9. bölüm / 16
KÖRFEZ: Harabelerin Sırrı9. BÖLÜM | ZİFİRİ YANGIN
Bölümler 16Şu an: 9. BÖLÜM | ZİFİRİ YANGIN
- 1 1. BÖLÜM | PONS MERCATORİS2.135 kelime
- 2 2. BÖLÜM | YENİ ŞAFAK2.782 kelime
- 3 3. BÖLÜM | FIRTINA2.061 kelime
- 4 4. BÖLÜM | KARANLIĞIN ÇÖKÜŞÜ2.263 kelime
- 5 5. BÖLÜM | SON HÜKÜMDAR2.408 kelime
- 6 6. BÖLÜM | SOĞUK TAÇ2.830 kelime
- 7 7. BÖLÜM | MÜHÜRLÜ KADİFE3.042 kelime
- 8 8. BÖLÜM | KARANLIK EŞİK3.061 kelime
- 9 9. BÖLÜM | ZİFİRİ YANGIN2.701 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 10. BÖLÜM | SOYLU DİRENİŞ2.350 kelime
- 11 11. BÖLÜM | DUVARLARIN ARDINDA2.862 kelime
- 12 12. BÖLÜM | ÖZGÜRLÜĞÜN SON NEFESİ3.078 kelime
- 13 13. BÖLÜM | İNCE ÇİZGİ2.587 kelime
- 14 14. BÖLÜM | SOĞUK SABAH3.897 kelime
- 15 15. BÖLÜM | HÜZÜN PENÇESİ2.471 kelime
- 16 16. BÖLÜM | HÜKMÜN ÖTESİNDE2.414 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Duydukları karşısında umudu baltalanmış olan Lord Howard, Christian'ın kral olduktan sonra kendisini neredeyse muhatap dahi kabul etmeyişini acı bir tebessümle karşılamaya çalıştı. Yüzünde beliren o tebessüm, bir kabullenişten ziyade öfkesini saklamak için takılmış ince bir maskeye benziyordu. İçinde ise bambaşka bir dünya yanıyordu.
İsteseydi bu sarayın taş duvarlarını tek bir iradesiyle alevlere teslim edebilirdi. Birkaç nefeslik zaman içinde salonları ateşe verebilir, yüzyıllardır ayakta duran tahtları, sütunları ve o görkemli duvarları küle çevirebilirdi. İçinde bunu yapabilecek kudret vardı. Damarlarında dolaşan ateş, kendisine yalnızca güç değil, aynı zamanda korkunç bir özgürlük de veriyordu.
Fakat yapamazdı.
En acımasızı da buydu zaten.
Gücün vardı. Ne yapabileceğini biliyordun. Sana meydan okuyanların yüzüne bakarken, onları tek bir hamlede susturabilecek kadar kuvvetli olduğunu biliyordun. Fakat bazen insanın önündeki en büyük engel güçsüzlüğü değil, sahip olduğu gücü kullanamamasıydı. Öfken damarlarına kadar yükseliyor, her şeyi yakıp yıkmak istiyor, fakat görünmeyen duvarlar önüne dikiliyordu.
Hayat da böyle değil miydi zaten?
Son derece acımasız, son derece bağlayıcı ve son derece ironik.
İnsana çoğu zaman istediğini değil, dayanabileceği kadarını verirdi. Seni sınarken senden teslim olmanı beklerdi. Oysa asıl mesele, hayatın senden istediğini ona vermemekti. Ona karşı koymanın her zaman kılıç çekmekten, savaş ilan etmekten veya bir şehri ateşe vermekten geçmediğini öğrenmek gerekirdi. Bazen en büyük meydan okuma sabretmekti.
Çünkü sabır, insanın öfkesini içine gömmesi değil; o öfkeyi doğru zamanı gelene kadar diri tutabilmesiydi.
Olaf da belki bu sarayı yıkmak, her şeyi tek bir hamlede yerle bir etmek istiyordu. Belki Christian'ın o kibirli bakışının ardındaki bütün ihtişamı söküp atmak, Montfortların yıllardır kurduğu düzeni birkaç saat içinde küle çevirmek geçiyordu içinden.
Ama hayat bu değildi.
En azından şimdilik değildi.
Üstelik ondan beklenen de bu değildi.
