5. bölüm · LEKE 1: SOY SAVAŞLARI

4. Bölüm

𝕭𝖆𝖉𝖊 🤍

Öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz herkes aynı anda kakara kikiri yapmaya başlamıştı. Koridorlardan gelen bağırışlar içine kadar giriyordu. Sırama yaslanıp derin bir nefes verdim.

İlk yarım günümde… Bir kişiye şimdiden kin gütmeyi başarmıştım.

Yanımdaki sırada oturan Tuğberk ise hiçbirşey olmamış gibi telefonunda takılıyordu. Sanki az önce birbirimizi boğazlama aşamasına gelmemişiz gibi…

Tam o vakit sınıfa Atalay girdi. Elinde iki tane kutu meyve suyu vardı. Birini bana uzattı.

“Al. Kendine gelirsin.”

Kutuyu aldım.

“Eyvallah.”

Atalay boş sıraya oturdu. Meyve suyundan bir yudum çekip pipeti cızırdatırken göz ucuyla yan tarafa, Tuğberk’e baktı. Sonra tekrar bana dönüp sesini iyice kıstı.

“Valla Zeyd, harbi diyorum sende gram akıl yok. Adam okulun ağası gibi geziyor, sen gelmişsin daha ilk dersten adamın damarına basıyorsun.”

Meyve suyunun pipetini ambalajından çıkartıp kutuya sapladım.

“Ne yapayım Atalay? Herif ilk dakikadan ‘benden uzak dur, canını sıkarım’ çekiyor. Neymiş sıranın tapusu ondaymış, kantinde kaynak onun hakkıymış… Yarrağımın başı. Dediğim gibi ben Tekirdağ da bunlardan yüz tane cebimden çıkarıp cebime soktum. Burası kolej diye tapacakmıydım ite?”

Atalay başını iki yana sallayıp güldü.

“Tamam vites küçültmüyorsun okey de, Tuğberk harbi takık bir herif. Tersi falan pistir, konsey monsey dinlemez vurdu mu fena oturtur diyorlar.”

Ben sadece omuz silktim.

“Korkutmaya çalışma beni. Dayak yiyeceksem de onurumla gururumla yerim. Ama kimse bana tepeden konuşamaz.”

Atalay derin bir iç çekti. Meyve suyunu sıraya bırakıp dirseklerini dizlerine yasladı.

“Oğlum mesele dayak değil ki zaten. Tuğberk öyle iki tokat atıp geçecek adam değil. Birini kafasına taktı mı tam takar, kolay kolay da bırakmaz. İnatçı, kinci… Bir de sabrı acayip uzundur. Atıyorum, yarın geçer karşına ama vurmaz seni. Bir hafta, hatta bir ay bekler. Tam siktir edersin unutursun, o zaman gelir hesabı keser.”

Pipetten uzunca bir yudum aldım. Meyve suyunun tadı bile ağzımdaki siniri dağıtmıyordu.

“İyiymiş.”

“İyiymiş mi?”

“He.”

“Oğlum seni korkutmaya çalışmıyorum, ciddi konuşuyorum.”

“Ben de ciddiyim.”

Atalay birkaç saniye suratıma kitlendi.

“Harbi kafan farklı çalışıyor.”

“Olabilir.”

“Bak… Okulda millet Tuğberk’le papaz olmamak için yolunu değiştiriyor. Sende adamı daha ilk günden kafaya aldın.”

“Ben onu kafaya falan almadım.”

Atalay’ın kaşları havaya kalktı.

“E?”

Gözüm istemsizce yan sıraya kaydı. Tuğberk hâlâ telefonuyla uğraşıyordu ama herşeyi can kulağıyla dinlediğinden emindim.

“O beni kafaya aldı.”

Tam o anda…

Yan taraftan alçak ama net bir ses geldi.

“Tam tespit.”

