4. bölüm · Kurallar Ve Ritim

3. Bölüm "Küllerden önce"

Aurora ~

Merhabalar

Bölüme geçmeden önce bir şey sormak istiyorum.

Bölümleri gerçekten beğeniyor musunuz? Çünkü sizin düşünceleriniz benim için o kadar önemli ki, hatam varsa düzeltmek isterim.

Oy vermeyi ve bol bol yorum yapmayı unutma 🎀🌸

Keyifli okumalar dilerimm 🤍

...

İnsanlar küllerinden doğanları alkışlar. Kimse yanarken nasıl hissettiklerini sormaz. Belki de bu yüzden güçlü insanları severler. Onların düştüğünü görmedikleri için. Kırıldıklarını duymazlar. Sadece ayağa kalktıkları anı hatırlarlar.

Ama her yeniden doğuşun bir bedeli vardır. Ve benim hikâyem...Küllerden sonra değil, tam da öncesinde başladı.

Beni yeni tanıyanlar, çevrenin bana neden Anka dediklerini soruyorlar bazen. Gülüyorum. Çünkü cevabı bilmiyorlar. İnsanlar küllerinden yeniden doğmayı güzel bir şey sanıyor. Değil.

Yeniden doğabilmek için önce yanman gerekir. Kaybetmen gerekir. Kırılman gerekir. Ve bazen en çok da kendinle savaşman gerekir. Aslında hikâyem güçlü olmakla ilgili değil.

Ben sadece düştüğüm yerde kalmayı hiçbir zaman beceremedim. Şimdi ki gibi. Bu konuşmanın ya da bu yakınlığın altından nasıl kalkacağım.

"Bana gerçeği söyle."

"Söylesem inanacak mısın?"

"Denemeden bilemezsin, Kılıç." Hala cevap vermezken artık bu konuşma sinirimi bozmuştu. Gerçekten şu an bağırıp çağırasım vardı. "Çekil yolumdan." Dedim dik dik bakarak. Eğer şimdi çekilmezsek bir daha bu kapının önünden çekilemeyeceğiz.

Gözlerimiz birbirmizin yüzünü tarıyordu. Benim aksime Kılıç sadece yüzüme değil dudaklarım ve onun boyundan dolayı kafamı biraz kaldırdığım için açıkta kalan boynuma da bakıyordu. Giydiğim kıyafet yeterince açıktı ve şu an ondan bile rahatsızdım.

"Bileklerimi bırak."

"Hayır."

"Neden? Neden, Kılıç?" Sinirle bileklerimi elinden kurtardım. Aslına ona kalmadan da kurtulabilirmişim. "Yolumdan çekil diyorum, çekilmiyorsun. Açıkla diyorum, konuşmuyorsun. Tam olarak ne istiyorsun bana bir söylesene?"

"Duyduğun şeyler seni ilgilendirmeyen konular tamam mı?" Dedi artık sabrının sınırında gibi. Bende sınırdayım haberi olsun. "Sorup durma, canımı da sıkma. Açıklamak isteseydim zaten anlatırdım." Öyle mi? Gerçekten verdiği cevap bu mu?

Ben bu kulise girdiğimden beri peşinden anlat, açıkla diye koşuyorum ama beyefendi, canımı sıkma diyor. Bir an sustum gerçekten. Diyecek bir şey bulamadım. Ne desem bilemedim yani.

Canımı sıkan şey söylediği şey miydi, yoksa bunu bu kadar kolay söylemesi miydi, bilmiyordum. Başımı hafifçe salladım. "Tamam." Sadece tek kelime. Sonra ona baktım.

"Daha fazla sormam."Bu sefer sesim sakindi. Fazlasıyla sakindi. Çünkü bazı cevaplar insanı rahatlatmazdı; Bazıları sadece nerede durması gerektiğini öğretirdi. Sinirle ellerimi göğsüne yasladım ve onu ittirip kendimden uzaklaştırdım.

Uzaklaştığı gibi vücuduma yüklenen soğukluk umarım sinirdendir. Yoksa onun sıcak vücuduna muhtaç değilim. Yani çokta gerekli. "Nereye?" Cevap vermedim.

Çantamı koluma taktım. Kapının arkasında olmasını umursamadan kapıyı sertçe açtım, çıktım ve ardımdan sertçe kapattım. Durma Azra, durma kızım. Durursan hiç iyi şeyler olmaz. O yüzden stüdyo çıkışına kadar koridorda ilerledim.

Her odadan ayrı bir ses yükseliyordu ama odağı ne o yükselen seslerdi ne de topuklu ayakkabımın çıkardığı sesti. Kulağım Kılıç'ın, "Azra." Demesini dinliyordu. "Azra, bekle." Gerçekten o lafı söyledikten sonra peşimden nasıl gelebiliyor?

Bu kadar mı yüzsüz? Ya da bu kadar mı önemsiyor onu takmamamı? Hayır bir insan terslediği kişinin peşinden neden gider?

Onun bana seslenmesi umurumda olmadan stüdyodan çıktım ve gözlerimi yakan keskin güneşi aldırmadan gözlerim Fatih'i aradı. "Azra sana dur diyorum." Emindim. Tam arkamdaydı ve bana dokunması için aramızda bir adımlık mesafe vardı.

O mesafeyi kapatmasına izin vermedim ve sonunda gözlerimin aradığı adama doğru ilerledim. "Fatih." Diye seslenmem üzerine, kapıya yaslı telefona bakan Fatih, bana döndü. "Nerede kaldın be güzelim? Merak ettim seni."

Yanına gider gitmez sarıldım. Hayatımda ki insanlardan beni anlayan bir tek Fatih vardı. Onu her zaman abim olarak görmüştüm. Hatta abim beni bırakıp gittiğinde henüz 15 yaşındaydım ve o zaman abimden sonra gördüğüm ikinci erkek Fatih'ti.

Abimin yerine koyduğum ikinci erkek diyecektim.

"Ne oldu sana?"

"Gidelim mi?" Alıştığım kokusunu soludum. Hep yaptığını yapıp saçlarımı okşadı. "Gidelim." Ondan ayrıldım ve benden önce davranıp açtığı kapıdan içeri girdim, arabaya bindim. Fatih arabanın etrafında dolaşıp gelirken benim gözüm ileride duran adama kaydı.

