12. bölüm · LEKE 1: SOY SAVAŞLARI

11. Bölüm

𝕭𝖆𝖉𝖊 🤍

PAZARTESİ SABAHI- ZEYD’LERİN EVİ

Sabahın köründe kulağımın dibinde zırıl zırıl öten alarmın sesiyle gözlerimi açtım. Kafamın içi zonkluyordu. Yatakta bir iki dakika tavana bakıp öylece kaldım. Cumartesi gecesi ablamla çevirdiğimiz muhabbet, halamın evdeki sessiz adımları ve en çok da Tuğberk’in annesinin bana bakışı… Zihnimi tırmalayıp duruyordu.

Yataktan fırlayıp hızlıca giyindim ve kahvaltı bile yapmadan evden çıktım. Çünkü o kadar geç kalmıştım ki, birşeyler atıştıracak zamanım bile yoktu. Atalay yavşağı beni uyandırma zahmetine bile girmeden okula gitmişti. Çantayı tek omzuma atmış yolda yürürken kendi kendine söyleniyordum.

“O kadının bana bakışında bir şey vardı ama dur bakalım, her türlü çıkacak ortaya.”

Okulun bahçesine girdiğimde ders zili çalalı birkaç dakika olmuştu. Bahçe sakindi. Adımlarımı hızlandırıp binaya doğru yürürken, ana girişin kenarında dikilen bir karartı fark ettim. Bir baktım, Tuğberk.

Normalde görse laf atar, o ukala üstten bakışlarıyla sinirimi bozmaya çalışırdı. Ama bu sefer öyle yapmadı. Elinde tuttuğu karton bardakla öylece durmuş, gözlerini bana dikmişti. Sessizce, hiç istifini bozmadan adımlarımı izliyordu.

Binaya girmeye iki adım kala durdum. Kaşlarımı çatıp baktım yüzüne.

“Ne bakıyo’n lan?”

Tuğberk hafifçe gülümsedi ama gözlerinde o alaycı ifadeden eser yoktu. Sesi garip bir şekilde sakindi.

“Hiç… Merak ettim seni.”

Cevap vermeme fırsat kalmadan arkasını dönüp binaya girdi. Olduğum yerde öylece kalakaldım. Şüphe içimi kemirmeye başlamıştı bile.

Sınıfa geçip Atalay’ın yanına oturduğumda hâlâ olayın etkisindeydim. Sıraya çantamı fırlatıp Atalay’a döndüm.

“Oğlum bu Tuğberk’te bir haller var. Kapıda dikilmiş yolumu gözlüyor, ‘merak ettim’ deyip basıp gidiyor. Kafayı mı yedi bu herif?”

Atalay sıranın üzerinde gevşekçe arkasına yaslandı, sırıttı.

“Belki sana aşık olmuştur, nereden biliyorsun?”

“Allah korusun lan! Adam beni görünce tansiyon ilacını arıyor zaten, ne aşkı?

3. KİŞİ ANLATIM

Aynı dakikalarda Tuğberk, koridorun sonundaki boş bir dersliğe geçmiş, kapıyı arkasından kapatmıştı. Cebinden çıkardığı telefonla hızlıca okulun sistemine ve sosyal medyaya girdi.

Önce Instagram’a, ardından babasının yetkilerini kullanarak ulaştığı öğrenci kayıt sistemine baktı. Zeyd’in nakil evraklarını, geldiği yer olan Tekirdağ-Çerkezköy’deki eski okul bilgilerini inceledi. Sayfayı aşağı kaydırırken kütük ve aile bilgileri kısmında bir isim dikkatini çekti.

Ekranda “Kurtuluş” soyadı yazıyordu.

Tuğberk parmağını ekranın üzerinde tutup birkaç saniye duraksadı. Kaşları çatıldı. “Kurtuluş...” diye mırıldandı. Bu soyadının ona ne anlatması gerektiğini henüz çözememişti ama aklının bir kenarına not etti.
Yazardan Not: Anla artık ovusbuçocu nası anlamazsın

Tuğberk telefonun ekranına kilitlenmiş halde dururken, sınıfın kapısı aniden aralandı. İçeriye okulun rehber öğretmeni girdi. Elindeki evraklarla Tuğberk’i boş sınıfta telefonla oynarken görünce kaşlarını çattı.

“Tuğberk? Derste olman gerekmiyor mu senin?”

