Kurallar Ve Ritim kitap kapağı

3. bölüm / 9

Kurallar Ve Ritim

2. Bölüm "Düşen Maskeler"

Vaveyla Yazarı: Aurora ~

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 2. Bölüm "Düşen Maskeler"

Merhaba şekerim, naber?

Bu bölümü uzun tutmamaya çalışacağım, kelime sınırı koyacağım dedim ama hadi inşallah. Zaten şu an ki kelime sayısı Wattpad'de göre. 🫶🏻

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız 🌸🌸

Keyifli okumalar fıstıklar 🩶🩶🩶

...

KILIÇ KARACA'NIN AĞZINDAN

Karanlık. Bu yaşıma kadar beni ayakta tutan karanlık olmuştu. Kaderin cilvesiymiş, şansmış, tesadüfmüş hiçbirine inanmam. Şans Kader dediğimiz şeyin içinde gizli.Tesadüf diye bir şey zaten yok. Neye inanıcam neye güvenicem?

Girdiğim yol, ettiğim dua, ağzımdan çıkan her söz aleyhime işlerken ben nasıl aydınlık tarafa geçeyim? Bundan beş yıl önce girdiğim bu karanlık işlerden nasıl darbe almadan çıkayım? Her attığım adımın, ardımda bıraktığı enkaza birebir şahit olurken, ben nasıl ayakta kalayım.

Annemin, "Çiçekler koparılmaz, sev onları." Deyip, büyüttüğü adamın eline kan nasıl bulaşabilir? Sence bu kader mi? Kader olsa, böyle mi olur? Kader dedikleri şey, alnımızda yazılı şey mi sizce? Peki benim alnımda ne yazıyor?

"Kılıç hadi çıkıyoruz, bırak artık şunu!" Horoz sesini duyduğumuza göre hayatı sorgulamayı bırakabiliriz değil mi? Horoz. Namı diğer Fikret Beyoğlu. Kendisi İstanbul'un en sevilen ve tanınan iş adamı ama bu sadece dışarıdan görünen.

İçeri girdiğinizde ise Yeraltının en karanlık ve nefret ettiği adam. Dalgacı olması hayatı umursamadığı anlamına gelmiyor. Aksine hayatı o kadar çok önemsiyor ki, sonsuza kadar bu Dünyada kalacağına ve Dünya'ya hükmedeceğine inanıyor.

Takıntısı her gün yiyip bitiriyor onu ama o inatla, kıçında kurt var gibi durmuyor. "Bırakamam." Dedim. Bu hayatta tutunabildiğim tek bağımlılığım içkiydi. İçip beynimi uyuşturmayı seviyorum. Fikret'in aksine uyuşturucu değil de içki ile hayatta kalabiliyorum.

Tamam ara sıra madde alıyorum ama bu benim bağımlı olduğum anlamına gelmez değil mi?

"Araba hazır." Hazır olan arabaya binip mekana doğru yola çıktık. Karan her zamanki gibi bilmem kaçıncı sevgilisi ile konuşurken ben tabletimden, asistanımın attığı Gmailleri okuyordum.

"Akşam mekâna bekliyorum," Dediğinde direkt ona döndüm ve koluna vurdum. "Diyecektim ki mekânın bugün tadilatta olduğunu öğrendim." Bu adamın bazen B12 vitamini alması gerektiğini düşünüyorum. Zaten akşam, biz yemeğe çıkıyoruz, kız nereye gelecek?

Bu konuştuğu kaçıncı kız saymayı bırakalı bir ay olmuştur. Abi hızına yetişemiyorum ki. Şimdi bu kızla konuştu ya, yarın bir başka kızla konuşuyor. Aslında nedenini çok iyi biliyorum ama neyse...

Bir kız sevdi. Bu öyle gelip geçici değildi. İsmi Yasemin idi. O zamanlar Fikret 22 yaşında, Yasemin 18 yaşındaydı. Ailesi sırf küçük diye Fikret'le görüşmesine izin vermemişti. Fikret tabii takıntılı herifin teki olduğu için Yasemin'nin peşini bırakmamış, dayağını yemişti. Sonra sen kalk git bağımlı ol çıldır.

İçmiş içmiş kızın evine gitmiş. Kızın abisi de dövmesin mi? Sen kalk git madde aldığı çocukların patornuyla konuşmaya. Gitmiş patrona demiş ki, "Öldürmemiz gereken biri var." Tabii patronun canına minnet. Pis işlerine adam arıyor.

Kabul etmiş. Fikret'i almış yanına, yetiştirmiş, büyütmüş vermiş eline silahı. Tabii gözü açılan Fikret-bir de bağımlı- deliye dönmüş bir şekilde kızın abisini öldürmeye gitmiş. Adamı dört kurşunla öldürdüğü yetmiyormuş gibi ölü adamı eve bağlamış, evle birlikte yakmış.

Komşudan gelen annesi, okuldan gelen Yasemin deliye dönmüş. Tabii Yasemin durur mu? Hayır. Kız polis olmak istediği için bu işlere meraklıymış. Kalkmış gitmiş polise. Araştırmışlar etmişler Fikret'in yaptığı ortaya çıkmış ama polisler Fikret'i tutuklamıyor. Çünkü patronu suçu üstüne alıyor.

Patronu o kadar kinci, şerefsiz ve psikopat ki hapisten çıktığı gibi Fikret'in peşine düşüyor. Tabii patronu hapiste kaldığı süre boyunca Fikret çoktan işleri yürütmüş, Yeni patron olmuştu.

Gel git zaman, patronu buluyor Fikret'i. Hesap soruyor ediyor, kavga ediyorlar. Fikret buldu parayı, işi bırakır mı, asla. Sen kalk adamı kendi mekanında diri diri yak, küllerini ormanın her bir yanına saç. Gerçekten Fikret çok korkunç biri ve ben bile bazen yaptıklarına inanamıyorum.

Bana bunları anlattığında ben daha yeni yanında çalışmaya başlamıştım. O hikayeler bayağı karışık, bir ara anlatırım. Ama şunu biliyorum ki Fikret Yasemin'i sevmeyi asla bırakmadı. Kız polis oldu, Fikret gibi bir sürü tıktı içeri ama Fikret'i bir türlü yakalayamadı. Ya da yakalamak istemiyor, bilmiyorum.

