14. bölüm · LEKE 1: SOY SAVAŞLARI
13. Bölüm
NOT!
Bu bölüm, bir önceki bölümün tam devamı olacak şekilde yazılmıştır.
Artemis, Tuğberk gittiği gibi direkt telefonuna sarılıp abisini aradı. İlkinde açmadı. Tekrar aradı.
“Neredesin be abi?”
Bu sefer açtı.
“Efendim Artemis?”
“Abi…”
Abisi, Artemis’in sesinde bir gariplik olduğunu anladı.
“Bir şey mi oldu?”
Artemis boğuk ve titrek bir sesle cevap verdi.
“Oldu, olmaz olur mu? Tuğberk herşeyi çaktı. Patladık.”
Abisinin hattın diğer ucundaki derin sessizliği, konağın salonundaki soğukluktan daha ürkütücüydü. Birkaç saniyelik o ağır duraksamanın ardından, adamın sesi adeta bir bıçak gibi keskin ve tehlikeli çıktı.
“Ne demek patladık? Düzgün anlat şunu, neyi çaktı Tuğberk?”
Artemis hırsla salonun ortasında volta atmaya başladı. Elindeki telefonu kulağına öyle bir bastırıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Yerdeki belgelere basmamak için etrafından dolanırken ne yapacağını tamamen şaşırmış durumdaydı.
“Dosyayı bulmuş. Aile kütüğünü, senin belgelerini, Zeyd’in fotoğraflarını… Herşey eline geçmiş gece. Daha az önce üzerime yürüdü, yüzüme fırlattı bütün kâğıtları.”
Abisi sert bir küfür savurdu. Arka plandan bir kapı çarpma sesi ve hızlı adımlar duyuldu.
“Ulan ben sana o belgeleri yok et demedim mi? Nasıl geçer çocuğun eline o kâğıtlar? Bak, senin salaklığın yüzünden aldık başımıza limonu!”
“Bağırma bana be! Ben nereden bileyim odaya sızıp çekmeceleri karıştıracağını? Çocuk kör değil, salak hiç değil! Babasının oğlu n’olcak…”
“O çekmecenin anahtarı sende değil miydi?”
“Bendeydi.”
“Nasıl Tuğberk’in eline geçti o anahtar?”
“Bilmiyorum.”
“Peki Tuğberk nasıl bu işin peşine düştü?”
Zurnanın zort dediği yer bu soruydu Artemis için. Herşey ağzından dökülüverdi.
“Ben yalandan Zeyd’i teftiş etmek için okula geldim. Ona dik dik baktığımı farkedince yanıma geldi, ‘niye bana bakıyorsunuz’ dedi. Öyle öyle muhabbet çevirdik. Tuğberk de bunu görmüş. Bir de benim fevri hareketlerim onun kafasına tilkiler soktu.”
“İyi bok yedin Artemis! Ben ‘bir şey çaktırma’ diye kendimi yırtıyorum, benim canım kardeşim çocuğun dibine kadar giriyor!”
“Ya üstüme gelme! Yarın sabah ilk işi gerçekleri o çocuğun yüzüne anlatmakmış! ‘Bu yalan imparatorluğunu yıkıp o krallığı başınıza geçireceğim’ dedi, bastı gitti!”
Abisi hattın diğer ucunda derin, hırlamayı andıran bir nefes aldı. Bütün öfkesine rağmen o soğukkanlı, tehlikeli moduna hızla geri döndü.
“Gitti mi? Nereye gitti?”
“Bilmiyorum abi! Fırladı dışarı. Durduramadım, dinlemedi beni!”
“Şimdi beni iyi dinle. Ağlamayı kes, kafanı topla. Tuğberk yarın sabah o okula adımını atıp tek kelime bile edemeyecek. Eğer Zeyd’i bu işe karıştırırsa, bütün Satılmış’ların adı da şirketi de yerle bir olur. Yıllardır devlet sırrı gibi sakladığım her şeyi yeğenim uğruna heba edemem.”
