiz de biliyoruz.
Gülerek başımı salladım.
— Tamam, bir puan senin.
Geçitten içeri girdik.
Ağaçlar sıklaştıkça güneş ışığı azalmaya başladı. Yerdeki yapraklar ıslaktı ve her adımımızda hafif bir hışırtı duyuluyordu. Havanın sıcak olmasına rağmen ormanın içinde serinlik vardı. Nemli toprak ve yosun kokusu etrafımızı sarmıştı.
Bir süre yürüdükten sonra ağaçların arasından taş bir duvar göründü.
Önce bunun yalnızca büyük bir kaya olduğunu düşündüm. Yaklaştığımızda duvarın düz yüzeyini, taşların arasındaki harcı ve kenarlarında büyümüş yosunları fark ettim.
— Noah…
O da duvarı görmüştü.
— Sanırım bulduk.
Duvarın arkasında ne olduğunu görmek için etrafından dolaştık. Birkaç adım sonra ağaçların arasında geniş, çukur bir alan açıldı.
Karşımızda eski bir yapı duruyordu.
Ya da geriye ondan kalanlar.
Taş duvarların bir kısmı çökmüştü. Üzerini sarmaşıklar kaplamıştı. Girişin iki yanında, zamanla kararmış sütunlar yükseliyordu. Çatının büyük bölümü yoktu ama arka tarafta hâlâ ayakta duran bir bölüm vardı. Pencereleri boştu; içleri karanlıktı.
Burası sıradan bir kulübe değildi. Yapının büyüklüğü, bir zamanlar birden fazla insanın burada kalmış olabileceğini düşündürüyordu.
Yavaşça yaklaştım.
— Bu yer neden haritalarda yok?
Noah eski duvarın üzerinde parmaklarını gezdirdi.
— Belki de uzun zamandır kullanılmadığı için.
— Bir dinlenme alanına hiç benzemiyor.
— Haklısın.
Girişin üzerindeki taş kemerde silik bir kabartma vardı. Yapraklara ve yosunlara rağmen ortasında birbirine bağlanan iki daire seçilebiliyordu. Altında bazı harfler bulunuyordu ama çoğu aşınmıştı.
Defterimi çıkarıp gördüklerimi not ettim.
Noah girişin yanındaki toprağa çömeldi.
— Hazel, buraya bak.
Yanına gittim.
Toprakta, eski yapının taşları arasında kalan dar bir aralık vardı. Aralığın çevresindeki yosunlar diğerlerinden farklıydı; bir kısmı ezilmiş, bazı taşlar da yerinden oynatılmıştı.
— Burada bir şey mi var?
Noah parmaklarını taşın kenarına yerleştirdi. Hafifçe bastırdığında taşın altındaki toprak dağıldı.
— Burası yakın zamanda hareket ettirilmiş olabilir.
Kalbim hızlandı.
— Yani biri buraya geliyor.
— Ya da hayvanlar taşları oynatmıştır. Bunu henüz bilmiyoruz.
İçimdeki heyecanla korku birbirine karıştı.
Bir yandan buranın yıllardır terk edilmiş bir yer olmasını bekliyordum. Diğer yandan çevredeki izler, buranın tamamen unutulmadığını düşündürüyordu.
Girişe yöneldik.
İçerideki hava dışarıdan daha soğuktu. Tavandan sarkan kökler, kırılmış tahta parçaları ve taşların üzerine düşmüş yapraklar vardı. Duvarlarda, ne olduklarını anlamadığım koyu lekeler görünüyordu.
Fenerin ışığını odanın içinde gezdirdim.
— Burası ne için kullanılıyormuş olabilir?
Noah omuz silkti.
— Belki eski bir konaklama yeri. Belki de bir depo.
— Depoların pencereleri olmaz mı?
— Her depo aynı olmak zorunda değil.
— Her şeyi açıklamak zorunda da değilsin.
Noah bana dönüp gülümsedi.
— Seninle tartışmak çok kolay.
— Çünkü haklıyım.
— Bunu zaman gösterecek.