Fikret her madde kullandığında Yasemin'den söz ediyor. Ayılınca kendi bildiği boku yapıyor. Değişik biri. Arada korkmuyor değilim ama özünde peri kızı gibi. Bir yanının hayır sever olması onun yanında kalmam için sebeplerden tek bir tanesi.

Birlikte çok pis işler yaptık ama asla bir kız çocuğuna zarar vermedi. Ya da hiçbir kızı taciz etmedi. Sadece sevgili oldu, takıldı ama yine kenara atmadı. Sorsan yaşı kadar sevgilisi oldu (45) ama Yasemin'den vazgeçmiyor.

"Alo! Astronot iniş vakti!" Fikret'in seslenmesi üzerine kendime geldim ve tabletimi kapatıp kenara koydum. "Bu aptal yemeğe gelmek zorunda mıyız?" Deyip arabadan indim. "Zorundayız kardeşim. Duydum ki buraya çıtır kızlar gelmiş." Şerefsiz köpek.

"Yürü hadi." Bir Ozan, bir Fikret başıma bela oldular.

Siyah taşlarla kaplı üç katlı bina, gecenin içinde tek başına bile dikkat çekebilecek kadar gösterişliydi. Giriş kapısının üzerinde altın harflerle işlenmiş Beyoğlu Bar yazısı parlıyordu. Fikret, yıllar önce bu binayı satın aldığında sıradan bir restoran istemediğini söylemişti. Haklıydı da. Burası bir restorandan çok daha fazlasıydı.

İçeri adım attığımda loş ışık, ahşap detaylar ve fonda çalan müzik her zamanki gibi yerli yerindeydi. Girişin sağ tarafı bara ayrılmıştı. Tavana kadar yükselen raflarda dizilmiş yüzlerce şişe, amber renkli ışıkların altında parlıyordu.

Uzun bar tezgâhının önündeki yüksek taburelerde oturan müşteriler içkilerini yudumlarken, barın arkasındaki çalışanlar siparişleri kusursuz bir düzen içinde hazırlıyordu.

Sol tarafta ise restoran bölümü uzanıyordu. Koyu renk ahşap masalar, özel tasarım aydınlatmalar ve tavandan sarkan dekoratif detaylar mekâna gösterişli ama boğucu olmayan bir hava katıyordu. Siyah üniformalı garsonlar, kalabalığın arasında sessiz ve hızlı adımlarla dolaşıyor; boşalan tabakları topluyor, yeni siparişleri servis ediyor ve tek bir aksaklığa bile izin vermiyorlardı.

Şehrin en pahalı yemeklerini yiyen insanlar, çoğu zaman aynı masada en kirli anlaşmaları yapıyordu.

Mekânın tam ortasında geniş bir merdiven yükseliyordu. Koyu renk korkuluklarla çevrili bu merdiven üst katlara çıkıyordu. Üst katlar müşterilere kapalıydı. Orası Fikret'in dünyasıydı. Özel odalar, toplantı salonları ve yalnızca izin verilen insanların çıkabildiği koridorlar...

Bu mekâna ilk geldiğim gün, Fikret'in bana dediği şey geldi aklıma içeri girince."Bu şehirde insanlar en tehlikeli kararları, en pahalı şarapları içerken verirdi." Demiş overthink saatimi dürtmüştü. Var bizde de birşeyler, Allah'a şükür ekran süremiz yüksek.

Yanımıza doluşan çalışanların hepsi Fikret'in emrindeydi. Tek bakışı yeterdi burayı kurşuna dizmeleri. Sanki hepsi gerçekten garson, ya da barista mıydı? Değildi. Burada yemeğe gelen bazı insanlar bile şuan onun emrinde olan insanlardı. Bazıları düşman gibi olsa da yine de Fikret'i korumaktan geri kalmıyorlardı.

"Efendim, masanız hazır. Keyifli bir gece geçirmenizi dilerim." Masamıza oturduğumuzda, manzarayı beğenmiştim. Oturduğumuz masa komple mekânı görebileceğimiz bir yerdeydi. Sol tarafımızda kalan cam, dışarı baktığımızda koca İstanbul'u gösteriyordu. Yüksek binaların, yanan renkli ışıkları, insanın baktıkça bakası gelen türdendi.

Yanımıza gelen garson menüyü önümüze koydu ve kenara çekildi. Menüye bakarken, mekânda sesi yankı yapan bir ayı, "Garson!" Diye bağırdı. Mekândaki insanların-bizde dahil- bakışları sağ çaprazımızda ki masaya döndüğünde gördüğüme inanamadım.

"Kim bu ayı?" Fikret garsonla konuştuğunda benim odağım masada ki kız oldu. Kaç gündür aklımdan çıkmayan, Azra... Nedenini bilmediğim bir şekilde sürekli aklımda ve aklımı karıştırıyor. Unutmak, beynimi uyuşturmak için içtiğim içki bile etki etmiyor.

Gözleri, saçları, o içkiye rağmen nasıl aklımdan çıkmıyor hala anlamış değilim. Duru'nun, ilk görüşte aşk zırvalığı hiçte sikimde değil ama girdiğim her kapı ona çıkıyor. Burada bile karşıma çıkmıştı.

"Masada ki kız kim?" Masaya dalıp giden bakışlarımı bölen Fikret'e döndüm.

"Kimse?" Dedim gözüm arada masaya kayarken. Durup durup bakmak istemiyorum ama Azra'nın bu ayı ile ne işi olduğunu merak ediyorum. Hem bu kızın kaç sevgilisi var? Fatih denen herife ne oldu?

"Kimseye iki dakika bir bakmıyorsun, Kılıç."

"Ayının biri bağırınca bakmamak elde değil." Dedim ve az önceden beridir izlediğim menüyü tekrar izledim. Bu Fikret sinirimi bozmaya başladı, hadi bakalım.

"Ona bulaşmamı ister misin?" Bağıran adamdan bahsettiğini anladığımda direkt ona baktım. Şuan yemek yemek istiyorum, yanan birini izlemek değil.

O yüzden, "Hayır." Dedim direkt. Şuan birine zarar vermesini istemek bencillikten başka bir şey değildi. Her ne kadar mekân bizim olsa da, suçsuz birini öldürmek ne kadar etik ki?