Artemis’in yüreği ağzına geldi. Abisinin sesindeki o gözü karalığı çok iyi tanıyordu.
“Abi n’apacaksın? Sakın mantıksız bir şey yapayım deme!”
“O benim yeğenimse, Zeyd de benim kanım. Ben o çocuğu kendimden korumak için kendi hayatımı, kendi gururumu sikip attım. Tuğberk’in bir anlık ergen öfkesiyle o çocuğun hayatını altüst etmesine izin vermem! Şimdi hemen arabaya bin, nerelere gidebileceğini tara. Arkadaşlarını ara soruştur, izini bul. Gerisini ben halledeceğim.”
“Abi—“
“Hadi dedim Artemis! Zaman kaybediyoruz, Tuğberk çenesini açmadan bulunacak!”
Telefon suratına kapandığında Artemis elinde cihazla öylece kalakaldı. Serdar’ın ne kadar ileri gidebileceğini çok iyi biliyordu; o adam için hem aile itibarı hem de yıllardır gizlediği öz oğlu Zeyd her şeyden, hatta kendi yeğeninden bile önce gelirdi.
Gözlerini halının üzerine saçılmış Serdar’ın gençlik vesikalığına ve onun birebir kopyası olan Zeyd’in fotoğrafına dikti. Yıllardır sakladığı o kirli sır artık kontrolden çıkmış, öz abisi ile kendi oğlunu karşı karşıya getiren devasa bir felakete dönüşmüştü.
SOĞUK BİR SOKAK AĞZI - GECE
(3. KİŞİ ANLATIM)
Konağın o boğucu, yalan kokan havasından kaçıp kendini dışarı attığında gece yarısı çoktan geçmişti. Altında ne bir araba vardı ne de sığınabileceği bir yer. Sadece sırtındaki hafif ceket ve cebinde ağırlığını her saniye hissettiği telefonla karanlık sokaklara vurmuştu kendini. İki saattir durmadan, adımlarının nereye gittiğini bile bilmeden yürüyordu Tuğberk. Kafasının içindeki sesleri bir türlü susturamıyordu. Annesinin o çirkin çığlıkları, dayısı Serdar’ın belgedeki soğuk ismi ve en çok da Zeyd’in sınıftaki o şüpheci, hırçın bakışları...
Sokak lambasının altındaki kırık banka çöktü. Soğuk rüzgâr yüzünü kamçılarken ellerini cebine soktu. Titreyen parmakları cebindeki telefona çarptı. Ekran aralıksız yanıp sönüyordu.
Annem 🪽…
Annem 🪽…
Şeniz …
Ediz’im 😎 …
Annem 🪽…
Aramalar, mesajlar peş peşe düşüyordu. Telefon adeta elinde patlayacak bir bombaya dönüşmüştü. Bütün o kusursuz aile tablosu, Konsey’in o sahte patronluk oyunları, annesinin panik dolu çığlıkları... Hepsi üzerine üzerine geliyordu. Ekrana dik dik baktı, şakaklarındaki zonklama iyice arttı.
Kendi kendine fısıldadı, sesi gecenin ayazında titredi.
“Bir boğmayın beni be…”
Ekran bir kez daha Artemis’in ismiyle aydınlandı. Tuğberk nefesini dışarı üfledi. Gözlerini kapatıp başını geriye, soğuk duvara yasladı. Aynadaki o kasıntı, mağrur Tuğberk Satılmış imajından geriye hiçbir şey kalmamıştı. Yıllarca gururla taşıdığı, her fırsatta göğsünü kabartarak söylediği o soyadı, sırtında koca bir yükten farksızdı artık.
“Kuzenimmiş… Ulan ben bir haftadır kiminle dövüşüyorum? Kimin canını yakmaya çalışıyorum ben?”
