8. bölüm · Kurallar Ve Ritim
7. Bölüm "Geçmişten Kareler"
Selammm.
Neden oy vermiyor ve yorum yapmıyorsunuz? O kadar yazıyorum, yazdığım gibi bölüm atıyorum. Hiç geç atmıyorum ama neden kimse okuduğuna dair bir etkileşim göstermiyor?
Neden bunu yapıyorsunuz? Siz böyle yaptıkça yazasım gelmiyor. Zaten bu bölümü de ablamın zoru ile yazıyorum. Yoksa hayata küsmüşler gibi Wattpad'de küsmüştüm
Neyse, keyifli okumalar 🫶🏻
...
KILIÇ KARACA'NIN AĞZINDAN
Bazen kuş olup uçmak istersin. Bazen kelebek olup, 24 saatin geçmesini beklersin. Bazen ise bir canavar olmak istersin. Çünkü hayat şartları ne olursa olsun senin hayatta kalmaya ihtiyacın vardır. Bu kural benim kurallarım gibi asla değişmedi.
Hayatta kalmaya çalıştıkça darbe yedim. İyi olmak istedikçe dayak yedim. Babamın yıllarca gösterdiği şiddete boyun eğmedim ama dayak yemekten de bıkmadım. Bu hale gelmem, bu tür bir pislik olmam onun suçu değildi.
İlk işlediğim cinayet yüzündendi her şey. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Sadece ardımdan yatan o yaşlı adam ve baş başa kaldığım cinayet silahı vardı.
15 yaşında dayak yedikten sonra evden kaçmış, kendimi en belalı insanların arasına atmıştım. Verdikleri toz gibi bir şeyi içmiş, iki posta da onlardan dayak yedikten sonra hıncımı sokakta yaşayan adamdan çıkarmıştım.
Benden para istemişti. İstediği tek şey biraz yemek ve biraz da paraydı ama ben onu öldürmeyi seçmiştim.
Beni çok zorladı. Bir an gözümün önünden babam geçti. Hatta bunla kalmayıp o yaşlı adamı babam olarak gördüm. Yerde bulduğum taş ile kafasına ard arda vurduğum darbeleri, sanki babama vuruyormuş gibi yapıyordum. Onun attığı dayağın acısını, hıncını o yaşlıdan çıkarmıştım.
Kafasına aldığı darbe ile ölmediğini, eğer biri onu burada bulursa ve uyanırsa beni şikayet eder korkusu ile evden çıkmadan önce aldığım bıçakla da birkaç darbe vurmuştum. Şu an bana kızıyorsunuz. Belki de 20 paragraflık bir küfür yazıyorsunuz.
Ama bunları beni tebrik etsinler ya da yaptıklarımı normalleştirmek için anlatmıyorum. Sadece öfke problemi olan birinin, çiçek gibi bir kadına aşık olmasını adil bulmuyorum. Kaderin bize yazdığı bu hayatta, üzülen Azra olacaktı. Biliyorum.
Kontrol edemediğim bir öfkem, takıntım ve her an gelen insanları öldürme isteğini bastıramıyordum. Bunu bastırmak için içki içiyordum ama nafileydi. Belki beynim uyuşurda o pis tozlara kalmadan bu düşünceleri aklımdan atar sanırdım.
"Toplantı bitmiştir." Dedim ve dosyayı kapatıp ayaklandım. Az önce gözlerine bir saniye bakıp sadece kokusunu içime çektiğim kadını odamda daha fazla bekletmek istemiyordum. Ama biraz da oyalanmak istiyordum.
Beni, dün gece ki konuşmanın ortasında duyduğunu biliyorum. Ve bugün evime değilde, hazırlıklı bir şekilde şirkete geleceğini de biliyorum. O yüzden kilitli dolapların kilidini çıkarmıştım.
Önemli dosyaları kaldrımış sadece onun görmesini istediğim dosyaları ortaya koymuştum. Şu şerefsiz babası ile az kalsın yapacağım anlaşma dosyası gibi.
Onu görüp kafasını ona yorsun ki bana ve işime bulaşmasın. Bana gelip, 'odanı karıştırdım ve bunu buldum.' diyemeyeceği için kendi içinde savaş verecekti.
Ve bulmaya çalışırken kafayı yiyecek, sadece o neyin anlaşması olduğunu öğrenmek isteyecekti. Beni dinlediğinde fark etmemiştim. Ama odadan çıktıktan sonra ardında kalan kokusu kendini ele vermişti.
Kendini ele vermekte bir numarasın, Azra...
"Misafirleriniz odada beklemekte, Kılıç bey."
"Nigar'a söyle, odaya kimseyi almasın." Yanımdan ayrıldığında odamın önünde durdum ve biraz bekledim. Bir...hala vaktin var. İki... toparlandığını umuyorum. Üç...ve kapıyı açtım. Deri koltukta yan yana oturan ikiliye baktım. İşte beklediğim manzara buydu.
Azra, bacak bacak üstüne atmış, odanın bir köşesini inceliyormuş gibi başını hafifçe çevirmişti. Fatih ise pencerenin önünde durmuş, sanki biraz önce odama girip karıştırmamış gibi manzarayı seyrediyordu. Gözlerim odanın içinde kısa bir tur attı.
Dolap kapalı, aynı şekilde çekmeceler de kapalı.
Masa düzenli, dosyalar bıraktığım gibi olmasada, güzel...
Paniklerini benden daha iyi saklamışlardı. Ama nefeslerini saklayamamışlardı. Azra'nın göğsü normalden biraz daha hızlı inip kalkıyordu.
Fatih'in sağ eli ise farkında olmadan sürekli saatinin kayışını düzeltiyordu. Gülümsememek için kendimi zor tuttum.
"Çok beklediniz mi?" Derken çoktan içeri girmiş, masama oturmuştum. Evet, bu da tahmin ettiğim gibiydi. Masamda beş yıl önceden kalan anlaşma yoktu.