İkimiz aynı anda Tuğberk’e döndük. Telefonundan gözünü bile kaldırmadan konuşmaya devam etti.

“En azından bir konuda kafan çalışıyormuş.”

Bende ona bakıp sırıttım.

“Bak, kulaklarını dört açmışsın. Telefonla aşk yaşıyorsun sanmıştım bir an.”

Tuğberk nihayet telefonu kilitleyip sıranın üstüne bıraktı. Bana doğru döndü.

“Dinlemek zorunda kalıyorum, çünkü çenen mahalledeki teyzeler gibi hiç susmuyor.”

“Rahatsız mı oldun?”

“Oldum.”

“Alış.”

“Sen alış bence.”

Atalay hemen araya girdi.

“Ya daha teneffüs bitmedi. Ağzınızı mı bantlayayım ne yapayım?”

Ben gülerek meyve suyunun kutusunu buruşturdum.

“Bunun ağzına bant yetmez.”

Tuğberk de hiç gecikmedi.

“Seninkine koli bandı bile dayanmaz.”

Sınıfın ön tarafındaki birkaç kişi dönüp bize bakmaya başladı.

Çocuğun biri kafasını iki yana salladı.

“İkiniz de kafayı yemişsiniz.”

Ben omuz silktim.

“Ben bi’ şey yapmıyorum. Bu şahsiyetin egosu tüm okulu kaplıyor.”

Tuğberk dudak büktü.

“Ego diyene bak. Daha okulun yolunu bilmiyorken bana racon kesmeye başlamış.”

“Racon kesmiyorum.”

“Kesiyorsun.”

“Yok.”

“Var.”

Artık taşacak sabrım bile kalmamıştı. Elimi sıraya sınıfı inletecek kadar sertçe vurup ayağa kalktım.

“BAK SENİ SAKATAT YAPARIM HA!”

Tuğberk de hemen ayaklanıp karşıma dikildi.

“YAPSANA! SIÇAYIM AĞZINA! HADİ!”

Artık gerçekten cinayet işleyeceğimi farkeden Atalay hemen önüme atladı.

“Zeyd tamam! Daha ilk günden disiplinlik mi olacaksın!”

O sinirle Atalay’ı ittirdim.

“YA BİR SAL BENİ BE! İKİ DE BİR İŞİME TAŞ KOYUYORSUN! SAL ARTIK!”

O an sinir gözlerimi o kadar kör etmişti ki sınıftan çıktım, doğruca tuvalete gittim. Yolu bilmiyordum ama sinirim beni bir şekilde götürmüştü tuvalete.

Hemen musluğun başına geçtim. Musluğu sonuna kadar açtım. Buz gibi su avuçlarımdan akıp yüzüme vuruyordu.

Bir kere…

İki kere…

Üç kere…

Sonra başımı kaldırıp aynaya baktım. Saçlarım şırkıslak olmuştu. Nefes nefeseydim.

“Amcık…”

Bunu Tuğberk’e mi diyordum, kendime mi, ben bile bilmiyordum. İki elimle lavaboya yaslandım. İçimden söylenmeye başladım.

“Ulan… Tam bir beyinsizsin Zeyd.”

Kapı gıcırdadı. Aynadan gelen yansımaya baktım. Atalay’dı. Sessizce içeri girdi. Hiç konuşmadı. Yanıma kadar gelip diğer lavaboya yaslandı. İkimiz de birkaç saniye susup sadece akan suyu dinledik.

En sonunda Atalay bozdu sessizliği.

“İyi misin?”

Başımı salladım.

“Bilmiyorum.”

“Hâlâ kendine gelemedin mi?”

“Gelirim.”

“Gel zaten.”

Yine sessizlik oldu. Ben aynaya bakmaya devam ediyordum. Atalay ise yere. İçimden birşey dürtüyordu. Az önce onu hunharca itmem gözümün önünden ayrılmıyordu. Boğazımı temizledim.

“Atalay…”

“He?”

