16. bölüm · LEKE 1: SOY SAVAŞLARI
15. Bölüm
Sokak lambalarının sarı ışıkları altında adımlarım artık bilinçsiz bir kaostan değil, katı bir kararlılıktan besleniyordu. Yüzümdeki yaralar sızlıyor, ellerim sızım sızım zonkluyordu ama içimdeki o çocuk çoktan ölmüştü. Kaldırım kenarında ağlayan, hakkı çalınan o zavallı Zeyd yoktu artık.
Eve vardığımda merdivenleri ağır ama sarsılmaz adımlarla çıktım. Banyoya geçip kapıyı arkamdan kilitledim. Musluğu sonuna kadar açıp buz gibi suyu yüzüme çarptım. Aynadaki yansımama baktığımda gördüğüm şey bir insan değil, zifiri karanlıktı. Parmak boğumlarımdaki kurumuş kanları suyun altına tutarken canım yanmadı bile. Acı eşiğim, o salondaki itiraflarla birlikte tamamen yok olup gitmişti.
Sessizce koridora geçtim. Halam salondaki çekyatta sızıp kalmıştı. Ablamın odasının kapısını yavaşça araladım Uyumamıştı; gözleri şişmiş, kucağında hâlâ o mühürlü kâğıtla duvara dikmişti gözlerini. Yüzümdeki ıslaklığı ve ellerimdeki yaraları gördüğünde dehşetle doğrulmaya çalıştı.
“Zeyd… Ellerin… N’aptın sen?”
Yanına yaklaştım. Konuşmasına fırsat vermeden eğilip alnından uzunca öptüm. Üzerindeki battaniyeyi göğsüne kadar çekip kucağındaki kâğıdı yavaşça aldım.
“Uyu ablam. Sadece uyu. Her şey bitecek.”
Ona Çerkezköy’deki geçmişin çöpünü, tecavüzü, tecavüzün ardındaki o iğrenç detayları anlatıp onu bir kez daha yıkmayacaktım. Çünkü benim derdim geçmişin enkazıyla değil, o enkazı yaratan adamın ta kendisiyleydi.
ERTESİ GÜN - SABAH
(1. KİŞİ ANLATIM)
Güneşin cılız ışıkları odaya sızmaya başladığında gözlerimi tavandan ayırıp yataktan doğrulup kalktım. Bütün gece tek bir saniye bile uyumamıştım ama garip bir şekilde içimde zerre yorgunluk yoktu. Üzerimi değiştirip okul çantamı tek omzuma astım. Banyoda ellerimdeki sargıları düzeltip dışarı çıktım; zihnim akşamki o büyük randevuya kilitlenmişken, günün geri kalan formalitelerini aradan çıkarmak için adımlarımı okula doğru atmaya başladım.
Sokağın köşesini döner dönmez Atalay’ın gölgesi belirdi. Yüzümdeki bantları ve sargılı parmak boğumlarımı gördüğü an gözleri fırlayacak gibi oldu, koşar adımlarla yanıma yanaştı.
“Oğlum bu halin ne lan? Dün arkandan o kadar bağırdım, ruh gibi çekip gittin! Yüzüne n’oldu senin? Hele o ellerin, biriyle mi giriştin dün gece Zeyd?”
Sessizce yürümeye devam ettim. Bakışlarımı kaldırımdan ayırmadan adımlarımı hızlandırdım ama Atalay pes edecek gibi değildi. Koluma dokunmaya çalışarak önüme geçmeye çalıştı.
“Bana bak, Tuğberk’le mi alakalı bu iş? O kâğıtta ne yazıyordu? Dün sınıftan fırlayıp gittiğinden beri kafayı yiyeceğim, tek kelime etmeden duruyorsun! Polisle falan mı başın belada, söylesene lan!”
Derin bir nefes aldım. Şakaklarımdaki damarlar zonklarken duraksayıp ona döndüm. Sabrımın son kırıntıları da tükenmek üzereydi.
“Ay tamam Atalay, yeter. Yok bir şeyim dedim, bitti gitti! Neyi zorluyorsun daha?”