Olaf başını hafifçe kaldırdı. Bakışları karşısındaki genç kralın üzerinde birkaç saniye daha kaldı. Ardından yüzündeki öfkeyi bastırarak, sanki biraz önce kendisine meydan okunmamış gibi sakin bir sesle konuştu.
"Hayat."
Tylor, kayınbiraderine dönüp baktı. Olaf'ın bu tek kelimeyi neden söylediğini anlayamamıştı. Christian da kısa bir an için sessiz kaldı.
Olaf ise yüzünde soylulara yakışan, ölçülü bir tebessümle devam etti.
"Sizi muazzam bir kral yapmış. Tebrik ederim, son derece yakışmışsınız bu tahta. Babanız Aldous için de ayrıca taziyeye ailem ile geleceğiz. Teşekkürler, bize müsaade."
Christian'ın yüzündeki ifade değişmedi. Ne şaşkınlık ne de memnuniyet vardı. Yalnızca sessiz ve soğuk bir bakışla Olaf'ı izledi.
Olaf arkasını dönerek salondan ayrıldı. Tylor da birkaç saniyelik tereddüdün ardından onu takip etti.
Kapının ardına geçtikleri anda Tylor'ın yüzündeki şaşkınlık daha fazla gizlenemedi. Yıllardır tanıdığı kayınbiraderinin öfkesini biliyordu. Olaf Howard'ın öfkelendiğinde ne kadar tehlikeli olabileceğini de biliyordu. Fakat az önce gördüğü adam, alıştığı Olaf değildi.
Tylor birkaç adım daha attıktan sonra dayanamadı.
"Lordum... iyi misiniz?"
Olaf cevap vermedi.
Tylor onun yüzünü anlamaya çalışarak devam etti.
"Olana bitene müdahale etmeyeceksek biz neden buradayız?"
Olaf yürümeyi sürdürdü.
"Sus, Tylor."
Tylor duraksadı.
Olaf bu kez başını hafifçe ona çevirdi.
"Sus ve izle."
"İyi ama gelir kaynağımız durduruldu, lordum. Buna sesinizi çıkarmayacak mısınız?"
Olaf'ın yüzündeki tebessüm silindi. Birkaç saniye boyunca koridorun taş zeminine baktı. Ardından Tylor'a döndü.
"Tylor, Christian'ın da bizden istediği şey senin dediğin şekilde. Şimdi ben ona burada karşı çıkarsam ne olur, hiç düşünmedin değil mi?"
Tylor duraksadı.
Olaf'ın neyi kastettiğini anlamaya çalışırken başını kaldırdı. Yüzündeki şaşkınlık bir anda yerini yavaş yavaş kavrayışa bıraktı.
Olaf devam etti.
"Bizi kışkırtmak istiyor olabilir. Bizi öfkelendirip ilk hamleyi yapan taraf hâline getirmek istiyor olabilir. Belki de bütün bunların sonunda bizi suçlayabileceği bir sebep arıyor. Bunu ona vermeyeceğiz."
Tylor sessiz kaldı.
Olaf'ın bakışları uzaklara, sarayın yüksek pencerelerinden görünen başkentin karanlığına kaydı. Sonra dudaklarının kenarında yeniden o tehlikeli tebessüm belirdi.
"Onlar babalığını başkentte taslayabiliyorsa..." dedi sakince.
Tylor gözlerini ona çevirdi.
Olaf'ın sesi bu kez daha alçak, fakat daha keskin çıktı.
"Biz de babalığımızı Portus Aurea'da taslayalım. Dünya kaç bucak görsün soysuz sürüleri."
Tylor, kayınbiraderinin kontrol altında tuttuğu öfkenin gölgesinde kaldı. Az önce saray salonunda hiçbir şey yapmadan geri çekilen adamın aslında geri adım atmadığını anlamıştı.
Olaf yalnızca savaşacağı yeri seçiyordu.
Ve Tylor, hayranlık dolu bakışlarını ondan gizleyemedi.
Portus Aurea'da ise hayat, başkentteki saray duvarlarının ardında kurulan planlardan habersizmiş gibi akıp gidiyordu.
Toprağın denizle buluştuğu o büyüleyici şehirde gece yavaş yavaş çökerken, denizin üzerinde ince bir sis yükseliyor, limanın fenerleri karanlık suyun üzerinde titrek ışıklar bırakıyordu. Tuz kokusu sokaklara yayılmış, uzaklardan gelen gemi çanları gecenin sessizliğini belli belirsiz bölmeye başlamıştı.