Tuğberk istifini bozmadan ekranı kapattı, telefonu cebine attı. Yüzüne her zamanki o umursamaz ifadesini yerleştirerek hafifçe gülümsedi.

“Hocam bir iki nakil evrağına bakıyordum da, ders boş falan zannettim. Geçiyorum hemen sınıfa.”

Öğretmenin bir şey söylemesine fırsat vermeden sınıftan çıktı. Koridorda adımlarken kafasındaki sorular daha da ağırlaşmıştı. “Kurtuluş” soyadı zihninde çınlayıp duruyordu. Annesinin Zeyd’i gördüğündeki paniği, babasının geçmişteki karanlık bağlantıları ve şimdi bu soyadı... Birbirine geçmeye başlayan parçalar Tuğberk’i daha da huzursuz ediyordu.

ÖĞLE ARASI

Öğle arasında kantine indiğimizde Atalay’la arka taraftaki masalardan birine çöktük. Ben hâlâ sabah yaşanan “merak ettim” saçmalığını düşünüyordum. İnsan durduk yere düşmanına niye “merak ettim” der lan? Ya kafayı yemişti ya da benim bilmediğim bir şey biliyordu.

Tam simidimden bir ısırık almıştım ki Atalay dirseğiyle koluma vurdu.

“Oğlum yine bakıyor.”

“Kim?”

“Bizim mahallenin holding prensi.”

Başımı kaldırdım. Tuğberk kantinin diğer ucunda duruyordu. Elinde kahvesi vardı ve gerçekten de bana bakıyordu.

“A aa, harbi delirmiş bu.”

Gözlerimi kısıp dik dik yüzüne baktım. Normalde böyle bakışsak anında kaşlarını çatar, yanıma gelip dalaşacak yer arardı. Ama bu sefer kılını bile kıpırdatmadı. Bakışlarını üzerimden çekip kahvesinden bir yudum aldı ve yavaşça kantinden dışarı yürüdü.

Atalay masaya doğru eğildi. Yüzündeki o goygoycu ifade gitmiş, yerini ciddiyete bırakmıştı.

“Gerçek diyorum Zeyd, bu çocukta bir boklar var. Sabahki hâli de normal değildi. Sana rutin gibi laf sokmak yerine gözleriyle röntgenini çekiyor sanki.”

“Farkındayım Atalay. Annesi beni görünce kitlenir, oğlu peşimde dedektifçilik oynar… Bana bak, bunlar ailecek kafayı bana mı taktılar?”

“Hiç bilemiyorum ama sen yine de ayık ol. Bu Satılmış’ların sağı solu belli olmaz.”

Çay bardağını tabağına sertçe oturttum. İçimdeki o huzursuzluk hissi koca bir yumruk gibi boğazıma oturmuştu.

SATILMIŞ KONAĞI - AYNI SAATLER
(3. KİŞİ ANLATIM)

Konağın üst katı her zamanki gibi sessizdi. Aşağıdan yalnızca mutfaktan gelen tabak çanak sesleri geliyordu.

Artemis elindeki telefonu sıkıca tutarak koridorun sonundaki çalışma odasına yürüdü. Kapıyı kapattı. Birkaç dakika boyunca kimse var mı diye dinledi. Masanın başına geçti. Cebinde küçük, eski bir anahtar çıkardı. Masanın hemen altındaki kilitli çekmeceyi açtı.

İçinden sararmış birkaç belge, eski bir fotoğraf ve kahverengi bir dosya çıkardı. Baran görmesin diye, dosyayı onun bile bilmediği gizli bir bölmede muhafaza ediyordu. Artemis’in elleri hafifçe titriyordu.

Dosyayı açtı. İlk sayfada eski bir aile kaydı vardı. İsimlerin arasında KURTULUŞ soyadı göze çarpıyordu. Artemis birkaç saniye o kelimeye baktı.

“Hayır…”

Dosyanın altından küçük bir fotoğraf çıkardı. Fotoğraf yıllar öncesinden kalmaydı. Genç bir adam, yanında Artemis’in daha genç hâli ve birkaç aile üyesi görünüyordu.

Artemis fotoğrafa uzun uzun baktı. Sonra masanın diğer tarafındaki telefondan eline geçen Zeyd’in bir fotoğrafını açtı. Zeyd’in fotoğrafına baktı.

