11. bölüm · LEKE 1: SOY SAVAŞLARI

10. Bölüm

𝕭𝖆𝖉𝖊 🤍

HAFTASONU - CUMARTESİ

Hafta sonunun o kasveti üzerime çökmüş, evde dört duvar arasında patlama noktasına gelmiştim. Atalay da evde duramayan tiplerden olduğundan fırsat bu fırsat deyip attık kendimizi İstanbul’un kalabalığına. Sokaklar ana baba günüydü; millet bir oraya bir buraya koşturuyordu.

Bir çay ocağının önüne atılmış alçak taburelere çöktük. Atalay elindeki simitten koca bir ısırık alıp çayından yudumlarken gözlerini devirdi.

“Oğlum bu İstanbul’un insanı harbi cirit atıyor ya. İki dakika sakin yürüyelim dedik, millet tepemizden geçecek amınakoyayım.”

“Burası şimdiden böyleyse hafta içini hiç düşünemiyorum. Çerkezköy’e kurban olayım. En azından orada kimin ne mal olduğu belliydi, adımlarını ona göre atıyordun.”

“Boşver şimdi memleket hasretini falan da… Sen şu Tuğberk’in annesi mevzusunu ne yapacaksın? Kadın geçen gün sana bildiğin gözleriyle ziyafet çekmişti, sonra da ‘eski bir tanıdık’ ayağına yattı.”

Omuz silktim. Çay bardağını tabağına oturturken kafamı iki yana salladım.

“Aman Atalay, aklından ne geçiyorsa geçsin, banane? Kafamda kırk tane tilki kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor zaten. Kadın beni birine benzetmiş, o kadar.”

Atalay güldü, simidin kırıntılarını masaya dökerken hafifçe öne eğildi.

“Valla benden söylemesi, o kadın da bir bit yeniği var. Ama neyse, Tuğberk duysa yine kudurur, ‘annemden uzak dur’ diye boş boş nutuk çeker.”

“Köpürse ne yazar ya? Ortalık yangın yeriyken o saçını tarıyor haberi yok. Rezil herif.”

Atalay’la çaylarımızı içtikten sonra,
ara sokaktan bir kafe kısmına doğru yürüdük. Tam köşeyi dönecektik ki, kaderin cilvesine bak… Karşıdan bizim okulun 'ağası' Tuğberk geliyordu. Elinde pahalı bir kahve karton bardağı, üstünde yine markalı ceketler. Bizi görünce adımları aniden yavaşladı, çenesi yukarı kalktı.

Atalay arkamdan mırıldandı.

“Gözüm ısırmadı desem yeriydi. Mıknatıs gibisin yemin ediyorum Zeyd.”

Tuğberk tam yanımızdan geçip gidecekken gözgöze geldik. Durdu.

“Yine mi siz? İstanbul bu kadar küçük müydü ya?”

“Dünya küçük Tuğberk, dünya. Geniş yerden dar yere düşmüş gibisin, hayırdır? Karadeniz de gemilerin mi battı?”

Tuğberk hafifçe sırıttı ama gözlerinde tık yoktu.

“Sizin olduğunuz yerde havanın kalitesi düşüyor da ondan.”

Atalay hemen araya girdi.

“Bak Tuğberk, seninle laf cambazlığı yapıp tadımızı kaçıramayız. Yoluna git.”

Tuğberk tam Atalay’a ters bir laf yetiştirecekti ki, yanımızdaki kafenin valesi park etmeye çalışan lüks bir arabanın aynasını kaldırımın mantarına pat diye çarptı. Sesi duyan araba sahibi zıpçıktı gibi dışarı fırladı. İçeriden çıkan adam, çocuğa herkesin ortasında avazı çıktığı kadar bağırıp küfretmeye başladı. Vale çocuk da mahcup bir şekilde başını öne eğmiş, gıkını çıkaramıyordu.

O an Tuğberk’in yüzündeki o ukala ifade bir anda silindi. Çenesindeki kaslar gerildi. Kahve bardağını kenardaki çöp tenekesinin üstüne bırakıp adımlarını doğrudan adama doğru attı.

