Taht Uğruna

Vaveyla Yazarı: Fatoş Yıldırım

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Taht Uğruna

Bazen kader kapıyı çalmaz. Usulca hayatına sızar, bütün dengelerini altüst eder ve sen daha ne olduğunu anlayamadan ömrünün en unutulmaz hikâyesinin ilk cümlesini yazmaya başlarsın. Üstelik bu hikâyenin kahramanı olmayı sen seçmemişsindir. Bazı hikâyeler insanın elinden kalemini alır ve onun yerine karar vermeye başlar.

Urfa'dan İstanbul'a geldiğimden beri hayatım, spor salonu ile ev arasında mekik dokumaktan ibaretti. Ara sıra İstanbul'a gelen kuzenlerim, günümü şenlendiren nadir neşe kaynaklarımdandı. Bir de arkadaş grubum vardı elbette. Lakin son zamanlarda silah eğitimleri, yakın dövüş dersleri ve resim çalışmaları derken onları epey ihmal etmiştim. Kendimi bildim bileli hayatımın bir köşesinde mutlaka bir karmaşa olurdu. Sanırım İzgören soyadını taşımanın bedeli buydu.

Yirmi dört yaşıma yeni basmıştım. Adım Züleyha İzgören, mesleğim ressamlıktı. Renklerle aram iyiydi; insanlarla ise pek sayılmazdı. Bir tuvalin karşısında saatlerce oturabilir, tek kelime etmeden kendimi anlatabilirdim. Ne var ki aynı şeyi insanlara karşı yapamıyordum. Hele ki karanlık işlerin içine doğmuşsanız, insanlara güvenmek çocuklukta öğrendiğiniz bir şey olmaktan çıkıp hayatınız boyunca mücadele ettiğiniz bir meseleye dönüşüyordu.

Benden iki yaş küçük kız kardeşim Melike, hemşirelik bölümünden mezun olmuş ve bu yıl yurt dışından dönmüştü. Evimizin en sakin insanı sayılırdı. Tabii bu sakinlik, bir İzgören ailesinin ölçülerine göre değerlendirilmeliydi. Bir de abim Yusuf vardı. Babamın sağ kolu, benimse hem baş belam hem de başım sıkıştığında ilk sığındığım limandı. Babamın yanında karanlık işlerin içinde büyümüş, bu yüzden de dövüş eğitimleri almam konusunda en çok o ısrar etmişti. Kendisiyle aramızdaki bağın kuvvetini tarif etmek zordu. Birbirimize laf sokmadan geçirdiğimiz bir gün bile yoktu ama konu birbirimizi korumaya geldiğinde ikimiz de gözümüzü kırpmazdık.

Babam Baran İzgören ise başlı başına bir meseleydi. Urfa'nın en köklü aşiretlerinden birinin lideri olmasının yanı sıra, on iki aileden oluşan kanlı bir masanın da üyesiydi. Onun adını duyanın yüzünde beliren ifadeyi küçüklüğümden beri bilirdim. Kimi saygı duyar, kimi korkar, kimi de arkasından iş çevirmenin hayalini kurardı. Fakat bu insanların hepsinin ortak bir noktası vardı: Babamı hafife almaya cesaret edemezlerdi.

Annem Aslı'ya gelecek olursak…

O kadın, aşirete gelin gelebilmek için yapmadığını bırakmamıştı. Babama âşık olduğu için onunla evlenmek istemiş, fakat İstanbullu olması aşiret geleneklerine göre büyük bir mesele hâline gelince kendince bir çözüm bulmuştu. Babamla birlikte bütün aşireti Kürt olduğuna inandırmış, üç çocuk dünyaya getirdikten sonra da gerçeği açıklamıştı. Üstelik bunu öyle sıradan bir itirafla değil, neredeyse herkese meydan okuyarak yapmıştı.

Yıllar geçmesine rağmen bu mesele hâlâ önüne konulurdu. Annemse her seferinde sivri diliyle karşılık verir, karşısındakini susturmadan rahat etmezdi. Yaşına göre oldukça genç görünürdü. Onu ilk kez görenler ablam sanabilirdi. Belki de bu yüzden, aşireti kandırdığı gerçeğini yüzüne vurmak isteyenler karşılarında kendilerinden daha inatçı bir kadın bulduklarında şaşkınlıklarını gizleyemezlerdi.

Genel olarak karanlık işlerin içinde büyümüştüm. Bizim dünyamızda kurallar vardı ve bu kuralların çoğu, kanla yazılmıştı.

On iki ailenin oluşturduğu masada herkesin bir sırası bulunurdu. Güç dengesi, ailelerin sahip olduğu nüfuza ve liderlerinin etkisine göre belirlenirdi. Vakti geldiğinde liderler, tahtlarını çoğunlukla erkek çocuklarına devrederdi. Kadınların masadan uzak tutulması içinse kendilerince bir düzen kurmuşlardı. Lider toplantıda bulunmadığında karısı söz sahibi olur, karısı yoksa annesi ya da kız kardeşi onun yerini alırdı.

Yani kadınlar, ancak bir erkeğin yokluğunda konuşma hakkına sahipti.

Ne kadar zarif bir düzen, değil mi?