Sırtını duvardan çekip elleriyle yüzünü kapattı. İçindeki o devasa öfke ve hayal kırıklığı ne kadar yakıcı olursa olsun, mantığının son kırıntısı ona durması gerektiğini söylüyordu.
Ama o durmayacaktı. Çünkü artık aklının değil, kalbinin sesini dinlemek zorundaydı. Başka şansı yoktu.
Gözlerini karanlığa dikti Tuğberk. Dişlerini çene kemikleri sızlayana kadar sıktı. İçindeki o kasırga artık yön değiştirmişti.
Geri adım atmayacaktı. Yarın sabah o okula adımı attığında, o şaşaalı Konsey masası da, annesinin ördüğü sahte duvarlar da, dayısının gölgesi de umrunda olmayacaktı. Bütün planlar, o büyük intikam senaryoları şimdi boşa çıkmış gibi görünse de kafasında bambaşka bir yemin şekilleniyordu.
Ekranda hâlâ yanıp sönen telefonuna baktı. Başparmağıyla ekranı kaydırıp güç tuşuna sertçe bastı.
“Bir susun amınakoyayım… Hepinize sırayla geleceğim.”
Telefon karardığında derin, sarsıcı bir nefes çekip ayağa kalktı. Ellerini cebine gömüp rüzgâra karşı adımlamaya başladı. Yarın sabah Zeyd’in yüzüne pat diye o ağır gerçeği vurup çocuğu darmadağın etmeyecekti belki; çünkü Zeyd’in hiçbir suçu yoktu. Ama artık o masumiyet tiyatrosuna da devam etmeyecekti.
Yarın sabah o güneş doğduğunda, okuldakiler Tuğberk’in sessizliğini bir kabulleniş veya yenilgi sanacaktı. Oysa o sessizlik, Satılmış ailesinin köküne dinamit koymak için beklediği o en büyük patlamanın fitiliydi.
YÜKSEKŞEHİR KOLEJİ - OKUL BAHÇESİ - SABAH
(1. KİŞİ ANLATIM)
Sabahım kör ayazı yine suratıma kor gibi vururken okul bahçesinden içeri adım attık. Atalay her zamanki gibi esnemekten çenesi düşecek vaziyette yanımda sürüleniyordu.
“Oğlum bak dün geceden beri içime sıkıntı çöktü. Kesin bugün kimya sözlüsünde patlayacağız.”
“Kes lan çeneni. Senin o şom ağzın yüzünden başımıza gelmeyen kalmadı malum.”
Tam binanın merdivenlerine yönelecektik ki bahçedeki fısıltıları fark ettim. Çevredekiler baş başa vermiş, okul kapısına doğru bakıp aralarında laf taşıyorlardı. Bakışlarımı o tarafa çevirdiğimde adımlarımı istemsizce dondurdum.
Tuğberk gelmişti.
Ama bu gelen, dün sabah gördüğüm o kafa sallayıp geçen Tuğberk bile değildi. Üzerinde darmadağınık bir okul üniforması, gözlerinin altında mor halkalar, saçları darmadağın... Geceyi sokakta geçirmiş gibi bir hali vardı. Duruşundaki o mağrur, "bu okulun tek sahibi benim" havasından eser kalmamıştı. Fakat gözlerinde... Gözlerinde sanki dünyayı yakmaya ant içmiş bir adamın o ürkütücü, buz gibi kararlılığı vardı.
Atalay kolumu sıktı.
“Zeyd… Adamın tipe gel, metçi gibi gibi dikiliyor orada.”
Tuğberk bakışlarını bahçede gezdirdi. Tam kapının önünde duran Doğu’yla göz göze geldi önce. Doğu kaşlarını çatmış, çenesini sıkmış bir şekilde onun bu perişan ama tehlikeli halini süzüyordu. Tuğberk, Doğu’ya tek bir kelime bile etmedi; sadece meydan okurcasına kısa bir an baktı ve yürümeye devam etti.