Kılıç'a... Dedim ya bana dokunması için aramızda bir adımlık mesafe var. İşte hala orada duruyor, arabaya dik dik bakıyordu. Tavırları inanın umurunda değil. Kötü bir şey dememiştim. Sadece duyduğun konuşmayı açıklamasını istedim. Ki bu da en doğal hakkım. Çünkü birkaç gün önce bu adam kendini mimar olarak tanıtıyor bana.

"Azra'm? Stüdyoda ne oldu?" Camdan dışarı bakan gözlerim fatih'e döndü. Endişeli tavrı onun neşeli halinin önüne geçmişti ve ben Fatih'i yıllar sonra ilk defa endişeli görüyordum. En son ailesiyle geçirdiğbu i kaza ile ilgili bilgilere ulaştı mesajında endişeliydi.

"Bir şey olmadı,"

O Kılıç iti mi bir şey dedi sana?" Siniri iki metre öteden bile belli oluyordu. Nasıl bir kızın onu üzmesine sinirleniyorsam aynı şekilde o da sinirleniyordu. "Hayır," Dedim başımı öne eğip düşünerek. Düşündüm çünkü Fatih'e söylersem yerinde durmayacaktı. "Sadece eve gidince annemlerin tepkisini merak ediyorum."

"Birinci oldun kızım. Sevinmekten başka ne diyecekler ki?" Bazen bu çocuğun masumluğunu seviyorum bazen de deli dolu olmasını. Bana kalırsa deli tarafı daha eğlenceli. Özellikle araba yarışlarında ettiği yaratıcı küfürler...

"Matmazel Pınar'ı biliyorsun. Günümü bok etmeden duramıyor."

"Biliyorum ve bana gelmeni teklif ediyorum. Bizimkileri de çağırırız." Onlara da özür borcum var. Bu yarışmaya birlikte hazırlandık, birlikte yorulduk ama ben tek çıkıp, kupayı kazandım. Tamam, şartlar her ne kadar bunu gösterse de yine de tek çıkmak içime sinmemişti.

"Bugünlük tek olsak?" Sorduğum soruyla birlikte bakışları bana döndü. O kısa saniye bile gözlerime bakıp ne düşündüğümü anladığına eminim. Kafasını salladı sadece. "Sen nasıl istersen." Deyip konuyu kapatmıştık. Kısa süre sonra evine yetişmiştik.

Eve yetiştiğimizde bile ikimizin çıtı çıkmamıştı. Kendi halimize bakıp odalarımıza çekilmiştik. Dolaptan pijamalarımı alıp giyindim ve yatağa uzandım. Arada annemlerden kaçmak için buraya gelirim. Hatta bir tek ben değil, diğer arkadaşlarım da gelir. Çünkü Fatih'in evi tam overthink yapmak için ideal bir ev.

Mesela o dertli olunca da bizden birine gelir. Diğerlerine nazaran biz daha yakın olduğumuz için bana gelir genellikle ama ben onu böyle kendi haline bırakmam. Ya dışarı çıkarır araba yarışlarına götürürüm. Ya da sahile ineriz.

"Azra, uyudun mu?"

"Hayır."

"Gel yemek söyledim." Demeyene kadar aç olduğumu anlamamıştım. Ayaklandım ve odamdan çıktım. Şu an depresyonda değildim. Ya da ne bileyim hayattan bıkmışlar gibi gidip bileklerimi kesmeyecektim. Sadece üzgün ve yorgundum.

İki haftadır bu yarışma için çabaladım ettim, ettik ama şuan arkadaşlarım ile kutlamak yerine tekim. Üstelik Kılıç sinirlerimi bozmuştu. Bir de eve gidince annemin bana keseceği biletleri ve sokacağı lafları düşünüyorum.

"Özüne dön kızım, ruh gibisin." Dediğinde çoktan yanına gitmiş kafamı göğsüne koymuştum. O da elini boynuma dolamış, salona öyle gidiyorduk. Elimi tutunmak için beline doladığım sıra, "Keşke bizimkiler bura-" demiştim ki salona geldiğimizde bizimkileri görmemle sustum.

Seda, Duru, Derin, Koral ve Hakan da buradaydı. Onlara sarılmadan önce Fatih'e baktım ve kocaman gülümsedim. Hepsi ayaklandığında Fatih'ten ayrıldım ve onlara koşup sarıldım. "Hiç gelmeyeceksiniz sandım." Derin koluma vurduğunda geri çekildim.

Seni yanlız bırakacağımızı nereden çıkardın Azra kuşum?"

"Stüdyodan öyle bir çıktın ki yetişemedik. Fatih'in arabasına bindiğini görünce durduk ama merak da ettik." Seda'nın dediği şey aklıma birini düşürdü. Kılıç yüzünden Allah bilir ne halde çıtkım stüdyodan?

"Kızlar, bunları yemek yerken konuşalım mı? Açım, aç!" Koral her zamanki gibi aç olduğu için ona güldük. Bazen o kadar aç oluyor ki yemek yetiştiremiyoruz. Bazen de garip bir şekilde bir gün boyunca yemeksiz durabiliyor.

Salonun ortasında ki masaya gelen pizzaları koyduk ve masanın etrafına yani yere oturduk. Oturmamızla birlikte çember oluşturmuştuk. Derin sağımda, Duru solumdaydı. Duru'nun yanında Fatih, onun yanında Seda, Seda'nın yanında da Koral vardı. Derin'in sağında ise Hakan vardı.

Herkes sevdiği pizzaları alıp yedikten sonra el birliği ile etrafı topladık. Erkekler içeri girdiğinde biz kızlarda mutfakta çay demliyorduk. Pizza üstüne normalde içki içerdik ama bugün kimsenin içki içesi yoktu o yüzden çay demliyorduk.

"Anlat." Derin'in dediği şeyle daldığım yerden ona döndüm. Hemen onun ardından Duru, "Dökül." Demişti. Seda ise onları desteklemek adına kafa sallamıştı. "Ne? Ne anlatıcam?"

"Kuliste ne oldu da sen stüdyodan öyle çıktın?"