Masada ilk sırada Eşsizoğulları, ikinci sırada Yıldırımlar, üçüncü sırada Paşazadeler, dördüncü sırada ise biz İzgörenler bulunuyorduk. Ardından İspirler, Aktanlar ve Topraklar geliyordu. Her ailenin kendi kuralları, kendi düşmanları ve uğruna canını vereceği meseleleri vardı. Ancak hepsinin üzerinde uzlaştığı tek bir konu bulunuyordu: Güç, asla karşı tarafa bırakılmazdı.

Bu akşam Aktanların varisi Mirza abinin düğünü vardı. Bu yüzden hazırlanmak üzere odamdaydım.

Dolabımdan bebek mavisi elbisemi çıkardım. Göğüs kısmındaki dekoltesi ve yere hafifçe sürünen eteğiyle tam istediğim gibiydi. Kumaş, her hareketimde zarifçe dalgalanırken üzerime oturan kesimiyle dikkat çekiyordu. Aynı renkte topuklu ayakkabılarımı giydim. Simsiyah saçlarımı yüzümden çekerek gelişigüzel bir topuz yaptım. Birkaç tutam saç ve perçemlerim yüzüme dökülürken aynadaki yansımama baktım.

Hafif bir makyajın ardından birkaç takı da ekledim. Yeşil gözlerim, simsiyah saçlarımın yanında daha da belirginleşmişti.

Fena değildim.

Hatta kendime iltifat etmek gerekirse, oldukça iyiydim.

Tam odamdan çıkacakken aşağıdan abimin sesi yükseldi."Ya Rabb'im, bu Yusuf kulun ne yaptı da böyle bir aileye denk düştü? Kök salmış, meyve veren bir ağaç gibi ikinci saatime girdim!"

Elimi ağzıma kapatarak kıkırdadım. Abimin saçma benzetmelerine alışkındım ama her seferinde beni güldürmeyi başarıyordu. Merdivenlerden inmeye başladığımda beni fark etti. Bir anda doğrulup önümde abartılı bir reverans yaptı.

"Züleyha Sultan Hazretleri, şöyle buyurun. Arabanız hazırdır."

Kahkahamı tutamayarak ona eşlik ettim.

"Yusuf Bey, bir daha iş başında söylendiğinizi duyarsam sizi kovarım."

"Emredersiniz sultanım. Maaşımı da peşin alabilirsem ne âlâ."

Başımı iki yana sallayarak güldüm. Tam merdivenlerin sonuna ulaşmıştım ki babamı gördüm. Bir kolunda annem, diğerinde Melike vardı. Üçü de hazırlanmış, bizi bekliyordu.

Babam ve abim birbirlerine benzer şekilde takım elbise giymişlerdi. Annem, özenle aralarındaki bazı tutamları sarıya boyattığı kahverengi saçlarını atkuyruğu yapmıştı. Melike ise doğal sarı saçlarını açık bırakmış, yeşil gözleriyle uyumlu pembe bir elbise tercih etmişti.

Birbirimize şöyle bir baktıktan sonra hepimiz aynı anda ne kadar güzel göründüğümüzden dem vurmaya başladık. Bizim evde mütevazılık, genellikle başkalarına bırakılan bir meziyetti.

Babam saatine göz atarak konuştu.

"Hadi gidelim. Yoksa Aktanlar, onlara savaş açtığımızı düşünecek."

Bu söz, sıradan bir şaka değildi. Masanın kuralları gereği, böylesine önemli bir günde ailelerden birinin düğüne katılmaması, karşı tarafa açık bir meydan okuma sayılırdı. Kimse böyle bir günde gereksiz bir düşmanlık başlatmak istemezdi.

Arabalarımıza yerleşip düğün alanına doğru yola çıktık.

---

Düğün, açık havada, geniş bir alanda düzenlenmişti. Her yer ışıklarla süslenmiş, masalar özenle hazırlanmıştı. Uzakta yükselen müzik sesi, kalabalığın neşeli uğultusuna karışıyordu. Her şey ihtişamlı, her şey kusursuz görünüyordu.

İlk olarak Mirza ve Derya'nın yanına gittik. İkisi de birbirinden tatlıydı. Tebriklerimizi ilettikten sonra masamıza geçtik.

Ailemle aynı masada oturmak, çoğu zaman düğünün kendisinden daha eğlenceliydi. Bir süre absürt konuşmalarımızla birbirimizi oyaladık. Ardından annem, pastasından bir çatal aldı ve sanki dünyanın en sıradan haberini veriyormuş gibi konuştu.

"Eşsizoğullarında büyük çalkantı var. Alp mi Yaman mı başa geçecek, hâlâ karar veremediler. Üç gün sonra da seçim var."

Annem, bu çevrenin yaşayan dedikodu ağıydı. Bir haberin doğruluğunu öğrenmek için bazen onun yalnızca bir kaşını kaldırması yeterli olurdu.

Babam düşünceli bir ifadeyle çenesini sıvazladı.

"Bence Yaman geçmeli ama Züleyha'yla pek hoş bir muhabbetleri yok. O yüzden dün oyumu Alp'e bastım."

Aslında babam haklıydı. Yaman Eşsizoğlu'yla aramız pek iyi sayılmazdı. Bir davette üzerime şarap dökmüş, ardından dönüp özür dileme zahmetinde bile bulunmamıştı. O gün kendisine söylemediğim laf kalmamıştı. Sonrasında da babamı bir şekilde ikna ederek Yaman'ın aleyhine oy kullanmasını sağlamıştım.

Beni tanıyan herkes, kin tutma konusunda oldukça başarılı olduğumu bilirdi.