Atalay ağzı açık halde kalakaldı. Yüzümdeki o buz gibi, geri dönüşü olmayan ifadeyi gördüğünde adımları yavaşladı. Tek bir kelime daha etmesine fırsat vermeden yanından geçip okul kapısına doğru yürümeye devam ettim.
Okul bahçesine adım attığımda havadaki o tanıdık gürültü bir anda bıçak gibi kesilmedi belki ama çevremdekilerin fısıltıları kulaklarıma kadar ulaştı. Merdivenlerin başında toplanmış birkaç kişi bana bakıp baş başa vererek bir şeyler konuşuyordu. Yüzümdeki yaralar, ellerimdeki sargılar ve gözlerimdeki o darmadağın ama ölümcül ifade kimsede soru soracak cesaret bırakmamıştı. Atalay bile arkamdan birkaç adım geride, mesafesini koruyarak geliyordu.
Sınıfın kapısını itip içeri girdiğimde gözlerim direkt arkadaki o köşeye kaydı.
Tuğberk sırasındaydı. Yanında Konsey’den iki kişi duruyordu ama dün geceki o şaşaalı, özgüvenli duruşundan eser kalmamıştı. Sırtını duvara vermiş, gözlerini kapıya dikmişti. Beni gördüğü an vücudu kasıldı, dudakları hafifçe aralandı. Dün gece konağın kapısında, hurdaya dönmüş arabanın yanında gördüğü o “piç” bugün karşısında dimdik duruyordu.
Yavaş adımlarla sırama doğru yürüdüm. Sınıftaki herkes aramızdaki o görünmez elektriklenmeyi hissetmiş gibi sus pus olmuştu. Tuğberk’in yanındaki çocuklardan biri bana doğru sert bir bakış atmak istedi ama Tuğberk arkadan onun kolunu tutup geri çekti. Korkuyordu. Dün gece o salonda duyduğu her şeyin, o saklanan lağımın patladığını biliyordu. Ve en önemlisi; bu işin burada kalmayacağını sezmişti.
Sırama oturdum. Çantamı sıranın kenarına astım.
Dersler başladı, hocalar girdi çıktı, tahtaya bir şeyler yazıldı çizildi... Hiçbirini duymadım. Zihnim bir saat gibi tıkır tıkır işliyor, sadece akşamı kuruyordu. Zamanın akışını izlemek bile işkence gibiydi ama bekleyecektim. Günün bu anlamsız kalabalığı dağılacak, o okul zili son kez çalacak ve ben o plazanın kapısına dayanacaktım.
Gözlerimi pencereden dışarı, gri gökyüzüne diktim.
SON TENEFFÜS - OKUL ÇIKIŞI
(1. KİŞİ ANLATIM)
Zaman ağır bir işkence gibi aksa da nihayet son ders zili çaldı. Sınıftaki sıradan gürültü, eşyalarını toplayanların hışırtısı birer uğultu gibi etrafımı sardı. Oturduğum yerden yavaşça doğrulup çantamı tek omzuma astım. Tam sıradan çıkacakken önümdeki gölgeyle duraksadım.
Atalay, tereddütlü adımlarla tam karşımda dikiliyordu. Yüzündeki o karmaşık, çaresiz dost ifadesi içimde hafif bir sızı uyandırsa da bakışlarımı yumuşatmadım.
“Zeyd… Bak, ne dümenler dönüyor bilmiyorum ama… Çıkışta bizdesin de mi? Yalnız bırakmam seni bu halde.”
Sanki bir camın arkasından konuşuyormuş gibi sesini uzaktan duyuyordum. Ceketimin yakasını düzeltirken gözlerinin içine baktım.
“Eve git Atalay. Bugün kimseyi çekecek kafada değilim.”
“Zeyd saçmalama! Şu tipine bak. Katil gibi bakıyorsun aynı! Bir şey yapacaksın, başını belaya sokacaksın belli. Bırakmam seni.”
Hafifçe öne eğildim, sesimi sadece ikimizin duyacağı bir fısıltıya düşürdüm.
“Sana son kez söylüyorum Atalay. Yolumdan çekil. Beni karşına alma.”
