8. bölüm · KÖRFEZ: Harabelerin Sırrı

8. BÖLÜM | KARANLIK EŞİK

Mert Uçar

Olaf duyduklarının karşısında bir süre ne diyeceğini bilemedi.

Taş Han'ın geniş salonunda ağır bir sessizlik vardı. Az önce okunan kraliyet emrinin soğukluğu, sanki odanın içindeki havaya bile sinmişti.

Yıllardır krallar değişmiş, saraylarda tahtlar el değiştirmiş, Aethelgard'ın sınırlarında savaşlar çıkmıştı. Fakat hiçbir Montfort kralı, Taş Han'ın düzenine bu kadar doğrudan ve bu kadar sert biçimde müdahale etmeye cesaret etmemişti.

Bu yalnızca bir vergi kararı değildi. Yalnızca ticari bir düzenleme de değildi. Olaf bunu biliyordu. Masadaki diğerleri de biliyordu. İlk kez genç Kral Christian'ın, Howard Hanedanı'nın yıllardır sahip olduğu haklardan birine doğrudan el uzattığını görüyorlardı.

Ellen elindeki süslü mendili parmaklarının arasında sıkıyordu. Yüzündeki öfke giderek belirginleşirken mendili bir anda masanın üzerine bıraktı. Başını hafifçe yana çevirdi ve yarım ağızla, neredeyse kendi kendine konuşur gibi Christian hakkında söylendi.

"Soysuz."

Olaf başını kaldırdı.

Ellen'ın söylediği tek kelime salonda yankılanmış, ardından yeniden sessizlik çökmüştü. Cedric babasının yüzüne baktı. Olaf'ın bakışlarında alışık olmadığı bir sertlik vardı. Yıllardır ailesinin karşılaştığı her krizi soğukkanlılıkla karşılayan, en büyük tehditlerin karşısında bile önce düşünen adam gitmiş, yerine kararını çoktan vermiş bir lord gelmiş gibiydi.

Olaf aniden sandalyesinden kalktı. Sandalye taş zeminde sertçe geriye sürtündü. Cedric de hiç düşünmeden ayağa kalktı. Olaf başını kaldırıp hizmetlilere döndü.

"Atımı hazırlayın derhal! Başkente gideceğim."

Salondakiler birbirlerine baktılar. Tylor'ın yüzünde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi. Bianca ise kocasının kararını duyduğu anda olduğu yerde kaldı.

Cedric babasına birkaç adım yaklaştı. Onu hayatı boyunca tanıyordu. Olaf'ı öfkeli görmüştü, üzgün görmüştü, hatta çaresiz kaldığı anlara bile şahit olmuştu. Fakat onu ilk kez bu kadar kesin bir kararlılıkla görüyordu.

"Seni yalnız bırakamam baba. Ben de geliyorum."

Olaf hiç tereddüt etmeden başını iki yana salladı.

"Hayır, olmaz."

Cedric'in kaşları çatıldı.

"Neden?"

Olaf oğlunun gözlerinin içine baktı.

"Yokluğumda burada durman ve ailemize sahip çıkman gerekir."

Cedric bu sözleri duyduğunda cevap vermedi. Babası ona ilk kez bir oğul gibi değil, yokluğunda hanedanı taşıyacak bir Howard gibi konuşmuştu. Olaf'ın sesi biraz yumuşadı.

"Beni de merak etme. Tylor ile giderim."

Tylor, kendi adının bir anda konuşmanın ortasında geçmesini beklemiyordu. Bir an ne yapacağını bilemedi, ardından sandalyesini geriye çekerek ayağa kalktı.

"Nasıl isterseniz lordum."

Sonra kapıya yakın duran hizmetlilere baktı ve eliyle atların hazırlanmasını işaret etti.

Bianca bütün bunları sessizce izliyordu. Onun için mesele yalnızca kraliyet emrinin getirdiği ekonomik kayıp değildi. Howardların soylu yaşamının en büyük gelir kaynaklarından biri, tek bir kraliyet kararıyla ellerinden alınmıştı. Üstelik kararın biçimi Bianca'nın içine kötü bir şüphe düşürüyordu. Sanki kesilen pay rastgele seçilmemişti. Sanki Christian özellikle Howard Hanedanı'na giden kısmı hedef almıştı.

