5. bölüm / 5
KRALLAR VE KURALLARİntikam
Bölümler 5Şu an: İntikam
- 1 Taht Uğruna4.080 kelime
- 2 Nikah3.941 kelime
- 3 Yeni çiftler2.039 kelime
- 4 Yeni damat adayı3.911 kelime
- 5 İntikam3.108 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Beğenilerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum
İyi okumalar
Uyandığımda mutfaktan yayılan mis gibi kokular burnuma doldu. Birkaç saniye yatakta öylece uzandıktan sonra kalkıp elimi yüzümü yıkadım ve mutfağa doğru ilerledim.
Karşılaştığım manzara, uykulu zihnimin tamamen açılmasına yetmişti.
Yaman kahvaltı hazırlıyordu.
Üstelik öyle alelade bir kahvaltı da değildi. A'dan Z'ye ne varsa tezgâha dizmiş, şimdi de tavada sucuklu yumurta pişiriyordu. Bir mafya babasının mutfağa girip kahvaltı hazırlaması, doğrusu sabah sabah karşılaşmayı beklediğim son şeydi.
Varlığımı fark edince başını kaldırdı.
"Günaydın."
Sesindeki şaşkınlığı gizleyemeyerek ona baktım.
"Günaydın da... Kahvaltı mı hazırladın sen?"
Kaşlarından biri havalandı. Elindeki spatulayı tavada gezdirmeye devam ederken bana döndü.
"Bunu çok olağanüstü bir olaymış gibi söylüyorsun."
"Ne bileyim! Anlaşmalı evlendiği karısına kahvaltı hazırlayan bir mafya görmedim daha önce."
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
"Demek ki ilk oldum."
"Bir de bununla gurur duyuyor."
"Senin gibi zor beğenen bir kadına kahvaltı hazırlamak başlı başına bir başarı."
Gözlerimi devirdim.
"Çok komiksin, Yaman."
"Farkındayım."
Allah'ım, bir de kendini komik sanıyordu!
Daha fazla tartışmamak adına masaya oturdum. Yaman da hazırladığı son tabağı önüme koyduktan sonra karşıma geçti.
Kahvaltı boyunca çok az konuştuk. Buna rağmen her şey güzeldi. Peynirinden zeytinine, sucuklu yumurtasından demli çayına kadar her şey olması gerektiği gibiydi. Ne bir telaş vardı ne de insanın omuzlarına çöken o ağır sessizlik.
Sıradan bir sabah.
Sıradan bir kahvaltı.
Sıradan bir evlilik hayatı...
Belki de en çok ihtiyacım olan şey buydu. Hayatım boyunca alıştığım karmaşanın aksine, hiçbir şeyin olağanüstü olmadığı birkaç saat.
İnsan bazen mutluluğun büyük şeylerde saklı olduğunu sanıyordu. Oysa mutluluk, karşısında oturan adamın hazırladığı kahvaltıyı yerken dünyanın geri kalanını bir süreliğine unutabilmekti.
Ne yazık ki benim dünyamın sıradanlığı bile uzun sürmeyecekti.
Kahvaltıdan sonra salona geçtiğimde Yaman çoktan hazırlanmıştı. Ceketini giyiyor, bir yandan da telefonundan bir şeyler kontrol ediyordu.
"Birkaç işim var, çıkıyorum." Ceketinin düğmesini ilikledi. "Kapıyı kilitleyeceğim. İçeride yedek anahtar var zaten."
Başımı salladım.
"Peki."
"Bir şeye ihtiyacın olursa ara."
Bu sözleri söylerken yüzüme kısa bir bakış attı. Ardından kapıya yöneldi.
"Hadi, kal sağlıcakla."
Kapı kapandığında evin içinde yeniden sessizlik hâkim oldu.
Ben de yatak odasına geçtim.
Artık resim çizmeliydim.
Aslında bu sabah aklımda tek bir şey vardı: Evlendiğimiz gün çekilen fotoğrafımızı tuvale aktarmak.
O fotoğrafta yanaklarım utançtan kıpkırmızıydı. Yaman ise her zamanki gibi kendinden emin duruyordu. İkimizin aynı karede oluşturduğu tezatlık, nedense hoşuma gidiyordu.
