1. bölüm / 15
KÖRFEZ: Harabelerin Sırrı1. BÖLÜM | PONS MERCATORİS
Bölümler 15Şu an: 1. BÖLÜM | PONS MERCATORİS
- 1 1. BÖLÜM | PONS MERCATORİS2.135 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. BÖLÜM | YENİ ŞAFAK2.782 kelime
- 3 3. BÖLÜM | FIRTINA2.061 kelime
- 4 4. BÖLÜM | KARANLIĞIN ÇÖKÜŞÜ2.263 kelime
- 5 5. BÖLÜM | SON HÜKÜMDAR2.408 kelime
- 6 6. BÖLÜM | SOĞUK TAÇ2.830 kelime
- 7 7. BÖLÜM | MÜHÜRLÜ KADİFE3.042 kelime
- 8 8. BÖLÜM | KARANLIK EŞİK3.061 kelime
- 9 9. BÖLÜM | ZİFİRİ YANGIN2.701 kelime
- 10 10. BÖLÜM | SOYLU DİRENİŞ2.350 kelime
- 11 11. BÖLÜM | DUVARLARIN ARDINDA2.862 kelime
- 12 12. BÖLÜM | ÖZGÜRLÜĞÜN SON NEFESİ3.078 kelime
- 13 13. BÖLÜM | İNCE ÇİZGİ2.587 kelime
- 14 14. BÖLÜM | SOĞUK SABAH3.897 kelime
- 15 15. BÖLÜM | HÜZÜN PENÇESİ2.471 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı şehirler insanlar tarafından kurulur.
Bazıları ise deniz tarafından seçilir.
Portus Aurea, ikinci türdendi.
Aethelgard Krallığı'nın batı kıyısında, siyah kayalıkların denize saplandığı dar bir körfezin içine kurulmuş bu kadim liman, yüzyıllar boyunca fırtınalarla pazarlık etmiş, dalgalarla savaşmış ve tüccarların altın hırsıyla büyümüştü. Kuzeyden gelen demir, doğudan gelen baharat, güney adalarından taşınan ipek ve batının bilinmeyen limanlarından sürüklenen tuhaf emanetler önce bu körfeze uğrar, sonra bütün krallığa dağılırdı. Aethelgard'ın hazinesi sarayda değil, bu limanın taşlarında nefes alırdı.
Şehrin üzerine çöken gökyüzü o gece kurşun rengindeydi.
Rüzgâr, denizin üzerinden keskin bir bıçak gibi geçiyor; tuz, yosun ve ıslak taş kokusunu sokaklara sürüklüyordu. Limandaki direkler inliyor, zincirler geriliyor, demir halkalar taş duvarlara vurdukça boğuk çan seslerini andıran uğultular yükseliyordu. Hiç kimse bunu yüksek sesle söylemezdi ama Portus Aurea halkı bilirdi: Körfez böyle nefes aldığında, denizin altında bir şeyler uyanırdı.
Körfezin tam ortasında, karanlık suların üzerine oturtulmuş devasa bir gölge yükseliyordu.
Pons Mercatoris.
Taş Han.
İlk bakışta bir köprüyü andırırdı; ikinci bakışta bir kaleyi; üçüncü bakışta ise denizin üzerine diz çökmüş taş bir yaratığı. Yüzlerce kemer üzerine oturan devasa yapı, limanın iki yakasını birbirine bağlıyor; dükkânları, han odaları, gümrük salonları, depoları ve pazar avlularıyla başlı başına yaşayan bir şehir gibi görünüyordu. Gündüzleri tüccarların bağırışları, demircilerin örs sesleri ve para sayan ellerin hışırtısıyla dolup taşar; geceleri ise yalnızca çarkların bitmek bilmeyen iniltileri duyulurdu.
Yapının tam kalbinde, denizi ikiye ayıran Su Kapısı duruyordu.