Abim mi bir şey dedi?" Ah Duru, içeride ne oldu bir bilsen. Son anlar aklıma gelince bedenime yüklenen sıcaklıkla elim otomatikman boynuma gitti. Orayı ovuşturduğum sıra Seda'nın "Abovv!" Nidası ile elimi hızlıca çektim. Salak Azra...

"Öpüştünüz mü?"

"Oha anasını satayım bir susun!" Dememle kızlar sustu. "Duru, abin ne iş yapıyor?" Kızlara açıklamadan önce Duru'ya bu soruyu sormam gerekti. Duru gözlerini hepimizden daha doğrusu benden kaçırdığında, o an aklını okumak istedim.

İstedim ki, sorduğum sorunun cevabının doğru olup olmadığını bilmek istedim. Eğer gerçeği söylerse ne yapacaktım? O zaman nasıl konuşacaktım Kılıç'la? Ne diyecektim? Sen ne kaçakçılığı yapıyorsun mu diyeceğim?

Sevkiyat, Liman dediğine göre işi kaçakçılık ile ilgili olmalı değil mi?

"Mimar." Dedi. Ben neden bu söylediğine inanamıyorum peki? Neden hala içimde bir şüphe kırıntısı var? "Neden sordun Azra?" Gözlerim soruyu soran Seda'ya döndü. "Merak." Deyip geçiştirdim ve kuliste olan herşeyi anlattım kısaca.

Anlattım ki en azından belki Duru bir şeyler bildiğini söyler ya da ne bileyim belki gerçeği söyler. Tabii ortada bir gerçek varsa...

"Abim normalde böyle değil. Bir şeye sinirlenmiş olmalı. "

"Kuzum kusura bakma ama senin abin sinirlendiğinde, her önüne gelene kızacak mı?" Derin lafını asla esirgemeyen bir kız. Karşısında ki kim olursa olsun onun için fark etmez. Kırılmış, kırılmamış umurunda olmadan gerçek düşüncelerini dile getirir ve ben bu Derin'i çok seviyorum.

"Öyle değil. İş ile ilgili sorunlar olduğunda o gün evde ölüm sessizliği olur. Çünkü işlerin ters gitmesi abimin de sinirlerinin ters dönmesi demek." Tipik kuralcı erkek. Abi işin her zaman rast gidemez değil mi? İlla bir yerde patlak verirsin yani.

"Neyse ne kızlar. Sordunuz söyledim."

"Dedikodu tayfası, hadi gelin sizi bekliyoruz ya." Fatih içeriden seslendiğinde demlenen çayı bardaklara doldurduk ve içeri geçtik. "Gel yanıma." Çayları dağıttıktan sonra Fatih'in beni yanına çağırmasıyla oraya gittim ve yanına oturdum.

Kolunu omuzuna attı ve başımın üstünü öptü. Abim dışında kimseye öptürmediğim başımın üstünü bir tek Fatih öpebiliyordu. O da belki abi sevgisine hasret kaldığım içindir. "Sana ne oldu bilmiyorum ama kendini üzmenden hoşlanmıyorum haberin olsun."

"Üzmüyorum ki."

"Gözlerin öyle demiyor ki."

"Ne varmış gözlerimde?" Acaba ne gördü? Gizlemeye çalıştığım yaşları mı yoksa sakladığım sırları mı? Hangisi? Bazen Fatih'in beni bu kadar iyi tanıması ve anlamasından nefret ediyorum. Çünkü o bir insan sarrafı. "Sen daha iyi bilirsin gözlerinde ne olduğunu." Cevap vermedim.

Sadece televizyonu izledim. Romantik filmi açıktı televizyonda. Çokta gerekli. Kız, adamın yüzüne bakmaktan çekiniyor gibi gözlerini kaçırıyordu ve utançla başını eğmişti. Adam ise kızın önünde diz çöküp, "Benimle evlenir misin yaban gülüm?" Diyordu.

Sonra kavuşuyorlardı. Aman ne güzel.

"Of yeter. Yaban gülü ve mıstıkcanın hikayesini izlemek istemiyorum. Kalkın eğlenmeye."

"Bizim kız özüne döndü. O zaman parti vakti!" Dediğimi onaylayan Seda ile herkes ayaklandı ve odalarımıza çıkıp giyindik.

Bu ev o kadar büyüktü ki herkesi alabilirdi içine. Bu eve girdiğimizde, aile evinde görmediğimiz sıcaklığı ve şefkati birbirimizle sohbet ederek görüyorduk. Herkesin kendine özgü fikirlerinin olduğunu, herkesin istediğini yapabildiği bir yerdi burası.

Ondan adını özgürlüğün simgesi koymuştuk.

"Ne giyeceksiniz?" Selena'nın sihirli dolabı gibi olan dolabımı açtım ve içinden en güzel kıyafetlerimi gösterdim. Simli, saten, leopar desenli, kısa, uzun, dekolteli, her türden kıyafet vardı ve hepsi yeniydi.

Kızlar ile net yarım saat sonra kıyafet seçtikten sonra giyinmeye geçtik. Ben gece için harika bir kıyafet seçmiştim. Sadeydi ama o kıyafeti benim taşıyor olmam yeterince dikkat çekiciydi.

Aynanın karşısında birkaç saniye sessizce kendimi izledim. Üzerimdeki siyah deri elbise vücuduma ikinci bir ten gibi oturuyordu. Omuzlarımı açıkta bırakan straplez kesimi, elbisenin sert havasına beklenmedik bir zarafet katıyordu.

Kumaşın üzerindeki ince kıvrımlar belimi sararken, kısa eteği her adımımda özgüvenimi hatırlatıyordu.

Dizlerimin üzerine kadar uzanan siyah çizmelerimi giydiğimde görünüm tamamlandı. İnce topukları zemine her dokunduğunda kararlı bir ses çıkarıyor, sanki attığım her adımı ilan ediyordu.

Siyah çantamı koluma taktım ve deri ceketi omuzlarıma geçirdim. Ceketin asi görünümü, elbisenin şık havasıyla kusursuz bir uyum içindeydi. Kulaklarımdaki sade halka küpeler dışında hiçbir aksesuara ihtiyacım yoktu.

Makyaj masasına oturduğumda abartıya kaçmamaya karar vermiştim. En azından başlangıçta öyle düşünüyordum.