Tuvalimi hazırladım. Önce kabataslak çizgilerle figürleri yerleştirdim, ardından hatları belirginleştirmeye başladım. Renkleri birbirine karıştırdıkça fotoğraftaki an yavaş yavaş canlanıyordu.
Fırçam tuvalin üzerinde geziniyor, zihnimdeki görüntü renklerle yeniden şekilleniyordu.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Yaklaşık iki saat boyunca yalnızca resmimle ilgilendim. Sonunda geriye birkaç küçük dokunuş kalmıştı. Onları tamamlamak için hangi boyalara ihtiyacım olduğunu biliyordum. Artık Yaman'ın sevdiği kahvenin markasından tutun da kullandığı parfümün kokusuna kadar pek çok şeyi ezberlemiştim. Boya tercihlerini öğrenmek de bu listenin bir parçasıydı.
Telefonumu elime alıp onu aradım.
Açmadı.
Bir kez daha aradım.
Yine cevap yoktu.
Üçüncü aramam da sonuçsuz kalınca telefonu yatağın üzerine bıraktım.
"İyi, sen bilirsin."
Evdeki yedek anahtarı aldım, çantamı hazırladım ve kapıdan çıktım.
Demek yaşamak böyle bir şeydi.
En küçük bir uğraş için bile kendine vakit ayırmak, canın ne istiyorsa onu yapmak, bir yere yetişme telaşı olmadan yürümek...
Gideceğim yer biraz uzaktı. Arabayla 20 dakikaya orda olurdum. İstesem boyaları internetten de sipariş edebilirdim. Hatta oturduğum yerden kalkmadan bütün ihtiyaçlarımı birkaç tıklamayla kapıma getirtebilirdim.
Ama nedense canım bugün uğraşmak istiyordu.
İnsan bazen hayatın bütün kolaylıklarını bir kenara bırakıp sırf kendisi istediği için yorulmayı özlüyordu.
Kulaklıklarımı taktım. Sevdiğim müziklerden biri çalmaya başladığında yüzümde kendiliğinden bir gülümseme oluştu.
Yavaş adımlarla ilerledim.
Yaklaşık yirmi dakika boyunca büyük bir boya mağazasında oyalandım. Burası sıradan kırtasiyelerden farklıydı; raflar, yalnızca ressamların kullanabileceği boyalarla ve birbirinden farklı tonlarla doluydu.
Her rengin ayrı bir adı, her tonun ayrı bir karakteri vardı.
Hepsini incelemeye vaktim yoktu. İhtiyacım olan boyaları seçip ödememi yaptım ve dışarı çıktım.
Arabamı buraya yaklaşık on dakikalık yürüme mesafesindeki bir yere bırakmıştım.
Poşetimi elime alıp arabaya doğru ilerledim.
Fakat aracı park ettiğim yere geldiğimde adımlarım yavaşladı.
Araba yoktu.
Önce yanlış yere geldiğimi düşündüm. Etrafı dikkatlice süzdüm, birkaç adım ilerleyip geri döndüm. Park yerlerine, yolun kenarına, çevredeki diğer araçlara baktım.
Yoktu.
Arabam resmen ortadan kaybolmuştu.
"Şaka mı bu?"
Çantamı karıştırdım. Telefonum da arabanın içindeydi.
Harika!
Boya almaya gitmiştim, kendimi bir anda polisiye filminin başrolünde bulmuştum. Üstelik telefonum da yanımda olmadığı için yardım istemem mümkün değildi.
Tek çarem boya mağazasına geri dönüp Yaman'ı aramaktı.
Arkamı dönüp yürümeye hazırlanmıştım ki yolumu üç kişi kesti.
İkisi erkek, biri kadındı.
Kadın elindeki anahtarı parmaklarının arasında sallayarak bana doğru yaklaştı. Yüzünde insanın sinirlerini bozmaya yetecek kadar kendinden emin, çirkin bir gülümseme vardı.
"Bunu mu arıyorsun?"
Gözlerim elindeki anahtara kaydı.
Arabamın anahtarıydı.
"Onun sende ne işi var?"
Hızlı adımlarla kadına yaklaştım. O ise bir santim bile geri çekilmedi.
"Kaç para istiyorsunuz?" diye sordum.