On iki kat yüksekliğindeki bu mekanik dev, bronz dişliler, meşe kirişler ve siyah demir zincirlerden oluşan muazzam bir düzenekle açılıp kapanıyordu. Kapı açıldığında okyanusun ticareti içeri girerdi. Kapandığında ise bütün Aethelgard dış dünyaya sırtını dönerdi.
Krallar tahta çıkmış, krallar ölmüş; ordular yürümüş, şehirler yanmıştı.
Fakat Su Kapısı her sabah aynı ağır gıcırtıyla açılmış, her gece aynı sabırla kapanmıştı.
Bu yüzden yaşlı denizciler arasında eski bir söz dolaşırdı:
"Tahtı Montfortlar taşır; krallığı Taş Han ayakta tutar."
Bu sözün sarayda söylenmesi vatana ihanet sayılırdı.
Çünkü Pons Mercatoris artık yalnızca bir geçit değildi. Son yıllarda yapılan olağanüstü restorasyonla birlikte, neredeyse yeniden doğmuştu. Çatlak kuleler yükselmiş, çökmüş kemerler ayağa kaldırılmış, çarklar yeniden döndürülmüş, Su Kapısı eskisinden daha güçlü hâle getirilmişti. Krallığın hiçbir soylusu böylesine büyük bir serveti tek başına harcayamazdı.
Bunu yapan aile, zenginliğin ötesinde bir şeye sahip olmalıydı.
İnsanlar bunun yalnızca ticaret olduğunu sanıyordu.
Saray bunun siyasi bir meydan okuma olduğuna inanıyordu.
Rahipler bunun Tanrı'nın dengesini bozacak kadar büyük bir servet olduğunu fısıldıyordu.
Fakat hiçbiri gerçeği bilmiyordu.
Taş Han'ın temelleri denizin üzerine değil, denizin altına inşa edilmişti.
Ve o temeller, insan hafızasının ulaşabildiği en eski kayıtlardan bile daha yaşlıydı.
Derinliklerde, gün ışığının hiçbir zaman dokunmadığı taş galeriler uzanıyor; üzerlerinde unutulmuş alfabeler, kırılmış mühürler ve insan eliyle yapılmadığı anlaşılan kemerler sessizce bekliyordu. Şehrin ilk kurulduğu günden beri bu harabelerden söz edilirdi; fakat kimse onların gerçekten var olduğuna inanmazdı.
Çünkü bazı sırlar, efsane olarak kaldığı sürece güvenlidir.
Gerçek oldukları an, dünya değişir.
O gece körfezin üzerinde dolaşan fırtına sıradan değildi.
Dalgalar, Taş Han'ın ayaklarına öfkeyle çarpıyor; su, kemerlerin arasından yükselip taş duvarları yalıyor; rüzgâr kulelerin arasında dolaşırken anlaşılmaz fısıltılar taşıyordu. Nöbetçiler bunu yalnızca fırtınanın sesi sandılar.
Yanılıyorlardı.
Denizin altında, mühürlerden biri ilk kez kıpırdamıştı.
Aynı anda Taş Han'ın en yüksek kulesinde, Portus Aurea'nın ve geçidin efendisi olan hanenin arması rüzgârda ağır ağır dalgalanıyordu.
Altın zemin üzerine siyah bir şimşek.
Ve onun altında yazılı tek kelime:
Howard.
Kulenin en üst katındaki çalışma odası, Taş Han'ın geri kalanından farklıydı.
Aşağıdaki koridorlarda tüccarların sesleri, muhasebecilerin hesap tartışmaları ve nöbetçilerin adımları yankılanırken, bu odada yalnızca saatin tik takları ve uzaktan gelen çark uğultusu duyulurdu. Odanın duvarlarını kaplayan raflar, Aethelgard'ın kuruluşundan önce yazıldığı söylenen haritalar, deniz kayıtları ve mühürlü tomarlarla doluydu. Pencerenin önündeki siyah meşe masanın üzerinde ise tek bir mum yanıyordu.