Tenimi pürüzsüz gösteren ince bir fondöten sürdükten sonra elmacık kemiklerimi belirginleştirdim. Göz kapaklarıma dağıttığım dumanlı siyah far, bakışlarıma sert bir hava katarken kirpiklerime sürdüğüm maskara gözlerimi olduğundan daha büyük gösteriyordu.

Son dokunuş için rujumu elime aldım. Koyu kırmızı renk, siyah kıyafetimin yanında kusursuz görünüyordu. Dudaklarıma sürdüğüm anda aynadaki yansıma değişti.

Birkaç dakika önce hazırlanan sıradan bir kız gitmişti. Yerine bakışlarıyla insanları rahatsız edebilecek biri gelmişti. Çünkü bu makyaj tamı tamına onu anlatıyordu. Gözleri...

Saçlarıma son kez baktım. Açık sarı dalgalar omuzlarımdan aşağı dökülüyor, ışık vurdukça altın gibi parlıyordu. Onları toplamayı düşünmüştüm ama vazgeçtim. Bu gece özgür kalmaları daha doğru gelmişti.

Maşayla verdiğim iri dalgalar kusursuz görünmeye çalışmıyor, tam tersine doğal bir dağınıklık taşıyordu. Yüzümün iki yanına düşen birkaç tutam, sert makyajımın köşelerini yumuşatıyordu.

Bir elimle saçlarımı geriye attım ve aynadaki yansımama baktım. Siyah deri elbise karanlığı temsil ediyorsa, saçlarım onun tam zıttıydı. Belki de bu yüzden bu kadar uyumlu görünüyorlardı. Artık hazır olduğuma göre aşağı inebilirim.

Odadan çıktığım gibi karşı odadan çıkan Fatih ile göz göze geldik. O beni süzdü ben onu süzdüm. Çünkü ikimizde kusursuz gözüküyorduk. Siyah kumaş pantalon giymişti. Üstüne siyah Polo yaka t-shirt giymiş, saçını da düzgünce şekillendirmişti.

"Ceketini soymayacaksın değil mi?" Sorusuyla birlikte omuz silktim ve yanına gittim. "Çok konuşmada yürü." Deyip koluna girdim ve birlikte aşağı indik. Bizi aşağıda bekleyen arkadaşlarıma göz gezdirdim. Hepsi birbirinden güzel olmuştu.

"Gecenin çifti geldi!" Derin bunu dediğinde Seda koluna vurmuştu. Bizi shipleyen Derin'e sürekli kızıyordu Seda. Çünkü Fatih ve benim kardeş gibi olduğumuzu biliyor. "Hadi çıkalım." Hakan gece boyu suskunluğun ardından sonunda ağzını açtığında Derin kısa bir çığlık atmış, ardından Hakan ile sohbete başlamıştı.

Seda, Koral'ın koluna girdi. İkisi aşırı yakışıyor ama Koral, Seda yüzünden bir türlü onu sevdiğini söyleyemiyor. Ah Seda ah. Duru Fatih'in kolundan beni çekip aldı, kendi girdi koluma. "Boşver onu." Deyip gülümsedi.

Fatih ile bir türlü yıldızları barışmamıştı. Üstelik bende aralarında kalmıştım. "Pınar teyzeye haber verdin mi?" Merdivenlerden inerken ettiğimiz sohbete bak anasını satayım. Annem her anında işte böyle. "Hayır. Ve İnan bana beni merak ettiğini sanmıyorum."

Girdiği kolumu okşadı ve daha fazla bu konu hakkında bir şey demedi. Söz konusu ailem olunca arkadaşlarım bir şey diyemiyor çünkü annemin ne tür bir kadın olduğunu biliyorlar. Hiçbir şekilde yorum yapamıyorlar. Yaptıklarında da, kapı hep çıkmaza giriyor.

"Seda, Koral ve Duru; siz bir arabayla gidin. Zaten Derin ve Hakan aynı araba ile gidecek." Fatih düzeni anlattığında herkes yerlerine geçti. "Bizde motorla peşinizdeyiz." Kapının önünde ki arabalara Fatih'in düzeni ile yerleştiler. Bizde dediği gibi motorlar gideceğimiz için uzattığı kaskı taktım.

"Binebilecek misin?"

"İlk defa motora binmiyorum." Evet. Fatih'in motoru da dahil ilk defa binmiyordum. "Güzelim, kıyafetinden dolayı demiştim." Üstüme baktım. Eteğim binersem açılacaktı ama sorun değildi. Çünkü altımda, elbise altına giyilen şortlardan vardı. "Sıkıntı yok. Hadi gidelim."

Motora bindiğimizde önden giden arabanın peşinde takıldık. Mekân Fatih'in her zaman gittiği yerdi ve bu gece ölesiye eğlenecektim.

...

"Fatih Bey, hoşgeldiniz. İyi eğlenceler dilerim." Kapıda ki koruma deftere bir şeyler yazdı ve geçmemiz için kenara çekildi. Bu arada motordan inerken bilin bakalım kimi gördüm? Yama ile yemeğe çıktığımız gün, Kılıç'ın yanında ki adamı.

Dışarıda sigara içiyordu ve Fatih'in motorunun yaklaştığını görünce odağı biz olmuştu. Acaba benim onu tanıdığımı biliyor mu? Ya da o beni tanıyor mu? Tanıyorsa ne kadar tanıyor?

Müziğin sesi daha içeri girmeden kulaklarıma ulaşmıştı.

İçeri adım attığım anda renkli ışıklar gözlerimin önünde dans etmeye başladı. Kalabalık, müziğin ritmine kapılmış haldeydi. Kimi dans ediyor, kimi kahkahalar atıyor, kimi de elindeki içecekle sohbet ediyordu. Ha birde kenarda yiyişen çiftler...

Başımı kaldırıp mekânı süzdüm. Burası beklediğim türden bir yer değildi. Gösterişliydi ama rahatsız edecek kadar değil. Pahalıydı ama bunu insanın yüzüne vurmuyordu.

Siyah ve koyu ahşabın hâkim olduğu dekorasyon, loş ışıklarla birleşince mekâna garip bir hava katıyordu. Hem sıcak hissettiriyor hem de insanı tetikte tutuyordu.