Sonra bakışları bana döndü.
O an bahçedeki bütün gürültü kesildi sanki. Aramızda metreler vardı ama gözlerindeki o devasa yükü, o içindeki fırtınayı ta iliklerime kadar hissettim. Ne o eski nefreti vardı bakışlarında ne de dünkü o acıyan hali... Başka bir şey vardı. Sanki üstüme düşmek üzere olan bir çığı tek başına sırtlamış gibi bakıyordu bana.
Yanımdan geçip giderken adımlarını yavaşlattı. Tam hizama geldiğinde durdu. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Ağzını açtı, bir şey söyleyecek gibi oldu... Çenesi seğirdi. İçinde bir şeyleri tutmak için kendini yırtığı o kadar belliydi ki.
Sertçe yutkundum, omuzlarımı dikleştirdim.
“Ne var lan? Yine ne bakıyorsun bön bön? Ağzındaki baklayı çıkaracaksan çıkar artık, sinirimi bozma benim!”
Tuğberk derin, titrek bir nefes verdi. Yumruklarını ceketinin ceplerinde öyle bir sıktı ki kumaşın gerildiğini gördüm. Bana baktı, tam gözlerimin içine...
Sonra kısıl ve çatallı bir sesle konuştu.
“Sırası değil Zeyd. Şimdi değil.”
Arkasını dönüp sert adımlarla bina kapısından içeri daldı.
Öylece kalakaldım. Atalay yanımda afallamış bir halde bir bana, bir Tuğberk’in arkasından kapanan kapıya baktı.
“Bir şey var kafasında.”
Cevap veremedim. Yumruklarımı sıktım. Doğu da o sırada bizim yanımıza doğru adımladı. Yüzündeki o şüpheci ifade iyice derinleşmişti.
“Gördün mü Zeyd? Tuğberk patlamaya hazır bir bomba gibi geziyor. Bir şeyler saklıyor ve o sakladığı şey her neyse, pimini çekmek üzere.”
Sessizce binaya baktım. İçimdeki o huzursuzluk artık koca bir yangına dönüşmüştü. Tuğberk bir şey biliyordu. Ve o şey, eninde sonunda gelip beni bulacaktı. Bundan emindim.
Doğu’nun lafları zihnimi tırmalamaya devam ederken üçümüz de ağır adımlarla binaya girdik. Koridorda tam bir cenaze havası vardı. Normalde Tuğberk ve Konsey ekibi koridora girdiğinde herkes kenara çekilir, yüksek sesle konuşmaya bile çekinirdi. Ama bugün roller değişmişti; herkes Tuğberk’in o zombi gibi halini fısıltıyla tartışıyordu.
Sınıfa doğru adımlarken Konsey odasının kapısının önünde birikmiş kalabalığı gördüm. Tuğsem, Şeniz, Lalezar, Ediz ve Arel kapıda dikilmiş, içeriden gelen bağrışmaları dinliyordu.
Atalay kolumu dürttü.
“Bak bak, Tuğberk’in taraf çıldırmış. İçeride fırtına kopuyor.”
Merakıma yenik düşüp adımlarımı yavaşlattım. Tam o sırada Konsey odasının kapısı sertçe açıldı. Tuğberk dışarı çıkmak için hamle yaptı ama Ediz onun yolunu kesti, göğsünden iterek içeri geri soktu.
“Ulan geceden beri neredesin sen? Telefonu açmıyorsun, Artemis Teyze bizi arayıp duruyor, okul bahçesine tinerci gibi giriyorsun! N’oluyor Tuğberk sana? Konsey başkanı mısın sokak serserisi mi?”
Tuğberk, Ediz’in onu iten elini sertçe vurup indirdi. Gözlerindeki o ölümcül soğukkanlılık Ediz’i bile bir adım geriletti.