Sert bir sesle bağırdı.

“Bana bak! Paran var diye adamın gururuyla oynayamazsın. Ne bağırıp çağırıyorsun milletin içinde?”

Adam hışımla Tuğberk’e döndü.

“Sana ne lan züppe? İşine bak!”

Tuğberk istifini bozmadan bir adım daha attı. Gözlerini adama dikti.

“O sesini alçalt.”

“Alçaltmazsam n’olur lan? Kimsin sen?”

Tuğberk elini cebine attı. Buz gibi bir sesle konuştu.

“Kimim ben? Ben, Baran Satılmış’ın oğluyum.”

Adam bir an duraksadı. Yüzündeki o artistik ifade anında dondu.

Tuğberk bakışlarını bir milim bile kırpmadan adamın tam gözlerinin içine dikti. Sesi o kadar kendinden emin ve soğuk çıktı ki, caddeden geçen arabaların sesi bile bir anlığına arka plana düştü.

“O bindiğin arabanın üretici firmasından tut, bu kafenin mülküne kadar hepsi bizim şirketin ortaklığında. Avukatlarımız tek bir talimatımla seni çiğ çiğ yerler. Sen o çocuğa değil, kendi geleceğine küfrediyorsun şuan.”

Adamın rengi saniyeler içinde attı. Gözleri seğirmeye, alnında ter damlaları birikmeye başladı. "Satılmış" adının soğukluğu ve Tuğberk’in o tırnak kadar çekinmeyen duruşu adama geri adım attırdı.

“Kaybol şimdi. Tek bir hamlemle bu şehirde nefes alamaz hale gelirsin. Git o paranı cebine sok, bir daha da garibanın üzerine yürümeye kalkma.”

Adamın suratı kireç gibi oldu. Ağzını açıp tek kelime edemedi. Bakışlarını yere dikti, tıpış tıpış arabasına atlayıp gaza bastı. Saniyeler içinde ortamdan toz oldu.

Vale çocuk derin bir nefes alıp başıyla teşekkür etti.

Atalay yanımda fısıldadı.

“Oha… Tüylerim diken diken oldu.”

“Doğu’nun anlattığı kadar varmış…”

Ben hiç istifimi bozmadım. Tuğberk’in soyadıyla hava atması sinir bozucu olsa da adama boyunun ölçüsünü vermesi iyi oturmuştu.

Tuğberk arkasını döndü. Yüzüne yine o gıcık tebessümünü takındı. Tam bana bakıp caka satacaktı ki cebindeki telefon çalmaya başladı.

Ekrana baktığı an yüzündeki o havalı ifade buharlaştı. Kasları gerildi. Telefonu kulağına götürdü.

“Efendim anne?”

Tuğberk’i dinlerken rengi saniyeler içinde attı. Gözleri bir an bana kaydı; bakışlarında garip bir panik vardı.

“Tamam… Geliyorum hemen.”

Telefonu kapattı. Bize tek kelime etmeden arkasını dönüp hızlı adımlarla caddeden aşağı yürümeye başladı.

Atalay arkasından bakıp kafasını kaşıdı.

“N’oldu lan şimdi? Az önce krallık ilan ediyordu, şimdi kaçar gibi gitti.”

Omuz silktim.

“Kendi dertlerinde boğuluyor işte. Bize ne? Gidelim.”

SATILMIŞ KONAĞI
(3. KİŞİ ANLATIM)

Tuğberk konağın kapısını sertçe kapatıp içeri girdi. Evde çıt çıkmıyordu; etraf tam bir mezarlık sessizliğine bürünmüştü. Ceketini sıyırıp askılığa astı ve adımlarını salona doğru yöneltti.

Artemis salonun ortasında, elindeki cam kadehi iki eliyle sıkıca kavramış, tedirgin adımlarla bir sağa bir sola yürüyordu. Oğlunun ayak seslerini duyunca aniden irkilip arkasını döndü.

“Tuğberk, geldin mi oğlum?”

