12. bölüm · Küller Altında
12. BÖLÜM
Akşamın çökmesiyle birlikte lüks villanın büyük yemek masasında hep birlikte saf tuttuk. Yemek boyunca babam, Ankara’daki hayatımı, derslerimi ve üniversitedeki durumumu sordu; genel konulardan, psikoloji dünyasından uzun uzun konuştuk. Yemeğin ardından ise bahçeye geçtik. İstanbul’un serin gece esintisinde, demli çaylarımızın eşliğinde sohbetimize devam ettik.
Babam bardağından bir yudum alıp bana sevgiyle baktı. "Zümra, kızım... Yarın seninle baş başa bir baba-kız günü yapalım, ne dersin? Şöyle güzelce bir hasret giderelim," dedi.
Yüzümde sıcak bir gülümseme belirdi. "Olur baba, çok isterim," dedim. Bu güzel konuşmanın ardından vakit iyice ilerleyince herkes odalarına dağıldı. Odama geçtiğimde fonda kısık sesli bir müzik açtım. Hem o duru tınıları dinledim hem de defterime birkaç çizim daha ekledikten sonra kendimi uykunun huzurlu kollarına bıraktım.
Sabah uyandığımda içimde tatlı bir telaş vardı. Babam kahvaltıyı dışarıda, güzel bir mekanda yapacağımızı söylediği için hemen hazırlanmaya başladım. Rahatlatıcı bir duşun ardından, üzerime çok sevdiğim çiçekli elbisemi geçirdim. Saçlarımı maşayla güzel bir şekilde dalgalandırdıktan sonra, yüzüme canlılık katacak taze ve hafif bir makyaj yapıp odamdan çıktım.
Tam koridora adım atmıştım ki, saçı başı darmadağın, gözlerini uykulu uykulu ovuşturan Koray’la burun buruna geldik. Beni tepeden tırnağa gördüğü an önce kaşlarını çattı, ardından beni alıcı gözle süzerek alaycı bir sesle mırıldandı: "Hayırdır ablacığım? Herhalde tüm İstanbul erkeklerini peşine takmaya niyetlisin."
Bu lafıyla birlikte benim de kaşlarım anında çatıldı. "Ne alaka Koray? Ayrıca ben kendime bakıyorum, anlatabildim mi?" diye çıkıştım. Ah, gerçekten bu çocukla neden bir türlü düzgün anlaşamıyorduk? Tam bir baş belası, tam bir gıcıktı...
İkimiz koridor boyunca didişe didişe aşağıya, salona indik. Babam merdivenlerin başında beni gördüğü an neşeyle bir ıslık çaldı. "Gözlerime inanamıyorum, ne kadar güzel olmuşsun," diyerek öne atıldı ve bana sımsıkı sarıldı. Ben de ona aynı sevgiyle sarıldım. O sırada Sinem abla da salona girmişti, o da gülümseyerek ne kadar zarif ve güzel göründüğümü söyledi.
Fakat Koray rahat durmuyordu. Babamın omzuna dokunup sırıttı. "Baba, senin bu kız herhalde tüm şehirdeki erkeklere kendini beğendirmeye çalışıyor, benden söylemesi."
"Korayyy!" diye bağırdım sinirle ayağımı yere vurarak.
Babam ikimizin bu haline güldü, ardından beni kolunun altına alıp Koray’a döndü. "Hayır, benim kızım her zaman çok güzeldi. Ayrıca ona dışarıda yan gözle bakan biri olursa, karşısında önce beni bulur, ona göre," dedi. Babamın bu sahiplenici tavrıyla hepimiz neşeyle güldük.
Koray sahte bir sitemle kollarını göğsünde kavuşturdu. "İyi bakalım... Ben bu baba-kız gününde evde tek başıma bırakılmanın hesabını sonra sorarım sizden."
Dış kapıdan çıkmadan hemen önce arkama dönüp ona dil çıkardım. "Adı üstünde akıllım; baba-kız günü! Sana burada iyi ders çalışmalar," diyerek babamla birlikte kendimizi dışarı attık.
Babamın arabasına bindiğimizde İstanbul’un o hareketli, canlı sabahı bizi karşıladı. İlk durağımız, Boğaz’ın tam kenarında, dalga seslerinin masamıza kadar ulaştığı şık bir kahvaltı mekanı oldu. Karşılıklı sıcak çaylarımızı yudumlarken, babamla uzun zamandır yapmadığımız kadar içten bir sohbetin içine daldık. Bana küçüklük anılarımdan bahsetti, Ankara'da tek başıma verdiğim mücadeleyle ne kadar gurur duyduğunu anlattı. Onun ağzından bu sözleri duymak, içimdeki o parçalanmış aile hissinin açtığı yaraları hafifletiyordu.
Kahvaltının ardından araba ile sahil şeridi boyunca uzun bir tura çıktık. Ortaköy’ün o dar, tarihi sokaklarından geçip, Emirgan’ın yeşilliklerine doğru sürdük. İstanbul, tüm ihtişamı ve kalabalığıyla etrafımızda akıp gidiyordu. Arabanın açık camından içeri giren iyot kokulu deniz havası saçlarımı uçururken, babamın radyoda açtığı eski, huzurlu bir şarkı bize eşlik ediyordu.
Bir ara arabayı sahilde uygun bir yere park edip deniz kenarında yürüyüşe çıktık. Babam kolunu omzuma attı, ben de başımı onun omzuna yasladım. İstanbul’un o devasa köprülerine, denizin üzerinde süzülen vapur dalgalarına bakarken içim huzurla dolmuştu. Ankara’daki o dertli masalar, sınav stresleri ve kafamdaki tüm o karmaşa şimdilik çok uzakta kalmıştı. Ancak içimden bir ses, bu güzel huzur dalgasının hemen ardından, hayatımı tamamen değiştirecek o fırtınalı karşılaşmanın çok yakında olduğunu fısıldıyordu.
