6. bölüm · Lavinia (texting)

6.

elif

Ege: "Buse'm. Kapıyı aç. Yoksa kırayım mı?"

Bakışlarım ekranda kaldı. Daha sonra yumruklanan kapıma baktım. Neden ben?

Evet. Arkadaş olarak gördüğüm takıntılı manyak bana platonik çıkmıştı. Bu hiç de iyi olmamıştı.

Kapıyı açmadım. Kilitlediğim kapının üstüne 'ne olur ne olmaz' diyip aldığım kapı kilitini üstüne kilitledim. Daha sonra hemen önüne bir sandalye çekip ağır eşyalarımdan birini sandalyenin üstüne dayadım.

Kapı yumruklanmaya devam ederken odama girip hemen telefonumu eşofmanımın cebine sıkıştırdım. Daha sonra çalışma masamın üstündeki arka kapının anahtarını aldım.

Herşey tamamdı. Şuanlık. Hemen arka kapıdan çıkıp orayı da kitledim. Ne yapacaktım? Saat'in geç olup olmamasını umursamadan kapüşonumu kafama geçirip yürümeye başladım.

Sahile vardığımda on dakika çoktan geçmişti. Sahilde boş bir banka oturup bacaklarımı kendime çekip kollarımı sardım.

Ailem -eski ailem- Türk efsanelerini iyi bilen insanlarmış. Edebiyat konusu da buna dahildi. Eğer tıp okumasaydım. Büyük ihtimalle edebiyat okurdum. Çoğu aşk ile efsaneyi bilirdim mesela. Kız kulesi, karacadağ efsanesi, Ferhat ve Şirin, Aynalı mağara gibi efsaneleri avucumun içi kadar iyi bilirdim.

Kendi kendime aklımı bulandırmamak için bu sefer karşımdaki denize odaklandım.

Karşımdaki denizi seyrederken biri gelip yanıma oturdu.

Zencefil kokuyordu. Benim en sevdiğim kokuydu. Fakat deniz kokusu zencefil kokusunu sarıp sarmalamıştı sanki.

"Selam." diyen mırıltısını duydum. Sesi öyle sessizdi ki
ses tonunun nasıl olduğunu anlamamıştım. Sadece onun hakkında iki bilgiyi biliyordum. Birincisi erkek olması,ikincisi ise zencefil kokması.

"Selam." onun gibi mırıldandım. "Rahatsız olduysan kalkabilirim?" dedi yine mırıldanan sesi.

"Hayır. Olmadım."

"Kim üzdü bu kadar seni?" dedi.

"Hayatım boyunca üzgün olmaya mahkûmum ben. Neden üzgün olmayayım ki?"

Dedikten sonra sessiz kaldı.

"Peki ya sen? Seni kim üzdü?"

"Bana Umut de. Lütfen. İsmim değil. Sadece takma ad olarak kullanıyorum." diye mırıldandı tekrardan.

Dedikten sonra derin bir nefes verdi.

"Bir kız var... Herşeyiyle etkileniyotum. Bütün kalbimle seviyorum. Ne yapmalıyım?"

"Sev Umut. Uzaktan da olsa sev. Yakından da olsan sev. Herşeyiyle, bütün kalbinle sev o kızı. O kız için en büyük şanstır." diye mırıldandım.

"Gerçekten seveyim mi..."

" Buğlem de. Lütfen. İsmim değil. Sadece takma ad."

"Gerçekten seveyim mi Buğlem? Kızı ne kadar seversem seveyim. Sanki beni görmüyor. Ama... Ama sevmeye devam ediyorum."

Derin bir nefes çektim. Aynı kaderler, farklı bedenler.

"Kaç sene sevdin bu kızı?"

"On iki."

'Anladım' anlamında başımı salladım.

"Bir şey demeyecek misin Buğlem?"

Ayağa kalkıp denizin tam üstünde parlayan yıldızlara baktım.

"Ne diyebilirim Umut. Sadece sev. Karşılıksız olsa bile sev."

Deyip yanından ayrıldım.

03:08

Issız sokaklarda ve bir o kadar da karanlık sokaklarda yürümeyi sürdürüyordum. Saatlerdir sadece yürüyordum. Nereye gittiğimi bilmeden. Sadece yürüyordum. Telefonumu saate bakmak için çıkardığımda telefon Ege'nin mesajları ile dolmuştu. Ege ve tehditkâr mesajları...

Ege:"O kapı açılmazsa seni mahvederim."

Ege: "Kapı açılmıyor öyle mi?"

Ege: "Seni gördüğüm ilk anda seni boğazlayacağım."

Ege: "Sevgim bu kadar Buse Buğlem."

Ege: "Benden kaçsan iyi edersin."

Ege: "Çünkü karşılaştığımızda iyi şeylerin olacağını sanmıyorum."

Ege: "Adımlarının hemen arkasındayım Buse'm."

(03:09)

Siktir. Şuan arkandaydı. Arkamı döndüğüm anda Ege'nin o pis yüzünü gördüm. Sırıtıyordu.

"Şerefsiz." diye dişlerimi sıkarak mırıldandığımda şen bir kahkaha patlattı. "Selam Buse'm. Sevgilim. Güzelim. Sen artık sadece bana aitsin." Tam kolumdan tutup beni sürüklemeye yeltenmişti ki. Sağ taraftan yediği yumruk ile birlikte yere çakıldı.

Yumruğun geldiği tarafa baktığımda onu gördüm.

Yumruğu savuran kişi Batuhan'dı.