"İlk defa birine zarar vemremi istemiyorsun?" Bu söylediği daha çok soru gibi geldi bana. Çünkü hep öldür diyen ben oluyor muşum gibi sormuştu. Halbuki hayır. Emri o verir, ben yerine getiririm.

Dediğine cevap vermedim, o da üstelemedi. Garsona siparişlerimizi verdik ve yemeğimizi bekledik. Takım elbisemin ceketinin düğmesini açtım ve rahat oturarak arkama yaslandım. Sağ kolumu yaslandığım koltuğun tepesine koydum ve çaprazımda ki masayı izledim.

Azra şuan sıkılmış gibi gözüküyordu. Ya da bana öyle geliyordu. İnsanlarla o kadar çok zaman geçirdim ki, insan sarrafı gibi gözlerine bakınca her şeyi anlayabiliyorum. Aralarında ki hararetli konuşma geçtiğine eminim. Öyle ki Azra sinirden ikide bir gözlerini deviriyordu.

Gözleri... kahve gözleri çok güzeldi. Öyle güzeldi ki insana adam öldürtürdü. Sarı saçlarının mis kokusunu her yanına yaklaştığımda alıyordum ve o koku bana kendimi çiçek bahçesinde gibi hissettiriyordu.

"Kim?" Fikret durmadığında oflayarak ona döndüm.

"Kim kim?" Bir şeye taktı mı takıyordu cidden. "Seni on dakikadır aynı noktaya baktıran kişi." Tekrar baktım masaya. Gerçekten baktığımı çok mu belli ediyorum? Yoksa Fikret çok mu beni dikizliyor? Umarım Fikret'te gaylık yoktur...

"Canım sıkılıyor." Dedim önüme dönerek.

"Canım sıkıldığında insanları dövüyorsun. Kız izlemiyorsun." Eğdiğim bakışlarım anında ona döndüğünde, elini hayali bir fermuar yaparak ağzına çekti. "Son bir soru sorcam." Cevap vermediğimde o çoktan cevabını almış gibi sorusunu sordu.

"Kızı tanıyor musun?" Kaçmaya gerek yoktu bence. Çünkü ben kaçtıkça Fikret sormaya, üstüme gelmeye devam edecekti. En iyisi söylemek ve konuyu kapatmaktı. "Evet." Kısa cevaplar her zaman için benim açımdan daha iyi olmuştur.

Belki sohbet ettiğim insanlar bu durumdan rahatsızlar ama onların ne hissetiği umurumda bile değil. Herkes paragraf gibi cümle kurarken benim tek cümle ile cevap vermem evet, tuhaf.

"Kız güzel," Masaya o da baktığında yüzü buruştu. "Ama çocuk pisliğin teki gibi duruyor. Ahırda iki postaya düzelir ne dersin?"

"Karışma Fikret."

"Sözlerine dikkat et Yaman!" Fikret'e karışma dedim ama ben galiba karışacağım. Azra'nın yanında oturan herifin adı Yamanmış ha? Yaman Azra'nın elini zorla tutmaya çalıştığında, masalarında dönen konuşmanın pis şeyler olduğunu anlamak zor değildi. Öyle ki diğer insanların da gözleri onlardaydı.

"Efendim yemekleriniz geldi." Şef yanımıza geldiğinde Fikret servis yapmaları için başını eğdi. Servisi önümüze koyan şef ve garson afiyet olsun dileklerini dileyip yanımızdan uzaklaştılar. "Kızı değil, yemeği ye." Önünde ki ete ne denir bilmiyorum ama daha kanları olan etini kesip ağzına attı.

"İğrençsin."

"Biliyorum." Derken bir parça daha yedi.

"Efendim tekrardan afiyet olsun, rahatsız ediyorum ama konuklarımız çaprazınızda ki masa yüzünden rahatsız." Fikret mekânın sahibi olduğu için direkt ona söylemişlerdi. Çatalını ve bıçağını bırakan Fikret, derin bir nefes aldı.

Az önce yediği kanlı et hayvan etiydi. Şimdi ki et umarım Yaman'ın eti olmaz. "Sen dur." Dedim ve ben ayaklandım. Sonuçta masada oturan kızı tanıyordum. "Oğlum emin misin?" Fikret'e kafa salladım ve ellerim cebimde masalarına doğru ilerledim.

Yaman'ı susturmaya çalışan Azra'ya birazdan çok güzel yardımcı olacaktım. Masalarının önünde durduğumda, ikili bana baktı. İlk göz göze geldiğim Azra olurken o, şaşırmış bir şekilde bana bakıyordu. Azra'ya gülümseyerek göz kırptım ve bir diğer göz göze geldiğim herife baktım.

"Sen kimsin kardeşim? Garson musun?"

"Birinisi ben senin kardeşin değilim," Arkasına yaslandı ve kolunu sandalyeye koydu. "İkincisi?" Dedi pişkin pişkin. Yemin ederim ben bunu öldürürüm. Biz yokken mekân ile ilgilenen Hasan bey geldi.

"Efendim isterseniz ilgilenebilirim." Elimi kaldırıp onu susturdum ve gitmesi için işaret verdim. Yanımızdan uzaklaşan Hasan ile gözler tekrar ben ve Yaman'a döndü. "Mekânın sahibi. Beğendin mi?" Deyip birden yumruk attım.

Başı sağa düştüğünde ne kadar sert vurduğumu anlamış oldum. Aslında bu tür insanlara az bile ama şuan yapacaklarım bunlarla sınırlı. En azından Azra için. "Şerefsiz piç. Utanmıyor musun insanları rahatsız etmeye?" Azra ayaklanıp yanıma geldiğinde ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Ayaklanan Yaman bir yumruk da bana attı. Yüzüm yana düştüğünde dişlerimi sıktım.

Aslında atmasına izin veren bendim. Çünkü Azra'nın tepkisini merak ediyordum. Eğer ilk gittiği Yaman olursa, onu orada bırakır masama geri dönerdim. Ama eğer, ilk benimle konuşursa elinden tutar mekândan çıkarırım. Hadi bakalım.

"Ya ne yaptığını sanıyorsun sen?" Deyip koluma dokundu ama hızlıca çekip ellerini yanaklarıma koydu. Kafamı kaldırdığında sırıtıyordum ve bu onun hiç hoşuna gitmiş gibi durmuyordu. "Komik mi?" Dediğinde sadece evet anlamında kafamı salladım.