“Bu kadar benzerlik tesadüf olamaz…”

Parmağını ekranın üzerinde gezdirdi. Sonra eski fotoğrafa tekrar baktı.

“Gözleri… Bakışları…”

Derin bir nefes aldı.

“Eğer gerçekten sensen…”

Cümlesini tamamlayamadı. Dosyadan bir başka belge çıkardı. Belgenin en altında eski bir isim vardı.

SERDAR KURTULUŞ

Artemis’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi.

“Serdar mı?”

Artemis parmağını o ismin üzerinde titreyerek gezdirirken, tam telefonunu çıkarıp abisi Serdar’ı aramaya yeltendi ki çalışma odasının kapı kolu aniden aşağı indi.

O an Artemis’in kalbi boğazında attı. Yılların refleksiyle, bir saniye bile düşünmeden dosyayı masanın çekmecesine itip dizleriyle kapağı pat diye kapattı. Üstündeki sararmış fotoğrafı ise masadaki boş ajandanın arasına kaydırıp kapağını örttü.

İçeri Baran girdi.

Üstünde pahalı takım elbisesi, elinde kalın bir evrak dosyası vardı. Bakışları her zamanki gibi keskin ve sorgulayıcıydı. Kapı eşiğinde durup karısını tepeden tırnağa süzdü.

“Ne yapıyorsun sen burada?”

Artemis soğukkanlılığını korumak için derin bir nefes aldı. Bacaklarındaki titremeyi gizleyerek masadaki kalemi eline aldı, ajandanın üzerine rastgele bir şeyler not ediyormuş gibi yaptı. Yüzüne hafif, yorgun bir tebessüm yerleştirdi.

“H-hiç… Şirketin vakıf işleriyle ilgili geçen seneki bütçe raporlarına bakıyordum. Başım öyle bir ağrıyor ki, ışık gözümü aldı, perdeleri kapattım.”

Baran adımlarını masaya doğru yöneltti. Gözleri masanın üzerindeki ajandaya ve Artemis’in ellerine kaydı.

“Vakıf işlerini bu saatte mi inceliyorsun? Hem de bu odada?”

“Aşağıda gürültü patırtı vardı, kafamı toparlayamadım Baran. Abartacak birşey yok.”

Baran masanın kenarına yaslandı. Eğilip karısının gözlerinin tam içine baktı. Sesi alçak ama tehditkârdı.

“Bugünlerde üzerinde garip haller var, Artemis. Tuğberk de bir tuhaf, sen de. Evde sanki arkamdan bir teraneler çevriliyormuş gibi bir koku alıyorum. Ve bilirsin, ben o kokuyu aldığımda yanılmam.”

Artemis gözünü bile kırpmadan kocasına baktı. İçindeki panik dalgasını bastırıp dik durdu.

“Kendi evinde hayaletler görmeyi bırak artık. Çocukların dersleri kendilerine yetiyor, ben de evle uğraşıyorum. Eğer bir şey söyleyeceksen açıkça söyle, imalı imalı konuşma.”

Baran birkaç saniye sessizce karısını süzdü. Yüzündeki o şüpheci ifade zerre azalmamıştı ama daha fazla üstelemedi. Ajandanın üzerinden elini çekip dikleşti.

“Akşama önemli misafirler var. Kendine çeki düzen ver, aşağıda düzgün dur. Beni elaleme rezil etme.”

“Tamam.”

Baran arkasını dönüp odadan çıktı, kapıyı da açık bıraktı. Onat’ın ayak sesleri koridorda uzaklaşırken Artemis sırtını koltuğa yasladı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu.

Elleri titreyerek çekmeceyi tekrar araladı. O sararmış dosya ve Serdar’ın ismi orada duruyordu. Telefonunu çıkarıp hızla rehbere girdi, abisinin adını buldu.

Fısıltıyla, adeta kendi sesinden bile korkarak mırıldandı.

“Bombanın patlamasına az kaldı abi… Nerelerdesin sen?”

(1. KİŞİ ANLATIM)

Öğleden sonra okul bittiğinde Atalay’la okulun kapısında ayrıldık. Kafamın içi sabahtan beri aynı sorularla çalkalanıp durmuştu. Tek başıma adımlarımı hızlandırıp eve doğru yürürken cebimdeki telefon aniden titredi.

Çıkarıp baktım. Ekran ışığında bilinmeyen, yabancı bir numara duruyordu. Mesaj bildirimi açıktı.