"Yok, bizde yeni geldik sayılır." Derken çoktan kendini toparlamış, eskiye dönmüştü Azra.
"Manzarayı çok beğendin herhalde?" Cebimde ki telefonu masama bıraktım. Soruma cevapsız kalan Fatih'e döndüm. O ise bana dönmeden,"İki hergele arabama bakıp bakıp gülüyor. Onları izliyorum." Dedi.
O iki hergele kim çok iyi biliyorum ama neyse...
"Ne içersiniz?" İkili sade Türk kahvesi istediklerinde sekreterimi arayıp söyledim. Zaten Fatih'te yerine geçmişti. "Ee, neden burada olduğunuzu açıklayacak mısınız?" Onlar konuşurken bende masamın üstünde ki belgeleri imzalıyordum.
"Villalar." Aklına ilk geleni söylemiş gibiydi hali. "Babam villaları çok beğendi ve bir tanesini satın almak istiyor." O babanın ben ta... Öyle dolmuşum ki o adama, anlatamam.
"Öyle mi? Hay hay, gelsin ve istediğini seçsin."
"İyi de hepsi aynı değil mi?"
"Aynı. Sadece bazı villaların renklerinde değişiklik yapıldı."
"Yani siz evde sahtecilik yaptınız. Sırf insanlar davette beğensin diye hepsini aynı gösterdiniz?" Fatih'in bu kadar zeki olmasını beklemiyordum. Ciddiyim.
"Onlar özel tasarım Fatih Bey. Onları herkese satmıyoruz. Sadece özel kişiler için yapıldı. Mesela Azra bilir." Ona döndüğümde kafasını sallamıştı.
"Öyle. Şu davette ki Osman bey gibi. O özel konuklardan biri. Satın aldığı villayı torundan toruna ilerlesin diye aldı. Nesilden nesile."
"Anladım." Dedi Fatih ve konuyu kapattı. Kapı çaldığında, 'gel' komutunu alan sevgi içeri girmiş ve kahveleri vermişti. Onun hemen ardından içeri giren Fikret ve Doğan ile gözlerimi devirdim. "Biz geldikk!" Dedi Doğan cilveli bir tavırla.
"Def olun!" Derken çok ciddiydim. Ciddi olmama inanmamış gibi yapan Doğan, "Bizde seni çok özledik." Dedi ve kolunu Fikret'in omzuna attı. Şirketimde neden iki tane çocuk olduğunu anlamış değilim.
"Vay, paşama bak. Bitti mi toplantı da oturuyorsun lan?"
"Döverim bak seni, kaldırma beni."
"Kalksanaaa!" Dedi ve masamın karşısında ki koltuğa oturdu. Onun hemen ardından oturan Doğan, ancak Azra ile Fatih'i görmüştü.
"Oğlum iş bittikten sonra lahmacun gömelim, miğdem kazınıyor."
"Az önce 8 tane gömdün, ayı!"
"O 9'du bir kere."
"Seni 9'da durduran neydi?" Dedi Fatih olaya dahil olarak. Fikret oturduğu yerde sıçradı ve elini kalbine koyarak, "Ödüm bokumla yer değiştirdi, amına koyayım!" Dedi. Boğazımı tenizledim ve Azra'nın da var olduğunu hatırlatmak istedim.
"Hoşgeldiniz, arkadaşlar. Naber?"
"İyilik Fikret, sen?"
"İyiyim Allah'a şükür." Az önce bendim küfür eden. Fikret, Azra'ya doğru dönüp konuştu. "Bu da lahmacun seviyor mu?" Bu derken Fatih'i kast ettiğini biliyordum. Çünkü ben ve Doğan nefret ederdik lahmacundan. Azra'ya da bu demeyeceğine göre, geriye Fatih kalıyordu.
"Sever sever. O beni bile yer." Dediğinde otomatikman onlara baktım. Kim kimi yiyor lan? Zaten Azra'nın ben dışında herkesle bu kadar iyi anlaşması sinirimi bozuyor. Özellikle Fikret ile bir araya gelince sinirlerim arşa çıkıyor.
"Azra'yı yemeyi aklında bile geçirme, Romeo!"
"Hey, dostum bak öyle bir niyetim yok. Papatyalar yenmez." Fikret ve Fatih'i aynı suda boğma fikri çıkma aklımdan.
"Odamı terk edin manyaklar. Sizin yüzünden aynı satırı iki defadır okuyorum." Evet, iki defadır; Yapılacak projenin sonucunde elde ettiğimiz- ve gerisi yok. Neden? Çünkü kafamda yeterince soru varken bir de bunlar ile uğraşıyorum.
"Dikkatli bakarsak bir tık sinirlenmiş. Ama çok dikkatli bakmamız gerek."
"Ya o değilde, aşağıda ki Mercedes kimin? Sağı solu gt5 resimleri ile dolu. Hayır bir de kızlar bikinili." İşte bizim hergeleler.
"Hayırdır kardeş, benim arabam o bir sorun mu var?" Umarım bu tartışmanın galibi ne Fatih ne de Fikret olur. Çünkü odamda çıkacak olan kaostan garibim Azra'nın etkilenmesini istemiyorum. Zaten o hala kenarda oturmuş sessiz sessiz düşüncelere dalmıştı.
İşte istediğim buydu ama bu kadar da uzak kalsın istemiyordum. Konuşsun, kızsın ama susmasın istiyorum."Hadi siz gidin arabayı inceleyin. Hadi kalkın."
"Açıkça kovdu. Bari gizlice kovsaydın." Doğan'a dik dik baktığımda, bakışımı anlamış ve ayaklanmıştı. Onun hemen ardından Fikret ve Fatih'te ayaklanmıştı.
"Güzelim, biz aşağıdayız. Gitmek istediğin zaman ara, gidelim." Güzelim lafını müsait bir taraflarına sokcam görecek gününü.