Atalay söylediğim kelimelerin ağırlığıyla bir adım geriledi. Gözlerindeki kırgınlık ve korku karışımı ifadeyi arkamda bırakıp sınıftan çıktım. Koridorda yürürken köşede dikilen Tuğberk ve yanındakilerle göz göze geldim. Tuğberk yutkundu, bana doğru tek bir adım dahi atamadı. Yanından geçerken ona bakmadım bile; o artık benim için hesabı kesilmiş küçük bir detaydan ibaretti.
Okul binasından çıktığımda soğuk hava yüzüme vurup zihnimi tamamen berraklaştırdı.
Caddenin karşı tarafına geçip elimi kaldırdığımda sarı bir taksi hemen önümde durakladı. Arka kapıyı açıp kendimi içeri attım. Şoför, dikiz aynasından yüzümdeki bantlara, sargılı ellerime ve üzerimdeki okul üniformasına kısa, şüpheci bir bakış attı.
“Nereye kardeşim?”
“Başak mahallesine. Satılmış konağına.”
Şoför başını sallayıp gaza bastı. Taksi Başakşehir’in geniş caddelerine doğru süzülürken sırtımı koltuğa yaslayıp gözlerimi dışarıdaki gri binalara diktim. Mesafe kısaydı ama kafamın içindeki o saniyeler asırlar gibi uzuyordu. Cebimdeki elimi sıkıp yaralı parmak boğumlarımı hissettim. Ne bir korku vardı içimde ne de en ufak bir tereddüt. Artık geri dönüş yoktu.
Araba, yüksek duvarlarla çevrili o tanıdık malikanenin sokağına girdiğinde şoföre durmasını söyledim. Parayı torpidoya bırakıp indim.
Sokak dünkü hengameden sonra sessizdi ama bahçe kapısındaki özel güvenliklerin sayısı artmıştı. Beni gördüklerinde ikisi birden ayaklanıp kulübeden dışarı fırladı. Biri elini belindeki silaha götürürken diğeri önümü kesti.
“Yine mi sen? Dün geceki olaydan sonra patronun kesin talimatı var, ya şimdi yol alırsın ya da polis çağırırız.”
Sessizce adama doğru bir adım attım. Gözlerimin içine baktığında sesindeki o sahte kabadayılık bir anda eriyip gitti. Bakışlarımdaki o zifiri karanlık, elindeki silahtan daha uzaktı adalet duygusuna.
“Ya o kapıyı açarsınız, ya da dünkünden daha büyük bir enkazla karşılaşırsınız. Karar sizin.”
Güvenlikçi yutkundu, arkadaşına bakıp telsize sarıldı. İki dakika geçmeden devasa ahşap kapı aralandı. Artemis, yüzünde dünden kalma o solgun, çaresiz ifadeyle göründü. Güvenlikçilere eliyle 'çekilin' işareti yaptı.
“Yine ne istiyorsun Zeyd? Yetmedi mi çıkardığın rezillik?”
Hiç cevap vermeden yanından geçip konağın bahçesinden içeri girdim. Artemis dağınık adımlarla peşimden gelirken salona adım attım.
“Telefonunu çıkar Artemis Hanım.”
Artemis kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Duydun. Abini arayacaksın. Hoparlöre alıp şu an nerede olduğunu soracaksın. En ufak bir sesini çıkarır, çaktırır ya da tğyo vermeye kalkarsan başınıza geleceklerden ben sorumlu değilim.”
Gözlerimdeki o katı kararlılığı görünce üsteleyemedi. Titreyen elleriyle cebinden telefonunu çıkardı, ekrana dokunup hoparlörü açtı.
Sinyal iki kez çaldı. Sonra arkadan gelen hafif bir caz müziği ve kadeh sesleriyle birlikte o kibirli, umursamaz erkek sesi yayıldı salona.
“Efendim Artemis? Gecenin bir yarısı yetmedi, gündüz vakti de mi darlayacaksın beni?”
Artemis bana baktı, boğazını temizleyip sesini normal tutmaya çalıştı.
“Abi… Şey, önemli bir evrak konusu vardı. Şirkette misin, neredesin şuan?”
Serdar Kurtuluş derince bir nefes verdi.