“Az önce… Biraz… Bokunu çıkardım.”

Atalay kafasını kaldırıp bana baktı.

“Biraz mı?”

İstemsiz güldüm.

“Tamam. Bayağı çıkardım.”

Atalay da dayanamayıp hafifçe gülümsedi ama yüzündeki o sitemli ifade tamamen silinmemişti.

“Harbi varya, beni değil de duvarı itsen daha az zoruma giderdi.”

Başımı eğdim.

“Haklısın.”

“Ben seni sakinleştirmeye çalışıyorum oğlum.”

“Farkındayım.”

“E sen de geldin öküz gibi ittin.”

“Dedim ya, sinirime yenik düştüm. Özür dilerim.”

Atalay başını kaşıdı.

“Bir daha olmasın. Yoksa bu sefer sana bir uçarım.”

Kısa bir kahkaha attım.

“Sen mi bana uçaca’n?”

“He.”

“İki dakika sonra nefes nefese kalırsın ama.”

“Olsun. En azından denerim.”

İkimizde hafifçe güldük. Atalay omzuma yumruk attı.

“Bak işte. Şimdi kendine geldin.”

Derin bir nefes verdim.

“Yok. Daha tam gelmedim.”

“Hâlâ o ibneyi mi kafana takıyorsun? Ya takma bak şunu.”

Lavabodaki suyu kapattım.

“Tuğberk varya… Sinir uçlarıma dokunmayı çok iyi biliyor.”

“O da seni çözüyor.”

Kaşımı kaldırdım.

“O ne demek?”

“Ne demek olacak? Daha yarım gün oldu Zeyd. Birbirinizin açıklarını kolluyorsunuz. O laf sokuyor, sen geri kalmıyorsun. Sen yükseliyorsun, o daha da üstüne geliyor.”

Aynaya baktım.

“İlk defa biri bu kadar kısa sürede sinir sistemime çöktü. Harbi bela olacak bu çocuk…”

Atalay kapıya yönelirken omzunun üzerinden konuştu.

“Bence olmuş bile.”

Tam kapıyı açacakken koridordan zil sesi duyuldu.

TRRRNNGGG!

Atalay bana döndü.

“Hadi. Beden var.”

“Öfff…”

“Niye? Sevmiyor musun? Bizim sınıf ölüyor o ders için.”

“Şimdi avazımız çıkana kadar koşacağız yüz saat.”

“Bir de eş seçilecekmiş galiba.”

“Eee?”

Atalay sırıtarak kapıyı açtı.

“İnşallah seni Tuğberk’le eş yaparlar.”

Yüzüne bön bön baktım.

“Ağzını hayra aç lan.”

“Birşey demedim ya, Allah Allah…”

“İçime kurt düşürdün şimdi.”

O an içimden sadece “Allah korusun…” diye geçirdim. Ama kader, benimle dalga geçmeyi seviyordu…

İkimiz koridora çıktık. Tıklım tıklımdı. Herkes bir yerlere koşturuyor, merdivenlerde omuz omuza çarpışıyordu. Beden eğitimi olan sınıfların yarısı çoktan bahçeye inmişti.

Atalay yürürken bana direğiyle vurdu.

“Bak, hâlâ telafi hakkın var.”

“Neyin?”

“Git özür dile.”

Elimle nah işareti yaptım.

“Aha bunu dilerim ben ondan.”

“Ulan Tuğberk’den değil be!”

“E?”

“Hayattan.”

“Kes lan.”

Tam merdivenlerden inerken arkamızdan tanıdık bir ses geldi.

“Çıkın lan!”

Tuğberk, Ediz ve Arel bizim arkamızdan geliyordu. Ediz ve Arel’in sınıfıyla derslerimiz çakışmıştı ne yazık ki. Kendileriyle aynı sınıfta değiliz. Ediz 11-D sınıfında, Arel de 10-E.