Gülerek yapının arka tarafına doğru ilerledim. Burada diğer odalardan daha dar bir koridor vardı. Duvarın bir kısmı çökmüş, taşlar zemine dağılmıştı. Koridorun sonunda dikdörtgen biçiminde eski bir kapı görünüyordu.
Kapının önünde durdum.
Üzerinde üç küçük çentik vardı.
Yan yana değil, hafifçe aşağı doğru eğimli bir çizgi oluşturacak şekilde sıralanmışlardı.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Dün gece duyduğumuz sesi hatırladım.
Tık. Tık. Tık.
— Noah, dedim.
Yanıma geldi.
— Ne oldu?
Kapıyı gösterdim.
— Sence bu çentikler ne için?
Noah eğilip yakından baktı.
— Bilmiyorum. Belki bir aletle yapılmıştır.
— Üç tane.
— Gördüm.
— Dün geceki sesle aynı sayıda.
Noah doğruldu.
Yüzündeki ifade değişmişti. Artık şaka yapmıyordu.
— Hazel, bu yalnızca bir benzerlik.
— Biliyorum. Ama yine de garip.
Kapının kolu yoktu. Tahta yüzeyi nemden şişmiş, kenarları çürümeye başlamıştı. Noah omzuyla hafifçe bastırdı. Kapı açılmadı.
— Zorlamayalım, dedi. — Önce başka bir giriş olup olmadığına bakalım.
Tam geri dönecekken koridorun diğer tarafından bir ses geldi.
Sanki taş bir zeminde ağır bir şey sürükleniyordu.
İkimiz de durduk.
Ses bir kez daha duyuldu.
Sürünme sesi. Ardından kısa bir sessizlik.
Noah feneri koridorun sonuna çevirdi.
Işık yalnızca taş duvarı ve yerdeki yaprakları aydınlattı.
— Burada başka biri mi var? diye fısıldadım.
Noah cevap vermedi.
Bu kez ses daha yakından geldi.
Sonra derin, boğuk bir nefes duyduk.
İnsan nefesine benzemiyordu.
Yapının arka kapısından dışarı çıktığımızda ikimiz de hızlı nefes alıyorduk. Noah beni kolumdan çekerek duvarın arkasına götürdü.
— Sessiz ol, diye fısıldadı.
Elini kolumdan çektiğinde parmaklarının titrediğini fark ettim.
— Ne gördün? diye sordum.
— Hiçbir şey.
— Noah, o ses…
— Biliyorum.
Gözleri yapının karanlık penceresindeydi.
Bir süre bekledik. Etraftaki ağaçların arasında rüzgâr dolaşıyor, yapraklar hafifçe hışırdıyordu. Başka hiçbir ses gelmedi.
Sonunda Noah yavaşça doğruldu.
— Buradan ayrılmalıyız.
Bu kez itiraz etmedim.
Yapının önünden geçerken son bir kez arkamı döndüm. Boş pencereler karanlık gözler gibi görünüyordu. İçeride ne olduğunu göremiyordum ama o ağır nefesi yeniden duyabileceğimden korkuyordum.
Ormandan çıkarken Noah'ın yanından ayrılmadım.
Bir süre sonra dayanamadım.
— Bana doğruyu söyle. Daha önce böyle bir şey duydun mu?
Noah yürümeye devam etti.
— Böyle bir ses mi? Hayır.
— Peki başka bir şey?
Durdu.
Ağaçların arasından süzülen ışık yüzünün yarısını aydınlatıyordu.
— Sana bazı insanların kaybolduğunu duyduğumu söyledim, değil mi?
— Evet.
— Birkaç yıl önce, burada yaşayan bir çocuk ortadan kaybolmuştu. Ailesi onun ormana gittiğini söylemişti. Günlerce aramışlar ama bulamamışlar.
İçimdeki huzursuzluk arttı.
— Sonra?
— Sonra ailesi kasabadan ayrılmış.
— Çocuk hiç bulunmadı mı?
Noah başını iki yana salladı.