"Azra yanıma gel."

"Gelmiyorum." Yaman peçeteyle burnunu tutyordu. Sendeliyor oluşu ve konuşmasına bakılırsa bayağı sarhoştu. Zaten sarhoş insandan ne beklersin ki? Hayır abi anlamıyorum, şuan bende sarhoşum ama çevreme zarar vermiyorum. Ya da ne bileyim sarhoşlar gibi davranmıyorum.

"Yürü gidiyoruz." Azra'nın yüzümde ki ellerini indirip sağ elini tuttum ve kendimle birlikte yürüttüm. Kısacık zamanda arkamı dönüp Fikret'e baktım. Beyefendi arkasına rahatça yaslanmış, elinde içkisi bizi gülümseyerek izliyor. Piçe bak, sanki sinemada.

İşaret ve orta parmağımı birleştirip selam verdim ve Azra ile mekândan çıktık. "Bana emir veremezsin!" Dediğinde ne kadar sinirli olduğunu gördüm. "Ona neden vurdun?"

"Canım istedi."

"Her canın isteyene vuruyor musun?"

"Evet." Elimi sertçe bıraktı ve kolumu tutup kendine çevirdi. Ondan uzun olduğum için bana yukardan bakması gülme isteği uyandırdı ama gülersem daha çok kızacağını bildiğim için gülmedim. "Seninle konuşurken yüzüme bak," Gözlerimi gözlerine sabitledim. "Seninle konuşurken bana tek cümle kurma."

"Emrin olur Azra Soydere."

"Arabamı getir, eve gideceğim." Ne kadar asi bir kız. Bir de bir inadı var aman Yarabbi. "Gelir birazdan." Kollarını birleştirdiğinde üşüdüğünü anlayıp ceketimi soydum ve omuzlarına bıraktım. Zaten giydiği kıyafet kısaydı. Bir de her yeri açıkta kalmıştı. Hayır, neden bu kıyafetleri bu kadar kısa yapıyorlar anlamıyorum.

"Dövmenin anlamı ne?" Diye bir soru çıktı ağzımdan. Omuzuna ceketimi koyarken görmüştüm. "Oturalım mı?" Dedi sorumu es geçip. Kapıda ki güvenliklere arabamızı getirmemeleri gerektiğini söyleyip önden önden giden kızı takip ettim.

Mekânın biraz ilerisinde ki küçük kafede oturuyorduk. Omuzundaki ceketi soydu, sandalyenin tepesine astı ve bana sırtını döndü. "Bundan mı bahsediyorsun?" Dedi gülerek. E-evet tam olarak ondan...

"Başka dövmende mi var?" Dedim dövmesini arsızca izleyerek. O sorumu cevapsız bırakırken ben izlemeye devam ettim.

Sırtının tam ortasına işlenmiş dövme, sıradan bir mürekkep izinden çok daha fazlasıydı. Başını kaldırmış bir kobra, sırtında tehditkâr bir asaletle yükseliyordu. Pullarının arasına ustalıkla gizlenmiş kadın figürü ise yılanın kıvrımları arasında sıkışmış gibiydi. İlk bakışta hangisinin diğerine hükmettiğini anlamak imkânsızdı.

Kadın mı yılanın esiriydi, yoksa yılan mı kadının?

İnce çizgiler sırt boyunca aşağı doğru uzanırken dövme sanki tenine değil, ruhuna işlenmiş gibi duruyordu. Tehlikeli, karanlık ve bir o kadar da büyüleyici... Tıpkı sahibi gibi.

Bakışlarımı çekmem gerektiğini biliyordum ama başaramadım. Çünkü o dövme yalnızca bir resim değildi; içine bakıldıkça daha da derinleşen bir hikâyeydi. Güzelliğiyle tehlikeyi aynı anda taşıyan bir kadındı Azra. Kendi zehiriyle kendi sınırını çizen biriydi o. Onu tanıdığım bu zaman boyunca onda bunu görmüştüm.

Ve eğer Azra tam olarak buysa, hiç şaşırmam. Çünkü ona baktığımda gördüğüm şey, bu dövme ile bağlantılı gibiydi.

"Az çok beni çözmüş olman gerekiyor?"

"Çözdüm zaten."

"O zaman bu dövmenin anlamını da biliyorsun?"

"Bilmiyorum." Yalan. Biliyorum ama onun açıklamasını istiyorum. Onu sabaha kadar dinlemek bile istiyorum. O da bu isteğimi anlamış gibi gülümseyerek söze girdi.

"Çoğu kişi sadece yılanı görüyor. Tehlikeyi, zehri, karanlığı... Ama ben her baktığımda başka bir şey görüyorum." Gülümsedim. Gerçekten de onları görmüştüm dövmesinde. Dikkatle dinlemeye devam ettim.

Yılanın bedenine dolanmış o kadın, özgürlüğü temsil ediyor. Kendi yolunu çizen, başkalarının kurallarına göre yaşamayan birini." Bir an durdu. Bende durdum. Kurallar her zaman önemliydi benim için. O benim aksime kuralları sevmeyen biri miydi?

"Ama aynı zamanda bir çelişkiyi de anlatıyor. Çünkü o kadın özgür olsa bile yılandan tamamen kurtulamıyor. Tıpkı insanların korkularından, hatalarından ya da geçmişlerinden kurtulamadığı gibi."

Başımı hafifçe eğdim. Doğru diyordu. Ben geçmişimden, hatalarımdan, yaptıklarımdan kurtulabildim mi? Hayır. Korkularımı maziye göndüğümü sanarken her seferinde gözümün önünde olmalarını engelleyebildim mi? Yine hayır.

"Bana göre yılan zehir değil sadece. İnsanın içindeki karanlık tarafı temsil ediyor. Öfkesi, hataları, kırgınlıkları... Bazen insanı en çok başkalarının zehri değil, kendi içinde taşıdığı şeyler boğar."

Derin bir nefes aldım. Gerçekten anlamını böyle beklemiyordum. "Bu yüzden bu dövme benim için özgür bir kadının hikâyesi. Kendi karanlığını inkâr etmeyen, onunla yaşamayı öğrenen bir kadının." Dışarıdan umursamaz, cıvıl cıvıl ama bir o kadarda asi gözüken bu kızın içindeki fırtınaları sabaha kadar dinlemek istiyorum.