Bu düşünce Bianca'nın içini daha da sıkıştırdı.

Yıllar önce Howardların atalarıyla Montfort Hanedanı arasında yapılan kadim antlaşma hâlâ yürürlükteydi. Bu antlaşma yalnızca iki hanedan arasındaki ticari düzenlemeleri değil, Portus Aurea'nın geleceğini ve Taş Han'ın statüsünü de güvence altına alıyordu. Antlaşmanın en açık hükümlerinden biri ise iki tarafın da belirli kararları tek başına alamayacağını söylüyordu.

Christian'ın yaptığı şey, antlaşmanın ruhuna aykırıydı. Belki henüz açık bir savaş ilanı değildi. Ama savaşların çoğu zaten bir kılıcın çekilmesiyle başlamazdı. Bazen bir mühürle başlardı. Bazen bir vergiyle. Bazen de bir kralın, kendisinden önceki kralların dokunmaya çekindiği bir sınıra adım atmasıyla.

Howardlar yine de iyi niyetlerini korumaya çalışıyordu. Çünkü ne Christian'ın ne kadar ileri gideceğini biliyorlardı ne de kendilerinin karşılaşacakları şeyin boyutunu. Daha da önemlisi, Portus Aurea'yı tehlikeye atamazlardı. Şehir onların gücüydü. Taş Han onların mirasıydı. Ve denizin üzerinde yükselen o devasa yapı yalnızca bir ticaret merkezi değil, Howard Hanedanı'nın yüzyıllardır koruduğu bir düzenin kalbiydi.

Bir savaşın başlaması hâlinde kaybedilecek şey yalnızca para değildi. Şehrin kendisi tehlikeye girebilirdi.

Alice ise bütün bu konuşmaları sessizce dinliyordu. Howardların misafiri olarak Taş Han'a geleli çok uzun zaman olmamıştı. Fakat buraya gelir gelmez böylesine büyük bir siyasi krizin ortasında kalacağını hiç düşünmemişti. Üstelik Olaf'la yapması gereken görüşme de artık mümkün görünmüyordu. Olaf'ın başkente gitmesi gerekiyordu. Burada kalmaya ve Alice ile anlaştığı meseleyi tamamlamaya ayıracak vakti yoktu.

Alice'in gözleri kısa bir süre Cedric'e kaydı. Cedric hâlâ babasına bakıyordu, acaba olaf'ın kararı değişecek mi? Diye ama Olaf son derece kararlı görünüyordu. Yüzündeki ifade sertti. Endişeli görünüyordu ama bunu belli etmek istemiyordu. Alice bakışlarını hemen geri çekti.

Olaf'ın emriyle ahırlarda hareketlilik başladı. Hizmetliler eyerleri hazırlıyor, atların koşumlarını kontrol ediyor, başkent yolculuğu için gerekli hazırlıkları tamamlıyordu. Kısa bir süre sonra hazırlıklar tamamlandı. Olaf ve Tylor Taş Han'ın avlusundan ayrıldılar. Atların nal sesleri taş zeminde yankılanarak uzaklaştı.

Bianca ise oldukları yerde kaldı. İçindeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Bu huzursuzluğun yalnızca Christian'ın kararıyla ilgili olmadığını kendisi de biliyordu. Bir şey yapması gerekiyordu. Hem de hemen.

Bianca başını kaldırdı. Kimseye bir şey söylemeden merdivenlere yöneldi. Yukarı çıktıkça etrafındaki sesler azaldı. Koridorun sonunda kendi odasının kapısına ulaştı. Kapıyı kapattı. Bir süre olduğu yerde durdu. Sonra odanın sağ köşesine baktı.

Oradaki büyük aynaya odaklandı. Aynanın üzerini mor kadifeden ağır bir örtüyle kapatmıştı. Bianca yavaşça aynaya doğru yürüdü. Adımları kararlıydı. Fakat içindeki korku her adımda biraz daha büyüyordu.