"Dikkat et." Üçlü odadan çıktı ve biz odada yalnız kaldık. Önümde ki dosyayı kapatıp kalemimi bıraktım. "İyi misin?" Derken sesim samimiydi. Bir anda yüzünün düşmesinden hoşlanmamıştım.
"Evet."
"Dün için hala kızgın mısın?" Çantasını oturduğu yerde bıraktı ve ayağa kalkıp az önce Fikret'in oturduğu yere oturdu. "Dün ne olmuştu ki?" Bunu öyle bir söylemişti ki, düne dair hiçbir şey hatırlamadığına inanabilirdim.
"Seni öptüm."
"O öpmek mi sayılır? Hem tokat yedin, sen ona kafa yor." Bende ayağa kalktım ve karşısında ki sandalyeye oturdum. Parfümü burnuma dolduğunda gözlerimi yumdum. "Beğendin mi?" Derken güldüğünü hissediyordum.
"Değiştirmişsin?" Soru tarzında sormuştum. Çünkü aynı koku değildi.
"Evet, yeni aldığım. Ben beğendim."
"Ben beğenmedim. Çok ağır kokuyor."
"O zaman iyi ki almışım." Dedi ve ayaklanıp çantasını aldı. Geri yeri oturduğunda, çantasını biraz karıştırdı ve içinden bir şişe parfüm çıkardı. Açık mor renge kaçan şişeyi bana verdi. Bir anda verdiği şişey çekip aldı ve parfümün kapağını açıp sol bileğine sıktı.
Havaya yayılan koku, yavaşça burnuma doldu. Buydu işte beğendiğim kokusu. Bileğini uzattığında kolunu nazikçe tuttum ve bileğini kokladım.
Onu ilk tanıdığım gün de aynı şey olmuştu. Bir koku, sonra gözleri ve kendisi. İstemsizce gülümsedim. "Parfümü yanlış yere sıktın." Kaşlarını kaldırdı. "Nesi yanlış?" Derken, benden daha iyi mi bileceksin tavrı vardı.
Biraz öne kayıp daha yakın olmamızı sağladım.
Parmaklarım kolundan başlayıp eline kadar indi. İnerken uzun bir yol çizmiştim. Elini avucumun içine aldım.Parmaklarım bileğinin sıcak tenine değer değmez nefesini tuttuğunu fark ettim.
Kaçmadı. Aramızda ki çekimin o da farkındaydı ve bundan memnundu da.
Başparmağımı parfümün sıkıldığı yerde hafifçe gezdirdim. "Parfüm tenle yaşar." Gözlerini gözlerimden ayırmadan dinliyordu. "Bilek doğru..." Elimi yavaşça yukarı kaldırdım.
Parmak uçlarım boynunun yanına kadar geldi.
Tenine hafifçe dokundum ve işaret parmağımın arkası ile boynunu dolaştım.
Omuzlarının belli belirsiz gerildiğini hissettim. "Ama burada daha uzun kalır." Parmağım bu sefer kulak arkasına doğru kaydı. Saçının birkaç teli parmaklarımın arasına sıkıştı. "Ve burada."
Azra'nın nefesi yine değişti. Bakışları bir anlığına dağıldı. Biraz daha böyle yaparsam beni çekip öpecek gibi bir hali vardı. O yüzden elimi yavaşça geri çektim. "Kısaca, vücut ısısı arttıkça koku daha yavaş yayılır."
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Daha önce parfümcü olduğunu varsayarsak dediklerini dikkate alacağım." Dedi ve parfüme uzandı. Ama ondan önce davranıp parfümü aldım ve kapağını kapatıp masamın üstüne koydum.
"Hey, o benim."
"Artık benim. Şansına küs." Gözlerini devirdi ve çok üstünde durmadan omuz silkti ve çantasını kapatıp önümüzde ki masaya koydu. "Ne çeviriyorsun, Kılıç? Bu arkasına gizlendiğin adam, aslında kim?" Dedi bir anda.
Az önce ki havayı tuzla buz etmişti. Artık onun kokusunu değil de kan kokusunu alıyordum. Yine aklıma gelen o son gözler yutkunmama sebep olmuştu. İçki içmek veya sigara yakmak istiyordum. Yanlış bir şey yapmak istemiyordum.
"Bu konu hakkında yorum yapmayacağım. Nasıl biri olduğumu biliyorsun."
"Bilmiyorum! Bilmiş gibi yapıyorum. Ya doğru düzgün seni tanımıyorum bile." Yalan söylüyor. Tanıyor. Hatta beni benden daha çok tanıyor. Benim onu kendimden daha çok tanıdığım gibi.
"Tanıyorsun, Azra," Gözlerinin için baktım. En ufak bir titreme yoktu. Kendinden emin, diyeceklerini hiç düşünüp tartmadan söyleyebileceğini hissettiriyordu. "Bu konuyu sana açma dedikçe irdelemen hoşuma gitmiyor."
"Hoşuna gitsin veya gitmesin. Umurumda değil. Ben sadece yanımdan ayrılmayan adamın ne tür bir manyak olduğunu öğrenmek istiyorum."
"Emin ol sağlam manyağım. Ama bunu burada değil, akşam evimde göstermek istiyorum," Ayaklandı ve çantasını koluna takıp,"Boş boş konuşma." Dedi şakaya karışık bir sesle.
Kapıya yöneldiği sıra elinden tutup durdurdum. "Akşam bekliyorum." Dedim ve ayağa kalkıp boşta kalan elimi yanağına yasladım ve yanağından öptüm.
Boynundan burnuma yükselen kokusu, birden yükselen göğsü...
Geri çekilmeden önce, "Dengelerinle oynamayı seviyorum." Dedim ve çekilip elimi cebime koydum. Bir şey demeden odamdan çıktı ve onun ardından kokusu kaldı. Tebessüm ederek masama geçip oturdum ve elime parfüm şişesini aldım.
Umarım her yere sıkmadan eve götürebilirim. Aksi takdirde bu kokunun sadece bana özel kalmasını istiyorum. Şişeyi tekrar masaya koydum ve önümde ki dosyayı açtım. Zaten hemen ardından kapı açıldı ve sırayla Fikret, onun ardından Doğan içeri girip sandalyeye oturdular.