Her şey özenle seçilmiş gibiydi Sanki buranın sahibi hiçbir detayı şansa bırakmamıştı. Ve nedense... Bu mekân bana sahibini görmeden bile onun hakkında bir şeyler anlatıyormuş gibi geliyordu.

Fatih her zamanki VIP locasına geçtiğinde bizde etrafına oturduk. Ben sağ tarafında oturdum, geri kalanlar da sol tarafında bir düzen içinde oturmuştu. Derin ve Duru, kıçlarını koltuğa koyduğu gibi dedikoduya başlamıştı. Seda ve Koral fotoğraf çekme peşindeydi.

Hakan ise garibim etrafı melül melül izliyordu. Fatih koltukta biraz öne kayarak rahat bir pozisyona geçti ve kolunu omuzuna attı. Yan yana geldiğimizde sürekli bunu yapıyor.

Bir kere sordum ona. "Neden sürekli kolunu omuzuma atıyorsun?" Diye. Verdiği cevap şu oldu; "Çünkü kollarım arasında küçük kalman hoşuma gidiyor." Halbuki beni koruma çabasında. Bunun farkındayım.

O gün arabada, kaza günü koruyamadığı kız kardeşi yerine koymuştu beni. Orada da kardeşinin omuzuna kolunu atmıştı. Mutlu mutlu yolculuk yapıyorlarmış. Öyle anlatırdı hep. Sonra karşıdan gelen bir tır onları ezip geçmiş.

Kolları arasında ki kardeşini koruyamayıp o kazadan kendi sağ çıktı diye yıllarca kendini suçlamıştı.

"Her zamanki içkiden getir sen bize," Ben maziye dalarken garson çoktan masamıza gelmişti. "Bir de masaya Makaron getir." Makaron benim içindi. İçkinin yanına normalde insanlar limon yer ama ben Makaron yiyorum. Kafam öyle daha güzel oluyor, inanın bana.

"Şurada oturan kim?" Derin'in sorusu üzerine gösterdiği yere baktık. Tam karşı masamızda bir gölge vardı. Ama onun sadece bir gölgeden ibaret olmadığını biliyorduk. Çünkü hiçbir gölge elinde içki ile insan dikizlemiyor. "Siktir edin. Eğlenemek için geldik."

"Korall!" Dedim uzanıp koluna vurarak. Uzandığım için dirseğim Fatih'in karnına değince bir anda bağırdı. "Azra naptın kızım ya!" Acıyla inlediğinde içkimi masaya bırakıp ayaklandım ve açtığı bacaklarının arasına girip tişörtünü kaldırdım.

Geçen ay ameliyat olmuştu. Araba tutkusu ona kaza yaptırmış, iç kanama nedeniyle acil ameliyata alınmıştı. Ve Fatih durur mu? Asla. Hala araba yarışlarına gidiyor. Salak.

"Ölüyorum galiba," Şu an abartıyor, eminim. O kadar sert bastırmadım ki karnına. "Bana bir şey olursa arabama hatta arabalarıma göz kulak ol." Bir tane şaplak attım koluna. "Kapa çeneni, sinirimi bozma."

"Tamam sustum."

"Hayırdır gençler bir sorun mu var?" Arkamızdan duyduğum yabancı sese döndüm. Yabancı ama bir o kadarda tanıdık gelen bu adam, dışarıda sigara içen adamdı. Şu Kılıç'ın yanında ki adamdı. "Kim dedi sorun olduğunu?" Dedim Fatih'ten uzaklaşıp yanına giderek.

Kafamı dikleştirdim ve soruma cevap vermesini bekledim. Fakat o soruma cevap vermek yerine pis gözlerini üzerimde gezdirip arsızca süzdü bedenimi. Pis dediysem de boşuna demedim. Çünkü bakışlarında ki o pisliği görebiliyordum.

"Bedenime değil, yüzüme bakacaksın. Bakmayı bilmiyorsan defol masamızdan." Bu herifi Kılıç'ın yanında gördüğümden beridir sevmemiştim. Etrafa olan bakışları bile rahatsız ediciydi. Bir de şu an Kılıç'a sinirliyim, otomatikman çevresine de öyle. Duru hariç.

"Yiyişmek isteyen çiftlerimiz için odalarımız koridoru geçincedir." Bizi yanlış anlamıştı anlaşılan. Her ne kadar yanlış anlasa da bu tür konuşmalar hiç hoş değil, özellikle bir kızın yüzüne karşı.

"Siz tecrübelisiniz herhalde?"

"Bingo," Dedi elini şıklatarak ve bir adım atıp yaklaştı. Kılıç gibi attığı adımlar üç adıma tekabül ediyordu. Bu yaratıklar neden bu kadar iri yarı olmak zorunda? "Tecrübelerimi istersen odada gösterebilirim, yavrum?"

Bir adım atıp yaklaşan ben oldum bu sefer. Kulağına eğildiğimde sırıttığını gördüm. "Siktir git." Geri çekilip tatlı tatlı güldüm. Şaşırmış olacak ki kaşları havalanmıştı. Kafasını yana eğdi ve, "Sevdim seni," Dedi. "Bar tezgahında seni bekliyor olacağım, asi prenses." Bor tozgohondo sono bokloyor olocoğom oso pronson. Gıcık.

Dediği gibi bar tezgahına gidip oturduğunda gözlerim orayı izledi. Barın arkasında ki çalışanla sohbet ediyordu. Çalışan o gelip oturduğunda, elinde ki bardağı bırakmış, direkt onunla ilgilenmişti. Neydi bu adam? Buranın sahibi mi? Ya da İstanbul'un taptığı biri mi?

"Kızım noldu, daldın gittin?"

"Tanıyor musun Azra?" Duru'nun ardından soruyu soran Koral'a ve Duru'ya baktım. Kafamı belli belirsiz iki yana salladım. "Eğlenip, eğlenmediğimizi soruyor." Deyip geçiştirdim. Zaten onlarda çok üstelemedi. "Fatih iyisin değil mi?" Kafasını sallayıp içkisini havaya kaldırdığında iyi olduğunu anladım.