Aynanın önünde durdu. Ellerini mor kadifenin kenarına götürdü. Bir an tereddüt etti. Sonra örtüyü yavaşça kaldırdı.

Ayna ortaya çıktığında odadaki mum ışığı camın üzerinde titrek bir biçimde yansıdı. Bianca kendi yansımasına uzun uzun baktı. Yüzündeki endişeyi gördü. Kızıl saçlarının omuzlarına döküldüğünü, gözlerinin ne kadar yorgun göründüğünü fark etti. Bianca aynaya bakarken bunun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Fakat artık başka bir yolu kalmamıştı. Sonra bakışlarını aynanın derinliklerine çevirdi.

Sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.

"Kassian."

Hiçbir şey olmadı. Bianca birkaç saniye bekledi. Sonra yeniden fısıldadı.

"Kassian."

Aynanın yüzeyinde çok hafif bir kararma başladı. Önce küçük bir gölge belirdi. Ardından karanlık, camın üzerinde yavaşça yayıldı. Bianca'nın nefesi kesildi. Aynanın derinliklerinde belirsiz bir siluet oluştu. İnsan biçimindeydi. Fakat yüzü seçilemiyordu.

Bianca bir adım geriledi. Sonra kendini toparladı.

"Görüşmemiz lazım."

Sesi bu kez daha kararlıydı.

"Kael'e söyle. Lütfen beni kabul etsin."

Siluet birkaç saniye hareketsiz kaldı. Ardından başını ağır ağır salladı. Bianca'nın yüzündeki ifade değişti. Kabul etmişlerdi.

Bianca aynaya son kez baktı. Sonra hızla örtüyü tekrar üzerine çekti. Mor kadife aynanın bütün yüzeyini kapattığında odadaki karanlık da sanki yeniden eski hâline dönmüş oldu.

Bianca kapıyı açarak odadan çıktı. Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken karşısına Simon çıktı. Simon şaşkınlıkla ona baktı.

"Yenge..."

Bianca durmadı. Simon'ın ne söylemek istediğini bile dinlemeden yanından geçti. Merdivenlerden hızla aşağı inmeye başladı. Üzerindeki koyu yeşil elbise her adımında arkasından dalgalanıyor, kızıl saçları omuzlarının üzerinde savruluyordu.

Aşağıya indiğinde doğrudan Taş Han'ın altındaki geçide yöneldi. Harabelere giden kapının önündeki muhafızlar onu gördüklerinde hemen doğruldular. Bianca onların önünde durdu.

"Aç kapıyı."

Muhafızlar başlarını eğdi.

"Emredersiniz, efendim."

Ağır kapı yavaşça açıldı. İçeriden soğuk ve nemli bir hava yükseldi. Bianca hiç tereddüt etmeden içeri girdi.

Uzun koridor boyunca ilerledi. Taş duvarlarda yılların bıraktığı izler vardı. Yer yer tavandan sızan su damlaları zemine düşüyor, uzaklardan gelen damla sesleri harabelerin sessizliğinde olduğundan çok daha yüksek duyuluyordu.

Bianca yürüdükçe Taş Han'ın canlı ve gürültülü dünyası geride kaldı. Burada hiçbir tüccarın sesi yoktu. Hiçbir geminin gürültüsü duyulmuyordu. Sadece taşların arasına sinmiş eski bir sessizlik vardı.

Sonunda büyük bir salonun önüne geldi. Kapının önünde durdu. İki elini ağır taş kapının üzerine koydu. Kapı, Bianca daha hiçbir kuvvet uygulamadan kendiliğinden açıldı.

İçeriden yoğun bir sis yükseldi. Bianca içeri adım attığı anda sis yavaşça iki yana ayrıldı. Karanlığın içinde yedi taht ortaya çıktı. Hepsi eski taştan oyulmuştu. Hiçbirinin üzerinde kraliyet sembolü yoktu. Hiçbirinin üzerinde altın veya mücevher bulunmuyordu. Buna rağmen salondaki her şey, o tahtların sıradan olmadığını anlatıyordu.