Pons Mercatoris'in devasa gövdesi ise bütün bu manzaranın ortasında, masallardan kopup gelmiş bir yapı gibi yükseliyordu.
Gündüzleri tüccarların, denizcilerin ve muhafızların sesleriyle dolup taşan yapı, geceleri bambaşka bir görünüme bürünüyordu. Deniz Kapısı'nın ağır mekanizmaları sessizliğe gömülmüş, dev dişlilerin arasında kalan su ay ışığını parçalayarak kıyıya vurmuştu.
Her şey sakin görünüyordu.
Fakat Pons Mercatoris'in taş duvarları sanki yaklaşan bir fırtınayı hissediyordu.
Masalsı görünen yapı, görünmeyen bir çatışmaya hazırlanıyor gibiydi.
"Anne..."
Bianca duymadı.
Annabel birkaç adım daha hızlandı.
"Anne..."
Yine cevap gelmedi.
"Ya anne diyorum, neden durmuyorsun?"
Annabel, annesinin arkasından hızlıca yetişti. Bianca'nın ince ve zarif kolunu nazikçe tutarak onu kendisine çevirdi.
O anda genç kadının yüzündeki ifade bir anda değişti.
Annesinin gözlerinde alışık olduğu o sıcaklığı göremiyordu.
Mavi gözleri donuktu.
Sanki içlerindeki ışık bir süreliğine söndürülmüş gibiydi. Yüzünün rengi solmuş, dudakları birbirine hafifçe kenetlenmişti. Bianca'nın bedeni burada, Pons Mercatoris'teydi fakat zihninin hâlâ çok uzaklarda olduğu belliydi.
Annabel annesine birkaç saniye boyunca şaşkınlıkla baktı.
"Ne oldu sana?"
Bianca bakışlarını kaçırdı.
"Yok bir şeyim, Annabel."
Fakat bu cevap, Annabel'i ikna etmeye yetmedi.
Genç kadın annesinin yüzüne biraz daha yaklaştı. Gözlerini onun gözlerinden ayırmadı. Bianca'nın zihninin kapısını zorlamasına bile gerek kalmamıştı.
Düşünceler zaten yüzeye çıkmıştı.
Karanlık bir salon.
Yedi taht.
Kael'in sesi.
Bianca'nın korkusu.
Ve ardından boynunda hissettiği o el.
Annabel'in yüzündeki şaşkınlık giderek büyüdü.
"Aman Tanrım... Kael çok öfkeli. Sonumuz geldi... Boğazıma yapıştı resmen... Ah, Annabel, umarım düşüncelerimi okumazsın..."
Annabel'in gözleri bir anda büyüdü.
"Ne! Anne, o adam senin boğazına mı yapıştı?"
Bianca irkildi.
"Kızım, saçmalama."
"Anne, bana yalan söyleme. Düşünceleri okuduğumu unutuyorsun galiba."
Bianca hemen iki elini kızının yüzüne götürdü. Gözlerinde korkuyla karışık bir endişe vardı.
"Kızım, yapma. Okuma. İlgilenme. Kim bilir yine hayatından hangi anını kaybettin... Yapma şunu."
Annabel annesinin ellerini hafifçe tuttu ve kendisinden uzaklaştırdı.
"Anne, sen beni bir bırakır mısın? Kael senin boğazına neden yapıştı? Ölçülü, son derece soğukkanlı, ürkütücü bir adam, evet... Ama hiç bu kadar sert anlarını duymadım da görmedim de. Ne dedin ona?"
Bianca'nın yüzü gerildi.
"Kızım, yıllardır sizi Harabeler'den uzak tutuyorum. Bu konu hakkında daha fazla soru sorma. Lütfen. Şimdi çık odana, uyumaya devam et."
Annabel bir şey söylemek istedi fakat Bianca çoktan arkasını dönmüştü.
Kadın eteklerini hafifçe toplayarak hızla merdivenlere yöneldi.
Annabel onun arkasından bakakaldı.
"Aman Tanrım..."
Annesinin zihninden gördükleri hâlâ gözlerinin önündeydi.
"Annemin söyledikleri, düşündükleri neydi şimdi?"