“Arnavutköy’deyim. Boğaz’ın dibindeki restorantta bir kaç arkadaşla içiyoruz. Ne oldu, ne evrağıymış bu gündüz vakti?”
Cümlesi henüz havada asılı dururken, duyacağım tek kelimeyi almıştım. Telefonun hoparlöründen gelen o kibirli sesi bir saniye daha dinlemeye tahammülüm yoktu. Serdar’la laf kalabalığına girmek, telefondan tehditler savurmak bana göre değildi; ben sözümü yüzüne söyleyecektim.
Hiçbir şey demeden arkamı döndüm.
Artemis elinde çalan telefonla bir anlık şaşkınlıkla bana bakakaldı. “Zeyd, bekle!” diye arkamdan seslendi ama adımlarımı bile yavaşlatmadım. Koltukta büzüşmüş duran Tuğberk’in dehşet dolu bakışlarının arasından geçip salondan çıktım.
Bahçedeki güvenlikçilerin üzerime doğru hamle yapmasına fırsat vermeden kapıyı omzumla itip sokağa fırladım. İçimdeki yangın, adımlarımı yönlendiren tek pusulaydı artık. Yoldan geçen ilk sarı taksiye elimi kaldırıp kendimi içeri attım. Kapıyı öyle bir çarptım ki araba sallandı.
Şoför dikiz aynasından yüzümdeki bantlara, sargılı parmak boğumlarıma bakıp yutkundu.
“Nereye birader?”
“Arnavutköy’e. Boğazın kenarında restorant varmış. Oraya.”
Şoför tek bir soru bile sormadan gaza yüklendi. Araba Başakşehir’in caddelerinden fırlayıp otobana akarken başımı cama yasladım.
Taksi Boğaz hattına indikçe hava iyice ağırlaştı, gökyüzünü kaplayan gri bulutlar denizin üzerine çöküyordu. Yol boyunca tek bir söz bile etmedim.
Taksi Arnavutköy’ün dar, tarihi sokaklarından geçip sahildeki lüks restorandın önünde durdu. Valeler ve kapıdaki takım elbiseli korumalar, gürültüyle kapanan taksi kapısının ardından bana doğru döndü. Üzerimdeki okul forması, yüzümdeki bantlar ve sargılı ellerimle o şatafatlı mekanın önünde tam bir yabancı gibi duruyordum. Ama bakışlarımdaki o zifiri karanlık, hiçbirinin kolayca üzerime yürümeyesine sebep oldu.
İri yarı badigart, önümü keserek konuştu.
“Kime bakmıştın genç?”
Hiçbir şey söylemeden adamın yanından sıyrılmaya çalıştım. Adam kolumdan tutmaya yeltendiği an gözlerinin tam içine baktım. Sesimdeki soğukluk ikisini de yerinde sabitledi.
“Serdar Kurtuluş’un yanına gidiyorum. Çık şuradan.”
Söylediğim adı duyan, yüzümdeki o gözü dönmüş ifadeyi gören koruma duraksadı. O bir saniyelik tereddüt yetti. İçeri adımımı attım. Yumuşak caz müziği, çatal bıçak tıkırtıları ve yüksek sosyetenin kahkahaları salonu dolduruyordu. Şık kıyafetli insanlar şaşkınlıkla bana bakarken gözlerim masaları taradı.
Ve…
Onu gördüm.
Denize sıfır, en köşe masada oturuyordu. Pahalı takım elbisesi, elinde kristal kadehi ve etrafındaki patron kılıklı adamlarla gülüşüyordu. Sırtı bana yarı dönüktü ama o rahatlığı, o umursamaz duruşu kilometrelerce öteden tanıdım.
Adımlarımı hızlandırdım. Mermer zeminde yankılanan ayak seslerim masaya yaklaştıkça etraftaki fısıltılar arttı. Masadakilerden biri beni fark edip kaşlarını çattı, Serdar’a bir şeyler fısıldadı.
Serdar Kurtuluş, yavaşça başını çevirip bana baktı. Göz göze geldik.
Yüzündeki o kibirli gülümseme, beni tanıdığı an—yüzümdeki yaraları, sargılarımı ve en önemlisi gözlerimde taşıdığım o ölümcül kararlılığı gördüğü an—bıçak gibi kesildi. Kadeh tutan eli havada asılı kaldı.