İnsanların çoğunun para için yapmayacağı şey yoktu. Belki de derdini anlayabileceğim en makul açıklama buydu.
Kadın başını hafifçe yana eğdi.
"Sen lazımsın."
Yüzümdeki ifade anında değişti.
Tamam.
Demek mesele para değildi.
Kadın arkasındaki iki adama baktı.
"Alalım hanımefendiyi."
İkisi birden üzerime yürüdü.
İlk adam kolumdan tutmak için uzandığında refleksle yana çekildim ve karnına sert bir tekme savurdum. Adam hazırlıksız yakalanınca geriye doğru sendeledi. Elimdeki boya poşeti yere düştü.
Diğeri fırsat kollamadan üzerime atıldı. Bileğini yakalayıp hareketini boşa çıkardım, ardından topuğumu kullanarak bacağına sertçe vurdum. Adamın dengesi bozulunca araya mesafe koydum.
"İkiniz birden mi?" diye tısladım. "Ne kadar cesursunuz!"
Arkamdan saçlarıma yapışan bir el hissettim.
Canımın yanmasıyla dişlerimi sıktım. Beni kendisine doğru çekmeye çalışan kadına dönmek için bütün gücümü kullandım. Saçlarımı bırakmıyordu. Bir anlık boşluk yakaladığımda bileğini kavrayıp elini saçlarımdan ayırdım.
Ardından yüzüne sert bir yumruk indirdim.
Kadın sendeleyiyordu ki saçlarından sertçe turp yere attım galiba biraz kinciydim.
Ancak diğerleri de boş durmuyordu.
Yanımdaki adam yeniden üzerime geldiğinde kolunu yakalayıp büktüm. Dengesi bozulunca yüzüne birkaç yumruk savurdum. Adamın ağzından küfürler dökülürken onu iterek kendimden uzaklaştırdım.
Diğeri beni yakalamak için uzandığında elini savuşturdum. Birkaç saniye boyunca birbirimizi tarttık. Ben açık arıyordum, o ise beni yakalamaya çalışıyordu.
Sonunda adamın bacağına sertçe vurarak dengesini bozdum.
Yere düşerken yüzüne bir tekme savurdum.
"Biriniz de akıllı çıksın be!"
Nefes nefese kalmıştım ama henüz işim bitmemişti.
Tam önümdeki adama yeniden yönelmişken arkamdan biri kolumu yakaladı. Kendimi kurtarmaya çalıştığım sırada karnıma sert bir darbe aldım.
Nefesim kesildi.
Bir anlığına etrafımdaki bütün sesler birbirine karıştı.
Geriye doğru sendeleyip dengemi bulmaya çalıştım. Fakat bu kez vücudum bana itaat etmiyordu. Bacaklarımın üzerindeki kontrolüm giderek azalıyordu.
"Ne...?"
Cümlemi tamamlayamadan görüşüm bulanıklaştı.
Başımı kaldırdığımda karşımda duran adamın elindeki iğneyi gördüm.
Son hatırladığım şey, adamın yüzündeki soğuk ifadeydi.
Sonra her şey karanlığa gömüldü.
___
Kendime geldiğimde başım zonkluyordu.
Gözlerimi araladım. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Bulunduğum yer loştu. Beton duvarlar, paslı raflar ve ağır bir rutubet kokusu...
Bir depodaydım.
Kollarımı hareket ettirmek istediğimde bileklerimin bir sandalyeye bağlandığını fark ettim. Ayaklarım da aynı şekilde sabitlenmişti.
Derin bir nefes almaya çalıştım ama kaburgalarımın çevresinde hissettiğim ağrı yüzünden yüzüm buruştu.
"Harika..."
Sesim güçsüz çıkmıştı.
"Bir boya almaya gittik, başımıza gelmeyen kalmadı."
Başımı yana çevirdiğimde yanımda bir kız gördüm. O da benim gibi bir sandalyeye bağlanmıştı. Başını öne eğmiş, gözlerini kapatmıştı.
Uyuyordu.
Ya da baygındı.
Onun durumunu anlamaya çalışırken gözlerim deponun geri kalanına kaydı.