"Ben bir lavaboya gideyim, geliyorum." Çantamı oturduğum yerden aldım ve WC tabelasını takip ettim. Onu bunu geçinde şu gölgeli masa hala aklımda. O kim olabilir? Aman banane. Bugün eğlenmeye geldim, sadece eğlenmek istiyorum. Başka bir şey düşünmek değil.

Lavabonun olduğu koridora yaklaştıkça, müziğin sesi her adımda biraz daha geride kalıyordu. Koridora girdiğim anda omuzlarım istemsizce gerildi.Burası mekânın geri kalanına hiç benzemiyordu çünkü.

Loş ışıklar tavana sıralanmıştı ama koridorun sonunu aydınlatmaya yetmiyorlardı. Koyu renk duvarlar dar alanı daha da boğucu gösteriyordu. Üstelik lavabo yolunun bu kadar şatafatlı olması hiçte normal değildi. Mesela duvarda asılı tuhaf tablolar... Yürümeye devam ettim.

Tam o sırada sağ taraftaki kapılardan birinin ardından yükselen sert bir erkek sesi duydum. Ne dediğini anlayamadım. Ama ses tonu, istemeden de olsa yavaşlamama neden oldu. Hatta öyle ki şu an topuklu ayakkabılarımı çıkarmak istedim.

Başımı kapıya çevirdim, kapı kapalıydı. Bir süre baktım. İzledim. Sanki bir şey görecekmişim gibi izledim. Sonra yürümeye devam ettim. Ne kadar oyalanırsam o kadar zamanım giderdi boşa.Birkaç adım sonra başka bir kapının önünden geçtim.

Bu kez içeriden kahkaha sesleri geliyordu. Ama tuhaftı, sahte gibi. Bir şeylerin üstünü örtmeye çalışan insanlar gibi. Kaşlarımı çattım. Mekânın ön tarafındaki canlılıkla buradaki sessizlik arasında rahatsız edici bir fark vardı.

Bir kapının ardından telefon konuşması geliyordu. Diğerinden ağır bir tartışma. Bir başkasından ise hiçbir ses gelmiyordu. Nedense en çok o sessizlik huzursuz etmişti beni. Adımlarımı hızlandırdım. Tam koridorun sonuna yaklaşırken kapılardan birinin kolu hafifçe oynadı.Nefesim boğazımda düğümlendi.

Kapı açılmadı, ya da açmadı arkasında ki kişi. Sadece oynadı. Sanki içerideki biri dışarı çıkmayı düşünmüş, sonra vazgeçmişti. Ya da benim orada durup, izlediğimi anlamıştı. Bilmiyorum.

Ama ona rağmen gözlerimi kapıdan ayıramadım. Bir anlığına gidip bakmayı düşündüm, sadece birkaç saniyeliğine. Kapıyı aralayacak ve içeride ne olduğunu görecektim. Sonra aklıma gelen ilk düşünceyle geri çekildim. Bazı kapılar açılmak için değil, kapalı kalmak için vardır.

Ve içimdeki ses bana bu kapıların o türden olduğunu söylüyordu. Başımı önüme çevirip yürümeye devam ettim. Ama lavaboya ulaşana kadar, sanki koridorun sonundaki karanlık beni izliyormuş gibi hissettim. Hatta o tam açılmak üzere olan kapının bile arkamdan baktığını hissediyorum.

Lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım ve kırmızı rujumu tazeledim. Az önceki olaydan ötürü çok durmadım ve lavabodan çıkıp bizimkilerin yanına döndüm. Ama Azra rahat eder mi? Hayır.

Gözü geldiğimden beri üstümde olan az önceki adama baktım. Hala bar tezgahının karşısında ki taburelerden oturuyor, içkisini yudumluyordu. Çantamı yerine bıraktım. Seda ve Koral dans edenlerin arasına karışmışlardı. Fatih ve ne alaka olduğunu bilmediğim Duru da onların içindeydi.

Derin ve Hakan ise... Hiç sormayın bende söylemek istemiyorum ama ayıptır söylemesi birbirlerini yıllardır görmemişler gibi öpüşüyorlardı. Durup ta onların arsız öpüşmelerini izleyecek değilim.

O yüzden bar tezgahına adım adım ilerledim. Geldiğimi gören adamın yüzünde tebessüm oluştu. Galiba gelmeyeceğimi zannediyordu. "Geldin." Dediğinde yanında ki tabureye bende oturdum ve yukarı kalkan eteğimi düzelttim.

"Geldim." Sarhoş olmuştu ama hiçte sarhoşlar gibi davranmıyordu. Aynı Kılıç gibi. Neden hep aklımda olmak zorunda? Eskisi gibi olmaz mı? Hiç aklımda olmasın, sadece hayatıma odaklı olayım istiyorum.

"Orada bana bir tane yapıştırman gerekti,"

"Biliyor musun aklımdan geçmedi değil." Deyip güldüm. Bir anda önüme konulan içkiye baktım. Ben istememiştim ama eminim yanımda ki söylemişti. "Teşekkürler." Deyip bir yudum aldım.

Eğer bu herifle iyi geçinirsem belki Kılıç hakkında bilgi alabilirim. Hele ki şu an sarhoşsa, öter belki. "Afiyet olsun Azra Soydere." Direkt ona döndüm. Beni tanıyor muydu? Nereden peki?

"Namın her yerde dansçı kız. Ve İnan bana harika dans ediyorsun?"

"Pis pis konuşmaya gireceksen kalkacağım haberin olsun." Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı ve sustu. Gülümsediğimde o da gülümsedi. Kabul, az önceki konuşmasından sonra beni güldürebildi. Ben yanına geldiğimde yine pis pis konuşacak diye düşünüp rollere girmiştim.

"Bende seni tanımak istiyorum."

"Fikret Beyoğlu." Şu adını her yerde, her kızın ağzında duyduğum Beyoğlu mu? "Ne oldu? Sende beni tanıyorsun değil mi?" Kafamı salladım. Kimisinin lanet okuduğu, kimisinin yakışıklı deyip yerlere yattığı, kimisinin de ölse de kurtulsak dediği adamla şu an sohbet ediyorum.

"Adın her yerde. "

"Güzel bir şey ama." İçkim bitmişti ve barmen, Fikret'in kafa hareketi ile önüme yenisini koymuştu. Bu neden sürekli içkimi tazeletiyor? "Düşmanın mı?" Dediğimde anlamayarak bana baktı. Sonunda o gölge dediğimiz kişi kendini belli etmişti.