— En azından ben böyle duydum. O zamanlar küçüktüm. İnsanlar farklı şeyler anlatıyordu. Bazıları çocuğun kaçtığını söyledi, bazıları ailesinin onu başka bir yere götürdüğünü. Birkaç kişi de ormanda bir şey gördüklerini iddia etmişti.
— Ne gördüklerini?
Noah cevap vermeden önce uzun süre düşündü.
— Bilmiyorum. Herkes farklı bir şey söylüyordu. Kimisi uzun boylu bir adamdan bahsediyordu. Kimisi ağaçların arasında hareket eden bir gölgeden. Bir başkası da karanlıkta bir hayvan gördüğünü anlatmıştı. Ama hiç kimse gördüğü şeyin ne olduğunu kesin olarak söyleyememişti.
— Peki sen bunlara inanıyor musun?
Noah bana baktı.
— Dün geceye kadar bunları yalnızca söylenti olarak görüyordum.
Bu cevap içimdeki korkuyu daha da büyüttü.
Çünkü Noah artık bana yalnızca duyduğu şeyleri anlatmıyordu. O da gördüğümüz şeyin ne olduğunu bilmiyordu.
Ve bilmediği şeyden korkuyordu.
Ormandan çıktığımızda güneş çoktan yükselmişti. Kasabanın sesleri yeniden duyulmaya başlamıştı. Uzaktan araba motorları, insanların konuşmaları ve bir dükkânın açılan kepenginin sesi geliyordu.
Birkaç dakika boyunca konuşmadık.
Sonunda Noah derin bir nefes aldı.
— Sanırım bugün için yeterince keşif yaptık.
— Sanırım.
— Bu kadar kolay kabul etmene şaşırdım.
— İçerideki şeyin ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Ama aptal değilim.
Noah gülümsedi.
— Bunu duymak güzel.
Kasabaya doğru yürümeye devam ettik. Meydana ulaştığımızda küçük bir kafede oturmaya karar verdik. Biraz önce yaşadıklarımızın ardından sıradan bir masada oturup içecek sipariş etmek tuhaf hissettiriyordu.
Garson siparişlerimizi getirince Noah bardağını eline aldı.
— Sana bir şey sorabilir miyim?
— Sor.
— Dün gece neden bana inandın?
Kaşlarımı çattım.
— Ne demek istiyorsun?
— Ormanda gördüğümüz şeyden sonra sana eve dönmeni söyledim. Bana kızabilirdin. Benden uzaklaşabilirdin. Ama bugün tekrar geldin.
Bir süre düşündüm.
— Çünkü sen de oradaydın. Benim gördüğüm şeyi sen de gördün. En azından bana yalan söylemediğini düşünüyorum.
Noah bardağını masaya bıraktı.
— Ya yanılıyorsan?
— O zaman bunu zamanla öğrenirim.
Gülümsedi.
— Sen gerçekten kolay vazgeçmiyorsun.
— Sen de gerçekten çok fazla soru soruyorsun.
İkimiz de güldük.
Sonra konuşma daha sıradan konulara kaydı. Noah bana çocukluğunda kasabanın çevresindeki tepelerde bisiklet sürdüğünü, bir keresinde ormanda kaybolup saatlerce yolunu bulamadığını anlattı. Ben de taşındığımızdan beri evin içinde sürekli kutularla uğraşmaktan sıkıldığımı söyledim.
Bir ara çocukluğumdan bahsettim. Yeni bir yere taşınmanın insana garip bir his verdiğini anlattım. Herkesin birbirini tanıdığı bir kasabada dışarıdan gelen biri olmak, bazen görünmez bir duvarın arkasında duruyormuşsun gibi hissettiriyordu.
Noah başını salladı.
— Hollow'da insanlar birbirlerini tanıdıklarını sanırlar. Ama çoğu yalnızca birbirleri hakkında bir şeyler duymuştur.
— Bu pek iç açıcı değil.
— Sana kasabanın reklamını yapmıyorum.
Gülümsedim.
— Neyse ki.
Bir süre sonra saatime baktım. Annem öğleden önce dönmemi beklemiyordu ama onu da meraklandırmak istemiyordum.