“Çek lan elini. Sana hesap verecek değilim.”
Lalezar öne çıktı, kollarını bağlayıp Tuğberk’in darmadağın yüzüne baktı.
“Dalga mı geçiyorsun sen Tuğberk? Zeyd’le aranda ne idüğü belirsiz bir bakışma dönüyor ve sen ‘hesap verecek değilim’ diyorsun! Annen sabah burayı aradı, senin için kriz masası kurdu kadın! Ne gizliyorsun sen bizden?”
Tuğberk yavaşça başını kaldırdı. Bakışları Konsey üyelerinin üzerinde tek tek gezindi. Şeniz panik içindeydi, Arel durumu tartmaya çalışıyordu, Ediz öfkeden kuduruyordu, Lalezar ise şüpheyle onu süzüyordu.
Ve tam o anda, Tuğberk’in gözleri koridorun ortasında duran bana kaydı.
Göz göze geldik. Zaman durdu sanki.
Tuğberk, Konsey’e arkasını dönüp bana baktı. Yüzünde ilk defa acı bir tebessüm belirdi. O tebessüm, aylardır kurduğu o sahte krallığın, o şaşaalı Konsey masasının bittiğinin ilanıydı.
“Ne gizliyorum biliyor musun Lale? Sizin o Allah gibi taptığınız, arkasında durduğunuz Satılmış adının koskoca bir çöp olduğunu gizliyorum.”
Koridorda devasa bir uğultu koptu. Lalezar’ın ağzı açık kaldı, Ediz donakaldı.
Tuğberk adımlarını bana doğru attı. Konsey üyeleri arkasından şaşkınlıkla bakarken, Tuğberk tam önümde durdu.
Tuğberk tam önümde durduğunda aramızda sadece iki parmak mesafe kalmıştı. Koridordaki bütün fısıltılar bıçak gibi kesildi. Şeniz nefesini tuttu, Ediz arkadan tehditkâr bir adım attı ama Tuğberk hiçbirini umursamadı. Gözleri, doğrudan ruhuma sızmak ister gibi zihnimi kazıyordu.
Gözlerinde o alıştığım küstah gururdan tek bir kırıntı bile kalmamıştı. Onların yerini, ağır bir yükün altında ezilen ama gerçeği tek başına omuzlamış bir adamın o çaresiz kararlılığı almıştı.
İki parmağını kaldırıp üniformamın yakasını sertçe düzeltti. Yavaş, neredeyse imza atar gibi bir hareketle göğsüme iki kere vurdu.
“Sen bu okulda herkesin gölgesinden kaçtığını sanıyordun, e mi Zeyd?”
Sesi o kadar alçak, o kadar derinden çıkıyordu ki koridordaki kalabalık duyamıyor, sadece dudak hareketlerini izlemeye çalışıyordu.
Dişlerimin arasından tısladım.
“Ne anlatıyorsun sen?”
Dudakları hafifçe kıvrıldı ama gözleri kıpırdamadı bile. Kulağıma doğru biraz daha yaklaştı.
“Asıl gölge senin arkandaymış da haberin yokmuş. Ben o gölgeyi kesmek için kılıcı çekiyorum. Ama o kılıç çıktığında, ilk canı yanacak olan ben değilim… Sensin.”
Geriye doğru bir adım attı. Ne bir anahtar bıraktı elime ne bir belge verdi. Sadece bakışlarıyla üstüme koca bir enkaz yıktı. Koridorda şaşkınlıktan donup kalan Konsey üyelerine dönüp bakmadı bile. Şeniz arkasından “Tuğberk!” diye bağırdı, Ediz kolundan tutmaya çalıştı ama Tuğberk hepsini savuşturup ana merdivenlere doğru adımladı.
Arkasında bıraktığı o ağır sessizlik, koridordaki her bir fısıltıdan daha gürültülüydü.