Karşımda, tekli ve oldukça gösterişli bir koltukta oturan bir adam vardı. Bacak bacak üstüne atmış, sigarasından duman çekiyor ve beni büyük bir dikkatle izliyordu.
Çevresinde, sokakta karşılaştığım adamlardan ikisi de dâhil olmak üzere birkaç kişi daha bulunuyordu. İçlerinden biri kameraya benzeyen bir cihazı karşıma yerleştirmeye çalışıyordu.
Kaşlarım çatıldı.
"Ne yapıyorsunuz siz?"
Sesim depoda yankılandı.
Yanımdaki kız kıpırdandı. Gözlerini aralayıp başını kaldırdı.
Koltukta oturan adam ise soruma cevap vermek yerine sigarasından bir nefes daha çekti.
Beni duyduğundan emindim.
Sadece cevap vermeye değer bulmuyordu.
Yanımdaki kız uykulu bir sesle konuştu.
"Ne zaman bitecek bu işiniz?"
Ona döndüm.
Ne demek istiyordu?
Bizi tanıyor muydu? Buraya neden getirildiğimizi biliyor muydu?
Sorular zihnimde birbirini kovalarken adam sonunda ayağa kalktı.
"Kamerayı hazırladınız mı?"
Cihazın başındaki adam başını kaldırdı.
"Hazır abi."
Koltuktaki adam sigarasını yere atıp ayakkabısının altında ezdi. Ardından doğrudan bana yöneldi.
"Getirin."
Daha önce saçlarına yapıştığım kadın elinde bir sopayla yanımıza geldi. Sopayı adama uzattı.
Adam sopayı kavradıktan sonra karşımaGözlerimi açtığımda başım zonkluyordu.
Nerede olduğumu anlamak için birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldım. Sonra çevremi incelemeye başladım.
Burası eski bir depoya benziyordu. Duvarlar soğuk, ortam loştu. Ellerim ve ayaklarım bir sandalyeye bağlanmıştı.
Bileklerimi oynatmaya çalıştım.
Olmuyordu.
“Harika. Bugün hayatımın en verimli günü seçilmiş olmalı.”
Sesim kuru ve güçsüz çıkmıştı.
Başımı yana çevirdiğimde yanımda bir kız olduğunu gördüm. O da benim gibi sandalyeye bağlanmıştı. Gözleri kapalıydı; hâlâ kendine gelmemişti.
Üstelik üzerindeki dağınıklıktan, ona benden daha sert davranıldığını anlamak zor değildi.
Bir süre sonra bakışlarım deponun diğer tarafına kaydı.
Lüks, tekli bir koltuğa kurulmuş bir adam oturuyordu. Elindeki sigaradan ağır ağır nefes alıyor, gözlerini üzerimden ayırmadan beni izliyordu.
Çevresinde, sokakta dövüştüğüm adamlar da dâhil olmak üzere birkaç kişi vardı.
İçlerinden biri önümüze bir kamera yerleştirmeye çalışıyordu.
İçimdeki huzursuzluk büyüdü.
Kamerayı kuran adam işini bitirip koltukta oturan kişiye döndü.
“Tamamdır, abi.”
Adam elindeki sigarayı yere atıp ayakkabısının altında ezdi. Ardından ağır adımlarla bana doğru yürüdü.
“Getirin.”
Az önce sokakta saçlarına yapıştığım kadın elinde bir sopayla yaklaştı ve sopayı adama uzattı.
Adam sopayı aldı, karşıma geçti.
“Başlatın.”
Kamera ayarlandı.
Ardından karnıma inen sert darbeyle bedenim öne doğru büküldü.
“Ah!”
Acıyla nefes almaya çalışırken adamın sesi yeniden duyuldu.
“Görüntülü aramayı başlatın.”
İkinci darbe geldiğinde gözlerimi sımsıkı kapattım.
Karnımı korumak için ellerimi kullanmak istiyordum ama bileklerim sandalyeye bağlıydı. Kendimi savunamamak, aldığım darbelerden daha fazla öfkelendiriyordu beni.“Kimsiniz lan siz?”
Yaman.
Gözlerimi açtım. Ekrandaki görüntüye bakmaya çalıştım ama başımı kaldırmakta zorlanıyordum.