Herif sanki okul onunmuş gibi yürüyordu. Millet gerçekten ciddi ciddi yol veriyordu bunlara.

Dilimi damağıma vurdum.

“Bir kırmızı halı eksik.”

Atalay hemen kolumu tuttu.

“Başlama yine.”

“Birşey demedim.”

“Dedin işte, duydum.”

“İçimden dedim.”

“Senin iç sesin bile dışarıdan duyuluyor.”

Bahçeye çıktığımızda beden hocası düdüğünü ağzına götürmüş, bütün sınıfı tek sıra dizmeye çalışıyordu. Hava kapalı ve biraz serindi. Çoğu kişi daha ısınmadan üşümeye başlamıştı.

Ben üzerimdeki hırkanın fermuarını çeneme kadar çektim.

“Hocam bu havada koşacak mıyız gerçekten?”

Hoca dönüp suratıma baktı.

“Koşacaksın tabii. Pikniğe gelmedin.”

Sınıftan birkaç kişi kıkırdadı. Ben homurdanarak sıraya geçtim. Hoca elindeki panoya sertçe vurdu.

TAK! TAK!

“Herkes susup beni dinlesin! Bugün eşli bir antrenman yapacağız. İkişerli gruplar olacaksınız. Önce kondisyon ve pas, sonra yarım sahada çift pota maç.”

Atalay hemen yanıma kaydı.

“Beraberiz.”

Bende hocaya bakarak başımı salladım.

“Aynen. Kafa dinleriz.”

Tam o sırada Tuğberk de arkada dikiliyordu. Alp sırıtarak Tuğberk’in omzuna vurdu.

“Hadi Tuğberk, eşleşelim.”

Hoca elindeki listeye göz gezdirip boynundaki düdüğü kaldırdı.

“Hey! Kendi kafanıza göre eşleşmek yok! Ben listeyi hazırladım!”

Sınıftan toplu bir söylenme yükseldi.

“Ama hocam yaaa…”

“İtiraz yok!”

Hoca parmağıyla beni işaret etti.

“Zeyd, sen Tuğberk ile eşsin.”

Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Tuğberk’e döndüm. O da aynı anda bana baktı. İkimizin de suratı bir anda kireç gibi oldu.

Atalay yana kayıp fısıldadı.

“Şom ağzımı sikeyim…”

Beni adımı fırlatarak öne çıktım.

“Hocam! Ben Atalay ile eş olmak istiyorum.”

Tuğberk de durmadı, kaşlarını çatarak hocaya yürüdü.

“Hocam ben de Alp ile eş olmak istiyorum. Bu arkadaşla anlaşamıyorum.”

Hoca iki elini beline koyup ikimize birden dik dik baktı.

“Burası kreş değil gençler. Anlaşmak zorunda değilsiniz, sadece size verilen vazifeyi yerine getireceksiniz. Geçin karşı karşıya!”

Tuğberk hırsla bir nefes verdi. Elindeki basketbol topunu yere vurarak bana doğru yürüdü. Arada yarım metre bile kalmayacak bir şekilde karşıma dikildi.

Topu göğsüme doğru sertçe itti. Top güm diye elime oturdu.

Tuğberk alçak sesle konuştu.

“Gıcık gıcık hareketler yapma, çabuk paslaşalım bitsin bu ders.”

Topu parmaklarımın arasında sıkıp sıttım.

“Tatsızlık çıkarma da at topu. Ders bitsin, yüzünü görmeyeyim.”

Tuğberk başını salladı.

“İsabet olur.”

Hoca düdüğünü çaldı.

TRRRRRNNNN!

“Başla! Göğüs pası ve sprint!”

Topu Tuğberk’in tam göğsüne sert bir pasla fırlattım. Tuğberk topu havada yakalayıp hiç beklemeden bana geri sıktı. Top neredeyse yüzümü yalayıp geçti.

“Yavaş lan ayı!”