“Annen hakkında bazı gerçekleri bilmiyorsun.”

Kaşlarımı çattım. Adımlarımı yavaşlatıp kendi kendime mırıldandım.

“Kim lan bu gerzek?”

Tam ekranı kilitleyip telefonu cebime atacakken telefon elimde bir kez daha titredi. İkinci mesaj düştü.

“Şimdi, Artemis Satılmış’ı araştırmanın tam zamanı.”

Olduğum yerde kaskatı kesildim. Sokaktan geçen arabaların korna sesleri, rüzgârın uğultusu sanki bir anda kesildi. Telefonu tutan parmaklarım kilitlendi. Yüzümdeki o umursamaz ifade yerini buz gibi bir şüpheye bıraktı.

Aklıma Artemis’in beni ilk gördüğünde sanki bir hortlak görmüş gibi kilitlenişi, Tuğberk’in bugün sabah kapıda dikilip beni izlemesi ve “merak ettim” demesi geldi.

Dişlerimi sıktım. Telefonu cebime atarken caddenin ortasında tek başıma mırıldandım.

“Ben bu kadının peşine düşmezsem rahat edemeyeceğim galiba…”

Telefonu cebime sıkıştırıp adımlarımı hızlandırdım. Sokak lambalarının sarı ışığı altında eve varana kadar kafamda bin tane senaryo döndü. Kapıyı kendi anahtarımla açıp içeri girdim. Salonda ablam tek başına oturmuş, elindeki çay bardağıyla televizyon ekranına bakıyordu ama aklı başka yerde gibiydi.

Ceketimi bile çıkarmadan dosdoğru karşısına dikildim.

“Abla. Sana bir şey soracağım, ama bana doğruyu söyleyeceksin.”

Ablam başını kaldırdı. Yüzümdeki o sert ve gergin ifadeyi görünce elindeki bardağı masaya bıraktı.

“N’oluyor Zeyd? Ne bu halin?”

“Artemis Satılmış… Bu isim sana birşey çağrıştırıyor mu?”

Ablamın yüzündeki o meraklı ve saf ifade bir gıdım bile değişmedi. Ne kaşı çatıldı ne de gözlerinde en ufak bir panik belirtisi belirdi. Bardağı masaya bırakıp bana tam bir "Ne saçmalıyorsun sen?" bakışı attı.

“Artemis mi? O kim Zeyd, okuldan birinin velisi falan mı? Yine kiminle takıştın sen?”

O an anladım. Ablamın da tıpkı benim gibi hiçbir şey bilmiyordu. O da bu karanlık masalın dışında tutulmuştu.

Gözlerimi ondan kaçırıp derin bir nefes verdim. Üzerimdeki o sert havayı dağıtmaya çalışarak çantamın sapını sıktım.

“Yok bir şey abla... Okulda öyle lafı geçti de, zengin züppelerden birinin annesi işte. Öyle aklıma takıldı.”

Ablam ikna olmamış gibi gözlerini süzdü, ayağa kalkıp yanıma geldi. Elini alnıma koyup ateşime bakar gibi yaptı.

“Sende sabahtan beri yine bir haller var. Rengin ruhun atmış. Git elini yüzünü yıka, halam yemek hazırlıyor. İçeri geç.”

“Tamam.”

Ama ben mutfağa değil, yatak odasına gittim.

Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Çantamı bir kenara fırlatıp yatağın ucuna çöktüm. Ablamın o masum, habersiz yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Bize ne anlatıldıysa yalandı ya da eksikti. Bu işte bir bokluk olduğu kesindi ve bu işin ucu doğrudan o kadına çıkıyordu.

Cebimden telefonu çıkardım. Bilinmeyen numaradan gelen mesajlara son bir kez daha baktım. Ekran ışığı karanlık odada yüzüme vururken dişlerimi sıktım.

Eğer ablam da bilmiyorsa, bu ailede herkes bir şeyleri benden gizliyordu. Ama yağma yoktu.

Instagram’a girdim. Arama çubuğunu açtım. Parmaklarım klavyenin üzerinde duraksadı. Yüzümdeki o kararlı ifadeyle harflere tek tek bastım.

A-R-T-E-M-İ-S S-A-T-I-L-M-I-Ş

“Madem kimseden tık yok. O zaman bu oyunu ben başlatıyorum.”