Ortadaki taht diğerlerinden bir miktar daha yüksekteydi. Kael orada oturuyordu. Sağ tarafında sırasıyla Liora, Varen ve Dorian vardı. Sol tarafında ise Kassian, Selene ve Merek oturuyordu.

Yedi kişi. Yedi taht. Ve üzerlerine çöken karanlığın içinde birbirinden daha hesapçı, daha soğuk ve daha tehlikeli yüzler.

Bianca birkaç adım ilerledi. Bakışları önce Kassian'a, ardından ortadaki tahta çevrildi. Kael hiçbir şey söylemeden ona bakıyordu. Sanki Bianca'nın neden geldiğini zaten biliyormuş gibi.

Salondaki sessizlik giderek ağırlaştı. Sonunda Kael başını hafifçe kaldırdı.

"Konuş, Bianca."

Bianca derin bir nefes aldı.

"Montfortlar harekete geçti."

Bianca sözünü bitirdikten sonra birkaç saniye sustu.

Salondaki yedi tahtın arasında ağır bir sessizlik dolaşıyordu. Tavandan sarkan karanlık sis, taş zeminin üzerinde ağır ağır sürünürken meşalelerin zayıf ışıkları tahtların arkasındaki duvarlara vuruyor, orada oturan yedi kişinin yüzlerini bir an aydınlatıp bir an yeniden karanlığın içine gömüyordu.

Bianca'nın bakışları önce Kael'e, ardından diğer üyelere kaydı.

İçindeki öfke korkusunun önüne geçmişti.

"Şimdi yaptıklarınız hoşunuza gitti mi?"

Bianca'nın sesi salonda yankılandı.

"Evimize denetim koydular, üzerimize resmen çöktüler. Sizinle konuşmak için kapınıza geldik, bizi almadınız. Söylesenize tanrı aşkına, derdiniz ne sizin?"

Kael hâlâ sessizdi.

Bianca'nın nefesi hızlanmıştı.

"Aldous'un ölümüne de sen karar verdin, Kael. Belli."

Bu sözlerin ardından salon bir anda buz kesti.

Hiç kimse hareket etmedi.

Liora'nın bakışları yavaşça Kael'e çevrildi. Varen başını hafifçe kaldırdı. Dorian'ın yüzündeki kayıtsız ifade ilk kez değişmişti. Selene ve Merek de Bianca'dan gözlerini çekip ortadaki tahta baktılar.

Kassian bile sessizdi.

Fakat Bianca, Kael'in gözlerindeki değişimi fark etmişti.

Kael'in yüzünde öfke yoktu.

Henüz.

Daha kötü bir şey vardı.

Sessizlik biraz daha sürdü.

Bianca tam yeniden konuşmak için ağzını açmıştı ki karşısındaki boşluk bir anda kapandı.

Kael, göz açıp kapayıncaya kadar onun dibinde belirmişti.

Bianca irkilerek geriye çekilmek istedi fakat arkasındaki taş zemine basan ayağı bir an dengesini kaybetti.

Kael ile burun burunaydı.

Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu.

Bianca'nın kalbi göğsüne sertçe çarpmaya başladı.

Kael elini yavaşça kaldırdı ve Bianca'nın boynuna koydu.

Parmakları tenine değmişti.

Sıkmıyordu.

Ama buna ihtiyacı da yoktu.

Dokunuşun kendisi yeterince açıktı.

Bianca'nın nefesi boğazında düğümlendi.

Kael yüzünde hafif bir tebessümle ona baktı.

"Sakin ol güzelim. Canın acısın istemeyiz."

Tam o sırada harabelerin dışında dev bir gürültü duyuldu.

Gök gürültüsü salonun taş duvarlarını titretti.

Bianca'nın gözleri istemsizce yukarı kaydı.

Kael ise dışarıdaki fırtınayı dinliyormuş gibi başını hafifçe yana çevirdi.

Sonra yeniden Bianca'ya baktı.

"Ahh, Bianca..."

Sesindeki alay daha belirgin hâle gelmişti.