Sesi pürüzlüydü. Bardağı hemen masanın üzerine bırakıp zoraki bir tebessüm kondurdu yüzüne.

“Uzaklaşmamışsındır umarım. Başım öyle bir döndü ki… Evde tek kalmak istemedim.”

Tuğberk adımlarını yavaşlattı. Çenesini sıkmış, gözlerini bir milim bile kırpmadan annesinin yüzüne dikmişti. Az önce caddede adama racon kesen o kendinden emin çocuk gitmiş, yerine şüpheyle kavrulan biri gelmişti.

“N’oldu sana?”

“Bir şey olmadı oğlum. Gelmişsin işte, iyi ki geldin.”

Tuğberk birkaç saniye annesine baktı. Sonra salondaki koltuğa geçip karşısına oturdu.

“Anne, suratından okunuyor yalan konuştuğun. Suratın beş karış, benle konuşurken elin ayağın birbirine giriyor. Ne bok yedin?”

“Benle konuşurken ağzını bozma.”

“Ağız bozacak yerdeyiz belli ki. Az önce telefonda ‘eve gel’ dedin, koşa koşa geldim. Sonra bir baktım, benim canım annem burada tek başına dikilmiş kadehini yudumluyor. Ne yapmaya çalışıyorsun?”

Artemis cevap vermedi.

“Anne?”

“Başım döndü dedim ya Tuğberk.”

“Başı dönen insanın refleksi ne olur? Koltuğa oturmak. Ama sen burada volta atıyorsun. Hem de kafayı sıyıracakmış gibi.”

“Abartma.”

“Ben mi abartıyorum? Sen normalde deprem olsa ‘çocuklar panik yapmayın’ diye ortada gezecek bir kadınsın. Şimdi suratına bakıyorum, sanki kapının arkasından polis çıkacak.”

Artemis’in yüzü bir anda gerildi.

“Tuğberk.”

“Ne?”

“Her şeyi kurcalama.”

Tuğberk’in kaşları çatıldı.

“Hah. Bunu duydum ya, benim ampul şimdi yandı.”

“Ne ampulü?”

“Bir şey saklıyorsun sen.”

“Ne saklıyormuşum?”

Tuğberk öne doğru eğildi. Gözlerini annesinin gözlerine dikti.

“O çocuğu. Zeyd’i.”

Artemis bir an duraksadı.

“O çocuğa taktın iyice. Ne alakası var?”

“Var anne, bal gibi var. Okulda aşık olmuş gibi kitlendin çocuğa. Bugün beni ararken de sesin garipti. Geçen gün ‘lise arkadaşıma benzettim’ dedin, şimdi de kaçıyorsun.”

“Yeter artık Tuğberk! Kapat konuyu.”

Tuğberk birkaç saniye sustu. Annesinin bu kadar sert çıkışması, söylediği herşeyden daha fazla dikkatini çekmişti.

“Niye kapatayım?”

“Çünkü sanane?”

“Banane mi?”

Başını iki yana salladı.

“Anne, sen bana iki gündür ‘birşey yok’ deyip duruyorsun ama suratın herşeyi bağıra bağıra anlatıyor. Salak yok karşında. Bir dümenler dönüyor burada.”

“Baban gibi herşeyi kendinle alakalı sanmayı bırak.”

“Ben kendimle alakalı sanmıyorum zaten. Zeyd’in adını her duyduğunda gerim gerim geriliyorsun.”

Artemis’in yüzü gerildi.

“Tuğberk, o çocukla arana mesafe koy. Sana ilk ve son kez söylüyorum.”

“Niye?”

“Öyle gerekiyor.”

“Cevap mı şimdi bu?”

“Evet.”

“Yok artık anne. Ben senden ‘öyle’ emir alacak yaşta değilim.”

Artemis oğluna bir adım daha yaklaştı.

“Karşında kimin olduğunu bil. Ben senin annenim.”

“Ben de senin oğlunum. O yüzden bana doğru düzgün bir açıklama yap.”

Artemis sustu.