— Gitmem gerekiyor.
Noah başını salladı.
— Yarın yine buluşabiliriz.
Bu cümleyi söylerken yüzünde küçük bir gülümseme vardı.
— Yarın da mı?
— Eğer ormanda kaybolmak istemiyorsan, haritayı doğru okumayı öğrenmen gerekiyor.
— Haritayı sen okuyordun.
— İşte bu yüzden birlikte çalışmamız gerekiyor.
Ayağa kalktım.
— Peki. Ama bir dahaki sefere daha güvenli bir yer seçiyoruz.
— Söz veremem.
— Noah.
— Tamam, tamam. Daha güvenli bir yer.
Kafeden çıktığımızda meydanın köşesinde durduk. Birbirimize veda ettik. Ben eve doğru yürürken arkamdan seslendi.
— Hazel!
Döndüm.
Noah ellerini ceplerine sokmuştu.
— Dün gördüğümüz şey hakkında… Kimseye bir şey söyleme. En azından şimdilik.
Bir an ona baktım.
— Neden?
Noah'ın yüzündeki gülümseme kayboldu.
— Çünkü henüz ne olduğunu bilmiyoruz. İnsanlar bilmedikleri şeyleri duyduklarında kendi hikâyelerini yaratırlar. Gerçeği bulmamızı istiyorsan önce neyin gerçek olduğunu anlamalıyız.
Söyledikleri mantıklıydı.
Başımı salladım.
— Tamam.
Sonra yollarımız ayrıldı.
Eve vardığımda annem mutfakta öğle yemeği hazırlıyordu. Beni görünce nerede olduğumu sordu. Ona Noah'la kasabayı gezdiğimizi söyledim. Eski bir yapıyı keşfettiğimizi anlatmayı düşündüm ama sonra vazgeçtim.
Henüz ne bulduğumuzu bilmiyordum.
Öğle yemeğinden sonra odama çıktım ve kapıyı kapattım. Çantamdan defterimi çıkardım. Yeni bir sayfa açıp başlığı yazdım.
16 Haziran — Eski Yapı
Altına gördüğüm her şeyi sıraladım.
Taş duvarlar. Eski kapı. Üç çentik. Karanlık koridor. Ağır nefes.
Sonra Noah'ın anlattıklarını yazdım.
Kaybolan çocuk.
Kasabadan ayrılan aile.
Ormanda görüldüğü söylenen belirsiz şekiller.
Kalemimi bıraktım ve geriye yaslandım.
Bütün bunlar birbiriyle bağlantılı mıydı? Yoksa ben, Hollow'un geçmişinde karşıma çıkan her şeyi aynı hikâyenin parçaları hâline mi getiriyordum?
Bilmiyordum.
Fakat artık bu araştırmayı tek başıma yapmıyordum.
Noah'la aramızda bir anlaşma vardı. Birlikte keşfedecek, birlikte araştıracak ve bilmediğimiz şeyler hakkında aceleyle karar vermeyecektik.
Bunu düşünmek içimi biraz rahatlattı.
Günlüğün sonuna bir cümle daha yazdım.
Belki de Hollow'da ilk kez bir arkadaş ediniyorum.
Cümleye bakıp gülümsedim.
Sonra aklıma eski yapının içindeki ses geldi.
Gülümsemem kayboldu.
Çünkü Noah'la birlikte orada gördüğümüz şeyin ne olduğunu hâlâ bilmiyorduk.
Ve o şeyin yalnızca terk edilmiş bir binanın içinde bulunduğundan da emin değildim.
Saat 23:18
Gece yarısına yaklaşırken odama çekilmiştim. Annemle babam salondaydı. Evin içinden televizyonun boğuk sesi geliyordu. Günlüğümü kapatıp komodine koydum ve yatağıma uzandım.
Uyumaya çalışıyordum.
Tam gözlerim kapanmak üzereyken bahçeden bir ses geldi.
Önce rüzgârın dalları hareket ettirdiğini düşündüm.
Sonra bir şeyin çimlerin üzerinde ağır ağır sürüklendiğini duydum.