Dinleyip içini rahatlatmak, o can yakıcı fırtınaları dindirmek istiyorum. "Peki senin? Senin dövmenin anlamı ne?" Diye bir soru yöneltti bana. Madem bugün bunları konuşuyoruz, tamam. Anlatalım bakalım.

Bakışlarım bir an elimin üzerindeki yazıya kaydı.Çoğu insan dövmeleri süs sanırdı. Ben hiçbir zaman öyle bakmadım. "İtalyanca." Parmağımı yazının üzerinden geçirdim. "Il veleno peggiore vive dentro di noi." Dedim yazıyı okuyarak. Azra kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Anlamı ne?"

Kısa bir nefes verdim. " Anlamı, 'En kötü zehir insanın içinde yaşar.' demek." Birkaç saniye sessizlik oldu, devam ettim. "İnsanlar hep kötülüğü dışarıda arar. Ya da kendilerine zarar veren insanların, olayların veya hataların içinde." Benim yaptığım gibi. Hatayı kendimde değilde başkasında aramak gibi.

Başımı iki yana salladım. "Oysa bazen insanın en büyük düşmanı karşısındaki kişi değildir. Öfkesi olur. Vicdanı olur. Pişmanlıkları olur." Yazıya bir kez daha baktım. "Bu dövme bana bunu hatırlatıyor."

Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Benim onu dinlediğim gibi pür dikkat dinliyordu."İnsan bazen başkalarının zehrinden değil, kendi içinde taşıdığı şeylerden ölür."

"Bu biraz karamsar değil mi?"

"Gerçekler genelde öyledir."

"Fark ettim mi?" Elimin üstünde ki dövmeye baktı."Dövmelerimizin anlamı aynı." Bunun kaderle bir bağlantısı olup olmadığını bende düşündüm ve eminim şu an o da düşünüyordur. Ama hayır, bağlantılı olamaz. O kurallara göre yaşamayan, kuralları sevmeyen biri.

Ben ise kurallar olmadan yaşayamayan biriyim.

"Fark ettim. Ama anlamları aynı olsa da bizim için farklı. Sen kendi dövmende kendini özgür hissediyorsun. Ben ise dövmemde zehiri hissediyorum." Bugün onun sayesinde belki de ilk defa bu kadar çok konuştum.

"Kan, damarlarımdan geçtiğinde dövmemin anlamını daha da hissediyorum. Sanki o kan damarlarımda dolaşan zehir gibi..."

"Ne iş yapıyorsun?" Azra'nın aniden başka konuya geçmesi beni şaşırtsa da, söylediği şeyle aslında şu an konuştuğumuz konunun alakalı olduğunu anladım. "Güzel edebiyat yaptın. Ben senden öğretmen vibe alıyorum." Halbuki öğretmen olmak için çok zalim biriyim. Kötü biriyim. Pislik biriyim ve ben öyle yetiştim.

Ben kötü olarak doğdum, kötü olarak yetiştim, kötü olarak öleceğim. "Edebiyattan nefret ediyorum."

"Edebiyattan nefret eden birinin dövmelerin anlamı üzerine bu kadar konuşması biraz ironik değil mi?" Kaşlarım çatıldı. Nesi ironik? Gayette normal.

"Değil." Dedim meydan okuyarak.

"Gayet de öyle."

Başımı iki yana salladım. "Dövme başka, edebiyat başka."

Azra dudak büktü. "Bence aynı şey." İnadı pis bu kızın benden demesi. "Nasıl aynı şey?" Dedim anlamaya çalışarak. İnsanlar dövme yapmak için edebiyat mı okuyor? Hayır. Resim dersi okuyor diye biliyorum.

"Dövme dediğin şey de bir hikâye anlatıyor." Birkaç saniye sustum. Sinir bozucu tarafı, haksız olmamasıydı. Aynı bizim vücudumuza işlenen anlamlı dövmeler gibi.

"Bazı hikâyeler konuşulmaz." dedim. "Taşınır." Diye devam ettirdi. Bu kız bence edebiyat öğretmeni olmalı. Benden iyi cevapları var. Hayır, şu an konuşmaya çıkartma eklesem kesinlikle maşanın şaşırdığı çıkartma olurdu. Bizde deriniz bu arada.

"Mimar olup edebiyattan nefret eden ilk kişisin." Dediğinde konunun onun için hala kapanmamış olması sinirimi bozdu. Bazen böyle durumlarda konuşmamız kavgaya kadar gidiyordu.

"Mimarlık sayılarla ilgilidir."

"Hayır."

"Evet."

"Mimarlık insanların yaşayacağı hikâyeleri inşa etmektir." Haklı anasını satayım. Ben bir ev tasarlarken hikayesini de tasarlıyorum. O evi sadece yaşadın bittiye getirmiyorum. Ama bu kız çok konuşuyor. İyi ki de konuşuyor.

"Yani sen ne yapıyorsun tam olarak?"

"Mimarım."

"Biliyorum." dedi gözlerini devirerek. "Ama mimarlığın hangi kısmı?" Kaşlarım anında havalandı. Tam olarak ne istediğini şu an çözmeye çalışıyorum. Ve benim, Azra'nın ne istediğini çözmem üç iş günü. Ciddiyim.

"Ne demek hangi kısmı?"

"Şey gibi..." Birkaç saniye düşündü. "İnsanların hayallerini kurduğu eski binaları yıkıp yerlerine yenilerini yapanlardan mısın?" Yüzüme baktı. Sorduğu sorunun cevabını merak ediyordu ve bunu bana bakan boncuk gözlerinden anlamıştım.

Gülmeye başladığımı görünce kaşlarını çattı. "Ama yanlış mı?" Dedi masum masum. Gelde kız. Gelde inatlaş. Nasıl inatlaşayım ben bu kızla? Herkese sözüm geçerken ben neden bu kıza bir şey diyemiyorum. Dediği şeyin bir benzerini bir başka mimarları sevmeyen biri dedi diye adamı dövmüştüm.

Aynı şekilde bir kadın yanımda çalışıyordu. O da bunları anlatamaya başlayınca kovdum. Neymiş insanların hayallerini yıkıyormuşum. Ben yıkmadan zaten yıkılacak. İnsanda hayal mi bırakıyorlar?

"Çoğu zaman doğru."