Lord Olaf Howard, alevin titrek ışığını uzun süre sessizce izledi.
İnsanlar onu Portus Aurea'nın en zengin soylusu olarak tanıyordu. Tüccarlar onun adını altınla, denizciler güvenlikle, saray ise tehlikeli bir nüfuzla eş tutuyordu. Fakat hiçbir insan, geceleri gömleğini çıkardığında bedeninde açılan yanıkları görmemişti.
Olaf yavaşça sağ elini uzattı.
Alev, görünmez bir el tarafından çekilmiş gibi mumdan ayrıldı ve havada ince bir şerit hâlinde yükseldi. Parmaklarının arasında dolaştı; önce turuncuya, sonra kızıla, ardından neredeyse beyaza yaklaşan bir renge büründü. O an omzunun altında, kaburgalarına yakın bir yerde keskin bir acı saplandı.
Alev söndü.
Olaf gözlerini kapadı.
Yine.
Her kullanımda bedeninden bir parça eksiliyordu. Güç ona ait değildi; yalnızca emanetti ve her emanet, sahibine er ya da geç bedelini ödetirdi.
Kapı sessizce açıldı.
Bianca Howard, içeri girdiğinde rüzgârın uğultusu bile hafifledi. Üzerindeki koyu mavi elbise, fırtınanın gölgesiyle aynı renkteydi. Pencereye yaklaşmadı; çünkü dışarıdaki denize baktığı her an, onu susturabilecek güce sahip olduğunu hatırlıyordu.
"Yine yandın," dedi.
Bu bir soru değildi.
Olaf cevap vermedi.
Bianca onun yanına geldi, fakat elini uzatmadı. Yanıkları iyileştiremezdi. Onları hiçbir güç iyileştiremezdi. Howard soyunun laneti, yalnızca acıyı değil, acının hatırasını da bedenlerine kazıyordu.
"Fırtına büyüyor," dedi Bianca.
"Biliyorum."
"Limanın dış mendireğinde iki gemi sürükleniyor. Eğer Su Kapısı kapanmazsa sabaha kadar parçalanırlar."
Olaf başını çevirmedi.
"Ve eğer sen fırtınayı durdurursan," dedi yavaşça, "dünyanın başka bir yerinde bir çocuk annesini kaybedecek."
Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Bianca, yıllar önce gücünü ilk kez kullandığı günü hiç unutamamıştı. Portus Aurea'yı yıkacak bir kasırgayı dağıtmış, binlerce insanı kurtarmıştı. Ertesi hafta kuzeydeki bir köyde, hiçbir sebep yokken bütün bir aile uçurumdan düşerek ölmüştü. Başta bunu tesadüf sanmıştı.
İkinci kez kullandığında bir şehir yanmıştı.
Üçüncü kez kullandığında hiç tanımadığı bir adam kendi oğlunu öldürmüştü.
Dördüncü kez kullandıktan sonra ise Bianca Howard bir daha gönüllü olarak gökyüzüne dokunmamıştı.
Kapı bu kez daha sert açıldı.
İçeri giren genç adam, eşiği geçmeden durdu.
Cedric Howard.
Yirmili yaşlarının ortasındaydı; uzun boylu, koyu saçlı ve yüzünde sürekli bastırılmış bir yorgunluk taşıyan bir genç adam. Sağ elinde deri bir eldiven vardı, sol elinde ise yoktu. Eldivensiz parmaklarının çevresinde, dikkatle bakıldığında görülebilen ince mavi kıvılcımlar dolaşıyordu.
Annesine yaklaşmadı.
Babasının omzuna dokunmadı.
Masaya da temas etmedi.
Odadaki herkes, onun yalnızca insanlardan değil, dünyadan da uzak durmak zorunda olduğunu biliyordu.
"Saraydan haber var," dedi.
Olaf gözlerini açtı.
Cedric masaya mühürlü bir tomar bıraktı. Tomar, Montfort armasıyla kapatılmıştı.