Bir an sustu.
Sonra sesi iyice kısıldı.
"Baba, gel artık..."
Bianca merdivenleri neredeyse koşar adımlarla çıkıyordu. Zihninde Kael'in sesi hâlâ yankılanıyor, Harabeler'in o soğuk karanlığı bir türlü gözlerinin önünden gitmiyordu.
Koridorun sonunda mutfaktan çıkan bir hizmetkârla karşılaştı. Genç kız, gündüz kullanılan tabakları yıkamış, onları dikkatlice mutfağa götürüyordu.
Bianca'nın hızını fark edemedi.
Çarpışmanın ardından tabaklardan birkaçı yere düştü ve taş zeminde parçalandı.
Bianca normal şartlarda son derece nazik bir kadındı. Hizmetkârlara karşı dahi sesini yükseltmemeye dikkat ederdi.
Fakat o gece nazaketini koruyamadı.
"Aptal mısın kızım sen!"
Hizmetkâr korkuyla başını eğdi.
"Efendim, bağışlayın."
"Kes sesini! Derhal topla burayı."
Genç kız titreyen elleriyle yerdeki parçaları toplamaya başladı.
Bianca ise arkasına bakmadan yürümeye devam etti.
Koridorun sonunda Ellen'ın odasının önünde durdu.
Elini yumruk yaptı.
Kapıya vurmak üzereyken durdu.
Derin bir nefes aldı.
Kendini toparlamaya çalıştı.
Sonra kapıya üç kez vurdu.
İçeriden Ellen'ın sesi geldi.
"Yine neyimi kırdınız? Sesi duydum. Hayır, bir de odama mı geliyorsunuz? Pes gerçekten."
Bianca kapının ardından seslendi.
"Ellen, benim."
İçerideki hareket bir anda kesildi.
Ellen donakaldı.
Elindeki tarağı masanın üzerine bıraktı ve kapıya döndü.
"Yenge, ne oldu?"
Bianca cevap vermedi.
Ellen'ın yüzündeki ifade değişti.
"Yine Tylor hakkında saçmalayacaksan hiç havamda değilim."
Sessizlik.
Bianca hâlâ konuşmuyordu.
Ellen bu kez kapıya doğru birkaç adım attı.
"Sen iyi misin?"
Bianca sonunda çok hafif bir sesle konuştu.
"Konuşalım mı biraz?"
Ellen'ın yüzündeki bütün alaycı ifade kayboldu.
"Gel yenge, gel. Geç şöyle, otur. Ne oldu gece gece?"
Bianca içeri girdi.
Kapı arkasından kapandı.
Ellen yatağın kenarını gösterdi.
Bianca oturduğunda ellerini birbirine kenetledi. Parmakları titriyordu.
Ellen bunu fark etti.
"Bianca..."
"Hiç iyi değilim Ellen."
Sesi o kadar yorgundu ki Ellen'ın içindeki bütün savunma duvarları bir anda yıkıldı.
"Hem de hiç."
Ellen karşısına oturdu.
"Bianca, anlat artık. Ne oldu?"
Bianca gözlerini kaldırdı.
Tek bir kelime söyledi.
"Kael."
Ellen'ın yüzündeki kan çekildi.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra belli belirsiz fısıldadı.
"Tanrım..."
Bianca başını eğdi.
"Anladın değil mi? Görüştüm onunla."
Ellen bir anda ayağa kalktı.
"Bianca, sen delirdin mi? Abim olmadan nasıl cüret edersin buna?"
"Ne yapabilirdim, Ellen? Artık birimizin bir şeyleri öğrenmesi lazım."
"Evet, Bianca. Evet, öğrenmemiz lazım. Ama bunu tek başına yapman çok tehlikeli. Ölebilirdin."
Ellen'ın sesi yükselmişti fakat öfkesi Bianca'ya değil, onu bu kadar tehlikeli bir şey yapmaya iten çaresizliğeydi.
"Bak Bianca, şunu iyice anlamanı istiyorum. Sen benim abimin eşisin. Onun kıymetlisisin. Onun kıymetlisi demek, benim de daimi kıymetlim demektir. Görüştüğün kişiler insan formunda olabilirler ama onlar insan değil. Ve son derece tehlikeli yaratıklar."
Bianca gözlerini kapattı.