Atalay hemen yanıma fırladı, kolumu sıktı.
“Bu herif resmen kafadan kontak! ‘İlk canı yanacak sensin’ demek ne lan? Neyin peşinde bu?”
Doğu da kalabalığı yararak tam yanımda durdu. Bakışları hâlâ merdivenlerden aşağı inen Tuğberk’in arkasındaydı.
“Zeyd, Tuğberk bombaları patlatmaya başladı bile. Ve ilk hedefi sensin.”
Göğsümdeki o görünmez ağırlık her saniye daha da büyüyordu. Tuğberk’in yakamı düzeltirken göğsüme vurduğu o iki darbe, sanki ruhuma çakılmış bir mühür gibi zonkluyordu. Bir şeyler yaklaşıyordu. Çok büyük, çok karanlık bir şey... Ve ne kaçacak yerim kalmıştı ne de saklanacak bir gölgem.
Doğu’nun sözleri koridorun soğuk betonunda çınlarken kimseden ses çıkmadı. Konsey üyeleri şaşkınlık ve öfkeyle darmadağın olmuş, fısıldaşan kalabalık yavaş yavaş sınıflara dağılmaya başlamıştı. Ben hâlâ Tuğberk’in göğsüme dokunduğu o yere, sanki orada gözle görülür bir leke varmış gibi bakıyordum.
Ediz arka taraftan kükredi.
“Devam edin, hadi! Ne bakıyonu’z!”
Doğu koluma hafifçe dokundu.
“Aklından geçenleri biliyorum Zeyd. Ama şu an burada kalıp Konsey’in krizine malzeme olmanın anlamı yok. Yürü.”
Atalay’la birlikte ağır adımlarla sınıfa doğru yürürken göğsümdeki o görünmez yük her saniye daha da ağırlaşıyordu. Tuğberk fitili ateşlemişti ve o bombanın tam üzerinde duran kişi bendim.
SINIF - TENEFFÜS ORTASI
(1. KİŞİ ANLATIM)
Zihnimin içindeki fırtına bir an olsun dinmiyordu. Dersin başlamasına birkaç dakika vardı; Atalay yanımda oturmuş, dünkü kargaşadan bahsedip duruyordu ama ben söylediklerinin tek bir kelimesini bile tam olarak idrak edemiyordum. Sadece sıranın ahşap dokusuna dikmiştim gözlerimi.
“Oğlum bak, Doğu da haklı. Bu heriflerin ne dümenler çevirdiği belli belirsiz. Sen yine de temkinli—“
Sözü, sınıf kapısının duvara çarparak gürültüyle açılmasıyla yarım kaldı.
İçeri giren Tuğberk’ti. Yüzü kül gibiydi, gözlerindeki o tehlikeli ve darmadağın ifade sabahkinden de ağırdı. Doğrudan sınıfın ortasına kadar adımladı ve koridoru çınlatacak bir sesle kükredi.
“SINIFI BOŞALT! KİMSE KALMAYACAK!”
Sınıftaki herkes bir anda buz kesti. Kimse ne yapacağını bilemedi; birbirine bakanlar, eşyalarını toplamaya yeltenenler oldu. İlk başta ne olduğuna anlam veremedim. Kaşlarımı çatıp oturduğum yerden ona baktım.
“Ne saçmalıyorsun sen yine?”
Tuğberk bana cevap bile vermedi. Bakışlarını sınıftakilerin üzerinde gezdirdi, sesi bu kez daha alçak ama tehditkâr çıktı.
“BEKLEME YAPMA! BOŞALT SINIFI! ZEYD HARİÇ SINIFTA BİR KİŞİ BİLE KALMAYACAK!”
Atalay kararsızca bir bana, bir Tuğberk’e baktı. Koluma dokundu.
“Zeyd, n’oluyor amınakoyayım?”
Gözlerimi Tuğberk’den ayırmadan konuştum.