“Benden neden kaçıyorsun? Neden benden birşeyler saklıyorsun iki gündür?”

“Çünkü bazı şeyler senin bilgin dışında kalmalı.”

Tuğberk’in sesi iyice yükselmeye başlamıştı.

“Kafama bin tane tilki soktun.”

“Sesini yükseltme bana!”

“Sen de kem küm etme de yükseltmeyeyim sesimi!”

“Tuğberk!”

“Ne Tuğberk!”

Artemis derin bir nefes alıp çenesini dikleştirdi. Bakışlarındaki o panik yerini bir anda taştan bir soğukluğa bıraktı.

“Ben bu ailenin ayakta kalması için ne gerekiyorsa onu yapıyorum Tuğberk. Ve sen beni sorgulamak yerine kendi işine bakacaksın. Odana çık şimdi.”

Tuğberk öfkeyle sırıttı, ama annesinin bu sert çıkışına daha fazla karşılık vermedi. Bir adım geri çekildi.

“İyi. Sus bakalım. Ne kadar susabileceksin göreceğiz.”

Arkasını dönüp merdivenlere doğru yürüdü. Basamakları ikişer ikişer çıkarken son bir kez durup aşağıya, salonda taş gibi dikilen annesine baktı. Tek kelime etmeden odasına geçti ve kapıyı sertçe kapattı.

Sırtını kapıya yasladı. Odadaki karanlık, kafasının içindeki karmaşayı daha da belirginleştiriyordu. Gözlerini tavana dikip dişlerini sıktı.

“Her ne saklıyorsan… Ben onu kendi yöntemlerimle öğreneceğim…”

Tuğberk sırtını kapıya yaslamış, birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı. Az önce annesiyle yaşadığı tartışmanın yankısı hâlâ kafasının içindeydi. Çenesini sıktı. Sonra yatağın kenarına oturdu.

Telefonunu cebinden çıkardı. Ekrana birkaç saniye boş boş baktı. Sonra annesinin söylediği o söz aklına geldi.

“O çocukla arana mesafe koy.”

Tuğberk kaşlarını çattı.

“Ne var lan bu çocukta bu kadar?”

Sonra telefonun kilidini açıp Instagram’a girdi. Arama kısmına “Zeyd Çakmak” yazdı. Karşısına sadece bir hesap çıktı. Profil fotoğrafı siyahtı. Hesap gizliydi. Kullanıcı adı kısa ve dümdüzdü.

zeydckmk

Tuğberk ekrana bakıp dudak büktü.

“Hesabını gizliye almış bir de…”

Profildeki takipçi ve takip sayılarına baktı. İki gönderisi vardı. Fazla birşey anlaşılmıyordu. Tuğberk parmağını ekranda aşağı yukarı gezdirdi. Sonra durdu.

“Ne saklıyorsun sen Zeyd…”

Cevap yoktu tabii. Ekranda sadece “bu hesap gizli” yazıyordu. Tuğberk telefonu yatağın üzerine bıraktı. İki saniye sonra tekrar aldı.

“Amınakoyayım merak ettim şimdi.”

Tam profile tekrar bakacakken kapı iki kere tıklandı.

Tak tak.

“Gir.”

Kapı aralandı. İçeri Tuğsem girdi. Elinde bir bardak su vardı. Tuğberk’in suratına bakınca bir şeylerin ters olduğunu hemen anladı.

“Abi.”

“He.”

“Annemle kavga mı ettiniz?”

“Ona kavga denmez, sözlü savaş suçu denir.”

Tuğsem gözlerini devirdi. Bardağı komodinin üzerine bıraktı.

“N’oldu?”

“Annem bizden birşeyler saklıyor.”

“Ne saklıyor?”

“Bilmiyorum. Zaten bilsem sana niye anlatayım?”

“O zaman bana niye anlattın?”

Tuğberk birkaç saniye sustu. Sonra telefonu eline aldı.

“Zeyd.”

Tuğsem’in yüzü değişti.

“Zeyd mi?”