Yaslandığı yerden öne kaymış, dirseklerini masaya yaslamış olan Kılıç Karaca'ydı gölge. Masasında birden fazla boş bardak vardı ve odağı bizdik. "Birden fazla düşmanım var, hangisini söylüyorsun?" Gözlerim ile Kılıç'ın masasını gösterdim.

Gözlerimi takip ettiğinde, o da Kılıç'ın masasına doğru baktı. Daha doğrusu bize düşman gibi bakan Kılıç'a..." O şu an bana değil, sana bakıyor." Kılıçta ki gözlerimi Fikret'e çevirdim. Cidden mi? Bence ona bakıyor. Ama umurumda değil.

Bugün ona sorduğum soruları cevaplamadı. Ben her sorusunu cevaplarken, anlatırken o kendini hep bir kapalı kutuda gizliyordu. Hakkında doğru düzgün bildiğim hiçbir şey yok. Sadece mimar olduğu ki o da ne kadar doğru bilmiyorum, bir de Duru'nun kız kardeşi olduğunu.

Ha bir de çokta gerekli olmasa da dövmeleri ve anlamlarını.

"Bence şu an sana bakıyor."

"Kalıbımı basarım sana bakıyor. Bana asla düşman gibi bakmaz."

"O kadar yakınsınız yani?" İnanamıyorum. Kılıç'ı şu an, neyi olduğunu bilmediğim adamdan kıskanıyorum. "İnsan iş ortağının kime baktığını anlamaz mı asi prenses? " İçkimi yudumlarken omuz silkmiştim. Demek ki iş ortağı. O zaman onun hakkında soracağım soruları cevaplamak zor olmamalı.

"Gerçekte kimsiniz? Kılıç ve sen, gerçekte nesiniz Fikret?" Gözlerim ağır ağır yüzünü taradı. Orta yaşlı olduğuna yemin ederim ama kanıtlayamam. Siyah saçlarının arasına sızmış beyaz teller, onu olduğundan daha çekici gösteriyordu.

Gözlerinin ne renk olduğunu çözememiştim çünkü tepemizde değişen renkli ışıklar engelliyordu görüşümü. Ama ışık beyaza döndüğünde sadece kahve rengini yakalamıştım. Kirli sakalları, yapılı vücudu, giydiği jilet gibi olan takımı cidden kızların aklını başından alacak derecedeydi.

Kısaca yakışıklıydı. Ama piçti, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. "Sende mi sorularımı cevapsız bırakacaksın?" Bardağının etrafında dolanan parmakları durdu. "Kılıç sana öyle mi yaptı?"

" Cidden siz kimsiniz Fikret Beyoğlu?"

"Biz garip insanlarız Azra Soydere. Senin dünyana karanlık kalıyoruz. Işıkları bir bir söndürüyoruz."

Başımı yana eğdim. "Pek de karanlık görünmüyorsunuz." Dedim oturduğum yerden süzerek. Fikret güldü. "Gördüğün kısmı öyle."

"Ya görmediğim kısım?" Elindeki bardağı yavaşça çevirdi. Erimeye başlayan buzlar, bardağı çevirdiğinde tok bir ses çıkardı.

"İnsan bazen bazı kapıları açmamalı." Dediğinde birkaç saat önce girmek istediğim kapalı kapıları düşündüm. Aynı söz benim de içimden geçmişti. Bugün bazı kapıların cidden açılmaması gerektiğini anlamıştım.

"Tehdit mi bu?"

"Uyarı. Senin dünya-"

"Dünyam hakkında ne biliyorsunuz ki?" Sinirlerim arşa çıkacaktı. Hakkımda ne biliyordu ki? Hadi Kılıç tamam da, sen ne biliyorsun Fikret? Dudakları yana kıvrıldı. "Senden daha fazla şey bildiğine eminim." Dedi bilmişlikle ve içkisinin son yudumlarını bitirdi.

"O kadar iddialı olma bence."

"İddia etmiyorum. Gerçekler." Aynı Kılıç gibi konuşuyordu. Birbirlerinin kopyası gibi. "Yeter bu kadar sohbet yürü gidiyoruz." Ben daha ne olduğunu anlamadan kolumdan tutulup kaldırılmam bir oldu. Beni bu şekilde kaldıran ve 'yürü gidiyoruz' diye emir veren saygısız kim diye baktığımda Kılıç olduğunu gördüm.

"Nereye bilader?" Fikret'te ayaklandığında ona döndüm. Sırıtıyor muydu? Gerçekten mi? Kılıç belki beni götürecek, belki öldürecek ve o sırıtıyor mu? İnsan yardım eder be Fikret!

"Sanane bilader?" Dedi ve dans edenlerin arasından çekiştirerek beni peşinden sürükledi. Ya ne oluyor bu adama? Gerçekten psikolojik sorunları olduğunu düşünüyorum. "Ya Kılıç dursana!" Müzik sesinden dolayı bağırmam pekte umurunda değil, baksanıza durduğu yok.

Sonunda dışarı çıktığımızda hala eli kolumda beni peşinde sürüklüyordu. "Bırak artık Allah'ın belası, canımı acıtıyorsun!" Dememle birlikte beni çekip duvara yaslanması ve önüme geçmesi bir oldu. Şu an duvar ve arasında sıkışıp kalmıştım.

"Ne o? Fikret'te yeni sevgilin mi? Fatih'e ne oldu? Peki Yaman? Ama sen bayılırsın birden fazla erke-" Lafını bitirmesine izin vermedim ve yüzüne tokadı yapıştırdım. Yanağı sağa düştüğünde, dilini tokat attığım yanağında gezdirdi.

"Sen ne dediğinin farkında mısın? Sen kimsin ki bana böyle bir imada bulunuyorsun?"

"Ben kim miyim? Ben kimim öyle mi?" Dedi Direkt yüzüme bakarak. Şu an fazla yakındık ama umurumda dedildi. Hayır, onun burnuma dolan kokusu bile şu an başımı döndürmüyor. "Ben..." Dedi ve sustu.

Evet, sen?

"Hepsini idare etmek zor gelmiyor mu Azra Soydere?"