"Yalnız Fatih kafa herif,"
"Az önce bu iki mal, lahmacun yarışına girdi," dedi Doğan gülerek."Bil bakalım kim kazandı?" Derken sesi sence de belli değil mi der gibiydi.
"Kim milyoner olmak ister oynamak için fazla meşgulüm." Deyip cevap vermedim. Biliyorum ki hatta bu şirkette ki herkes iyi bilir ki lahmacun yarışını Fikret kazanır.
"Fatih tek oturuşta 10 taneyi, 3 dakikada gömdü." Pekâlâ, lafımı geri alıyorum. O piç bizi de yer...
"Aç köpek hepsini yedi. Bir de 10 tane yememiş gibi benim lahmacunuma göz dikti."
"Odamdan ya çıkın, ya da susun." Bana karşılık vermek için hazırlanan ikiliyi durduran şey, çalan telefonum oldu. Masanın üstünde ki cihaza baktığımda, aramasını hiçte beklemediğim ve istemediğim biri olduğunu gördüm.
"Ne oldu?"
"O arıyor, Fikret." Telefonu elime aldım ve piç kurusu yazısını okudum. Daha fazla kaçamazdım. Ya da açmamazlık yapamazdım. Bugün açmazsam yarın başıma ne gelecek onu da biliyorum.
O yüzden daha fazla bekletmeyip açtım. "Piç kurusu? Dinliyorum." Dedim onu sinir ederek.
"Bana dinliyorum deme, oruspu çocuğu! Malım nerede?"
"Planda değişiklik oldu."
"Ateşle oynuyorsun, Karaca. Beni yapmak istemediğim şeyler için zorlama." Sesinde ki tını, yıllardır yerini koruyordu. Onun hiç değişmeyen lafları ve bitmek bilmeyen tehditleri... Ah ah, bu da yaşlandı.
"Cehennem zebanisini tanır mısın, Pamir?" Geriye yaslandım ve rahat bir hale büründüm. "Çünkü fitilini verdiğin ateşin baş sorumlusu olur kendisi."
Sesini duyurmak istercesine iyice bağırdı ve, "Kes zırvalığı ve hemen malımı getir! Bir aydır uğraşıyorsun! Sana bir hafta süre de verdim ama sen yine bir bok beceremedin!" Dedi.
Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım. Sesini kısmaya niyeti yoktu, benim kulağım ise sağır olmamak için direniyordu. "Sana, planda değişiklik oldu dedim. Kıt mısın?"
"Para ödedim lan ben! Sana o mallar için milyonlar harcadım! Karşılığında ihanete mi uğrayacaktım!" Sessizce ettiği küfürleri siz duymayın diye sansürlüyorum, haberiniz olsun.
"Cumartesi tekrar bir sevk-"
"Hayır. Bir aydır zarar ediyorum, daha fazlasına gerek yok," Ne planlıyor bilmiyorum ama sesinde ki kararlılık hiçte hayra alamet değil. Zaten bu adam ne zaman hayırlı bir iş için aradı ki beni? "Ya bu gece mallar elime ulaşır, ya da ben seni bir güzel pres yaparım."
Telefonu suratıma kapattı ve geriye sadece söylediği tehdid kaldı. Birkaç saniye hareketsizce durduktan sonra sinirlerime hakim olmayıp telefonu duvara fırlattım.
"Oğlum, ne oldu sakin olsana?" Fikret'e cevap vermedim ve ayağa kalkıp masamın üstünde ne varsa devirdim. Kağıtlar dört bir yana savrulup dağılmıştı. Kalemler bile duvara çarpıp geride enkaz bırakıyordu. Fikret ve Doğan oturdukları yerden kalktılar.
"Ya dur, ne yapıyorsun?" Doğan'a da cevap vermedim. Bir sonraki odağım duvar oldu. Masanın etrafından dolaşıp duvara doğru ilerledim ve birden, hiç düşünmeden duvara yumruk attım. "Lanet olsun! Sizin yapacağınız işi sikeyim, oruspu çocukları!"
Birileri içeriden işimize parmak sokuyordu. Ne zaman planlasam bir bok çıkıyor, her seferinde tepetaklak oluyordu sevkiyat.
Bir anda kolumdan tutulup duvarın önünden çekildim. Bunu yapan elbette Fikret'ti. "Kılıç," dedi beni sarsarak. Çenemi sıkmaktan dişlerimin sızladığını hissediyordum. Sanki kendimi biraz daha sıkarsam, damarlarım patlayacaktı.
"Ne?!"
"Adamlar hala bekliyor."
"Beklesinler! İsteyen istediğini yapsın, hiçte sikimde değil!" Lafım biter bitmez yüzüme yediğim yumruk ile geriye doğru sendeledim. Dudağımın acısı, ağzıma gelen demir tadına eşlik etti. Bu hayatta en nefret ettiğim şey; kan. Ama hep de en yakınımda.
"Kendine gel! Bir sevkiyatı yönetemiyorsun! Adamlar yavaş yavaş ellerini çekiyor bizden, her şeyi mahvediyorsun!" Kendimi toparlayıp bir anda yakasına yapıştım. "Bir daha söyle!" Derken gözüm dönmüş gibiydi. "Bir daha söyle dedim sana!"
Onun bu hayatta en zor kabul ettiği şey güvendi. Fikret birine güvenmek istiyorsa sonuna kadar savaşırdı. Ama güveni kırıldı mı, paçavra gibi bir köşeye atardı. Yıllardır yanında çalışıyorum. Bir güne bir gün hata yapmadım.
Her görevi eksiksiz yerine getirdim. Ama bu son birkaç ay, her şey ters gitmeye başladı. Ve bugün o telefon ile birlikte daha da bok oldu. "Sana güvenmem hata biliyor musun? Bu sevkiyatı sen değilde bir başkası yapsa inan daha iyi olur."