“Hızlı oyna!”

İkimiz de sahanın bir ucundan diğer ucuna depar atarken sürekli omuz omuza çarpışıyorduk. O beni çizginin dışına itmeye çalışıyordu, ben de dirseğimle yolunu kesiyordum. İkimiz de tek kelime etmiyorduk ama sahadaki herkes ikimizin arasındaki gerilimi hissedebiliyordu.

On dakika sonra tekrardan düdük çaldı.

“Tamam! Şimdi ikiye iki maç! İki sayı alan kazanır!”

Hoca bizi sahanın ortasına çağırdı.

“Zeyd ve Tuğberk bir takım. Karşılarında da Doruk ve Alp olacak.”

Alp sırıtarak sahadaki yerini aldı.

“Kolay gelsin beyler!”

Tuğberk bana baktı. Yüzündeki ifade tamamen ciddileşmişti.

“Top bende kalacak. Sen sadece boşal.”

“Nah kalacak. Uygun durumdaysam pası atarsın, yoksa kendin sürersin.”

Tuğberk cevap vermedi. Topu oyuna soktu. O sırada Ediz ve Arel tribünlere tünemiş bizi seyrediyordu.

Topu sektirmeye başladı. Ben de hemen boş alana açıldım.

“Sağ!”

Duymamış gibi yaptı. Topu sürmeye devam etti. Doruk denen çocuk önünü kapattı, Alp de sağ taraftan sıkıştırdı.

“Lan pas!”

Hiç bakmadı bile şerefsiz. Bir spin attı, Doruk’u geçmeye çalıştı. Top ayağından açıldı.

PAT!

Alp araya girip topu kaptı.

“Eyvallah Tuğberk!”

Alp potaya kadar yürüdü.

Turnike…

Tak.

Doruk kahkaha attı.

“Takımlaşarak oynasaydınız keşke.”

Ben topu yerden alıp Tuğberk’e baktım.

“N’oldu? Tek başına NBA mi sandın burayı?”

Tuğberk dişini sıktı.

“Kes sesini.”

“Pas atsaydın sayıydı.”

“Boşta değildin ama.”

“Lan dibindeydim!”

“Görmedim.”

“Göz doktoruna git o zaman. Böyle götüyle inatlaşan donuna sıçarmış işte.”

Düdük çaldı.

“Devam!”

Topu kenardan oyuna sokmak için elime aldım. Tuğberk potaya doğru hareketlendi, çalım atıp Doruk’tan sıyrıldı ama yüzündeki hırs hâlâ geçmemişti. Ben ise hiç düşünmeden pası onun tam adımladığı yere fırlattım.

GÜM!

Tuğberk topu havada yakaladı. Bekletmeden sıçradı, panyaya çarptırıp topu potadan geçirdi.

1-1

Top fileyi delip geçince tribünden ıslıklar yükseldi. Ediz’in ayağa fırladığını gördüm.

“OHA!”

Arel kollarını bağlayıp sırıttı.

“İkisinin de egosu beş kat büyük, top küçücük kaldı orada.”

Ben geri geri yürürken Tuğberk’e baktım.

“Düzgün pas atınca oluyormuş demek ki.”

Tuğberk burnundan soludu.

“Bir sayı attık diye kendini Jordan ilan etme.”

“Yok.”

“Daha maç bitmedi.”

“Bende onu diyorum zaten.”

Top yeniden Doruklardaydı. Doruk topu sektirirken yine sırıttı.

“Lan kavga mı ediyorsunuz, basket mi oynuyorsunuz belirsiz.”

Alp de ekledi.

“Biriniz diğerini satmasa maç çoktan bitmişti.”

Ben omuz silktim.

“Bizim takımın iç işleri sizi ilgilendirmez.”

Tuğberk ilk defa aynı tarafa döndü.

“Hadi savunma.”