"Ne duymak istediğini söylesene sen bana! Konu birden fazla konuştuğum erkekler değil. Senin karın ağrın başka!" Kollarımı göğsümde birleştirdim. Biliyorum aslında derdinin ne olduğunu.

"Bugün seni dinlemeden gittiğim ve Fatih'in arabasına bindiğim için değil mi? Ha bir de şu an sana değil de ona çok yakın olduğum için?" Dedim sorar gibi. Öyleydi. Tüm derdi buydu beyefendinin.

Bir adım atıp daha da yaklaştı bana. "Şu an benim yanımdasın, benim gözlerime bakıyorsun. Ortada Fatih piçi yok." Dedi ve kahkaha atmaya başladı. Sanırım iyi değil. Ya da içkiyi fazla kaçırdı.

"Arkadaşım hakkında düzgün konuş!"

"Sevgiliden arkadaşlığa mı terfi etti beyefendi?" Elimi kaldırıp bir kez daha vuracaktım ki bileğimi tutan eli yüzünden vuramadım. "O bir kere olur güzelim." Ruh hali nasıl bu kadar hızlı değişebiliyordu?

"Güzelim deme bana!"

"Bu kadar güzel olma sende."

"Çekil önümden." Dedim bileğimi çekip elinden kurtararak. İnatla çekilmezken artık Allah'tan sabır dileniyordum. Çünkü biraz daha bu adamın yanında kalırsam psikolojimi kendi psikolojisi gibi bozacaktı.

"Çekil." Dedim inatlaşarak.

"Hayır." Dedi o da önümden çekilmeyerek. "Kılıç!" Bu herif hiç mi takmıyor beni? Çünkü sinirlenmeye başlıyorum! "Azra?" Benim yaptığım gibi adımı söylemişti ama söyleyiş tarzı daha çok soru gibiydi.

"Derdin ne tam olarak? Ne istiyorsun benden? Ya sen sorunlu musun?"

"Ne mi istiyorum? Fatih'in motoruna binmende sorun yok ama benimle konuşmak sorun, öyle mi?" Ha şöyle yeğenim. Birazda gerçekleri konuşalım değil mi? İşte karın ağrısı buydu, biliyorum.

"Fatih'le ne alakası var?" Cidden bu adamın tedavi olması gerekiyor. Hemde en acilinden.

"Çok alakası var. Neyin oluyor o herif?" Kılıç'ın karın ağrısı Fatih'e sevgilim dedim diye. Onun takıldığı nokta o. "Ne saçmalıyorsun sen. Yeter artık, çekil yolumdan." Allah'tan eğlenmeye gelmiştim. Bir günüm de sorunsuz geçseydi şaşardım zaten.

"Hayır." Dedi direkt. "Bu sefer gitmene izin vermeyeceğim." Kararlı olması inanın hiçte umurumda değil. Bu kıskanç erkek tavırları hiç değildi.

"Sen benim sorularıma cevap verdin mi?" Sabah olduğu gibi şimdi de susmuştu. "Bak işte. Ben neden sana sorularının cevaplarını vereyim? Neden yapayım bunu Kılıç?"

"Aynı şey mi?"

"Değil mi? Sonuçta soru soruyoruz birbirimize."

"Ne merak ediyorsun? Sor hadi bekliyorum." Dediğinde işte susan taraf bu sefer ben olmuştum. Tamam, madem sorularımı cevaplayacak soralım bakalım. "Sevkiyat, Liman...ne demek? Ne oluyor onlar?"

"Sandığın gibi bir şey değil." Şu an gözlerinde gördüğüm şey, bir yalanın içinde sıkışıp kalmış birinin bakışlarıydı. Sanki birazda pişmanlık kırıntıları kol geziyordu içinde. Bilmiyorum ya da ben öyle görmek istedim.

"Ne o zaman?"

"Bana güven tamam mı? Sadece bunu bil yeter."

"Sorunda bu işte. Sana neden güvenemiyorum?" Hiç beklemediğim bir şeyi yaparak ellerini yanaklarıma koydu ve baş parmağıyla yanağımı okşadı. "Güvenmeyi öğreceksin, inanıyorum." Dediği şeyi sadece kafamı sallayarak onayladım.

Kalbimin atışını nasıl düzene sokabilirim?

"Şimdi sen söyle bakalım. Fatih neyin oluyor?" Taktı mı takıyor harbiden. "Fatih hep arkadaşımdı, hepte öyle kalacak. Hatta arkadaştan da öte," Ellerini indirdi ve kaşlarını çattı. "Ne kadar öte?" Omuzumun üstünde ki saçımı savurdum arkaya.

"Abi gibi mesela." Galiba nefesini tutmuştu. Çünkü cümlem biter bitmez yukarı kalkık göğsü yavaşça iniyordu. Adamı böyle delirtirler işte." Yaman da minnak kardeşin o zaman?"

"Hayır Yaman benim damar adayım."

"Kalbime inme inecek şimdi..." Dedi sessiz olduğunu düşündüğü bir sesle. Ama çok geç duymuştum ben çoktan. "Ama ben istemiyorum öyle pis birini. Hayatımda pisliklere yer yok." Dedim gözlerimi kısarak.

Eğer o da pis işlere bulaşıyorsa bu ona mesaj olabilir. O da mesajın farkında gibi boğazını temizledi ve, "Tabii canım. Mikropların ne işi var yanında." Yeni çıkmaya başlayan kirli sakallarını ovuşturdu.

"Cevabını aldığına göre benden uzak dur, Kılıç Karaca." Elbette ciddi değildim. Çünkü biliyordum onun benden uzak durmayacağını.

"Memnuniyetle." Dedi ve göz kırptı. Garip bir şekilde birbirimizden uzak duramıyoruk. Ne o benden, ne de ben ondan. Uzak dursak bile, düşünmeden edemiyorduk.

"Azra?" Bu ses bizimkilerin mi ben mi yanlış duyuyorum? Yoksa içkiyi fazla mı kaçırdım? "Kılıç?" Yok bu da Fikret'in olamaz...

Bölüm sonu!

Dur heyecandan burada kestim.

Kız ağağağa.

Neyse oy verdin mi bakayım 🤨😁

Yorumlarını bekliyorum bayyyy 🙈💃🏻