“Annem onun adını duyunca saçmalıyor. Bugün de beni aradı, eve çağırdı. Geldim, kadın sanki dünyanın sonu gelmiş gibi volta atıyordu.”

“Belki de gerçekten kötü bir şey olmuştur.”

“O zaman söylesin. ‘Bazı şeyler senin bilgin dışında kalmalı’ demek ne demek Tuğsem?”

“Annem zaten öyle gizem yaratarak konuşuyor abi.”

“Biliyorum. Ama bu sefer başka.”

Tuğsem yatağın kenarına oturdu. Birkaç saniye abisine baktı.

“Korkmuşsun.”

“Saçmalama.”

“Korkmuşsun abi.”

“Korkmadım.”

“Abi, sen sinirlendiğinde herkese racon kesersin. Şu an odanda oturup aynı şeyi beş kere düşünüyorsan kusura bakma ama korkmuşsundur.”

Tuğberk cevap vermedi. Telefonunu avucunda çevirdi.

“Ya annemin başı gerçekten beladaysa?”

“O zaman beraber öğreniriz.”

“Ya öğrenmememiz gereken birşeyse?”

“O zaman da o öğrenmememiz gereken şeyi öğrenip beraber susarız.”

Tuğberk ilk defa hafifçe güldü.

“Sen konuştukça bazen abi olduğumu unutuyorum, biliyor musun?”

Tuğsem omuz silkti.

“Unutma o zaman.”

“Nasıl unutayım? Abi benim.”

“Tabii.”

Tuğsem ayağa kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durup arkasına baktı.

“Abi…”

“He?”

“Zeyd konusunda dikkatli ol.”

Tuğberk’in yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Neden?”

“Bilmiyorum. İçimde kötü bir his var.”

Tuğsem birkaç saniye sustu.

“Annem yemek yerken sofradan kalktığında bir dolaplar döndüğünü o an anlamıştım.”

Tuğberk’in bakışları sertleşti.

“Ben de.”

Tuğsem kapıyı sessizce kapatıp çıktı. Tuğberk odada tek başına kaldı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan kapıya baktı. Sonra telefonu eline aldı. Instagram hâlâ açıktı.

zeydgkdrl

Gizli hesap. İki gönderi. Üç yüz altmış dört takipçi. Yüz yetmiş iki takip. Tuğberk ekrana uzun uzun baktı.

“Kimsin lan sen? Nereden, hangi delikten girdin hayatıma?

Parmağı takip et butonunun üzerinde birkaç saniye bekledi. Sonra telefonu kilitledi.

“Öğreneceğim.”

Telefonu yatağın üzerine bıraktı. Ama birkaç saniye sonra tekrar aldı.

“Amına koyayım…”

Tekrar profile girdi. Çünkü artık içinde büyük bir merak uyanmıştı. Ve Tuğberk’in en sevmediği şeylerden biri, cevabını bilmediği bir soru olmasıydı.

ZEYD’LERİN EVİ
(1. KİŞİ ANLATIM)

Eve geldiğimizde saat onu geçmişti.

Atalay çoktan odasına çekilmişti. Ev bir hayli sessizdi. İstanbul’un dışarıdaki uğultusu bile duvarların arkasında boğulmuş gibiydi.

Salona geçtim. Halam uyuyordu. Ablam hâlâ uyanıktı. Kanepede oturmuş, elindeki telefona bakıyordu. Beni görünce ekranı kapattı.

“Geldin mi?”

“Geldim.”

“Geç kaldın.”

“Birazcık öyle oldu.”

Ablamın yanına oturdum. Birkaç saniye birbirimize baktık.

“İyi misin ablam?”

“İyiyim.”

“İyiyim diyorsun da suratından düşen bin parça.”

“Abla…”

“Ne?”

“Bugünlük sorgu yapmasan?”

Ablam yüzüme baktı.

“Tamam.”

Birkaç saniyelik sessizlik oldu.

Ablam telefonu tekrar eline aldı ama ekrana bakmıyordu. Sadece elinde tutuyordu. Belli ki birşey söylememi bekliyordu.