"Ellen, teşekkür ederim. Gerçekten. Ama yapmam gerekirdi. Baksana yaşadıklarımıza. Ne olur kafanı kaldır ve etrafına bir bak. Biz bir şeyleri yoluna koyalım derken işler iyice sarpa sardı."
Ellen'ın öfkesi yavaşça dinmeye başladı.
"Bu sizin suçunuz değil, Bianca. Bu bizim de suçumuz değil."
Bir süre sustu.
"Her şey o soysuz, ukala Montfortların sınırını aşmasından kaynaklı. Aldous'un bize gönderdiği velet yüzünden bütün bunları yaşıyoruz."
Bianca hafifçe başını kaldırdı.
Ellen derin bir nefes aldı.
"Ve lütfen bunun için kendini suçlama. Bu konuda anlaştıysak... Harabeler'de neler yaşadığını bana anlat."
Bianca'nın gözleri uzaklara daldı.
"Ellen... kabus gibiydi."
Sesi titredi.
"Uyanmak için Tanrı'ya yalvardım."
Ellen sessizce dinliyordu.
"Kael... Ona karşı sınırı aştım resmen. Ona hesap sordum. Aptallık bende. Neyime güvendim ki?"
"Bianca."
Ellen'ın sesi bu kez yumuşaktı.
"Kendine haksızlık ediyorsun."
Bianca cevap vermedi.
"Bütün bunları kendin için değil, Annabel, Cedric ve Simon'un geleceği için yaptın."
" Elbette öyle."
Bianca gözlerini kapattı.
"Ama Kael'in öfkesini görseydin... İnanamazdın."
Ellen'ın yüzü gerildi.
"Ne yaptı?"
"Birden yanımda belirdi. Sanki... sanki orada değildi de bir anda önümde oluştu. Sonra boğazıma yapıştı resmen."
Ellen'ın gözleri büyüdü.
"Ne!"
"Evet."
"Bianca, neden yalnız gittin oraya? Of..."
Bianca başını ellerinin arasına aldı.
"Mecburdum."
O gecenin ilerleyen saatlerine kadar konuştular.
Ellen, Bianca'nın anlattıklarını dinledikçe bir yandan onun cesaretine hayran kalıyor, diğer yandan tek başına böyle bir tehlikenin içine atılmasına öfkeleniyordu. Fakat gecenin sonunda ikisi de aynı gerçeğin ağırlığı altında sessizleşmişti.
Howard ailesinin yıllardır uzak durmaya çalıştığı karanlık, artık yalnızca Harabeler'in derinliklerinde değildi.
Yavaş yavaş onların hayatlarına da sızıyordu.
Cedric ise o gece odasında bir türlü uyuyamamıştı.
Penceresinin önünde durmuş, gecenin karanlığına gömülmüş Portus Aurea'yı sessizce seyrediyordu. Deniz ile gökyüzünün birbirine karıştığı uzak ufukta sınır diye bir şey kalmamıştı; ikisi de aynı koyu lacivertliğin içinde eriyor, yalnızca arada bir yükselen dalgaların beyaz köpükleri bu sonsuz karanlığın üzerinde kısa süreli parıltılar bırakıyordu. Ay, gökyüzünde solgun bir hükümdar gibi asılı duruyor, ışığını denizin üzerine bırakıyordu. Dalgalar o ışığı her gelişlerinde parçalıyor, gümüşten kırıntılar hâlinde kıyıya taşıyor, sonra yeniden karanlığın içine çekiyordu.
Pons Mercatoris'in gece hâli gündüzden bambaşkaydı. Gündüzleri tüccarların bağırışları, gemicilerin ayak sesleri, muhafızların emirleri ve limanın hiç dinmeyen uğultusuyla yaşayan yapı, geceleri sanki kendi içine çekiliyordu. Dev taş duvarlar sessizleşiyor, koridorlarda yalnızca uzaktan gelen rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Deniz Kapısı'nın ağır mekanizmaları bile gece boyunca susuyor, dev dişliler ay ışığının altında hareketsiz birer gölge gibi duruyordu.
Cedric bütün bu sessizliğin içinde düşüncelere dalmıştı.
Babası başkentteydi.
Tylor da onunla birlikteydi.
Christian artık kraldı.
Ve Howard ailesinin yıllardır sahip olduğu düzen, ilk kez gerçekten sarsılmıştı.