Ona karşı beslediğim hislerin adını henüz koymamıştım ama kesinlikle olumlu değillerdi.

Tam o sırada müzik değişti. Hareketli bir Kürtçe halay şarkısı yükseldi. Bu tür şarkılar çalındığında çoğu zaman bize gönderme yapılırdı. Masadaki tek Kürt aile biz olduğumuz için bütün gözler ister istemez bize çevrilirdi.

Babam sandalyesinden doğruldu."Benimle papaz olmak istemeyen halaya!"

Sözde şaka yapıyordu ama yüzündeki ifadeden bu konuda pek de şaka yapmadığı anlaşılıyordu. Geçen sefer halaya katılmadığım için bu konuyu bir ay boyunca önüme koymuştu.

Bu kez şansımı zorlamayacaktım.

Ayağa kalktım. Abim ve Melike de bana katıldı. Halaya girdiğimizde bizim taraf iyice hareketlendi. Müzik hızlandıkça adımlarımız da hızlandı. Bir süre sonra halayın başına geçmiştim.

Kalabalığın coşkusuyla kendimi müziğe kaptırdım. Birkaç dakika boyunca ne masayı, ne ailelerin arasındaki güç savaşlarını, ne de omuzlarımızdaki sorumlulukları düşündüm. Yalnızca müzik vardı, kahkahalar vardı ve sevdiklerim yanımdaydı.

Halay bittiğinde nefes nefese kalmıştım. Avucumun içi terlemiş, alnımda ince bir ter tabakası oluşmuştu. Koruma görevlilerimden Yavuz yanıma geldiğinde yüzümde hâlâ kocaman bir gülümseme vardı.

Yavuz'u çok severdim. Yirmi sekiz yaşındaydı ama çevikliği ve dikkatiyle çoğu kişiden daha hızlı hareket ederdi. İşlerimin büyük bölümünü o yürütür, benim güvenliğim söz konusu olduğunda kendi hayatını bile ikinci plana atardı. Bazen bir korumadan çok ağabeyim gibiydi.

Uzattığı peçeteyi alıp alnımı sildim.

"Sağ ol, Yavuz."

"Estağfurullah, hanımefendi. Bir dahaki sefere halay yarışmasına katılmadan önce haber verirseniz yanınıza yedek akciğer getireyim."

Gülerek omzuna hafifçe vurdum.

"Çok komiksin."

"Ben de öyle düşünüyorum."

Garsonlardan birinin tepsisini görünce buzlu bir içecek aldım. Birkaç yudum içtikten sonra tekrar masamıza dönmek üzere hareketlendim.

Fakat birkaç dakika geçmeden içimde tuhaf bir huzursuzluk belirdi.

Önce midem bulanmaya başladı. Ardından başım döndü. Etrafımdaki sesler birbirine karışıyor, ışıklar gözümün önünde tuhaf biçimde dağılıyordu. Sanki zihnimin içinde binlerce düşünce aynı anda dönüp duruyordu.

Bir an duraksadım.

Ne oluyordu bana?

Belki içtiğim bir şey dokunmuştu. Belki yorgunluktandı. Belki de az önce içtiğim içecekte bir sorun vardı. Olasılıklar zihnimde birbirini kovalarken ayakta durmakta bile zorlanıyordum.

Yavuz, yüzümdeki ifadeyi fark etmiş olmalıydı. Hemen yanıma yaklaştı.

"Züleyha, bir şey mi var?"

"Kusmam gerek."

Sesim güçsüz çıkmıştı.

Yavuz hiç vakit kaybetmeden kolumdan destek aldı. Birkaç adım sonra ayakta duramayacağımı anlayınca beni kucağına aldı ve kalabalıktan uzaklaştırdı.

"Tamam, sakin ol. Seni buradan çıkarıyorum."

Düğün alanının uzağındaki ağaçların yanına ulaştığımızda beni dikkatlice yere indirdi. Kendisi arkasını dönerken ben çoktan kusmaya başlamıştım.

İyi değildim.

Bunu yalnızca midemin bulanmasından anlamıyordum. İçimde açıklayamadığım, gittikçe büyüyen bir korku vardı.

Bir süre orada bekledik. Sonunda biraz olsun kendime geldiğimde ağaçlardan birinin dibine oturdum. Yavuz da yanıma geçti ve bir sigara yaktı.

Başımı gövdeye yaslayıp gözlerimi kapattım.

Tam o sırada bir silah sesi duyuldu.

İrkildim.

Ardından ikinci, üçüncü ve dördüncü ses geldi.

Yavuz, elindeki sigarayı yere atıp ayağıyla söndürdü. Bir anda bütün dikkati değişmişti. Az önce benimle şakalaşan adam gitmiş, yerine çevresini saniyeler içinde tarayan profesyonel bir koruma gelmişti.

Yanıma eğildi.

"Gitmemiz lazım."

Sesinde öyle bir ciddiyet vardı ki içimdeki korku katlandı.

Uzaklardan bağrışmalar duyuluyordu. Düğün müziği kesilmiş, insanların çığlıkları silah seslerine karışmıştı. Kalbim göğsümde delice çarparken ayağa kalkmaya çalıştım.

Tam o sırada acı dolu bir erkek inleyişi duydum.

Gözlerim korkuyla Yavuz'u aradı.

Ve onu gördüm.

Beyaz gömleğinin üzerinde giderek büyüyen koyu renkli bir leke vardı.