"Gücüne hayranım. Dışarıda bulunan her bir atmosfer zerresi senin elinde."

Kael biraz durdu.

"Ve göründüğü üzere sen de benim ellerimdesin."

Kael'in parmakları Bianca'nın boynundan yavaşça çekildi.

Sonra Bianca'nın çevresinde ağır ağır yürümeye başladı.

Ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu.

"Biz Harabelerin Efendileri olarak Howardların üstün zekâsına hayranız."

Kael'in sesi sakinleşmişti.

"Yine son derece zeki biçimde düşünerek Aldous'un ölümünde bizim olduğumuzu anlamışsınız."

Kısa bir kahkaha attı.

"Ahh... zeki yaratıklar."

Bianca öfkesini bastırmaya çalışarak arkasını döndü ve Kael'e baktı.

"Kael, lütfen medeni ol. Düzgünce cevap ver. Neden öldü kral?"

Kael durdu.

Bir an Bianca'ya baktı.

Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.

"Of..."

Başını iki yana salladı.

"Dediğim gibi, çok zekiler. Hâlâ anlayamamışlar."

Kael'in yüzündeki tebessüm kayboldu.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra sesini yükseltti.

"Çünkü siz uyduruk bir prensi bizim burnumuza kadar soktunuz!"

Sesi salonun taş duvarlarında yankılandı.

"Ben de gücümü kullandım. Bir takım şeyleri değiştirmek zorundaydım. Buna mecburdum! O sümsük prensin bizimle tanışmasını mı bekleseydim?"

Bianca'nın yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa bırakmıştı.

"Tüm bunlar Christian'ın içeri girmemesi için miydi?"

Kael cevap vermedi.

Bianca onunla bakıştı.

"Böylesi daha mı iyi oldu, Kael?"

Bir an durdu.

"Denetim koydular."

Kael'in yüzünde yeniden küçümseyen bir ifade belirdi.

"Ah, hadi ama."

Bianca'ya doğru birkaç adım attı.

"Denetim kimin umurunda?"

Sesinde alay vardı.

"Siz yıllardır bedel ödemekten korkarak güçlerinizi unuttunuz."

Kael'in sözleri salonda ağır ağır yankılanıyordu. Tiksinmiş bir surat ifadesine bürünerek yüzünü buruşturdu.

"Yıllardır aşağılık sıradan insanlar gibi yaşıyorsunuz."

Bianca'nın yüzü gerildi.

Kael devam etti.

"Söylesene, Olaf'ın kardeşi olacak yüz karası Ellen bile sıradan insanla evlendi."

Bianca'nın gözleri sertleşti.

Kael bunu fark etmiş gibi hafifçe gülümsedi.

"Niye ona tepki gösteriyorsun?"

Bianca sustu.

"Kullanmadığınız sürece sizin güçleriniz olsa ne işe yarar?"

Kael'in sesi yeniden yükseldi.

"Sizi Tylor ve Simon'dan ayıran şey ne?"

Bir adım daha yaklaştı.

"Ha?"

Bianca'nın gözlerinin içine baktı.

"Söyle."

Salondaki altı üye sessizce onları izliyordu.

Bianca'nın dudakları aralandı fakat tek kelime bile çıkmadı.

Kael'in bakışları onun yüzünde birkaç saniye daha kaldı.

Sonra arkasını döndü.

"Şimdi çık yukarı."

Bianca hâlâ olduğu yerde duruyordu.

Kael son kez başını ona çevirdi.

"Bizden önce güçlerinizi kullanmayı öğrenin."

Bir an sustu.

"Sürekli sürekli de aynadan Kassian'a seslenmeyi kes."

Bianca'nın yüzündeki kan çekildi.

Kael'in bunu bildiğini bilmiyordu.

Hiçbir şey söylemedi.

Arkasını döndü ve salondan çıkmak için yürümeye başladı.

Kapıya yaklaştıkça adımlarının hızlandığını fark etti.

Bir an önce buradan çıkmak istiyordu.

Taş kapının eşiğini geçtiğinde Harabeler'in soğuk koridoru karşısına çıktı.