Yaman bir arabanın içindeydi. Yüzü öfkeden gerilmiş, gözleri karşısındaki kişiye kilitlenmişti.
Beni bu hâlde gördüğünde neler hissettiğini anlayamıyordum.
Ama sesinden, öfkesinin sınırına geldiği belliydi.
Karşımda duran adam sopayı omzuna yerleştirip ekrana döndü.
“Şimdi sana iki seçenek sunacağım, Yaman.”
Yaman'ın çenesi kasıldı.
“Sen kimsin de bana seçenek sunuyorsun?”
Adam alaycı bir ifadeyle güldü.
“Lavinia mı, Züleyha mı?”
Bir an için ne dediğini anlamadım.
Lavinia?
Yanımdaki kıza baktım.
Bana sanki yerdeki bir paçavraymışım gibi bakıyordu.
Demek Lavinia oydu.
Peki, Yaman'ın önüne neden böyle bir seçim koymuşlardı?
Yaman'ın sesi depoda yankılandı.
“Ne saçmalıyorsun lan sen?”
Cevap alamadan karnıma bir darbe daha indi.
Bu kez tuttuğum nefes boğazımdan acı dolu bir çığlık olarak çıktı.
“Bırak lan onu!”
Yaman'ın sesindeki öfke öyle büyüktü ki bir an için gözlerimi ekrandan ayıramadım.
Adam ise sanki bundan keyif alıyordu.
“Yirmi dakikan var. İkisini de kurtaramazsın. Birini seç.”
Sonra kamerayı Lavinia'ya çevirdi.
Adam onun yanına geçti, saçlarına elini doladı ve başını geriye çekti. Lavinia yüzünü buruşturup kurtulmaya çalışırken Yaman'ın küfürleri birbirine karıştı.
“Bırak kızı!”
Adam, Lavinia'nın saçlarını daha sert çekti.
“Yoksa yavrunu da mı öldürmeliyim?”
Sopayı yeniden eline aldı.Yaman'ın yüzündeki ifade değişti.
Birkaç saniye boyunca ekrana baktı. Sanki içinde bir şeylerle savaşıyordu. Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Ve o kelimeleri söyledi.
“Lavinia'yı seçiyorum. Onu bırak!”
Dünya o an sessizliğe gömüldü.
En azından benim için.
Adamın söylediklerini duymuyordum artık. Yaman'ın yüzünü görüyordum yalnızca.
Lavinia'yı seçmişti.
Beni değil.
Gözlerimden tek bir damla yaş süzüldü.
Bunun neden bu kadar canımı yaktığını bilmiyordum. Belki de onu sevdiğimden değildi. Belki yalnızca bir insanın, kendisiyle aynı hayatı paylaşan kişiyi böyle kolayca gözden çıkarabileceğine inanamıyordum.
Üstelik o insan, benim kocamdı.
Anlaşmalı bir evlilikti bizimkisi.
Birbirimize aşk sözü vermemiştik.
Bir ömür boyu yan yana kalacağımızı söylememiştik.
Ama yine de...
İnsan, hayatında hiç yer vermediği birinden bile beklemediği bir darbe alabiliyordu.
Adam Lavinia'nın bağlarını çözdü.
“Hanımefendiyi evine bırakalım.”
İki adam kızın koluna girerek onu dışarı çıkardı. Lavinia giderken bir kez olsun arkasına bakmadı.
Ben ise sandalyede öylece kaldım.
Terk edilmiştim.
Üstelik bunu, yüzüme doğrultulmuş bir kameranın önünde öğrenmiştim.
Adam yanıma geldi ve ellerimi, ardından ayaklarımı çözdü.
Fakat ben hâlâ ekrana bakıyordum.
Yaman'ın görüntüsü karşımdan kaybolmuştu ama sesi kulaklarımda yankılanmaya devam ediyordu.
Lavinia'yı seçiyorum.
Adam eğilip yüzüme baktı.
Sonra karnıma sert bir darbe indirdi.
Acıyla iki büklüm oldum.
Ardından bir darbe daha geldi.
Kendimi korumaya çalıştım ama bedenim artık sözümü dinlemiyordu. Her şey birbirine karışmış, gözlerimden akan yaşlar görüşümü bulanıklaştırmıştı.
Adam sonunda durdu.