Bir an nefes almayı unuttum.

"Yavuz!"

Yüzü acıyla gerilmişti ama bana bakarken hâlâ beni düşünüyordu.

"Allah kahretsin… Züleyha, hadi. Dayan."

Uzaklardan gelen bağrışmaların arasında başka silah sesleri de duyuluyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım ama başım yeniden döndü. Dengemi kaybederek yere düştüm.

Mideme yeniden kramplar girdi.

Yavuz kolumdan tutup beni kaldırmaya çalıştı.

"Hadi, Züleyha. Buradan gitmemiz gerekiyor."

Beni çekiştirerek birkaç adım ilerletti. Sonra elinin üzerimdeki baskısı hafifledi.

Önce anlamadım.

Arkamı döndüğümde onu yerde yatarken gördüm.

Dünyam o anda durdu.

"Yavuz?"

Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Dizlerimin üzerine çökerek yanına gittim. Nefes alıp almadığını anlamaya çalışırken ellerim titriyordu. Onu uyandırmak, ayağa kaldırmak, bana cevap vermesini sağlamak istiyordum.

Fakat arkamdan uzanan bir el kolumu kavradı.

Çığlık attım.

"Dokunmayın bana!"

Birkaç adam beni yerden kaldırdı. Yüzlerini seçemiyordum. Görüşüm bulanıklaşmış, sesler uzaklaşmıştı. Kurtulmak için çırpındım ama bedenim sözümü dinlemiyordu.

Uyumamak için tırnaklarımı avucuma geçirdim. Parmaklarımın arasından süzülen sıcaklığı hissettim ama buna aldırmadım.

Yavuz'u orada bırakamazdım.

Ailemi geride bırakamazdım.

Gözlerimi açık tutmaya çalıştım. Ne kadar direnirsem dirensem, karanlık sonunda bütün görüşümü kapladı.

Ve her şey sustu.

---

Uyandığımda ilk hissettiğim şey, başımdaki ağırlıktı.

Gözlerimi araladığımda kendimi son derece lüks bir odada, geniş bir yatağın üzerinde yatarken buldum. Bir süre tavana bakıp nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Ardından düğün gecesi yaşananlar zihnimde birer birer canlandı.

Silah sesleri.

Yavuz'un kanlı gömleği.

Yüzlerini göremediğim adamlar.

Bir anda doğruldum.

"Yavuz!"

Sesim odanın duvarlarına çarpıp geri döndü.

Etrafıma baktım. Kimse yoktu. Üzerimde hastane kıyafetlerini andıran bir giysi vardı ve ellerim sargılarla kaplıydı. Ancak burası bir hastaneye benzemiyordu. Odadaki eşyalar, perdeler, yatağın karşısındaki büyük pencere… Her şey pahalı ve özenliydi.

Yataktan indim. Başım hafifçe dönse de ayakta durmayı başardım.

Kapıyı açtığımda karşıma geniş bir koridor çıktı. Biraz ileride aşağı kata inen uzun bir merdiven vardı.

Düşünmeden yürümeye başladım.

Belki ailem buradaydı. Belki Yavuz'u da getirmişlerdi. Belki de bütün bunlar korkunç bir yanlış anlaşılmaydı.

Merdivenlere birkaç adım kala arkamdan bir ses yükseldi.

"Kaçmayı düşünmüyorsun, değil mi?"

Olduğum yerde durdum.

O sesi tanıyordum.

Yavaşça arkamı döndüm.

Ve döndüğüme pişman oldum.

Yaman Eşsizoğlu.

Azrail.

Kara saçları ve kapkara gözleriyle karşımdaki adam, insanın içindeki en küçük huzur kırıntısını bile söküp alabilecek bir ifadeye sahipti. Keskin çene hattı, belirgin yüz hatları ve soğukkanlı duruşuyla dikkat çekiyordu. Öylece duruyor, sanki karşısındaki insanın ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu.

Beni gördüğünde yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirmedi.

Bense onu görür görmez yaşadıklarımın bir anlam kazanmasını istedim.

"Sen…"

Kaşlarımı çatarak ona doğru yürüdüm.

"Sen mi beni kaçırdın?"

"Hayır."

"Yalan söyleme!"

Sesim koridorda yankılandı.

"Ne geçti eline? Babamı, kızını öldürerek mi cezalandıracaksın? Bir oy yüzünden bu kadar ileri gidecek kadar alçaldın mı?"

Yaman'ın dudaklarının kenarında hafif bir kıvrılma belirdi. Sanki öfkem onu eğlendiriyordu.

"Mantıklı bir tahmin ama seni ben kaçırmadım."

Kısa, sinirli bir kahkaha attım.

"Tabii. Bir de buna inanmamı mı bekliyorsun?"

"İnanıp inanmaman umurumda değil."

Bana son derece sakin bir ifadeyle baktı.

"Şimdi odana dön, hazırlan ve aşağı in. Orada konuşacağız."

Beni kaçırmış olabileceğinden şüphelendiğim adam, sanki akşam yemeğine davet ettiği bir misafiriyle konuşuyordu.

Bir an ona bakakaldım.

Ardından istemsizce güldüm.

Bu adam gerçekten aklını kaçırmış olmalıydı.

Yaman ise başka bir şey söylemeden arkasını dönüp merdivenlerden inmeye başladı.

Bir süre arkasından baktım. Sonra odama döndüm.