“Zeyd.”

“Efendim?”

“Sen son zamanlarda bir tuhafsın oğlum. Öyle ‘iyiyim’ deyip geçilecek bir tuhaflık asla değil bu. Yüzüne bir bakıyorum, sanki kafanın içinde aynı anda yüz tane film oynuyor da hangisini izleyeceğine karar veremiyorsun. Sabah başka bir şey düşünüyorsun, akşam başka birşey, gece desen zaten yarasa gibisin gözünün içine uyku girmiyor. Ben senin ablanım, ben büyüttüm seni. Bir şey var sende.”

Başımı öne eğdim.

“Yok bir şeyim abla.”

“Bak yine aynı numara.”

“Ne numarası ya?”

“‘Yok bir şey’ numarası. Senin ağzından ‘yok bir şey’ çıkıyorsa kesin bir şey vardır. Sen normalde başına gelen en ufak şeyi bile üç saat anlatırsın, şimdi sus pus oturuyorsun. Bana mı yutturacaksın?”

Ablam yavaşça omzuma dokundu. Bakışlarındaki o tanıdık şefkat, içimdeki bütün gardı düşürmeye yetti. Fısıldadı.

“Anlat ablana. Halam duymadan anlat. Ne yükün varsa bölüşelim.”

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi halının desenlerine diktim.

“Bir ay oldu buraya taşınalı ama kendimi hâlâ buraya ait hissetmiyorum abla. Çerkezköy’ü bıraktık geldik, kafamın içi hâlâ sakinleşmedi. Nereye gitsem, kime baksam bir tuhaflık var.”

“İstanbul insanı yorar Zeyd. Alışacaksın.”

“Mesele şehir değil ki. İnsanlar garip. Okuldakiler garip. Tuğberk, sonra onun annesi… Geçen gün kadının bana olan bakışını bir görseydin abla. Sanki beni çok önceden tanıyormuş gibi, sanki geçmişten gelen bir hayalet görmüş gibi baktı.”

Ablamın kaşları hafifçe çatıldı. Yüzündeki o sorgulayan ifade bir anda ciddileşti.

“Nasıl yani? Ne demek o?”

“Bildiğin kadın beni gördüğü an kitlendi kaldı. Bugün de sokakta karşılaştık, Tuğberk’in annesi bunu arayınca çocuk sapsarı oldu, kaçar gibi gitti. Aklımdan çıkmıyor abla. Bir şeyler var ama ne olduğunu çözemiyorum.”

Ablam ellerimi tuttu. Parmakları buz gibiydi.

“Sen kimsenin gizemine takılma Zeyd. Biz buraya yeni bir sayfa açmaya geldik. Sen dersine, okuluna, huzuruna bakacaksın. Geçmişi de milleti de kurcalama.”

“Olmuyor abla. Kafam durmuyor. Bazen içimde öyle bir his oluyor ki, sanki her şey üzerime devrilecekmiş gibi geliyor.”

Ablam öne doğru eğilip alnımı öptü. Sesi titriyordu ama olabildiğince güçlü durmaya çalışıyordu.

“Ben varken kimse sana birşey yapamaz. Arkanda dağ gibi ablan var. Ne olursa olsun arkandayım, tamam mı bebeğim?”

“Tamam.”

“Hadi şimdi git yat. Saat geç oldu. Kafandaki o tilkileri de kov gitsin.”

Ablamın yanından kalkıp yatak odasına doğru yürürken içimdeki o kasvet biraz olsun hafiflemişti. Ama yine de biliyordum; bu sessizlik, fırtınadan önceki son sessizlikti.

-10. Bölüm Sonu-

EVEETT BU BÖLÜMDE BU ŞEKİLDEYDİ TOSTLAR UMARIM BEĞENMİŞSİNİZDİR OLAYLI BÖLÜMLERE ÇOK AZ KALDIII BİR SONRAKİ BÖLĞMDE GÖRÜŞÜRÜĞÜJJK 🧚🏻♂️🧚🏻♂️