Cedric, babasının saraydan nasıl ayrıldığını düşündü. Olaf'ın öfkesini biliyordu. Onu yıllardır tanıyordu ve babasının sakin görünmesinin çoğu zaman öfkesinin geçtiği anlamına gelmediğini herkesten iyi biliyordu. Aksine, Lord Howard ne kadar sessizleşiyorsa düşünceleri o kadar tehlikeli bir hâl alıyordu.
Tam bu düşüncelerle denizin uzaklarına bakarken koridordan gelen belli belirsiz bir sesle irkildi. Sanki biri bir yere çarptı. Dikkat kesildi.
Başını hızla çevirdi.
Bir an hiçbir şey duymadı.
Sonra yeniden...
Tahtaların hafifçe gıcırdaması.
Birinin adımları.
Cedric'in bakışları sertleşti.
Bu saatte koridorlarda gezinmek ve hele böyle ses çıkarmak hizmetkârların yapacağı bir şey değildi. Pons Mercatoris'te herkes kuralları bilirdi. Howardlar gecenin belirli bir saatinden sonra uykuya çekilir, koridorlar sessizliğe bırakılırdı. Hizmetkârlar bile bu saatlerde adımlarını mümkün olduğunca hafif atar, kimsenin huzurunu bozmazdı.
O hâlde koridorda dolaşan kişi bir yabancıydı.
Cedric'in kaşları hafifçe çatıldı.
Üzerinde bir giysi yoktu. Altına bol bir gecelik giymişti. Fakat bunu düşünecek hâli yoktu. Koridorda bir yabancı varsa ne giydiğinin pek bir önemi yoktu.
Kapıya doğru ilerledi.
Gece boyunca soğuyan ahşap döşemeler çıplak ayaklarının altında hafifçe esniyor, her adımında eski tahtalardan ince ve sert gıcırtılar yükseliyordu. Cedric kapının önüne geldiğinde birkaç saniye sessizce bekledi. Dışarıdaki ayak sesleri durmuştu.
Elini kapının koluna koydu.
Yavaşça aşağı bastırdı.
Kapı hafif bir iniltiyle aralandı.
Koridorun loş ışığı odasına süzülürken Cedric önce etrafına baktı. Ardından kapının birkaç adım ilerisinde duran bir kadın gördü. Kadının sırtı kendisine dönüktü.
Cedric'in yüzü anında asıldı.
Kadın tam o sırada arkasını döndü.
Ay ışığının vurduğu yüzünü görünce Cedric onu tanıdı.
Alice Veyne.
Cedric kaşlarını çattı.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
Alice, Cedric'in kapının arkasından bir anda karşısına çıkmasıyla irkildi. Üstelik onu geceliğiyle görünce birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi. Sonra, kendi şaşkınlığını örtmek istercesine sesini sertleştirdi.
"Bir şey yapmıyorum. Hem sanane ayrıca."
Fakat bunu söylerken gözleri istemeden Cedric'in çıplak üst bedenine kaydı.
Bir saniye.
Belki iki.
Sonra yaptığı şeyi fark eden Alice'in yüzü kızardı. Hemen kolunu kaldırıp gözlerini kapattı.
"Yaa! Ne yapıyorsun? Niye çıplaksın sen?"
Cedric birkaç saniye ona baktı. Ardından kaşlarını kaldırdı.
"Odamın önünde olan sensin, hanımefendi."
Alice gözlerini hâlâ koluyla kapatıyordu.
"Ya yolu şaşırdım, ne yapayım? Kocaman yerde yaşamanız benim suçum mu?"
Cedric'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Of, abartma. Canavar değilim. Ayrıca son derece de anlayışlıyımdır."
Cedric'in kendinden emin tavrı Alice'in sinirini daha da bozdu. Bir an için gerçekten gözlerini kapatması gerektiğini unutup kolunu indirdi ve ona baktı.
"Kim anlayışlı? Sen mi? Güleyim de bari boşa gitmesin, efendilerin efendisi."
Cedric'in yüzündeki ifade değişmedi.
"Ağzından şu zamana kadar duyduğum tek ve en doğru cümleydi. Tebrikler."
Alice'in ağzı açık kaldı.
"Ya sen ne kadar ukalasın!"