Çenemi kavrayıp yüzümü kendisine çevirdi.
“Duydun mu? Sen bir de bu adamla evlendin.”
Nefes almaya çalıştım.
“Kadın ondan hamile değil, yanlış anlama. Bu sadece bir bahaneydi.”
Sözleri zihnimde yankılandı.
Hamilelik...
Lavinia...
Yaman...
Her şey birbirine girmişti.
Adam yüzümden saçlarımı çekti.
Dudaklarım aralandı.
Söyleyebildiğim tek şey şuydu:
“Sen... kimsin?”
Hafifçe sırıtıp doğruldu.
“Gerçekleri görmeni sağlayacak kişi.”
Ardından arkasını dönerek adamlara seslendi.
“Götürün.”
İki adam kollarımın altından tutarak beni ayağa kaldırdı. Ayakta durmakta zorlanıyordum. Beni sürüklercesine dışarı çıkardılar ve bir arabanın yanına getirdiler.
Kapıyı açıp içeri doğru ittiler.
Başımı kaldırdığımda tanıdık direksiyonu gördüm.
Benim arabamdı.
En azından hırsızlar bu konuda cömert davranmıştı.
Beni kendi arabamla göndermişlerdi düşündüğüm tek şey Yaman'ı aramak oldu.
Sonra vazgeçtim.
Neden arayacaktım?
Bana bir açıklama mı yapacaktı?
Yoksa seçimini yaparken ne kadar zorlandığını mı anlatacaktı?
Telefonu elimde tutarken dudaklarımdan acı bir kahkaha döküldü.
Ardından arkadaş grubumuza girdim ve konumumu gönderdim.
Şehre ulaşmam gerekiyordu. Tek başıma araba kullanmak için kendimi yeterince iyi hissetmiyordum ama burada kalmak da istemiyordum.
Motoru çalıştırdım.
Yavaşça ilerleyip güvenli bir yerde durdum. Konumu yeniden kontrol ettim. Arkadaşlarımın beni bulabileceği bir noktadaydım.
Başımı koltuğa yasladım.
Midem hâlâ bulanıyordu.
Gözlerimi yalnızca bir anlığına kapatmak istemiştim.
Fakat yorgunluk bütün bedenimi ele geçirmişti.
Ve ben, ne olduğunu bile anlamadan yeniden uykuya daldım.
___
Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey, tanıdık bir tavandı.
Ardından tanıdık yüzler...
Firuze, Yakup, Fethi ve Zerrin.
Hepsi başımda toplanmıştı.
Firuze'nin gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Zaten duygusal bir kızdı; benim başıma gelenleri duyduğunda kendisini tutamamış olmalıydı.
Uyandığımı fark eder etmez öyle bir çığlık attı ki kalbim yerinden çıkacak sandım.“UYANDI!”
“Firuze, sağır değiliz!” diye homurdandı Fethi.
“Sen sus! Kız bayılmış, sen hâlâ zerrin'in peşindesin!” çünkü Fethi yandan zerrini dürtüklüyordu
“Ben ne yaptım şimdi?”
“Bir de cevap veriyor!”
Gözlerimi kapattım.
Daha yeni kendime gelmiştim ama evdeki tartışma çoktan başlamıştı.
“Allah aşkına, biraz sessiz olun. Kafamın içinde davul çalıyor.”
Hepsi bir anda sustu.
Yakup hemen yanıma yaklaştı.
“Ne oldu sana?”
Bir eliyle saçlarını geriye atarken diğer eliyle avuçlarını birbirine sürtüyordu. Sinirlendiğinde hep böyle yapardı.
Gözlerimi odada gezdirdim.
Burası arkadaşlarımızın ortak eviydi.
Firuze'nin ailesiyle arası hiçbir zaman iyi olmamıştı. Yakup, henüz on yedi yaşlarındayken ailesini bir trafik kazasında kaybetmişti. Fethi annesini doğum sırasında kaybetmiş, babası da yıllar sonra vefat etmişti. Zerrin'in ailesi ise 15 Temmuz'da şehit olmuştu.
Hepimizin ayrı ayrı hikâyeleri vardı.
Fakat bir noktada yollarımız kesişmişti.