Bianca durmadı.

Hızlı adımlarla koridorda ilerledi.

Ancak kapı arkasından kapandığında nefesini tuttuğunu fark etti.

Elini göğsüne götürdü.

Kalbi hâlâ şiddetle çarpıyordu.

Yüreği ağzındaydı.

Hayatı boyunca Harabeler'in adını duymuş, Kadim Meclis'in varlığını biliyor, onların gücünden ve ne kadar tehlikeli oluklarından haberdar oluyordu. Arada sırada Olaf ile beraber görüşmelere de katılıyordu.

Fakat ilk kez onlarla baş başa kalmıştı.

İlk kez Kael'in gerçek öfkesini bu kadar yakından görmüştü.

Ve ilk kez, Howardların sahip olduğu gücün onları gerçekten koruyup koruyamayacağını sorguladı.

Bianca başını kaldırıp karanlık koridora baktı.

Ardında bıraktığı salonun sessizliği hâlâ kulaklarındaydı.

Sonra yürümeye devam etti.

Taş Han'a, ailesine ve yüzleşmek zorunda olduğu gerçeğe geri dönüyordu.

Gece çoktan yarılanmıştı.

Portus Aurea'nın ışıkları arkalarında küçülürken Olaf ile Tylor, başkente uzanan taş yolda yan yana ilerliyordu. Atlarının nalları ıslak zemine her vurduğunda karanlık gecenin içinde tok bir ses yükseliyor, ardından denizden gelen sert rüzgâr bu sesi uzaklara taşıyordu.

Olaf'ın yüzü yol boyunca hiç değişmemişti.

Bakışları önündeydi.

Bir eli dizginlerde, diğer eli pelerininin altında sıkıca kapalıydı.

Tylor birkaç kez konuşmak için ağzını açmış, fakat her defasında vazgeçmişti.

Sonunda sessizliği bozdu.

"Lordum."

Olaf başını çevirmeden cevap verdi.

"Ne var?"

"Bu kararın geri alınacağını düşünüyor musunuz?"

Olaf birkaç saniye sustu.

"Christian'ın geri adım atacağını sanmıyorum."

Tylor kaşlarını çattı.

"Öyleyse neden başkente gidiyoruz?"

Olaf bu kez ona baktı.

"Çünkü geri adım atmasını istemiyorum."

Tylor anlamamış gibi baktı.

Olaf'ın sesi sakindi fakat o sakinliğin altında bastırılmış büyük bir öfke vardı.

"Onunla konuşmak istiyorum."

"Ya konuşmak istemezse?"

Olaf'ın bakışları yeniden yola döndü.

"O zaman neden istemediğini öğreneceğim."

Bir süre daha ilerlediler.

Rüzgâr şiddetlendi.

Uzaklarda gökyüzünü aydınlatan bir şimşek çaktı.

Tylor başını kaldırıp karanlık gökyüzüne baktı.

"Bu kadar büyük bir gelir kaybını göze almasının bir sebebi olmalı."

"Var."

Olaf'ın cevabı hiç düşünmeden gelmişti.

Tylor ona döndü.

"Nedir?"

Olaf'ın yüzü sertleşti.

"Bizi sınamak."

Tylor'ın yüzündeki ifade değişti.

"Ve sizce sınavın sonunda ne olacak?"

Olaf derin bir nefes aldı.

"Bunu görmek için gidiyorum."

Atlar yollarına devam etti.

Saatler süren yolculuğun ardından gecenin karanlığında başkentin yüksek surları görünmeye başladı.

Şehrin kulelerinde yanan ateşler, uzaktan yıldızlar gibi parlıyordu.

Kraliyet sarayının kuleleri ise diğer bütün yapılardan daha yüksek görünüyordu.

Olaf başını kaldırıp saraya baktı.

Yıllardır bu şehre gelmişti.

Yıllardır aynı surlardan geçmiş, aynı sarayın önünde eğilmiş, aynı hanedanın hükümdarlarıyla konuşmuştu.

Fakat bu gece her şey farklıydı.

Aldous yoktu.

Ve onun yerine genç bir kral vardı.