SATILMIŞ KONAĞI - GECE
(3. KİŞİ ANLATIM)

Konağın koridorları gecenin karanlığında sessizliğe bürünmüştü. Baran ve Artemis’in aşağı kattaki misafirleri uğurladıktan sonra odalarına çekilmelerini fırsat bilen Tuğberk, gölge gibi odasından çıktı. Aklını sabahtan beri kemiren “Kurtuluş” soyadının peşini bırakmaya niyeti yoktu.

Sessiz adımlarla babasının çalışma odasının önüne geldi. Kapı kolunu yavaşça indirip içeri süzüldü. Kapıyı kapatır kapatmaz kilit dilini iki kez çevirdi. Artık içerideydi ve güvendi.

Odanın ağır perdeleri kapalıydı. Tuğberk cebinden çıkardığı fenerin ışığını masaya doğrulttu. Gözleri annesinin gündüz vakti telaşla hareket ettiği masanın etrafında gezindi. Masanın çekmecelerini tek tek kontrol etti; hepsi açıktı ancak aradığı şey bu sıradan evraklar değildi.

Tam ümidini kesecekken, masanın altındaki ahşap oymanın bir kenarında duran metalik parlaklığı fark etti. Elini uzattı. Masanın gizli bölmesine sıkıştırılmış küçük, eski ve paslı bir anahtar parmaklarının arasına geldi.

Tuğberk anahtarı masanın en altındaki kilitli çekmeceye soktu. Hafif bir klik sesiyle kilit açıldı.

Çekmecenin dip tarafında, annesinin sakladığı o kahverengi dosya duruyordu. Tuğberk dosyayı çekip çıkardı ve masanın üzerine yaydı. Telefonunun flashını belgelerin üzerine tuttu.

İçinden sararmış aile kütük belgeleri, mahkeme kararları ve eski fotoğraflar döküldü. Tuğberk ilk belgeyi eline aldığında kaşları çatıldı. Her okuduğu satırda şakakları zonklamaya, nefesi düzensizleşmeye başladı.

Ekranda ve belgelerde yazan isimler zihninde birer birer birleşiyordu.

Serdar Kurtuluş - Annesinin senelerdir herkesten sakladığı öz abisi.

Zeyd Kurtuluş - Serdar Kurtuluş’un öz oğlu.

Tuğberk okuduğu her kelimeyle hayatının en büyük şokunu yaşıyordu. Ellerindeki belgeler titremeye başladı. Gözleri fotoğraftaki genç adama ve yanındaki annesine takıldı.

Zeyd… Nefret ettiği, okulda sürekli ezmeye çalıştığı, gördükçe sinir olduğu o çocuk; yabancı biri değildi. Zeyd, Tuğberk’in dayısı Serdar’ın oğluydu.

Yani Zeyd ile doğrudan kuzendi.

Tuğberk sırtını soğuk duvara dayadı, telefon flashını tutan eli yavaşça aşağı düştü. Annesinin Zeyd’i gördüğündeki o ölümcül paniği, babasının geçmişteki karanlık sırları ve ailesinin inşa ettiği o devasa yalan imparatorluğu bir anda gözlerinin önüne serildi.

Karanlık odada kendi boğuk nefes sesi çınlarken fısıldadı.

“Zeyd… Zeyd dayımın oğlu…”

Tuğberk elindeki belgeleri titreyen parmaklarıyla aceleyle toplayıp dosyanın içine geri tıktı, ardından o kahverengi dosyayı masada bırakmak yerine doğrudan sırt çantasına sokup fermuarını sonuna kadar çekti. Çekmeceyi kilitleyip küçük paslı anahtarı gizli bölmesine geri sıkıştırdı; kapının kilit dilini sessizce açıp koridorun karanlığına süzülürken zihnindeki tek düşünce, çantasında taşıdığı bu bomba fitilini ne zaman ve nasıl patlatacağıydı.

“Demek kuzeniz ha, Zeyd… Bakalım bu gerçek patlak verince hangimizin dünyası başına yıkılacak.”

-11. Bölüm Sonu-

EVVEETTT TUĞBERK HERŞEYİ ÖĞRENDİİ RAHATLADIĞINIZIN FARKINDAYIM BU BÖLÜM VU ŞEKİLDEYDİ UMARIM SEVMİŞSİNİZDİR YENİ BÖLÜMDE GÖRÜŞÜRÜÜÜZZZ 🦢🦢