11. bölüm · Küller Altında
11. BÖLÜM
İstanbul’un serin sabah esintisi odanın pencerelerinden içeri sızarken, Zümra gözlerini yeni güne açtı. Yatağından kalkıp banyoya geçti; elini yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladıktan sonra üzerini düzeltip odasından çıktı. Koca villanın içinde yavaş adımlarla dolaşmaya başladı. Ancak evin içi derin bir sessizliğe gömülmüştü, salona girdiğinde kimseler yoktu.
"Neredeler acaba?" diye geçirdi içinden. Tam o sırada mutfak tarafında çalışan Sıla ablayı gördü ve yanına yaklaştı. "Sıla abla, babamlar nerede, evde kimse yok mu?"
Sıla abla elindeki işi bırakıp sevecenlikle gülümsedi. "Babanız ve hanımefendi sabah erkenden şirkete, işe gittiler kızım. Koray da sabah yürüyüşüne çıktı, birazdan gelir."
"Anladım, teşekkür ederim."
"Aç mısın zümrüt gözlüm? İstersen hemen güzel bir şeyler hazırlayayım sana, kahvaltı yapar mısın?"
Zümra başını hafifçe iki yana salladı. "Yok, sağ ol abla. Ben sabahları pek bir şey yiyemiyorum," diyerek mutfaktan çıktı ve kendini villanın geniş bahçesine attı. Bahçedeki büyük salıncağa oturup sallanırken İstanbul’un temiz havasını ciğerlerine çekti.
Tam o sırada arka bahçenin kapısı açıldı. Koray, üzerinde spor kıyafetleriyle, sırtından ter damlaya damlaya bahçeye girdi. Zümra’yı salıncakta görünce yavaş adımlarla ona doğru yürüdü. Soluk soluğa, "Günaydın... Uyanmışsın sonunda," dedi ve kelimenin üzerine basa basa ekledi: "...ablacığım."
Zümra onun bu ani samimiyetine hafifçe tebessüm etti. "Günaydın sana da," dedi. Koray başka bir şey söylemeden, terini silerek hızla eve girdi.
Zümra bir süre daha bahçede kaldıktan sonra sıkılıp tekrar eve döndü. Merdivenleri çıkıp üst kattaki koridorda öylesine dolaşırken, kapısı hafifçe aralık duran bir oda dikkatini çekti. Koray’ın odasıydı bu. İçindeki merak duygusuna engel olamayarak yavaşça içeri süzüldü.
Oda son derece sade döşenmişti; bir yatak, büyük bir gardırop ve üzerinde kitapların yığılı olduğu bir çalışma masası vardı. Ancak odanın bir duvarı tamamen farklıydı; boydan boya derin bir maviye boyanmış ve üzerine ahşap raflar yerleştirilmişti. Rafların üzerinde irili ufaklı maket uçaklar, pilot figürleri ve uçuş dünyasına ait bir sürü detay duruyordu. Zümra şaşkınlıkla o rafa doğru bir adım attı. Demek Koray'ın hayali pilot olmaktır...
"Odamda ne işin var senin?!"
Arkasından yükselen öfkeli ve sert sesle Zümra hızla arkasını döndü. Koray, duştan yeni çıkmış, saçları hala nemli bir halde kapıda dikiliyordu. Gözlerinden adeta şimşekler çakıyordu.
Zümra ne yapacağını bilemeyerek kekeledi. "Şey... Öylesine evde dolaşıyordum da, canım sıkıldı. Bir bakayım, geleyim dedim..."
Koray, Zümra’nın lafını tamamlamasına izin vermeden ileri doğru fırladı. Zümra’nın kolundan sıkıca tutup onu odanın dışına, koridora doğru adeta savurdu. "Babamın kızı olman ve benden yaşça büyük olup ablam olman, odama kafana göre girme hakkı tanımaz sana! Anladın mı beni? Bu odaya benden başka kimse giremez, anladın mı?!"
Zümra, az önce terminalde kendisine saf bir neşeyle el sallayan çocuğun bu ani ve şiddetli öfkesi karşısında donakalmıştı. Gerçekten çok şaşırmıştı. Dudaklarını büzüp, "Tamam..." diyebildi sadece.
Koray, öfkesinden sıyrılmadan sertçe devam etti: "Şimdi git Sıla ablaya söyle, benim sıkma portakal suyumu getirsin yukarıya. Ha, akşama da köfte patates yapsın!" Ve lafı biter bitmez "Şalap!" diye büyük bir gürültüyle kapıyı Zümra’nın yüzüne kapattı.
Zümra kapının önünde öylece kalakaldı. İçinden, "Salak ne olacak..." diye söylenerek aşağıya, mutfağa indi. Sıla ablanın yanına gidip, "Sıla abla, Koray portakal suyu istiyor. Bir de akşama köfte patates yapmanı söyledi," dedi, hala üzerindeki şaşkınlığı atamamış bir sesle.
Sıla abla derin bir iç çekip portakalları sıkmaya başlarken Zümra’ya anlayışlı bir bakış attı. "Kusura bakma onun kusuruna kızım," dedi fısıltıyla. "Gece gündüz üniversite sınavına hazırlanıyor çocuk. Stresten ne yapacağını, kime çatacağını şaşırdı. O yüzden böyle hırçın davranıyor."
Zümra, bir psikoloji öğrencisi olarak bu cümlenin ardındaki gerçeği hemen kavradı. İçinden acı bir tebessüm geçti: "Biz sınavlara hazırlanırken kimse bizim tasamızı çekmemişti, kimse nazımızı yapmamıştı..." diye düşündü kendi parçalanmış geçmişini hatırlayarak.
Daha fazla aşağıda durmak istemedi. Kendi odasına çıktı, yatağının üzerine oturdu. İçindeki o yalnızlığı ve sakinliği dışarı vurmanın en iyi yolunu seçti; çantasından resim defterini ve karakalemlerini çıkardı. Sayfanın beyazlığına dokunan kalemiyle, zihnindeki o dumanlı Ankara mekanını ve orada kendisine kenetlenmiş gibi bakan o yorgun, esmer adamın kahverengi gözlerini çizmeye başladı. İstanbul’un bu yabancı lüksünde, ruhu hala o dertli şarkının tınılarında geziniyordu.