“Kalkma. Otur oturduğun yerde.”
Ama Tuğberk’in gözlerindeki o gözü karalık sınıftaki herkesi ürkütmüştü. Birer birer, hızlı adımlarla kapıya doğru yöneldiler. Atalay da durumun vahammetini anlayıp yavaşça ayağa kalktı.
Şüpheyle bana bakarak dışarı çıktı.
“Zeyd, ben kapının önündeyim. Bir şey olursa seslen!”
Kapı Tuğberk’in arkasından gürültüyle kapandı.
Koca sınıfta sadece ikimiz kalmıştık. Dışarıdaki fısıltılar bile kapının ardında boğulup gitmişti. Tuğberk ağır adımlarla benim sırama doğru yürüdü. Tam önümdeki sıranın sandalyesini çekip ters oturdu, kollarını arkalığa dayadı.
Aramızdaki o bir metrelik mesafe, sanki tonlarca ağırlıkta bir beton blok gibi çökmüştü ortalığa.
“Ne yapıyorsun sen ya? Sınıfı boşaltmalar, bağırıp çağırmalar falan. N’oluyor!”
“Çok konuşma. Seninle çözmemiz gerek ailevi bir problem var.”
“Ailevi problem mi? O ailevi problemi siktir git ailenle çöz, benle değil!”
Tuğberk, kurduğum sert cümleye rağmen kılı bile kıpırdamadan suratıma bakmaya devam etti. Gözlerindeki o soğuk kararlılık, içimdeki öfkeyi körüklemekten başka bir işe yaramıyordu.
“Mesele de bu zaten Zeyd. Bu kendi ailemle çözebileceğim türden bir problem değil. Çünkü bu problemin tam merkezinde sen varsın.”
Dirseklerimi sıraya dayayıp ona doğru eğildim. Çenemi o kadar sıkıyordum ki dişlerim gıcırdıyordu.
“Benim sizin o çürük ailenizle, entrikalarınızla ne işim olur lan? Sabahtan beri arkamda gölge gibi dolanıyorsun, koridorda şov yapıyorsun. Ne söyleyeceksen söyle, sen de kurtul ben de!”
Tuğberk derin, sarsıcı bir nefes aldı. Cebinden katlanmış, kenarları yıpranmış bir kâğıt çıkardı. Kâğıdı yavaşça, adeta kırılacak bir cam parçası tutuyormuş gibi sıranın üzerine bıraktı. İşaret parmağıyla kâğıdı bana doğru itti.
“Bu ne lan?”
Tuğberk gözleriyle kâğıdı işaret etti.
“Oku.”
Tuğberk’in gözlerindeki o ürkütücü dinginlik, içimdeki öfkeyi saniyeler içinde zifiri bir huzursuzluğa dönüştürdü. Yavaşça uzandım. Parfüm ve garip bir rutubet kokan, kenarları sararmış kâğıdı parmaklarımın arasına aldım. Kat yerlerini açarken Tuğberk’in bakışları tek bir an bile üzerimden kaymadı.
Kâğıdın en üstünde resmi bir mühür, hemen altında ise koyu harflerle yazılmış bir başlık vardı: NÜFUS KAYIT VE AİLE KÜTÜĞÜ DÖKÜMÜ.
Gözlerim satırların üzerinde hızla gezindi. Başta hiçbir şey anlamadım. Karmaşık tarihler, kimlik numaraları, resmi terimler... Ama biraz daha aşağı kaydığında, taranmış bir vesikalık fotoğrafın yanında duran isimle adeta kanım çekildi.
Serdar Kurtuluş
Hemen altında, "Hükmi Nesep / Evlat Edinme ve Soybağı Reddi" başlıklı bir şerh düşülmüştü. Şerhin altındaki isim ise doğrudan benim adımı taşıyordu: Zeyd.