Christian Montfort.

Olaf'ın yüzünde belli belirsiz bir ifade oluştu.

"İşte geldik."

Tylor cevap vermedi.

Şehrin kapıları önlerine geldiğinde muhafızlar onları durdurdu.

Meşalelerin ışığı OlAF'ın yüzüne vurdu.

Muhafızlardan biri öne çıktı.

"Kimlik."

Olaf pelerininin altından mühürlü yüzüğünü gösterdi.

"Lord Olaf Howard."

Muhafızın yüzündeki ifade bir anda değişti.

Adam diğer muhafızlara baktı.

Ardından kapının açılması için işaret verdi.

"Howard Hanedanı."

Kapılar ağır bir gürültüyle açıldı.

Olaf ile Tylor şehre girdiler.

Başkent hâlâ uyanıktı.

Kralın ölümünün ardından geçen gece boyunca sokaklarda hareketlilik devam etmişti. Saraya giden yollarda askerler vardı. Soyluların arabaları birbiri ardına geçiyor, haber taşıyan atlılar sokaklardan hızla ilerliyordu.

Olaf bütün bunları sessizce izledi.

Sonunda sarayın dış avlusuna ulaştılar.

Atlarından indiklerinde birkaç kraliyet muhafızı yanlarına geldi.

Muhafızların başındaki adam Olaf'ın önünde durdu.

"Lord Howard."

Olaf başını hafifçe eğdi.

"Majesteleri Kral Christian ile görüşmek istiyorum."

Muhafızın yüzünde resmi bir ifade vardı.

"Majesteleri şu anda kabul yapmıyor."

Olaf'ın bakışları sertleşti.

"Ben kabul istemiyorum."

Muhafız sustu.

Olaf devam etti.

"Kraliyet tarafından Howard Hanedanı'nın gelirlerine el konuldu. Bu kararın sebebini kralın kendisinden öğrenmek istiyorum."

Tylor bir adım geride sessizce bekliyordu.

Muhafız, Olaf'ın sözlerinden rahatsız olmuş gibi görünse de sesini değiştirmedi.

"Lordum, yeni kralımız hakkında konuşurken kullandığınız üsluba dikkat etmenizi tavsiye ederim."

Olaf birkaç saniye ona baktı.

"Ben üslubumu biliyorum."

Muhafız başını eğdi.

"Elbette."

Sonra iki muhafızın yanına dönüp kısa bir işaret verdi.

"Lord Howard ve Lord Tylor sarayın kabul salonuna götürülsün."

Olaf ile Tylor saraya doğru ilerlediler.

Büyük kapılardan içeri girdiklerinde onları karşılayan saray görevlileri eskisinden farklıydı.

Olaf bunu hemen fark etti.

Aldous döneminde Howard Hanedanı'na gösterilen saygı hâlâ vardı.

Ama sıcaklık yoktu.

Eskiden Howardların gelişi haber verildiğinde görevliler onları doğrudan konsey odalarına götürürdü.

Bu kez ise uzun koridorlardan geçirilip bekletildiler.

Sarayın duvarlarındaki Montfort sancakları gece boyunca daha da ağır görünüyordu.

Tylor alçak sesle konuştu.

"Bizi bekletiyorlar."

Olaf gözlerini önünden ayırmadı.

"Biliyorum."

"Bu kasıtlı."

Olaf'ın cevabı kısa oldu.

"Elbette."

Sonunda büyük kabul salonuna geldiler.

Kapı açıldı.

İçeride birkaç saray görevlisi ve iki kraliyet danışmanı vardı.

Christian yoktu.

Olaf kapının önünde durdu.

"Majesteleri nerede?"

Danışmanlardan biri ayağa kalktı.

"Kralımız birazdan burada olacak."

Olaf salona girdi.

Tylor da arkasından ilerledi.

Fakat oturmaları için kimse yer göstermedi.

Dakikalar geçti.

Sonra daha fazla dakika.

Olaf ayakta bekliyordu.

Tylor ise sessizce onun yanında duruyordu.

Sonunda büyük kapılar tekrar açıldı.