"Neden?"

"Çünkü bazen bir şeyi yıkmadan yenisini yapamazsın."

"Neyse ki binalar insanlardan daha az inatçı oluyor." Lafı bana çakmaya çalıştı ama bence o laf tam ona göre. Arkasına yaslandı ve kollarını birleştirdi. "Bence mimarlık tuhaf."

"Neden?"

"Çünkü bir gün hiç tanımadığın insanların anılarıyla dolacak yerler tasarlıyorsun."

"Hiç böyle düşünmemiştim." Evet düşünmemiştim. Ben hep hayalleri olan insanların evlerini yıkıyor, yerine yenilerini yapıyordum. Ama yaptığım evler genelde anı dolduracak kadar parlak olmuyordu.

"Ben düşünürdüm."

"Düşündüğün belli oluyor zaten."

"Bu iltifat mıydı?" Dedi otuz iki diş sırıtarak.

"Hayır."

"Yalancı."

"Kalkalım mı?" Dediğimde onayladı ve ayaklandı. Ceketi tekrardan omuzuna aldı ve kafeden çıktık. İhtiyaçlarımı karşılamam gerekti. Mesela sigara içmek ve bir bardakta olsa içki içmek. O yüzden Azra arabaya geçip oturduğunda, bende o rahatsız olmasın diye dışarda sigaramı içiyordum.

Kadınlar genelde sigara kokusundan rahatsız olurlar. Elbette her kadın için demiyorum ama Azra gibi narin, çiçek gibi kadınların üstüne bu zehirli Duman bulaşsın istemem. Belki şu an onun yanında olmam bile doğru değil.

Bir ona bak bir bana bak. O çiçek gibi. Işıl ışıl parlıyor. Sarı saçları, boncuk gözleri, uzun kirpikleri herşeyiyle prensesleri andırıyor. Ama ben? Ben karanlık tarafım. Duman, pislik, kan içinde duruyorum. O çiçek kokarken ben sigara, içki kokuyorum.

Sigaramdan son duman çektim ve yere atıp söndürdüm. Arabaya doğru ilerlerken ona baktım. Telefonla ilgileniyordu ama gülerek. Kesin sevgilisi ile konuşuyor. Tabii konuşacak, neden konuşmasın? Arabaya bindim ve kapıyı kapattım.

"Yavaş." Dediğinde ancak sert kapattığımı anladım. "Bir şey mi oldu?" Telefonu kapatıp dizlerinin üstüne koydu. Şu an odağım ne Azra'nın dedikleri ne de gülerek telefona bakması. Şu an odağım arabaya sinen parfümü. Bu arabaya Duru dışında binen ikinci kadın ve bu parfüm kokusu Duru'nun değil.

Parfümü anlamak zor. İlk anda ysemin ve beyaz çiçekleri anımsatan yumuşak bir koku bırakıyor, birkaç saniye sonra yerini daha keskin ve inatçı notalara bırakıyordu. Tıpkı sahibi gibi. İlk bakışta zarif görünüyordu.

Ama birkaç dakika konuşmanız yeterliydi; o zarafetin altında başına buyruk, asi ve yorucu bir karakter olmasına. Kokusu da aynıydı.

Çiçek gibi başlıyor, fırtına gibi akılda kalıyordu. Baharın ilk günüyle yaklaşan bir fırtınanın aynı şişeye hapsedilmiş hali gibiydi. Neyse ne.

"Kılıç. Nereye daldın hadi ya!"

"Tamam. Gidiyoruz." Arabayı çalıştırıp yola koyuldum. Evinin adresini söyledikten sonra kısa bir süre sonra evine yetişmiştik. Klasik zenginler gibi şatafatlı villada oturuyordu. Bir de arabada bana diyor, "Şoförün yok mu?" Var ama bugün keyfim kendim sürmek istedi. Normalde şoförüm var tabii.

"İyi geceler."

"Sana da." Dediğimde gözlerini devirdi ve, "Uyuz." Dedi. Dediğine güldüm ve arabayı çalıştırıp yola koyuldum. Sıradaki durak evim dediğim ama benim için öyle olmayan yere...

Azra Soydere'nin ağzından...

Ukala adam. Hayır, uyuz. Aslında onu anlatan bir sürü tabir var ama dilim yorulur. Gıcık falan ama iyi yani. Mesela bu akşam ki hareketi çok cooldu. Sigarayı arabanın içinde içmiyor mesela. O sırada arabanın camları kapalı iken sigara içen Yaman. Iyy adını duyunca bile bir tiksinti geliyor. Ama Kılıç'a aferim.

Hiç sormadı Yaman kim diye? Ben olsam sorardım. Çünkü her ne kadar arkadaşta olsak, görüştüğüm adam bana sabah sevgilim diyorsa ve akşamı bir başka kızla yemeğe çıkıyorsa ben sorarım abi. İşte Yaman'ı o da kâle almamış olacak ki merak dahi etmiyor. Aklımın en ücra köşelerinden çıkıp gözlerimin önüne geldi.

Arabanın ön kaputuna yaslanmış bir şekilde, gömleğini dirseklerine kadar sıyırmış havalı havalı içiyordu. Çok tatlıydı. Aman Allah'ım. Ne diyorum ben? Kendime gelmem gerekiyor. İki gün sonra yarışma var ve ben hala Kılıç'ı düşünüyorum.

Ayaklanıp duşa girdim. Bir saatlik-bakım da dahil- süren duşun ardından pijamalarımı giyip yatağıma geçtim. Telefonumda gezinirken neden olmasın dediğim bir şeyi yaptım ve sosyal medyadan Kılıç'ın adını arattım. İnanamıyorum.

Adam uzaylı olabilir mi? Sadece benim şu manifestlediğim ve Tanrı'nın bana acıyıp gönderdiği biri olabilir mi? Çünkü tek bir hesap dahi çıkmıyor. Kılıç adında bir sürü adam var ama hiçbiri benim tanıdığım Kılıç değil.

Ama hayır. Onu bu kadar erken tanıyorken, merak etmemem gerekiyor. Hem hesabını bulsam ne yapacam ki? İstek mi atacağım? Ya da mesaj mı atacağım? Hayır. O yüzden kalsın. Telefonu yatağımın yanında ki komidine bıraktım ve gece lambamı kapatıo uykuya daldım. Önümde daha iki gün vardı. O iki gün benim için neler getirecekti bilmiyordum ama az çok emindim...