Nefesim boğazımda tıkandı. Kâğıdı tutan ellerim titremeye başladı. Zihnim kelimeleri bir araya getirmeyi reddediyor, mantığım koca bir duvara çarpmış gibi yalpalanıyordu.
“Ne… Ne saçmalığı bu? Serdar Kurtuluş kim? Ne anlatıyor bu kâğıt?”
Tuğberk sandalyesinde hafifçe öne eğildi. Aramızdaki mesafe tamamen kapandı. Yüzündeki o yıpranmış ifade, yerini acı dolu bir gerçekliğe bıraktı.
“Bu belge senin özetin, Zeyd. Varoluş hikâyen yani.”
Tuğberk’in kelimeleri, gürültüyle üzerime çöken koca bir duvar gibi zihnimi paramparça etti.
“Ne hikâyesi lan? Ne anlatıyorsun sen?”
Elleri titreyen taraf ben olmamalıydım ama kâğıttaki o soğuk mühür ve Serdar Kurtuluş isminin yanında duran vesikalık fotoğraf, damarlarımdaki kanı dondurmuştu. Fotoğraftaki adamın çene yapısı, bakışlarındaki o sert kıvrım… Aynaya her baktığımda gördüğüm suretin ta kendisiydi.
Tuğberk kıpırdamadı bile. Göz pınarları kızarmıştı ama bakışlarında tek bir kışkırtma, tek bir yalan kırıntısı yoktu. Yıllardır bana tepeden bakan, Konsey’in arkasına sığınıp bu okulun patronu gibi gezen o çocuk, ilk defa tam karşımda çaresizce duruyordu.
“Serdar Kurtuluş, benim dayım. Yıllarca sana ne gibi masallar anlatılıyordu bilmiyorum ama, bu adam senin öz baban Zeyd.”
Sınıfın içindeki hava bir anda çekildi. Dünya sanki ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. Kulaklarımda devasa, boğucu bir uğultu başladı.
“Yalan söylüyorsun. Bana numara yapma Tuğberk! Ailenin pislik oyunlarına alet etme beni!”
“Keşke yalan olsaydı! Keşke ben de o kilitli çekmeceyi açmasaydım! Keşke bir haftadır düşmanım sanıp ezmeye çalıştığım çocuğa bakıp ‘kuzenim’ demek zorunda kalmasaydım! Annem, dayım… Bütün o şaşaalı ailem senelerdir bu gerçeği bizden saklıyormuş. Seni bu hayattan, kendi soyadından korumak bahanesiyle silip atmışlar Zeyd!”
Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Zihnim öğrendiği bu korkunç gerçeği reddetmek için çırpınırken, masanın üzerindeki o lanetli kâğıda baktım. Serdar Kurtuluş… Babam. Yıllardır varlığından bile haberimin olmadığı, beni bir sır gibi saklayan adam.
Tuğberk yavaşça geriledi. Ceketinin yakasını düzeltti, üzerindeki o yıpranmışlığa rağmen gözlerinde zifiri bir kararlılık belirdi.
“Sana ne dedim? Kılıcı çekiyorum dedim. Ama o kılıç çıktığında, bu yalan imparatorluğunun altında ilk kalacak kişi sensin… Şimdi şöyle Zeyd, o kâğıdı yırtıp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam mı edeceksin, yoksa başımıza yıkılan bu krallığı beraber mi ateşe vereceğiz?”
Sert ve ciddi bir sesle cevap verdim.
“Sen karışmayacaksın. Bu bundan sonra benim meselem. Annen de dayın da bu sakladıklarının hesabını verecekler.”
Tuğberk arkasını dönüp sınıftan çıktığında, kapının ardında bekleyen Atalay ve diğerlerinin fısıltıları içeri doldu. Ama ben yerimden kıpırdayamadım. Koca sınıfta, elimde tuttuğum o mühürlü belgelere ve kendi ellerime bakarak bir başıma kaldım.
-13. Bölüm Sonu-