"Kral IV. Aldous, yarın şafakla birlikte Prens Christian'ı Portus Aurea'ya gönderiyor. Resmî gerekçe, Taş Han'ın gümrük kayıtlarının incelenmesi."
Bianca'nın bakışları sertleşti.
"Gerçek gerekçe?"
Cedric kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi.
"Bize güvenmiyorlar."
Olaf mührü kırmadan tomara baktı.
"Hayır," dedi. "Bize güvenmedikleri yıllar önceydi. Artık bizden korkuyorlar; sadece neden korktuklarını bilmiyorlar."
Tam o anda odanın arkasındaki kitap raflarından birinin önünde duran genç kız başını kaldırdı.
Kimsenin ne zaman içeri girdiğini fark etmediği kadar sessizdi.
Annabel Howard.
Elindeki deri ciltli kitabın sayfaları açıktı, fakat gözleri satırlarda değildi. Bir noktaya odaklanmış gibi duruyor, sanki odanın içini değil de başka bir yeri görüyordu.
"Saray muhafızlarının zihinlerine dokundum," dedi fısıltıya yakın bir sesle.
Cedric istemsizce döndü.
"Neden?"
"Kralın ne bildiğini anlamamız gerekiyordu."
"Ne öğrendin?"
Annabel'in yüzündeki ifade yavaşça değişti.
Önce şaşkınlığa...
Sonra boşluğa...
Ardından korkuya.
"Elimdeki kitap..." dedi. "Bu kitabı neden okuyordum?"
Hiç kimse konuşmadı.
Annabel babasına baktı.
"Baba..."
Sesi titredi.
"Ben çocukken annem bana denizi göstermek için nereye götürürdü?"
Bianca gözlerini kapadı.
Olaf'ın yüzündeki bütün sertlik çöktü.
Annabel bir anısını daha kaybetmişti.
Ve bu kez kaybettiği şey yalnızca bir bilgi değil, bir çocukluk günüydü.
Koridorun derinliklerinden bir kahkaha sesi yükseldi.
Şöminenin bulunduğu salonda Tylor Gold, oğlu Simon'a eski bir denizci hikâyesi anlatıyordu. Baba ile oğulun sesleri, bu kulenin duvarlarına çarpıp yukarı kadar ulaşıyordu. Hayatın sıradan ritmi, bu odadaki sessiz felaketlere inat varlığını sürdürüyordu.
Cedric kapıya yöneldi.
"Nereye gidiyorsun?" diye sordu Bianca.
"Alt katlara."
"Neden?"
Cedric duraksadı.
"Çünkü çarkların sesi değişti."
Odadaki üç kişi aynı anda sustu.
Pons Mercatoris'in çarkları yüzyıllardır aynı ritimde dönerdi.
Eğer o ses değişmişse...
Bir şey, denizin altında gerçekten uyanıyordu.
Olaf pencereye doğru yürüdü ve bir süre konuşmadı. Körfezin üzerine çöken fırtına, kule camlarını titretiyor; uzaktan gelen dalga sesleri, Taş Han’ın taş duvarlarında boğuk yankılar bırakıyordu.
“Hayır,” dedi sonunda. “Şu an hiçbir şey yapmayacağız.”
Cedric babasına döndü.
“Ama—”
“Henüz değil.”
Olaf’ın sesi sert değildi; aksine, alışılmışın aksine yorgundu.
“Bu yapı altı yüz yıldır ayakta. Çarklar bazen farklı ses çıkarır, deniz bazen farklı nefes alır. Biz, korkularımızın peşinden koşacak bir aile değiliz.”
Cedric cevap vermedi. Başını hafifçe eğdi. Babasının sözlerine itiraz etmek istemiyordu; fakat kulakları hâlâ o uğultuyu duyuyordu.
Bianca sessizce Annabel’in yanına gitti. Genç kız hâlâ elindeki kitabı tutuyordu; fakat sayfaları çevirmiyor, yalnızca kapağına bakıyordu.
“Adı neydi?” diye sordu Annabel.