Ne yapabilirdim ki?

Şimdilik.

Odaya girip uzun bir duş aldım. Suyun altında gözlerimi kapattığımda aklıma yeniden Yavuz geldi. Onun yerde yatışını düşündükçe boğazım düğümleniyordu. Hayatta mıydı? Yaralı mıydı? Yoksa…

Hayır.

Bu ihtimali düşünmeyecektim.

Duştan çıktıktan sonra dolaptaki kıyafetleri inceledim. Hepsi benim zevkime uygundu. Bu ayrıntı bile huzursuzluğumu artırmaya yetmişti. Beni buraya getiren kişi her kimse hakkımda bir şeyler biliyordu.

Vişne çürüğü bir kazak ve siyah bir pantolon seçtim. Kömür karası saçlarımı yukarıdan topladım. Son olarak siyah topuklu ayakkabılarımı giydim.

Kot pantolonun altına bile topuklu giymek gibi bir huyum vardı.

İnsan bazı alışkanlıklarından, hayatı altüst olduğunda bile vazgeçemiyordu.

Hazır olduğumda derin bir nefes alıp odadan çıktım.

Aşağıya indiğimde yemek odasının kapısından içeri baktım. Uzun masanın başında Yaman oturuyordu. Yüzünde bıkkın bir ifade vardı. Yanında kahverengi saçlı, telefonuyla ilgilenen bir kız oturuyordu. Kulaklığını takmış, etrafında olup bitenleri umursamıyor gibiydi.

Onun yanında beline kadar uzanan kıvırcık saçlarıyla dikkat çeken başka bir kız vardı. Masanın diğer tarafında kızıl saçlı, yeşil gözlü bir kız oturuyordu. Yüzündeki çiller ona çocuksu bir hava katıyordu. Yanında griye çalan gözleri ve kahverengi saçlarıyla dikkat çeken yakışıklı bir adam vardı.

Onun yanında sarı saçlı, yeşil gözlü bir genç oturuyordu. Masanın son tarafındaysa kahverengi saçlı, kahverengi gözlü bir adam vardı. Üzerindeki kıyafetler bir korumayı andırıyordu. Bazı yerlerinde kan lekeleri göze çarpıyordu. Yüzündeki alaycı sırıtış ise diğerlerinden ayrılmasını sağlıyordu.

Birbirleriyle konuşmaya öyle dalmışlardı ki geldiğimi fark etmediler.

Sarışın genç söze girdi.

"Ne yani, kızı ailesinden mi koparacağız?"

Bir an duraksadım.

Hangi kızdan bahsediyorlardı?

Kahverengi saçlı kız, kulaklığını boynuna indirip arkasına yaslandı. Çayından bir yudum aldı.

Kızıl saçlı kız konuştu

"Bence bu iş düşündüğünüz kadar kolay değil."

Kıvırcık başıyla onaylayan bir haraket yapıp

"İzge'ye katılıyorum. Mantıksız. Büyük ihtimalle ailesine geri dönmeye çalışacak." Dedi

Kahverengi saçlı kız da söze karıştı.

"Bu iş böyle gitmez." Sesi farklıydı şivesi vardı.

Gri gözlü adam hafifçe öne eğildi.

"Benim aklımda bir plan var."

Yaman bütün konuşmaları dinliyor, ancak yüzündeki ifadesizliği bozmuyordu. Belli ki anlatılanların gidişatından pek memnun değildi ama kimseyi durdurmaya da niyetli görünmüyordu.

Kahverengi saçlı kız yeniden konuştu.

"Ben de bu olayın nereye varacağını biliyorum. Kesinlikle Baran'ın damadı olursan o da oyunu sana verir."

Söyleyişinde bir aksan vardı. Görünüşü ise tamamen Türk olduğunu düşündürüyordu.

Kanlı gömlekli adam alaycı bir ifadeyle araya girdi.

"Sorun yok, Yaman abi. En azından evde kalmamış olursun."

Sarışın genç adam yeniden söze girdi.

"Ya kız istemezse? Ya sevgilisi varsa?"

Kahverengi saçlı kız gözlerini devirdi. Tam cevap verecekti ki bakışları beni buldu.

Dudakları hafifçe aralandı.

Diğerleri de onun baktığı yöne döndüğünde odada kısa bir sessizlik oluştu.

Herkes bana bakıyordu.

Sanki gelmemi beklemiyorlardı.

Yaman'ın yüzünde tanıdık, sinir bozucu bir gülümseme belirdi.

"Oo, hanımefendi. Siz de katillerin arasına inmeye karar verdiniz demek."

Masaya doğru yürüyüp kızıl saçlı kızın yanına oturdum.

"Denize düşen yılana sarılır, Bay Katil."

Yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi.

Onunla uğraşacaktım.

Hem de sonuna kadar.

Masadakiler şaşkınlıklarını üzerlerinden atmaya çalışırken ellerime baktım. Sargılarımı çıkarmıştım ve avuçlarım hâlâ acıyordu. Fakat o an elimdeki sızıdan daha önemli meseleler vardı.

Başımı kaldırıp doğrudan Yaman'a baktım.