Yakasını bırakıp yüzüne yumruk atan ben oldum. Geriye sendeleyen Fikret, dudağına bulaşan kanı sildi ve pislikçe gülümsedi. Hayır, kahkaha attı.
"Gerçek acı geliyorsa..." Dedi ve hala gülmeye devam etti. "Siktir olup gidersin. Ama yok bu işten sıyrılabilirim diyorsan, aramızda ki haini bul, Karaca. Bulamazsan bu sefer Pamir'e kalmadan seni ben öldürürüm."
"Bulacağım. Hatta bulmakla kalmayıp derisini yüzeceğim. Doğduğuna pişman olacak."
"İşte bu," derken işaret parmağı ile göğsüme vuruyordu. "Senden bunu bekliyorum. Böyle ol." Dedi ve az önce birbirimize yumruk atıp bağıran biz değilmişiz gibi karnını ovuşturup, "Acıktım. Yemeğe gidelim, hadi." Dedi.
Varlığını unuttuğumuz Doğan,"Şaka mısınız, amına koyayım? Az önce ne yaşandı, bu aç köpek ne diyor?" Dedi şaşırarak.
"O aç köpek birazdan yemek yemezse sizi yiyecek. O yüzden susun ve yürüyün." Dedi Fikret ve önden çıktı. Doğan yanıma gelip omuzuma dokundu. "Halledeceğiz abi. O haini bulup kendi ellerinle öldüreceksin." Bu herifi Fikret'ten daha çok seviyorum.
"Bulacağım kardeşim. Birkaç gün sadece. Bu birkaç gün içinde o piç, ayaklarımın önünde olacak."
...
Kokular... Kokular her zaman anıları saklar. Bazen de biriktirir. Bir koku sizi yıllar öncesine götürebilir. O kadar tanıdık gelir ki, sizi yıllar önceye götürmekle kalmayıp, o kişiyi de hatırlatır.
Bugün şirkette etrafı dağıtırken hiç zarar görmeyen şişeyi elimde çevirip duruyordum. Kokusu öyle güzeldi ki, aynı sahibi gibi. Azra'yı her gördüğümde içimde tarif edemediğim şeyler kaynıyor. Sanki onu yıllardır tanıyorum. Sanki yıllar önce kaybettiğim birini bulmuş gibi onu hiç bırakmak istemiyorum.
Parfümü bir kez daha havaya sıktım ve dağılan kokuyu soludum. Ciğerlerim sanki bu kokuyla dolmuştu. Ya da ben sabahtandır içime çekmekten öyle hissediyordum.
"Kılıç, gelebilir miyim?" Birden duyduğum tanıdık kadın sesi ile yattığım yerden doğruldum. "Bir dakika, Esma abla." Gömleğimin açık düğmelerini ilikledim ve düzgün oturdum. "Gelebilirsin."
İçeri giren Esma ablanın yüzünde tebessüm oluştu. "Yemek hazır, inmeyince merak ettim." Yanıma gelip oturdu. İki yıldır yanımda. Küçüklüğümden beri hissedemediğim aile sıcaklığını onun yanında hissetmiştim.
Yaptığı yemekler, söylediği sözler hep ilmek ilmek içime işlemiş, kulağıma küpe olmuştu. "Bir misafirimiz var, abla. Haber vermedim ama." Yüzünde ki gülümseme yerini koruyordu. Hep böyle gülümsemişti bana.
"Kimmiş o kişi?"
"Azra."
"Şu bahsettiğin çiçek gibi olan kız mı?" Derken aynı zamanda odayı kokluyordu. Odam artık yumuşatıcı değilde, Azra'nın parfümü kokuyordu. "Ve bu koku da onun?" Gözlerinde gördüğüm soru işaretleri, git gide artıyordu.
"Evet, o gelecek. Ve yine evet, onun kokusu." Şişeyi eline verdim. Şişenin üstünde ki yazıyı okudu. Evirdi, çevirdi. Sanki okudukları bir işe yararmış gibi kafasını salladı. "Güzel parfüm. Ama ona özel değil."
"Heves kırmada annem bir, sen iki valla Esma Sultan."
"Dayak istemekte bir sen, bir de Fikret var ama ben bir şey diyor muyum?"
"Ben ne yaptım şimdi ya?"
"Madem misafirin var, ne diye bana haber vermiyorsun? Belki kız yaptığım yemekleri yemeyecek?"
Bak işte bu konuda haklı. Acaba bugün yapılan yemeklerden yiyecek mi? Ya aç kalırsa? Umarım beğenir.
"Esma Sultan biliyor musun?" Dediğimde kaşlarını kaldırdı. "Neyi?" Elinde ki parfüm şişesini aldım. Bu öyle bir şeydi ki, sanki aramızda ki bağı tamamlıyordu.
"Bugün sinirle odamı dağıttım. Önemli, önemsiz bütün belge ve eşyalarım zarar gördü." Dikkatle dinlemeye devam ediyordu. Diyeceğim şeyi merak ettiği bakışlarından belliydi.
Tebessüm oluştu yüzümde. "Ama bu parfüm masanın bir köşesinde kaldı."
Bir süre cevap vermedi bana. Sessizce sadece elimde duran şişeye baktık ikimizde. Birkaç saniye sonunda sessizliği bozan o oldu ve,"Ama parfüm hala sağlam." Dedi.
"Evet?" Dediği şey zaten gözle görülür bir şeydi. Elimde tuttuğuma göre hala sapasağlam ve içi koku doluydu. "Sağlam çünkü öfken onu incitmeye yetmemiş, oğlum." Dediği şey düşündürdü.
Gerçekten öfkem bir parfümü incitmemiş olamaz değil mi? Asıl konu sahibi bence. Çünkü o koku, şişe her şey tamamıyla Azra'ya ait. O bütünüyle akılda kalıcı bir kadın...