🪩🩰

İki gün. Evet bu iki gün göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Provalar, kostümler, son kontroller...

Nefes almaya fırsat bulamadığım bir koşuşturmanın içinde bulmuştum kendimi. Grupla birlikte saatlerce çalışmış, eve yalnızca uyumak için gitmiştim. Yarışma yaklaştıkça heyecanım da artıyordu. Ve sonunda beklenen gün gelmişti.

Yarışmaya son dakikalar kalmıştı ve bizim büyük bir sorunumuz vardı. Ben hariç kızların kıyafetleri yoktu. Halbuki getirmiştik. Her şey hazırdı. Ama şimdi kıyafetler ortada yoktu.

"Ne kadar üzücü." Arkamızdan gelen sesle hepimiz oraya döndük. Bizden sonra sahneye çıkacak olan Defne ve onun kuyrukları. Bir onlar eksikti zaten.

"Aylarca çalışıp yarışmaya çıkamamak... Ben olsam utanırdım." Ses tonundan zerre kadar üzülmediği belli.

Derin sinirle benden önce Defn'ye laf atıyor."Ne demek istiyorsun sen?"

"Bir şey demiyorum. Sadece sahneye çıkacak insanların biraz daha hazırlıklı olması gerektiğini düşünüyorum." Derin'e bakan pis gözleri bana döndü. "Gerçi sizin için çok da fark etmez."

Derin'i kolundan tutup kenara çektim ve, "Haklısın." Dedim.

"Ne?"

"Kıyafet olmadan da çıkabiliriz." Defne'yi baştan aşağı süzdüm. Onun gibi ucuz numaraları olan biri ile konuşmak dengim değil ama biraz sinir etmekten zarar gelmez değil mi? "Ama yetenek olmadan çıkmak biraz daha zor olmalı."

Geçen yıl yarışmayı 5. Olarak geçirdiği zamanı hatırladığını anladım yüz ifadesinden. Çünkü kaşlarını çatmış, yüzümün bir köşesine dalmıştı. Evet, tam olarak onu hatırlamıştı.

"Kıyafetleriniz olmadan sahneye nasıl çıkacaksınız?" Haklı çıkamayacağız. Çünkü yarışma için planladığımız temanın asılı kıyafetlerdi.

"Sen kostüme güveniyorsan zor bir gün geçireceksin."

"Takım arkadaşların için üzüldüm." Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. "Ama sanırım bu yarışmaya gerçekten hak edenler çıkacak." Saçını savurdu ve odamızdan çıktı. Stüdyoda herkesin kendine ait kulisi vardı. Ve bu kız nasıl izinsiz bizim kulise girebilir?

Kapıda bekleyen Ömer'i çağırdım. "Ömer!" Ömer içeri girdiğinde ellerini önünde birleştirdi. "Buyurun Azra Hanım?"

"Sana, biz stüdyoya gleene kadar kimse girmesin demiştim, Defne girip kostümlerimizi çalmış."

"Efendim odaya kimse girmedi. Bizzat kapıda kendim bekledim. Fakat..."

"Fakat ne Ömer?"

"Fakat siparişleriniz gelir gelmez bir kız onların alınması için sizin gönderdiğinizi söyledi ve kıyafetleri alıp gitti." Hassiktir. Koca has ve siktir. Başka bir şey demiyorum. "Çık Ömer." Ömer çıktığında kızların hepsi bir köşeye sindi ve az önce olanları düşündüler.

Ben ise kıyafetlerimizi astığımız ama şuan boş olan askılığı tutup devridim. "Azra kuşum sakin ol." Seda yanıma geldiğinde ona sarıldım. "Yine mi başaramadım Seda?" Saçlarımı okşadı. Kendimi hiçbir zaman bu kadar çaresiz hissetmemiştim.

Bu kadar yanlız, bu kadar yerlerde beklemiyordum. Diğer yarışmacıların aileleri onlara destek çıkarken benim ailem bana destek bile çıkmıyordu. Annemin lafına uyan ve beni bugün yanlız bırakan babama da aşk olsun.

"Senin başaramayacağın hiçbir şey yok Azra. Ben sana inanıyorum. "

"Biz sana inanıyoruz Meleğim. "Derin de geldi yanımıza. Onun ardından Duru, Merve ve diğer kızlarda gelmişti. "O sahneye çık ve Anka kimmiş göster onlara. Sen kazanınca o Defne kösteğinin surat ifadesini videoya alacağım." Duru'nun sözleri güldürdü hepimizi.

Anka...küllerinden yeniden doğan bir kuş. Grupta herkesin bir lakabı olduğu gibi benimde Ankaydı. Ben her düştüğümde küllerimden yeniden doğuyordum ve kızlar bana bu lakabı vermişti.

Parmaklarım boynumdaki kolyeye dokundu. İnce altın zincirin ucunda kanatlarını açmış bir anka kuşu duruyordu. İlk bakışta sıradan bir kolye gibi görünse de benim için çok daha fazlasıydı.

Kanatları zarif kıvrımlarla yukarı uzanıyor, kuyruğu ise alevleri andıran ince çizgilerle aşağı süzülüyordu. Işık vurdukça altın yüzeyinde sıcak yansımalar oluşuyor, kuş sanki her an küllerinin arasından yeniden yükselecekmiş gibi görünüyordu. Bu kolye bana arkadaşlarımdan bir hediyeydi.

Yıllar boyunca kaç kez düştüğümü, kaç kez vazgeçmek istediğimi en iyi onlar bilirdi. Ve her seferinde yeniden ayağa kalktığımı da. Bu yüzden bana Anka derlerdi.

Çünkü ne kadar yanarsam yanayım, ne kadar kırılırsam kırılayım, bir şekilde yeniden başlamayı başarırdım.

Boynumdaki kolye sadece bir takı değildi. Benim hikâyemdi. İşte bu yüzden bugün bu yarışmayı onlar için kazanacaktım. "Hadi makyajını yapalım. Sahne senin güzel Ankam." Seda'ya son kez sarıldım ve makyaj masasına oturdum. Ben kıyafetimi giyinip gelmiştim ama kızların kıyafetleri sipariş olduğu için onlar burada giyecekti.