Adımlarımı doğrudan masaya kilitledim. Etraftaki şaşkın bakışları, fısıltıları ya da yan masadaki sosyetenin tiksinti dolu süzüşlerini zerre umursamadan aradaki mesafeyi sıfırladım.
Tam Serdar Kurtuluş’un karşısına geçtiğim an, yaralı ve sargılı iki elimi birden masanın üzerine bükülmez bir hırsla vurdum.
PAT!
Masanın ortasındaki kristal kadehler titredi, içkiler beyaz örtüye saçıldı, porselen tabağın kenarı çatladı. Masadaki diğer adamlar neye uğradığını şaşırıp bir anda geriye çekilirken, ben gövdemi öne eğip yüzümü Serdar’ın tam karşısına diktim. Sargıların altındaki kanayan parmak boğumlarım masayı kirletirken, gözlerimin içine çöken o zifiri karanlıkla adamın doğrudan ruhuna baktım.
Serdar’ın yüzündeki o pişkince gülümseme tamamen silinmiş, bakışları irislerime çivilenmişti.
Masanın gürültüsünü duyan kapıdaki iki devasa koruma anında içeri daldı. Mermer zemini döven sert postal sesleriyle masaya doğru koştular. Biri kolumdan kavrayıp beni arkaya savurmak için hamle yaptı.
“Ne oluyor! Çık dışarı!”
Tam o anda, buz gibi ve pürüzsüz bir ses salonun ortasında yankılandı.
“Tamam.”
Serdar Kurtuluş, elindeki kadehi yavaşça masaya bıraktı. Korumalara bakmadan, gözlerini bir saniye bile üzerimden çekmeden elini hafifçe havaya kaldırdı.
“Çıkın dışarı. Delikanlı yabancım değil.”
Korumalar bir anlık bocalama yaşayıp birbirine baktı, ardından Serdar’ın emriyle geri adımlayıp salondan çekildiler. Serdar, ceketinin önünü düzeltip arkasına yaslandı. Yüzündeki tereddüt yerini yeniden o eski, zehirli kibire bırakmaya çalışıyordu.
Serdar Kurtuluş koltuğunda iyice geriye yaslandı. Kadehini masaya bırakıp dudaklarının kenarını alaycı bir tavırla kıvırdı. Gözleri yüzümdeki sargılarda, üzerimdeki okul üniformasında gezindi.
“O meşhur Zeyd sensin demek. Dün geceden beri evdekilerin dilinden düşmüyorsun. Ama kusura bakma evlat, ben karşıma dişime göre bir rakipler zinciri bekliyordum… Bana okul formasıyla amatörce şov yapan çelimsiz bir velet göndermişler.”
Sözleri zehirli bir yılan gibi masaya yayıldı. Damarlarımda fırtına koparken gözlerimi bile kırpmadım. Masadaki gümüş çatalı sargılı elimle hırsla kavradım. Parmak boğumlarımdan sızan hafif kan çatalın sapına bulaşırken, sivri ucunu doğrudan Serdar’ın gırtlağına, birkaç santim ötesine diktim.
Serdar’ın gözbebekleri hafifçe büyüdü ama o ukala gülüşü yüzünden tam anlamıyla silinmedi. Boğazına uzanan çelik uçla arasındaki o kısacık mesafeye rağmen, etraftaki zenginliğin ve gücünün ona verdiği o sahte özgüvenle çenesini hafifçe yukarı kaldırdı.
“Bunu yapamazsın. Sen sadece canı yanmış küçük bir çocuksun Zeyd. O elindeki çatalı bana batıracak kadar gözün kararmadı.”
O an sessizce kahkaha atmaya başladım.
“Evet, elimdeki çatalı sana batıracak kadar gözüm kararmadı. Ama seni şu an tam buradan sarkıtıp hatta boğazın derinliklerine fırlatacak kadar gözüm karardı, Serdar.”