"Şimdi bana neden burada olduğumu, beni buraya kimin getirdiğini ve ne istediğinizi anlatacaksınız. Çünkü bu saçmalığın içinde daha fazla kalmak istemiyorum."
Yaman'ın bakışları bir süre ellerimde oyalandı. Ardından gözlerimin içine baktı.
"Seni fazla uğraştırmayacağım. Tahmin ettiğin gibi seni biz kaçırmadık. Katherine seni ormanda birkaç adam tarafından zorla götürülürken buldu. Seni ve korumanı kurtardı. Şimdi seni kimin kaçırdığını öğrenmeye çalışıyoruz."
Katherine adını duyduğumda yanımdaki kahverengi saçlı kıza baktım. Aksağanı vardı ve ismi Katherineydi .Demek beni bulan oydu.
Yaman konuşmasına devam etti.
"Ancak şimdilik senin öldüğünü duyurmamız gerekiyor. İki gün sonra seçimler var. Yaşananlar yüzünden hem senin hem de bizim ailelerimiz için işler iyice karıştı. Baban şu anda seni bizim kaçırdığımızdan şüpheleniyor. Hatta abinle birlikte evimi bastılar."

Onların beni aradığını biliyordum ama durumun bu kadar büyüdüğünü bilmiyordum.
Yaman sandalyesine yaslandı.
"Yarın ölüm haberini alacaklar. Senin öldüğünü düşünecekler. Bu sırada seni kimin kaçırdığını ve bütün bunların arkasında kimin olduğunu bulacağız."
Bir an durdu. Sonra asıl meseleyi söyledi.
"Benimle evleneceksin."
Gözlerim büyüdü.
Ne?
"Efendim?"
"Yanlış duymadın. Benimle evleneceksin. Böylece aileler arasındaki denge değişecek, seçimlerde benim konumum güçlenecek. Babanın da bana oy vermesi için bir sebebi olacak."
Ağzım açık kalmıştı.
Bu adam gerçekten deliydi.
"Evlilik mi? Sen kafayı mı yedin?"
Yaman'ın yüzündeki ifade değişmedi.
"Kabul etmezsen seni Fransa'ya göndereceğim. Yanında kadınlı erkekli bir sürü koruma olacak. Her ihtiyacın karşılanacak ama bir daha Türkiye'ye dönemeyeceksin. Burada yaşananlar senin için sona erecek."
Bir süre ona baktım.
İki seçenek sunuyordu ama ikisi de benim hayatımdan vazgeçmemi gerektiriyordu.
Ailemi terk etmek.
Ya da hayatımı nefret ettiğim bir adamla birleştirmek.
Hiçbirini istemiyordum.
"Kabul etmiyorum."
Sözlerim masada yankılandı.
Yaman yüzüme ifadesizce baktı.
"Sen bilirsin. Yarın ilk uçakla Fransa'ya gideceksin. Her şeyin hazırlanmasını sağlayacağım."
Sesi buz gibiydi.
Bana karşı beslediği nefretin sebebi yalnızca o davette üzerine şarap dökülmesi miydi? Yoksa bilmediğim başka meseleler de mi vardı?
Boğazımda bir yumru hissettim. Gözlerim dolmaya başlamıştı ama kendimi tutuyordum. Ne olursa olsun, karşılarında ağlamayacaktım.
Yine de aklımdan tek bir isim çıkmıyordu.
"Yavuz'a ne oldu?"
Bu kez soruma kahverengi saçlı kız cevap verdi.
Gözlerinde merhamet vardı.
"O korumaya, sana benzeyen birinin ölümünü izleteceğiz. Sabahına da kaçmasını sağlayacağız. Böylece şüpheli bir ölüm olmayacak."
Söylediklerini anlamak birkaç saniyemi aldı.
Sonra yüzüne baktım.
Benim ölümüm.
Ailemin gözyaşları.
Yavuz'un yaşayacağı korku.
Hepsi bir planın parçasıydı.
Kız konuşurken yüzündeki ifade giderek ağırlaştı. Sanki kendi söylediklerinden kendisi de rahatsız oluyordu. Ama bu işin içindeydi ve artık geri dönüşü olmadığını düşünüyordu.
Masadaki herkes sessizleşmişti.
İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
"Kabul ediyorum."
Bu kez şaşırma sırası Yaman'daydı.