İşte gel gör ki salak Defne yaptı yapacağını. Derin hızlıca kıyafetime uygun makyajımı yaptı ve beni sıra bekleyenlerin yanına gönderdi. Ah benim üzümlü keklerim. İki hafta çalış, didin, yorul sonuç ortada.

"Yanlız Ankamız da buradaymış?"

"Meydanı boş bırakmak istemedim. Sonuçta hırlısı var hırsızı var, değil mi Defne?"

"Sen bana hırsız mı demeye çalışıyorsun?"

"Senin gibi ucuz birini nasıl yarışmaya almışlar hala anlamış değilim. Umarım yeşil kartın vardır. Yoksa kaçak girmekten hapis yatarsın söylemedi deme." Yeşil kart, dans stüdyoların ana kuralı gibi bir şey. Eğer yeşil kartı olmayan insanlar girerse kovuluyor.

Çünkü o tür yerlerde kadınlar olduğu için öyle elini kolunu sallayan giremiyor. Bazı stüdyolar, bizde dahil diğer bölümleri yardıma muhtaç kadınlar ve ailesinden kaçan kadınlar için yapmıştık.

Buna yine annem karşı olsa da umurumda olmamıştı. Eğer bir kadın benden veyahut bir başkasından yardım istiyorsa, biz o kadını korumak için elimizden geleni yaparız. Buna annem karşı değil ama, "Biz hayır kurumu muyuz?" Dediği için fikirlerimiz uyuşmuyordu.

"Başarılar Azra Soydere."

" Başarılar Defne Çelik."

YARIŞMA GÜNÜ KULİS...

"Seni dinliyorum Kılıç? Bana açıklama yapmak zorundasın." Sonuçta konuştuklarını duymuştum. Sevkiyat, Liman, depo, yangın... Beynim allak bullak olmuştu. Bu geçen iki hafta boyunca onunla çok vakit geçirmiştim.

Kah stüdyo olsun, kah dışarıda olsun. Az çok onu tanıyordum.

"Sana hiçbir şey açıklamak zorunda değilim."

"Zorundasın. Sen gerçekten kimsin? Sen gerçekten benim tanıdığım Kılıç mısın?"

"Beni ne kadar tanıyorsun ki?" Gözlerimi ondan ayıramıyordum.Birkaç dakika önce duyduklarım hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Bu, dövmelerinin anlamını anlatan adam değildi. Bu, mimarlık hakkında benimle tartışan adam değildi.

Bu, arabada bana yol boyunca laf yetiştiren adam değildi. Yutkundum. Benim tanıdığım Kılıç bu değildi. "Duyduklarımı açıkla bileyim o zaman. Söyle ki, kendini anlat ki seni tanıyayım."

"Bunu konuşmayacağız." Dedi çatık kaşları ile.

"Neden?"

"Çünkü seni ilgilendirmiyor."

"Belki ilgilendiriyordur."

"Hayır." Sesi netti. Hatta o kadar netti ki son noktayı koymuştu. Belki de aramızda ki bu tuhaf ilişkiyi burada, bu konuşmalardan sonra bitirmeliyiz. Çünkü ne o açıklama yapıyor ne de ben açıklamasını kabul ediyorum.

"Bana yalan söyledin,"

"Sana ne yalanı söyledim Azra?" Şu an şu soruş tarzı yelkenleri suya indirmem için harika bir sebepti ama yapmak istemiyordum. Zaten sabahtandır sinirliyim. Defne ayrı, annem ayrı valla sinirimi bu adamdan çıkarırım.

"Bilmiyorum. Allah kahretsin bilmiyorum." Hayır biliyorum ama söyleyemiyorum.

"O zaman bana yalancı deme." Bir şey diyemedim. Ne diyebilirim ki? Ne desem diyeyim söylediklerim boş çünkü anlatmak istemiyor. Belki de duyduklarımın açıklaması hoşuma gitmeyecek ve o bunu istemiyor. Ama yine de bana bir açıklama borçlu. En azından başka şeyler diyebilirdi.

"Tamam," Dedim kesitirp atarak. Zaten söylemiyor, konuşmuyor. Peşinden arsız gibi dolaşıp, anlat demenin anlamı yok.

"Ne tamam?"

"Hani beni ilgilendirmiyor ya? Hani bunu konuşmayacağız ya? Tamam diyorum bende. Zorlamıyorum." Elimde tuttuğum çantamı koluma astım ve kapıya doğru adımladım. Hiçbir zaman, hiçbir şey için, bir insanın peşinden bu kadar yalvarmadım.

Kendi annem, babam bile olsa yine yalvarmam ama Kılıç duyduğum şeyi anlatsın diye yalvarıyorum.

"Bir dakika. Dur bakayım sen." Kapıyı açtığım sıra arkamdan Kılıç'ın sesini duymam, kapının kapanması ve benim arkamdaki kapıya yaslanmam bir oldu. Bu söylediklerim bir saniye içinde nasıl oldu bilmiyorum ama olmuştu.

Şu an Kılıç ve kapı arasında sıkışıp kalmıştım. O da yetmezmiş gibi Kılıç bedenini bedenime yaslamış, ağırlığını koymuştu bedenime. "Ne var?" Dedim nefes nefese bir sesle. Öyle bir anda hareketler yapınca korkmuştum.

Bir de şuan iki elimi de kapıya yaslamış olması sinirimi bozduğu yetmiyormuş gibi bir de kalbimi de hzılandırıyordu.

"Bu kadar mı?"

"Ne kadar olmalıydı?" Gözlerimiz birbirine sabitliydi. Ne o çekiyordu ne de ben. Bileğimi tutan eli terlemişti. Bunu nemlenen bileğimden anlamıştım. Zaten kuliste ki ışık o kadar güçlüydü ki şu an yüzümüzün parladığına eminim. Öyle ki Kılıç'ın alnında ki ter damlalarını görüyordum.

"Sen açıklama yapmak istemiyorsun?"

"İstemediğimi söylemedim."

"Öyle davrandın ama." Ne yani şimdi açıklayacak mıydı? İnanamıyorum. Sonunda Tanrım...

Bölüm sonu!

Dur kız sınırı kaçırmayalımmm.

Sizce kılıç ne der? Azra'nın duyduğu şeyi nasıl açıklayacak?

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere 😚🙈

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

70okunma 6beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18