Tam o sırada, iki masa ötedeki deri koltukta oturan, boynundaki pırlantaları ışıl ışıl parıldayan orta yaşlı sosyetik bir kadın, yanındaki kürk yakalı arkadaşına doğru eğildi. Sesini alçaltmaya çalıştı ama salondaki o ölüm sessizliğinde söyledikleri birer tokat gibi tınladı.
“Şu rezilliğe bakar mısın? Güvenlik bu serseriyi nasıl içeri almış? Üzerinde okul forması, ellerinde yaralar… Kesin parası bitmiş bir zavallı, Serdar Bey’den harçlık koparmaya çalışıyor. Mide bulandırıcı.”
Sözleri kulaklarımda çınladığı an kahkaham bıçak gibi kesildi.Çatalı Serdar’ın gırtlağından çekip masanın ortasındaki porselen tabağa öyle bir savurdum ki tabak gürültüyle ikiye bölündü. Serdar ne olduğunu anlamadan masadan bir adım geri çekildim. Sargılı ellerimi iki yanıma açarak başımı o sosyetik masaya ve tüm salona doğru çevirdim.
“DİLENCİ Mİ?”
Sesim restorandın devasa camlarında yankılandı. Şampanya kadehleri titredi, garsonlar ellerindeki tepsilerle oldukları yerde donakaldı. Yan masadaki patronlar, kürklerine sarınmış kadınlar dehşet içinde bana kitlendi.
“Dilenci mi demeye çalıştınız bana şimdi? Şık kıyafetlerinizle, pahalı şaraplarınızla masasında oturduğunuz, elini sıkmak için sıraya girdiğiniz adama çok iyi bakın.”
Elimle Serdar’ı işaret ettim. Serdar yerinden fırlamaya çalıştı.
“Zeyd kes sesini! Güvenlik!”
“Karşınızda oturan bu adam, ablamın babasını vahşice katletmiş, tecavüzün üzerini mühürlü kâğıtlarla, parasıyla kapatan bir pezevenk! Kız kardeşinin ahı üzerinde olan, masum insanların canını yakan bir lağım faresi!”
Salondan yükselen boğuk çığlıklar ve fısıltılar bir anda dalga dalga yayıldı. Kadınlar elini ağzına götürdü, Serdar’ın masasındaki iş ortakları tiksintiyle geriye çekilip ellerini masadan çekti.Serdar’ın yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Bütün o kibirli duruşu, o servetinin verdiği sahte güç, yüzlerce sosyetik gözün önünde yerle bir olmuştu.
Ona doğru son bir adım attım. Sargılı elimi masaya bastırıp tam kulağına doğru eğildim.
“O üzerindeki milyon liralık takım elbise bile örtemez artık üstündeki lağım kokusunu. Bu salondaki herkes, o pırlantalı dostların, masanda şarap içtiğin o adamlar... Hepsi senin nasıl iğrenç bir pislik olduğunu gördü. Artık nereye kaçarsan kaç, kimin arkasına saklanırsan saklan, bu lekeyle yaşayacaksın.”
Serdar’ın gözlerindeki o kibirli ışık tamamen sönmüş, yerini kontrolden çıkan bir öfkeye ve çaresizliğe bırakmıştı. Dişlerini gıcırdatarak doğruldu. Masanın üzerindeki titreyen elini yumruk yaptı, yüzüme doğru yaklaşıp tıslar gibi konuştu.
“Seninle sonra hesaplaşacağız çocuk. Bu dediklerini sana tek tek yedirmezsem bana da Serdar demesinler.”
Hafifçe gülümsedim. Yüzümdeki bantların altı sızladı ama umursamadım. Bakışlarımı bir milim bile kaçırmadan doğrudan gözlerinin içine diktim.
“Her zaman beklerim. Ama şunu unutma; ben kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış biriyim. Sen ise her şeyini kaybetmeye başladın bile.”
Arkamı döndüm. Salondaki o çıt çıkarmayan, dehşet içindeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında, dik başımla mermer zemini çiğneyerek çıkışa doğru yürüdüm. Kapıdaki korumalar bile önümde durmaya cesaret edemeden kenara çekildiler. Restorandan dışarı adımımı attığımda, Boğaz’ın buz gibi rüzgarı yüzümdeki yaralara çarptı.
-15. Bölüm Sonu-