Bu kez bütün salon sustu.

Christian içeri girdi.

Üzerinde henüz tören kıyafetleri yoktu.

Fakat başındaki taç, artık onun kim olduğunu açıkça gösteriyordu.

Kral Christian I. Montfort.

Christian birkaç adım ilerledi.

Olaf başını eğdi.

"Majesteleri."

Tylor da aynı şekilde selam verdi.

Christian onları birkaç saniye sessizce inceledi.

Sonra gözlerini Olaf'a çevirdi.

"Lord Howard."

Olaf doğruldu.

"Majesteleri."

Christian masanın arkasındaki koltuğa geçti.

Oturdu.

Ardından eliyle karşısındaki sandalyeleri gösterdi.

"Oturabilirsiniz."

Olaf oturdu.

Tylor da onun yanına geçti.

Christian önündeki belgelerden birini aldı.

"Portus Aurea'dan geliyorsunuz."

"Evet."

"Kararım hakkında konuşmak için."

Olaf'ın bakışları Christian'ın yüzünde sabitlendi.

"Evet."

Christian belgeyi masaya bıraktı.

"Kararım değişmeyecek."

Salonda kısa bir sessizlik oldu.

Olaf'ın çenesi gerildi.

"Majesteleri, yıllardır yürürlükte olan bir antlaşmadan söz ediyoruz."

"Biliyorum."

"Öyleyse bu kararın tek taraflı alınamayacağını da biliyorsunuz."

Christian arkasına yaslandı.

"Biliyorum."

Olaf'ın gözleri kısıldı.

"Öyleyse neden?"

Christian cevap vermeden önce birkaç saniye bekledi.

Sonra sakin bir sesle konuştu.

"Çünkü krallığımın geleceğini geçmişte verilmiş kararların insafına bırakmaya niyetim yok."

Olaf'ın yüzündeki ifade değişti.

"Bu antlaşma sizin babanız tarafından da kabul edilmişti."

Christian'ın bakışları sertleşti.

"Babam artık kral değil."

O cümle salonda ağır bir biçimde yankılandı.

Christian ayağa kalktı.

"Ben kralım."

Olaf da yavaşça ayağa kalktı.

İki adam birbirlerine baktılar.

Biri yıllardır Taş Han'ın başında duran bir Howard lorduydu.

Diğeri ise henüz bir gün önce taç giymiş genç bir kral.

Fakat o an ikisi de birbirine boyun eğmeye niyetli görünmüyordu.

Christian birkaç adım yaklaştı.

"Ve size bir şey söyleyeyim Lord Howard."

Olaf sessizce bekledi.

"Bu yalnızca gelirlerinizle ilgili değil."

Olaf'ın gözleri sertleşti.

"Ne demek istiyorsunuz?"

Christian'ın yüzünde çok hafif bir tebessüm belirdi.

"Portus Aurea'da kraliyetin ne kadar söz sahibi olduğunu görmek istiyorum."

Olaf birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.

Sonra ağır bir sesle konuştu.

"Öyleyse bunu açıkça söyleyin."

Christian başını hafifçe eğdi.

"Memnuniyetle."

Bir an durdu.

"Taş Han'ı denetlemeye başlayacağız."

Olaf'ın yüzündeki ifade tamamen değişti.

Christian devam etti.

"Ve bu kez..."

Bakışlarını doğrudan Olaf'ın gözlerine dikti.

"Taş Han'ı yalnızca denetlemeyeceğiz, Lord Howard. Orada kraliyetin ne kadar söz sahibi olduğunu da hatırlatacağız."

Salonda ölüm sessizliği oluştu.

Olaf'ın elleri yavaşça yumruk oldu.

Christian arkasını döndü.

"Yarın sabah ilk emir gönderilecek."

Olaf, kralın arkasından bakarken tek bir şeyi anlamıştı.

Bu artık bir vergi meselesi değildi.

Bu, iki hanedanın birbirine karşı ilk gerçek hamlesiydi.

Ve Portus Aurea, yaklaşan fırtınanın tam ortasında kalacaktı.