Birbirimizin ailesi olmayı seçmiştik.
Bu ev de o kararın sonucuydu.
Ve şimdi hepsi başımda bekliyordu.
“Bir duş alayım,” dedim güçlükle. “Sonra anlatacağım.”
Zerrin koluma girerek doğrulmama yardım etti.
“Yavaş ol. Başın dönüyorsa söyle.”
“Başım dönmüyor.”
Tam o sırada ayağa kalkınca dünya önümde döndü.
Zerrin kaşlarını kaldırdı.
“Tabii. O yüzden far görmüş tavşan gibi bakıyorsun.”
“Bugün hepinizin mizah anlayışı mı gelişti?”
“Hayır,” diye araya girdi Fethi. “Senin hayatın diziye döndü, biz de karakterlere uyum sağlamaya çalışıyoruz.”
“Fethi!”
“Tamam, sustum.”
Zerrin beni banyoya götürdü. Ilık suyun altında uzun süre kaldım. Üzerimdeki kirden kurtulmak, kendimi biraz olsun toparlamak istiyordum.
Fakat ne kadar yıkansam da o depodaki anlar zihnimden silinmiyordu.
Yaman'ın sesi...
Lavinia'nın yüzü...
Ve o adamın sözleri...
Gerçekleri görmeni sağlayacak kişi.
Kimdi o?
Benden ne istiyordu?
Daha da önemlisi, Yaman'ın geçmişinde bilmediğim ne vardı?
___
Bir saat sonra hepimiz salondaydık.
Fethi koltuğun ucuna oturmuş, bütün dikkatini bana vermişti. Yüzündeki ifade, sanki televizyon karşısında sezon finalini bekleyen bir izleyicinin ifadesiydi.
“Sonra ne oldu?”
Ona baktım.
“Sonra sizi aradım. Bu kadar.”
Fethi birkaç saniye sessiz kaldı.
“Bitti mi?”
“Hayır Fethi, devamı var. Şimdi de reklam arasındayız.” Firuze cevap vermişti
Yakup alnını ovuşturdu.
“Bir gün de ciddi olmayı denesen ölür müsün?”
“Denemiştim, hiç bana göre değil.”firuze yakubu iyiden iyiye sınıyordu
Zerrin ise bütün bu konuşmalar boyunca tüfeğini temizliyordu. Başını kaldırmadan sordu:
“Ee, intikam alacak mıyız?”
Yakup anında ona döndü
"Bak Zerrin, sen o tüfeğe elini sürmüyorsun. Züleyha ne istiyorsa onu yapacak.”
Zerrin başını kaldırıp ona baktı.
“Ben daha bir şey yapmadım.”
“Yapmayı düşünüyorsun.”
“Düşünmek suç mu?”
“Senin düşüncelerin söz konusuysa evet.”
Aralarındaki tartışmayı dinlerken istemsizce gülümsedim.
İşte benim ailem buydu.
Biri intikam planlıyor, diğeri onu engellemeye çalışıyor, bir başkası da bütün bunların ortasında hâlâ espri yapıyordu.
Yine de içimdeki ağırlık kaybolmamıştı.
Derin bir nefes alıp doğruldum.
“Yorgunum. Ama bu geceki davete gideceğiz.”
Firuze elinin tersini alnıma koydu.
“Emin misin? İyi görünmüyorsun.”
“İyiyim.”
“Züleyha...”
“Firuze, iyiyim dedim.”
Birbirimize birkaç saniye baktık.
Sonunda geri çekildi ama yüzündeki endişe kaybolmamıştı.
Ben de daha fazla açıklama yapmadan ayağa kalktım.
Bu gece o davete gidecektim.
Yaman'la karşılaşacaktım.
Ve kimseye, özellikle de ona, yaşadıklarımın beni yıktığını göstermeyecektim.
Firuze'nin odasına girdim.
Dolabını açıp elbiseleri incelemeye başladım. İhtiyacım olan her şey buradaydı ama bu gece giyeceğim elbisenin sıradan olmasını istemiyordum.
Biraz sonra Yavuz'u aradım ve gerekli talimatları verdim.
O gelene kadar oturup dinlendim.
Yavuz kapıdan içeri girdiğinde akşam çoktan olmuştu. Davete yalnızca bir saat kalmıştı.