Yatağımda doğruldum.
Ses bir kez daha geldi.
Bu kez daha yakından.
Yavaşça kalkıp pencereye yaklaştım. Perdeyi aralamadan önce birkaç saniye bekledim. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki kendi nefesimi bile duymakta zorlanıyordum.
Sonunda perdeyi araladım.
Bahçe karanlıktı.
Sokak lambasının ışığı çimlerin bir bölümünü aydınlatıyordu. Ağaçların gölgeleri yere düşmüş, dallar rüzgârla hafifçe sallanıyordu.
İlk bakışta hiçbir şey göremedim.
Sonra ormanın başladığı yerde bir hareket fark ettim.
Ağaçların arasından bir şey çıkıyordu.
Önce bunun bir insan olduğunu düşündüm. Ancak gördüğüm şey yükseldikçe bu ihtimal giderek anlamsızlaştı. Başının bulunduğu yer, ağaçların alt dallarından çok daha yukarıdaydı. Gövdesi karanlığın içinde kayboluyordu. Uzun, biçimsiz uzuvları yere doğru sarkıyordu.
Hareketsiz kaldım.
Şeyin neye benzediğini anlamaya çalışıyordum ama zihnim ona bir şekil veremiyordu. Bir hayvana benzemiyordu. İnsan olduğunu söylemek de mümkün değildi.
Yalnızca büyüktü.
O kadar büyüktü ki ağaçların arasında yürürken dallar gövdesine çarpıyor, bazıları kırılarak yere düşüyordu.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Yürüyüşünde doğal olmayan bir şey vardı. Gövdesi ilerlerken uzuvları farklı yönlere hareket ediyor, karanlığın içinde şekli sürekli değişiyordu.
Elimi ağzıma kapattım.
Tam o sırada başını kaldırdı.
Beni gördüğünü düşündüm.
Pencerenin arkasında durduğum yeri doğrudan görebileceği bir açıdaydı. Yüzünün nerede olduğunu seçemiyordum ama başının olması gereken yerde iki soluk nokta belirmişti.
Göz müydüler?
Işık mıydılar?
Bilmiyordum.
Nefes almayı unuttum.
Şey birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı. Sonra başını yavaşça yana eğdi.
Bir şey dinliyormuş gibiydi.
Ardından ormanın içinden üç kez vurma sesi geldi.
Tık.
Tık.
Tık.
Karanlık varlık aniden başını sesin geldiği yöne çevirdi. Vücudu bir an için büküldü. Sonra ağaçların arasına doğru ilerlemeye başladı.
Ama koşmuyordu.
Sanki karanlık onu içine çekiyormuş gibi, birkaç saniye içinde gözden kayboldu.
Olduğum yerde kaldım.
Uzun süre hareket edemedim. Sonra pencerenin kilidini kontrol edip perdeleri kapattım. Ellerim titriyordu. Telefonumu alıp acil bir numarayı aramayı düşündüm ama ne söyleyecektim?
Bahçemde ne olduğunu bilmediğim, ağaçlardan daha büyük bir şey gördüm.
Kim bana inanırdı?
Yatağıma geri dönemedim. Masanın başına oturup günlüğümü açtım. Kalemi elime aldığımda parmaklarımın hâlâ titrediğini fark ettim.
Sayfanın altına tek bir cümle yazdım.
Bu gece ormandan çıkan şey bir insana benzemiyordu.
Bir süre yazdığım cümleye baktım.
Sonra telefonumu açıp Noah'ın numarasını bulmaya çalıştım. Numaramız hâlâ birbirimizde yoktu. Ona ulaşamıyordum.
Yapabileceğim tek şey sabahı beklemekti.
Günlüğü kapatıp komodine bıraktım. Yatağa uzandım ama gözlerimi kapatamadım.
Çünkü artık yalnızca Hollow'un geçmişinde ne olduğunu merak etmiyordum.
Ormanın içinde ne yaşadığını öğrenmek istiyordum.
Ve daha da önemlisi…
O şey neden bizim evimizin arkasına kadar gelmişti?
Bölüm etkileşimi