Konuşmamızı bölen şey, çalan zil oldu. Azra gelmiş olmalı. Esma Sultan önden gittiğinde bende hala üstümde olan iş kıyafetlerimi değiştirdim ve bende aşağı indim.
"Hoşgeldin kızım."
"Hoşbuldum efendim." Kurban olduğum ne güzel gülüyor. Esma abla elinde ki şişeler ile mutfağa geçtiğinde bende çoktan merdivenlerden inmiş yanına gitmiştim. "Hoşgeldin." Adım adım birbirimize yürüyorduk.
Hatta onunla da kalmayıp birbirimizi süzüyorduk. Her gün bir çeşit ve farklı renk giyiniyordu. Her biri birbirinden güzel olan kıyafetlerin içinde peri kızı gibiydi. "Hoşbuldum, nasılsın?" Çekingenlik mi vardı? Halbuki geçen geldiğinde ateş çıkıyordu vücudundan.
"İyiyim. Gel ayakta kalma." Birlikte salona geçtik ve aynı koltukta yan yana ama biraz mesafeli oturduk. Şimdi sana sarılıp, kokunu içime çekmek vardı be kızım.
"Anlat." Dedi birden.
"Bir soluklan, güzelim. Ne bu merak?"
"Yanımda duran adamın acaba kaç sırrı var onu çözmek istiyorum. Ya da bana kaç tane yalan söyledi, bunları öğrenmek istiyorum."
Nasıl cevap vereceğim diye düşünürken birden Esma ablanın sesi aramıza girdi. "Yemeğe geçecek misiniz? İçkileri sevris edeceğim." Lafı biter bitmez ayaklandım ve elimi uzattım. Tutacağından emin değildim. Beni henüz ne olarak görüyor bilmiyorum ama benim ona hissettiklerimin yüzde birini hissetmiyordur.
Uzattığım elime baktı ve tutup ayağa kalktı. Yüzünde ki tebessüm ile, "Yemeğe geçelim." Dedi. Salak gibi sırıtıp masaya doğru ilerledim. O da arkamdan geliyordu.
Elini tutmak, ona yaklaştığımın işareti miydi? Teninde gezinmek için uyuşan parmaklarım, şimdi kurak çöllerde su bulmuş gibi gevşemişti. Teninde hayat bulmak istiyorum, Azra. Kaybettiğim yıllarımı, seninle geri kazanmak istiyorum.
Sandalyesini çektim, oturdu ve geri ittirdim. Bende kendi yerime geçtim ve Esma ablanın servis yapmasını bekledik. Önümüze ilk içkiler konuldu. "İç bakalım beğenecek misin?" Dediğinde, bardağımızda ki içkinin benim evimde ki şişelerden olmadığını anladım.
Onu daha fazla bekletmeyip bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı kayan sert içki, kaliteli ve güzeldi. İçtiklerim kadar ağır değildi ama yine de beynimi uyuşturmaya yetiyordu. "Güzel." Derken çoktan bir yudum daha almıştım.
Esma abla bu sefer masada ki yemeklerden tabağımıza koymaya başladı. Her yemekten azar azar koyup geri çekildi. "Afiyet olsun." Dedi ve mutfağa gidip göz önünden kayboldu.
"Ellerinize sağlık."
"Afiyet olsun, güzelim," Masanın üzerinde duran eline elimi koydum. "Yemeğini düzgün ye. Zaten incecik bir şey kalmışsın, elini tutmaya korkuyorum."
"Abartma. Sadece bu aralar fazla yoğun geçiyor günlerim o kadar."
"Bir gününü anlat desem?" Diye bir soru yönelttim yemeğe devam ederken. Bir an duraksadı. Anlatıp, anlatmamak arasında ki o ince çizgide durmuştu. Günlerinin nasıl geçtiğini, şu tepkisi ile daha çok merak etmiştim.
"Sen anlat," Çatalını ve bıçağını bıraktı. Biliyordum, ve bu anı bekliyordum. "Sen anlat bir günün nasıl geçiyor, Karaca?" Sesinde ki tını öyle bir şeydi ki; anlat da bütün kirli çamaşırlarını göreyim der gibiydi.
"Ne merak ediyorsun?"
"Soruyorum o zaman?"
"Sor."
"5 yıl önce...neden soydereler ile bir anlaşma yaptın?" İçimde en ufak bir şaşkınlık oluşmadı. Çünkü bu gün olmasa bile yarın bir gün bana bu soruları soracaktı. Ve masamın üzerine bıraktığım dosya işe yaramıştı.
İçki bardağını elime aldım." Babanla ortak bir proje yapacaktık." Kaşlarını çattı. Düşünmek için değilde vakit kazanmak için yavaşça içkimden yudumladım.
"Sadece bu mu?" Dedi merakla. Başımı salladım. "Karacalar yıllardır inşaat sektöründe. Babanın şirketi de o dönem büyüyordu. Haliyle en gözde isimlerden biriydi."
"Ee?"
"Anlaşamadık." Elinde olan belgelerden bahsetmedim. Bilmiyormuş gibi davranmaya da devam ettim ama bakalım o bana söyleyecek mi? Umarım söyler.
"Neden?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Fikret." Tek cevaplar vermem onu sinir ediyordu, biliyorum ama yapacak bir şey yoktu. Sanki soruları bekliyormuş gibi bir anda cevap vermek, kendi topuğuna sıkmak gibi bir şeydi.
Adını duyunca gözleri hafifçe büyüdü."O mu bozdu?"
"Anlaşmayı imzalamaya saatler kalmıştı, hatta evraklar bile hazırdı. Sonra Fikret geldi ve babandan daha büyük bir teklif sundu."
"Ne teklifi?" Hala aklında dönüp dolaşan soru işaretlerini görebiliyordum. Gözlerinde ki o inançsızlık, konuşmayı sonlandırmam için harika bir sebebti ama içini rahatlatmazsam da peşimi bırakmayacaktı.