Başını hafifçe kaldırdı.
"Ne?"
"Teklifini kabul ediyorum."
Sesim titremesin diye dişlerimi sıktım.
"Ama bir şartım var. En kısa zamanda aileme kavuşacağım."
Yaman bir süre yüzüme baktı. Ardından konuştu.
"Bu seçenekte de evleneceğiz. Bir yıl boyunca benimle evli kalacaksın. Masadaki yerimi sağlamlaştırdıktan sonra boşanacağız. Sen kendi yoluna, ben kendi yoluma gideceğim."
Gözlerimin içine bakmayı sürdürdü.
"Bu süre boyunca başka birini sevmeyeceksin. Geçmişte yaşadıkların da burada kalacak. Anlaştık mı?"
Bir an ona bakakaldım.
Beni kaçıranların kim olduğunu bile bilmiyordum. Ailem benden habersiz yas tutmaya hazırlanıyordu. Yavuz'un
Yavuz'un nerede olduğunu bilmiyordum. Buna rağmen karşımdaki adam, sanki bütün hayatım üzerinde söz hakkı varmış gibi bana kurallar koyuyordu.
Gözlerimden taşan birkaç damla yaşı sildim.
"Tamam. Zaten bir ilişkim yok. Ama aileme kavuşacağım. Bunu sakın unutma."
Ayağa kalktım ve daha fazla konuşmadan yemek odasından çıktım.
Merdivenleri ağır adımlarla çıktım. Odaya ulaştığımda kapıyı kapatıp sırtımı ona yasladım.
Bir süre öylece durdum.
Sonra yatağa uzandım.
Yastığa yüzümü gömüp gözlerimi kapattım.
O gece ne kadar ağladığımı, ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum.
Tek bildiğim, hayatımın artık bana ait olmadığıydı.
Gözlerimi yeniden açtığımda odanın içi hâlâ karanlıktı.
Bir süre tavana baktım. Başım ağırdı, bedenim yorgundu. Bana ne verdiklerini bilmiyordum ama kendimi hâlâ sersemlemiş hissediyordum.
Sonra yatağın başucundaki gazeteyi fark ettim.
Gazete gelişigüzel bırakılmıştı. Birileri okumuş, ardından orada unutmuş gibiydi. Uzandım ve gazeteyi elime aldım.
Ellerimdeki sargılar gevşemişti. Kâğıdı açarken avuçlarımdaki sızı yeniden kendini hissettirdi.
Ama umurumda değildi.
Gözlerim manşete kaydı.
İZGÖRENLERİN KIZI ÖLÜ BULUNDU
Bir an nefes alamadım.
Başlığın altındaki satırları okumaya başladım.
Geçtiğimiz günlerde Mirza Aktan ve Derya Aktan'ın düğününde meydana gelen silahlı çatışmada bir kayıp, üç ölü ve yedi yaralı olduğu bildirildi.
Yaşanan çatışmanın ardından İzgören ailesinin kızı Züleyha İzgören'in kaçırıldığı açıklanmıştı. Bu sabah saatlerinde aileye yakın kaynaklardan edinilen bilgiye göre genç kadının hayatını kaybettiği doğrulandı.
Gözlerim satırların üzerinde donup kaldı.kaynaklardan edinilen bilgiye göre genç kadının hayatını kaybettiği doğrulandı.
Gözlerim satırların üzerinde donup kaldı.
Devam ettim.
Baran İzgören'in çaresiz hâli kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Yirmi sekiz farklı haber programına katılan baba, kızına ulaşabilecek kişilere tüm servetini vadetti. Ancak ölüm haberinin doğrulanmasının ardından aileden henüz resmî bir açıklama gelmedi.
Yusuf İzgören, kız kardeşinin kaçırılmasından sonraki yedi saat içinde dokuz farklı adrese baskın düzenledi. Haneye tecavüz suçlamasıyla gözaltına alınan Yusuf İzgören, akşam saatlerinde serbest bırakıldı ve ardından kız kardeşinin ölüm haberini aldı.
Aslı İzgören, bugün dört kez hastaneye kaldırıldı. Bunlardan birinin kalp krizi nedeniyle gerçekleştiği bildirildi.
Satırları okudukça içimdeki bütün direnç yavaş yavaş çözüldü.