“İstediğin her şey burada,” dedi.
Elbiseyi elime alıp dikkatlice inceledim.
Tam istediğim gibiydi.
Bordo, derin yırtmaçlı ve zarif bir elbise...
Fazlasıyla gösterişliydi ama bu gece aradığım şey de tam olarak buydu
Saçlarımı şekillendirdim, makyajımı yaptım ve son dokunuşları tamamladım.
Aynanın karşısında kendime baktım.
Yüzümde hâlâ yorgunluğun izleri vardı. Karnımdaki ağrı da geçmemişti.
Ama gözlerimde başka bir şey vardı.
Öfke.
Ve belki biraz da hayal kırıklığı.
İnsan bazen kırıldığını belli etmemek için daha dik dururdu.
Ben de öyle yapacaktım.
Salona çıktığımda herkes beni bekliyordu.
Fethi beni görür görmez ıslık çaldı.
Yakup'un ağzı açık kalmıştı.
Zerrin birkaç saniye boyunca beni baştan aşağı süzdü.
Firuze ise evladının başarılarını takdir eden bir anne gibi gururla gülümsüyordu.
“Maşallah,” dedi. “Benim kızım dünyaya meydan okumaya gidiyor.”
“Dünyaya değil,” dedim merdivenlerden inerken. “Şimdilik sadece yamana.”
Zerrin yanıma gelip elimi tuttu ve elimi öptü.
“Bu güzellik gerçek mi?”
“Gerçek. Dokunmak yasak.”
Elimi hemen geri çektim.
Zerrin kahkaha attı.
Herkes onun bu tavırlarına alışkındı. Zerrin sevgisini bazen öyle gösterirdi ki insan bir an için kendisini sarayda ağırlanan bir kraliçe sanabilirdi.
“Haydi,” dedim. “Fazla oyalanmayalım.”
Hep birlikte aşağı indik.
Arabaların yanına geldiğimizde Fethi bana döndü.
“Sen kiminle gideceksin? Yaman'la mı? Yoksa Yusuf'la mı?”
Başımı iki yana salladım.
“Siz abimle gideceksiniz. Ben kendi arabamla geleceğim.”
Bir anda herkes sustu.
Yakup'un kaşları çatıldı.
“Züleyha, bu yaptığın büyük saygısızlık.”
“Biliyorum.”
“Peki, neden yapıyorsun?”
Arabama doğru yürüdüm.
“Çünkü bugün herkesin alıştığı Züleyha olmayacağım.”
Haklıydı bu masada kimin himayesindeysrn onunla giderdin
Kimse cevap vermedi.
Kapıyı açıp içeri oturdum.
Yaman'a kızgındım.
Evet, bir canı kurtarmak için beni seçmemişti. Belki de onun yerinde olsaydım ben de aynı kararı verirdim. İnsan bazen bir hayatı kurtarmak için başka birini geride bırakmak zorunda kalabilirdi.
Ama mesele yalnızca seçimi değildi.
Mesele, o seçimin ardından geride bıraktığı bendim.
Beni orada, o adamların elinde bırakmıştı.
Sesimi duymuştu.
Çığlıklarımı işitmişti.
Ve yine de beni seçmemişti.
Belki elinden başka bir şey gelmemişti.
Belki de gelmişti.
Artık bilmiyordum.
Arabayı çalıştırıp yola çıktım.
Bir süre sonra alışkanlıkla çantama uzanıp sigaramı çıkardım. Normalde sık içmezdim; şimdiye kadar bir günde en fazla iki kez içmişliğim vardı. Fakat bu gece zihnimi susturacak bir şeye ihtiyacım varmış gibi hissediyordum.
Sigaramı yaktım ve camı biraz araladım.
Yol boyunca kendi kendime konuşup durdum.
“Güzel. Harika. Bir gün içinde hem araban çalındı hem kaçırıldın hem de kocanın seni seçmediğini öğrendin. Daha ne olsun?”
Bir an sustum.
“Bir de boyaları unutum tam oldu.”
Acı bir gülümseme yüzüme yerleşti
En çokta boyaları unuttuğuma yanıyordum bu da böyle bir piskobatlıktı.
Bölüm etkileşimi