"O dönemlerde şirketim iflas eşiğindeydi. Elimde, avucumda hiçbir şey kalmamıştı ve yavaş yavaş batıyordum. Sonra Fikret çıkageldi. Dediğim gibi babandan daha büyük bir teklif sundu ve anlaşmayı orada sonlandırdık."
"İlginçmiş. Ama Fikret'in sana sunduğu teklif, babamın teklifinden ne kadar büyük olabilir ki?" İşte buna cevap veremem. Eğer verirsem, bir sonraki kıyameti kendi ellerim ile hazırlamış olurum. Eğer Fikret'in bana açtığı sonsuz kapılardan Azra'ya bahsedersem, onu kaybederim.
O yüzden sorusunu es geçip, "İş dünyasında olur böyle şeyler." Dedim ve konuyu kapattım. Birkaç saniye sessizliğin ardından bir soru daha sordu.
"Davet gecesi duyduğum sevkiyat neydi?"
İçimden hafifçe gülümsedim. Eninde sonunda oraya geleceğini biliyordum. Hatta bir sonraki soru, neden öldürmekten bahsettin olacak. Buna adım kadar eminim. "İnşaat malzemesi." Yine tek cümle. Ve yine kalkık kaşlar.
"İnşaat malzemesi için mi o kadar gizli konuşuyorsun?"
"Bazen milyonlarca liralık yük taşırsın. Ve o yükün hangi limana ne zaman ineceğini herkes bilmemeli. O yüzden o kadar gizliler."
"Eminim kimse senin malına yaklaşamıyordur?" Soruş şekli hoşuma gitmişti ama gülersem, ortamda ki atmosferi bozduğum için bana kızabilirdi.
"Rakip firmalar, ihale süreçleri, çalınan projeler... Hepsi düşmanım, hepsi gizli işler çevirdiğim şeyler. Evet, kimse malıma yaklaşamıyor çünkü gizli tutuyorum. Çağır şöför Baran'ı bakalım o biliyor mu?"
"Ki senin sağ kolun, değil mi?"
Başımı hafifçe yana eğdim. "Evet. O yüzden her şey filmlerde gördüğün kadar heyecanlı değil." Azra gözlerini benden ayırmadı. Belki de inanmak istiyordu. Ama içindeki ses onu hala şüpheye düşürüyordu. Ve ben bu konuşulanlardan sonra şüphe etmesini istiyordum. Çünkü şüphe,gerçeğe giden yolu uzatırdı.
"Hayatım senin kadar toz pembe değil. Ya da senin gibi anı yaşamıyorum. Ben hep bir adım ileriyi de düşünmek zorundayım. Eğer düşünmeden gözlerimi kapatırsam, sonumu kendi ellerimle yazmış olurum."
"Hayatımın toz pembe olduğunu mu düşünüyorsun? Ya da anı yaşadığımı mı? Hayatım hakkında ne biliyorsun da böyle konuşabiliyorsun?"
"Neden kavga etmeden bir saat duramıyoruz?"
"Çünkü sen benim hayatıma çok müdahale ediyorsun, Kılıç!" Biraz öne kaymıştı. Şimdi biraz daha yakındık. Bende onun gibi yaparak biraz öne eğildim. "Belki hayatının bir parçası olmak istiyorum. Belki her anı, her saati birlikte geçirelim istiyorum."
Gözleri saniyelik dudağıma kaydı ama sonra tekrar gözlerime baktı. Bu kızın gözlerine iki saniyeden fazla bakana helal olsun. O gözler var ya o gözler... İnsanı günaha sürüklüyor anasını satayım.
"Sence de buna çok geç kalmadık mı? Henüz birbirimizi daha tanımıyoruz bile." Uzaklaştım ve ayağa kalkıp masadan biraz uzaklaştım. O da hareketlerimi tekrarlayıp ayaklandı ve karşıma geçti. "Tanımaktan kastın nedir tam olarak? Sen beni, ben seni yeterince tanıyoruz zaten."
"Senin benim bir günümü merak ettiğin gibi bende senin bir gününü merak ediyorum. Aklımda sana dair sadece en sevdiğin renk, en sevdiğin yemek, en sevdiğin hobin olarak kalsın istemiyorum."
"Merak ettiklerini zaten cevapladım. Daha neyi irdeliyor ve merak ediyorsun? " Tam cevap verecekti ki onu susturdum."Sormak istedin de ben mi cevaplamadım? Ama hayır, senin karın ağrın başka değil mi?" Dedim bilmişlik taslayarak.
"Senin karın ağrın yok mu? Hiç mi demiyorsun bu kız acaba ne iş yapar, ne tür işler yapar?" Merak etmiyorum çünkü zaten biliyorum. Belki onun benim hakkımda bildiği şeylerden daha fazla şey biliyorum onun hakkında ama yine de biliyorum ve merak etme gereği duymuyorum.
"Yok. Benim karın ağrım yok. Hakkında yeterince şeyler biliyorum ve gerisini zamana bırakıyorum." Gözlerini devirdi ve salona doğru ilerledi. Koltuğun üzerinden çantasını aldı ve gitmek için ilerledi. Fakat gitmesine izin vermeyip kolunu tuttum.
"Nereye?"
"Evime."
"Gidemezsin."
"Allah Allah. İzle bak bakayım gidiyor muyum, gidemiyor muyum?" Kolunu elimden kurtardı ve kapıya doğru yürüdü. Bende peşinden gittim. Asla böyle gitmesine izin vermezdim. Hele ki şu an sinirli ve tripli ise.
Kapıyı açmış çıkacaktı ki, onu durdurup kapıyı kapattım ve kolundan tutarak onu kapıya yasladım. Aramızda ki mesafeyi sıfıra indirip bedenine bedenimi yasladım. "Çekil." Dedi tek solukta.
"Hayır," Dedim kararlılık ile."Sinirlisin, gidemezsin."
"Ee, yani ne olmuş? Çok mu umurunda sanki?"
"Umurumda. Sinirli halde sence gitmene izin verir miyim?" Dalga geçercesine güldü. "Kesin umurundadır, kesin." Demez mi? Sakin ol. Derin nefes al ver... Sikerim nefesini!