"Kim, ben mi? Ya sen kendine baksana. Ormandaki hâlinden beri egondan geçilmiyor."
Alice'in kaşları çatıldı.
"Saçmalama. Sen iyi bir avcı değilsen ben ne yapabilirim?"
Cedric'in yüzündeki hafif tebessüm kayboldu.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Aralarındaki mesafe azaldıkça Alice'in yüzündeki alaycı ifade yavaş yavaş silindi. Cedric kaşlarını çatmış, sert bakışlarını doğrudan onun gözlerine dikmişti. Alice, birkaç saniye önceki rahatlığının yerini garip bir tedirginliğin aldığını fark etti.
"Avcılığıma laf atacak son kişi bile değilsin."
Alice istemsizce yutkundu.
Sonra belli etmemeye çalışarak bir adım geri çekildi.
"Ne kadar dokunaklı... Küçük lord, avcılığı hakkında konuşmamı gururuna yediremedi."
Cedric'in kaşları daha da çatıldı.
"Saçmalamayı kes!"
Koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
İkisi de birkaç saniye boyunca birbirine baktı.
Sonra Cedric'in yüzündeki sertlik bir anda dağıldı ve kısa bir kahkaha çıktı.
Alice ne olduğunu anlamadı.
Cedric başını hafifçe yana eğdi.
"Ayrıca bakıyorum da açtın gözlerini."
Alice'nin yüzü bir anda düştü.
Gözlerinin açık olduğunu yeni fark etmişti.
"Of ya!"
Kolunu yeniden kaldırıp gözlerini kapattı.
"Adamda akıl mı bırakıyorsun? Nefretsin resmen... Nefretimsin."
Cedric gülümsemesini gizleyemedi.
"Ya Alice, hadi git odana. Zırlama kapımda."
Alice kolunu hâlâ gözlerinin üzerinde tutarak öfkeyle ona döndü.
"Ne zırlaması ya? Sen kimsin de senin kapında zırlayacağım? Neyse ki dua et insanlar uyuyor, rahatsızlık vermeyeceğim onlara. Gidiyorum. Sana da iyi geceler..."
Bir an durdu.
"Mi demeliyim? Neyse ne."
Arkasını dönüp yürümeye başladı.
Cedric kapının önünde durmuş, onun uzaklaşmasını seyrediyordu. Alice birkaç adım attıktan sonra durdu. Başını çevirmeden, sanki söyleyeceği şeyi söylemek istemiyormuş gibi hafifçe seslendi:
"Koridorlara çıplak hâlde çıkma lütfen."
Cedric'in yüzünde yeniden o kendinden emin tebessüm belirdi.
"Emredersiniz, Alice."
Alice başını iki yana sallayarak yürümeye devam etti.
Cedric kapısının önünde bir süre daha öylece kaldı. Ardından başını hafifçe eğip kendi kendine güldü. Bu kadın gerçekten sinir bozucuydu. Daha birkaç dakika önce bütün geceyi düşünceler içinde geçiren zihni, şimdi yalnızca Alice Veyne'nin söyledikleriyle meşguldü.
Kapıyı kapatıp odasına döndü.
Yatağına uzandığında günün bütün ağırlığı bir anda üzerine çöktü. Babasının başkentte oluşu, Christian'ın kararları, Portus Aurea'nın geleceği, Howard ailesinin karşı karşıya kaldığı belirsizlikler... Hepsi zihninin içinde birbirine karışıyordu.
Fakat nedense gecenin sonunda aklında kalan tek şey, koridorda koluyla gözlerini kapatmaya çalışan o kadının öfkeli yüzü oldu.
Cedric gözlerini kapattı.
"Sinir bozucu kadın..."
Son düşüncesi bu oldu.
Ve sonunda uykuya teslim oldu.
Dışarıda ise Portus Aurea hâlâ sessizdi.
Deniz, ay ışığını parçalayarak kıyıya vurmaya devam ediyor; Pons Mercatoris'in taş duvarları gecenin koyu sessizliği içinde yaklaşan günün ağırlığını taşıyordu.
Çünkü bazı geceler yalnızca gecedir.
Bazı geceler ise yaklaşmakta olan fırtınanın son sessizliğidir.
Ve Portus Aurea'da doğacak şafak, Howardların sandığından çok daha fazlasını beraberinde getirecekti.
Bölüm etkileşimi