Sesinde hâlâ ayar vardı ama boş konuşmuyordu. Doruk bir anda sağa kırdı. Ben önüne çıktım.

“Gel lan.”

Doruk crossover attı. Yemedim. Tam dönecekken arkamdan Tuğberk’in sesi geldi.

“Sol! Solunu kapat!”

Refleksle sola bastım. Doruk sıkıştı. Topu Alp’e çıkardı. Alp şutu kaldırdığı anda…

ŞAAAK!

Tuğberk topu havada tokatlayıp tribünlere gönderdi. Top tellerin arkasına uçtu.

Ediz ve Arel yine ayaklandı.

“BLOĞU GÖRDÜN MÜ EDİZ!”

Ben istemsiz ıslık çaldım.

“Fena oturttun ha…”

Tuğberk bana dönmeden konuştu.

“Daha bitmedi.”

“Hava atma.”

“Atmıyorum.”

“Atıyorsun.”

“Ya hadi sus da topu getir!”

Dilimi damağıma vurdum.

“Buyruğa bak hele…”

Homurdanarak topun peşinden gittim. Topu alırken içimden söylendim.

“Herif var ya… Deve gibi oynuyor, bir de üstüne artist.”

Topu ona attım.

“Al lan.”

Tuğberk tek elle yakaladı.

“Düzgün at.”

“Çok konuşuyorsun.”

“Sen daha çok.”

Hoca düdüğünü ağzından çekip bağırdı.

“Kesin! Sadece adam akıllı topunuzu oynayın! Meydan muharebesini başka zaman yaparsınız!”

Sınıftan kahkaha yükseldi. Tuğberk topu yere bir kez vurdu.

“Duydun.”

Omuz silktim.

“İlk defa hocaya katıldım.”

Top Tuğberk’de kaldı. Doruk yine savunmaya geldi.

Tuğberk bu sefer topu biraz oyaladı. Doruk üzerine çıktı.

Tam o anda…

Ben potaya doğru boş koşu attım.

İçimden geçirdim.

“Pas atarsa sayı. Atamazsa da yine aynı muhabbet.”

Sonunda Tuğberk topu bana attı.

“Al bakalım.”

“Çok şükür!”

Topu tam zamanında çıkardı.

GÜM!

Topu havada yakaladım.

Turnike…

TAK!

2-1

Düdük öttü.

“Oyun!”

Alp ellerini dizlerine koyup güldü.

“En sonunda takım olduğunuzu hatırladınız.”

Doruk başını salladı.

“Siz kavga etmeyince gök gibi gürlüyorsunuz, bunu farkettim şimdi.”

Ben nefes nefese kaldım. Tuğberk de birkaç metre önümde durmuştu. İlk defa göz göze geldik. İkimizde birşey söylemedik. Sonra…

Ben elimi uzattım.

“Güzel kestin şu bloğu.”

Tuğberk birkaç saniye elime baktı. Sanki uzatıp uzatmamak arasında kalmıştı. En sonunda tokalaştı.

“Paslarında fena değildi.”

Elimi bıraktıktan sonra hemen suratını ekşitti.

“Ama yanlış anlama. Hâlâ sinir oluyorum sana.”

Sırıttım.

“Ben de sana.”

Tam o sırada Atalay kenardan bağırdı.

“BARIŞTILAR LAN!”

İkimizde aynı anda dönüp bağırdık.

“SUS LAN!”

Düdük bir kez daha öttü. Beden dersi bitmişti. Herkes dağılırken ben topu kolumun altına sıkıştırıp son kez Tuğberk’e baktım. O da bana baktı. İkimiz de hiçbirşey söylemedik.

Bu daha başlangıçtı. Ve bu okulda birbirimizin yakasını kolay kolay bırakmayacaktık.

-4. Bölüm Sonu-

Yeni bölüm de bu şekil olduu umarım sevmişsinizdiir bir sonraki bölümde görüşmek dileğiylee 😽😽