"Kılıç, yeter." Adımı bu şekilde seslenmesinden nefret ediyorum. Bana o masum bakıp, içten adımı söyleyen kızı istiyorum. "Asıl sana yeter."
"Ben ne yaptım şimdi?" Derken o kadar masumdu ki, gelde kız. Gelde bağır, çağır, küfret. "Sürekli aynı soruları soruyorsun." Parmağını göğsüme bastırıp, "Çünkü sorularıma doğru düzgün cevaplar vermiyorsun." Dedi dişlerini sıkarak.
"Verdim. Sana gerçekten doğru cevapları verdim." Hayır yalan söyledim. Özür dilerim.
"Hayır," Başını iki yana salladı. "Bana inanabileceğim bir cevap vermedin." Dedi. Sustum. Çünkü şu an hissettiğim öfkenin önüne geçen duygu, tamamen onun bana hissettiği duyguydu. Güvensizlik... Azra, bana güvenmiyordu.
"Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, söylediğin her şeyin altından bir şey çıkıyor. Sana inanıp, güvenemiyorum. Tam inanacağım diyorum, söylediğin şey mantıklı gelmiyor."
"Ve sen o mantığı bulmaya kararlısın?" Kafasını salladı aşağı yukarı. Hala neyi duymak istiyor, hala neyi irdeliyor çok iyi biliyorum ama hayır, söyleyemem. Ne kadar merak ederse etsin, anlatamam.
"O zaman neden hala duruyorsun? Gitsene polise. Şikayet et beni, konuştuklarımı anlat onlara," Bu sefer susan o oldu. Vereceği bir cevap yoktu ama benden almak istediği gerçekler vardı. "Gidemezsin, çünkü ne aradığını bilmiyorsun."
Bakışları yüzümde sabitlendi. "Belki de bilmek istemediğim bir şey yoktur." Dedi pes edercesine, omuzları düşerek. Artık bir şey merak etmiyor mu? Yoksa bana güvenmeyi mi seçti?
"Bunu şimdi mi söylüyorsun? O kadar şeyden sonra, o kadar konuşmadan sonra mı?"
"Evet, onlardan sonra. Çünkü sen hiçbir şey anlatmıyorsun. Boşa çabalamaya gerek yok." Bir an sustum. Elimi kapının yanından çektim ama geri çekilmedim. Hala aramızda ki mesafeyi koruyordum. Hatta şu an onu öpmek istiyorum.
"Duyduğun şeylerden sonra..." Sesim istemeden alçaldı. "Belki beni istemeyeceksin. Belki nefret edeceksin?"
Kaşları hafifçe çatıldı. "Belki istiyorumdur." O cümle, beklemediğim bir yerde yakaladı beni. Birkaç saniye gözlerimi ondan ayıramadım. Ağzımdan sadece, "Ne?" nidası döküldü.
"Belki," dedi bu kez daha sakin, "duyacağım şeylere rağmen seni istemeye devam ederim." içimde bir şey kıpırdadı. Kalbimde ki ritim bozukluğu tekrar bozuk saat gibi değişti ve aklım uçtu gitti. O bana ne demişti? Beni istediğini mi söylemişti?
"Bunu söylemek kolay."
"Bak sen de bana inanmak istemiyorsun."
"İnanmak istiyorum." İşte o an, asıl korktuğum şeyin Azra'nın ne bulacağı olmadığını anladım. Bulduğu şeylerden sonra hâlâ gözlerimin içine bakıp bakmayacağıydı konu. Onun açısından da öyleydi, belli. Duyduğu şeyler ona ağır gelebilirdi.
Her ne kadar güçlü bir kadında olsa, gerçek bir Dünya'da yaşıyorduk. Bunların ucunda ölüm vardı ki Azra yaşamayı çok seven bir kızdı. Onu tanıdığım süre zarfı boyunca bunu görmüştüm onda.
Ölümden korkmuyordu ama hayallerinin yarım kalacağından çok korkuyordu. Bir gün bu yaşadığı güzel günleri, ileride çocuğuna anlayamayacağı için çok korkuyordu. Ve ben, onun bu korkularına ateş atmak istemiyordum. Hayallerini yarım bırakmak değil, tamamlamak istiyordum.
"O zaman gitme, Azra. Kal benimle, yanımda ol." Sessizliği ilk ben bozduğumda, ondan sadece, "Ne?" Kelimesi çıktı. "Bugünden sonra ne duyarsan duy, ne görürsen gör beni asla bırakma."
"Peki ne olursa olsun, bana her şeyi anlatacak mısın?"
"Zamanı gelince, evet." Bir süre izledi beni. Bende onu. Gözlerimiz birbirimize bir şey anlatmak istiyordu ama yapamıyorduk. Ben hayatım yüzünden yapamıyordum, o korkuları yüzünden. Adım atmamıza engel olan çok şey vardı. Birbirimizi isterken, bu kadar uzak kalmamız sizce de adil mi?
Sonunda ilk teslim olan o oldu ve kollarını kaldırıp birden sarıldı. Kolları boynuma dolandı, ellerim belinde yerini aldı. Kokusunu soludum. Onunla da kalmayıp, dudaklarımı boynuna bastırdım ve öptüm. "Seni asla bırakmayacağım, Kılıç Karaca..." Seni hep seveceğim, Azra Soydere...
Bölüm sonu!
Öf öf yeter! Kavuşamayan aşklardan bıktım artık 😭😭
Bölümü beğendiniz mi? Çok spoi vemremeye çalışarak yazdım hihihi😈
Sizce bundan sonra gidişat nasıl olur?
Azra güvenecek mi, yoksa hala bir şeylerden şüphe mi edecek?
Peki Kılıç, Pamir'in aramasında sonra ve Fikret'in dediklerinden sonra ne yapar?
E öğrenmek için bir sonraki bölüme ışınlan ayolll 🩷🫶🏻