Onlar benim öldüğümü sanıyordu.
Ben ise burada, yabancı bir evde, nefes almaya devam ediyordum.
Gazetenin diğer bölümüne baktım.
Melike İzgören, kameralar karşısında Eşsizoğulları ailesini suçladı.
Haberin altında kardeşimin fotoğrafı vardı.
Yüzü solgundu. Gözlerinin altı morarmış, saçları dağılmıştı. Buna rağmen kameraların karşısında dimdik duruyordu.
"Babamla bir hasımlıkları vardı. Her şey Yaman Eşsizoğlu'nun işi! O alçak köpek, ablamın ölüsünü bile bize çok gördü. En kısa sürede babası tarafından emniyete teslim edilmesini bekliyoruz. İki gündür uyumadım. Yorgunluktan kaç kere bayıldım, hatırlamıyorum. Yemekleri damar yoluyla alıyorum. Artık dayanacak gücüm kalmadı!"
Sözlerinin devamını getirmesine izin verilmemişti. Yanındaki bir asker onu kameraların önünden uzaklaştırmıştı.
Haberde askerin kimliği de belirtilmişti
Haberde askerin kimliği de belirtilmişti: Astsubay Kıdemli Çavuş Ali Mete Koçak.
Bir de ikilinin arasında bir şey olabileceğine ilişkin magazin haberlerinden söz ediliyordu.
Ama benim gözüm hiçbirine takılmadı.
Yalnızca Melike'nin yüzüne baktım.
Küçük kız kardeşim…
Bana kızdığında saatlerce konuşmayan, saçımı izinsiz topladığında kıyameti koparan, en küçük meselede bile abime sığınan Melike…
Şimdi benim yasımı tutuyordu.
Gazeteyi elimde tutarken parmaklarımın titrediğini fark ettim.
Sonra gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı.
Bir damla.
Bir tane daha.
Durmuyorlardı.
Kâğıdın üzerinde bulanıklaşan harfleri seçmeye çalıştım ama başaramadım. Gazeteyi göğsüme bastırdım. Sanki böyle yaparsam aileme biraz daha yaklaşabilirmişim gibi.
İçimde yükselen acıyı tarif edemiyordum.
Benim için ağlıyorlardı.
Beni arıyorlardı.
Beni kaybettiklerini düşünüyorlardı.
Ve ben, bütün bunları değiştirebilecekken sessizce burada oturuyordum.
Beni kaçıranların ve ölümümü sahte bir habere dönüştürenlerin Allah belasını versindi.
Avuçlarımı öyle sıkmıştım ki ellerimdeki yaralar yeniden açıldı. Sıcak bir damlanın parmaklarımdan aşağı süzüldüğünü hissettim.
Ama aldırmadım.
Kapı açıldığında başımı kaldırmadım.
İçeri kimin girdiğini anlamak için bakmama gerek yoktu.
Yaman.
Ayak sesleri bana doğru yaklaştı. Gazeteyi göğsüme bastırırken gözlerimi ondan kaçırdım.
Birkaç saniye sonra yanıma geldi.
Yüzündeki ifadeyi göremiyordum ama sessizliğinden şaşırdığını anlayabiliyordum"Züleyha…"
Cevap vermedim.
Biraz daha yaklaştı.
"Özür dilerim."
Bu kez başımı kaldırdım.
Gözlerim yaşlardan kızarmış, yüzüm ıslanmıştı. Ellerimden süzülen kan damlalarından biri onun ayakkabısının üzerine düştü.
Yaman'ın bakışları ayakkabısından ellerime kaydı.
Yüzündeki ifade değişti.
Hemen ellerime uzandı ama ben geri çekilmedim. Belki de çekilecek gücüm kalmamıştı.
Parmaklarımı dikkatlice açtı. Ardından beni koltuğa oturttu.
Karşıma çömelmişti.
Ben ise hiçbir şey hissetmiyormuş gibi ona bakıyordum.
Sanki ağlamaktan içimdeki bütün duygular tükenmişti.
Yaman sessizliği bozdu.
"Katillerini bulmak için yaptım. Ve buldum da."
O an içimde kalan son sabır kırıntısı da tükendi.
Bana bakıyordu.
Kendince bir açıklama sunmuş, yaptığının arkasındaki nedeni anlatmıştı. Sanki bu, yaşadıklarımı anlamlı kılmaya yetebilirmiş gibi.
Dudaklarımı araladım.
"Değer miydi?"
Cevap vermek için ağzını açtı ama izin vermedim.
"Mutlu musun? İntikamını aldın mı?"
Elime uzandı. Bu kez elimi hızla geri çektim.
Ayağa kalktım.
O ise çömeldiği yerde öylece kaldı.
"Allah senin cezanı versin!" diye haykırdım. "Ne pislik bir insansın sen! Mutlu ol. Çünkü ben üzgünüm. Canım yanıyor!"
Sesim kırıldı.
"Benim ailem şu anda benim için ağlıyor, Yaman! Annem hastanelik olmuş, abim kendini kaybetmiş, kardeşim kameraların önünde senden hesap soruyor. Sen ise burada durup bana katillerimi bulduğunu mu söylüyorsun?"
Gözyaşlarım yeniden akmaya başladı
"Ben senden bunu istemedim!"
Yaman başını eğdi.
İlk defa yüzünde söyleyecek bir söz bulamayan bir adamın ifadesi vardı.
Ona bakarken zihnimde başka bir düşünce belirdi. Bu, ilk kaçırılışım değildi. Hayatım boyunca karşıma çıkan ilk cellat da o değildi. Bazen insan, birilerini korumak için kurt sürüsünün karşısına dikilmek zorunda kalırdı.
Ama ben artık kimi korumaya çalıştığımı bile bilmiyordum.
Dizlerimin bağı çözüldü.
Yere çöktüm ve hıçkırarak ağlamaya başladım.
Yaman hemen yanıma geldi. Beni durdurmaya çalışmadı, bir açıklama yapmadı. Yalnızca kollarını etrafıma doladı ve başımı göğsüne yasladı.
Normalde onu kendimden uzaklaştırırdım.
Normalde böyle bir şeye asla izin vermezdim.
Fakat o an ne gücüm ne de isteğim vardı.
Başımı göğsüne yasladığımda gözyaşlarım gömleğine aktı. Omuzlarım sarsılıyor, nefes almakta zorlanıyordum.
Yaman saçlarımı okşarken aynı cümleyi tekrarlıyordu.
"Özür dilerim."
Başka hiçbir şey söylemedi.
Belki de söyleyebileceği hiçbir şey kalmamıştı.
Benim için bütün dünya birkaç saat içinde değişmişti. Ailem beni ölü biliyor, sevdiğim insanlar benden haber alamıyor, ben ise hayatımı bir yıl boyunca nefret ettiğim adamla paylaşmayı kabul etmiş bulunuyordum.
Üstelik bütün bunlar, benim kararım bile değildi.
Yaman'ın göğsüne yaslanmış hâlde ağlamaya devam ettim. Zaman geçtikçe sesim kısıldı, bedenimdeki güç azaldı. Gözlerimi açık tutmaya çalışsam da başaramıyordum.
Uykuya dalmadan hemen önce onun elini saçlarımda hissettim.
Ardından saçlarıma hafif bir öpücük kondurdu.
Dudaklarından dökülen son sözleri duyamadım.
Çünkü o gece, ben daha hayattayken kendi ölümümün yasını tutmayı öğrenmiştim.
Ve kader, hikâyemin ilk cümlesini çoktan yazmıştı.
Ne yazık ki bu hikâyede kimseye masum kalmak nasip olmayacaktı.

Merhaba umarım kitabı beğnirsiniz. İkinci bölümü 20 oy olduğunda atacağım. Bu kurgunun bayağı ilerleyeceğini düşünüyorum. İyi okumalar

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

77okunma 16beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18