“Neyin?”
“Bu kitabın.”
Bianca kitabı eline aldı. Deri cildin üzerine altın yaldızla işlenmiş harfleri okudu.
“Batı Denizlerinin Eski Akıntıları.”
Annabel gözlerini kapadı.
“Ben bunu en az üç kez okumuştum.”
“Evet.”
“Hiçbir şey hatırlamıyorum.”
Bianca’nın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi; acıyı saklamak için öğrenilmiş bir gülümseme.
“O zaman dördüncü kez okursun.”
Annabel başını salladı; ama ikisi de bunun teselli olmadığını biliyordu.
Koridordan yine kahkaha sesleri yükseldi.
Cedric kapıyı açıp dışarı çıktığında, kule ile aile salonunu birbirine bağlayan uzun taş koridordan geçti. Aşağı kattaki büyük salonda şömine yanıyor, sıcak ışık taş zemine yayılıyordu.
Tylor Gold, masanın üzerine yaydığı tahta oyma parçalarını Simon’a gösteriyordu.
“Bak,” diyordu, “eğer damarı ters kesersen ahşap çatlar. Sabır göstermeyen usta, sonunda odun kesmiş olur; gemi değil.”
Simon dikkatle babasını dinliyordu.
Cedric’i görünce ayağa kalktı.
“Kuzen!”
Cedric istemsizce bir adım geri çekildi.
Simon bunu fark etmedi. Her zaman olduğu gibi, Cedric’in mesafesini utangaçlığına yordu.
“Yarın limana inecek misin?” diye sordu Simon. “Babam yeni gelen kuzey gemilerini gösterecek.”
Cedric sağ elindeki deri eldiveni düzeltti.
“Belki.”
Tylor ayağa kalktı.
“Lord Cedric,” dedi saygıyla. “Fırtına sabaha kadar diner mi dersiniz?”
Cedric kısa bir an durdu. Annesinin yüzü gözlerinin önüne geldi.
“Umarım diner.”
Tylor gülümsedi.
“Bianca Hanım gökyüzünü görünce hep önceden hisseder. Kadının sezgisi kuvvetlidir.”
Cedric’in bakışları bir anlığına dondu.
“Evet,” dedi. “Oldukça kuvvetlidir.”
Sözlerini bitirir bitirmez koridorun diğer ucundan yavaş adımlar duyuldu.
Taş zeminde baston sesi yankılanıyordu.
Ellen Howard Gold görünmüştü.
Diğerlerinden farklı olarak ayakkabı giymiyordu. İnce deri çoraplarının üzerinden taş zemine bastığı her adımda yüz kasları belli belirsiz geriliyor, ama bunu ustalıkla gizliyordu.
“Fırtına hâlâ dinmedi mi?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Tylor. “Sabaha kadar sürecek gibi görünüyor.”
Ellen başını kaldırıp pencereye baktı. Körfezin karanlığı gözlerine vurdu.
“Bazı fırtınalar sabahı beklemez,” diye mırıldandı.
Kimse bu cümleye cevap vermedi.
Şöminedeki odun çıtırdadı.
Dışarıda rüzgâr biraz daha sert esti.
Ve Taş Han, denizin ortasında, her zamanki gibi sessiz görünmeye devam etti.
Gece, yavaş yavaş denizin üzerine çöktü.
Taş Han'ın koridorlarında yanan yağ lambaları birer birer söndürüldü; dükkân kepenkleri kapandı, muhasebe odalarının kapıları mühürlendi, nöbet değişimleri yapıldı. Fırtına sabaha kadar sürdü, fakat Bianca pencereye bir daha yaklaşmadı.
Howard ailesi o gece aynı çatı altında uyudu; fakat hiçbirinin uykusu birbirine benzemedi.
Olaf, yıllardır ilk kez aynı rüyayı iki gece üst üste gördü.
Bianca, uzak bir yerde ağlayan bir çocuğun sesini duyduğunu sandı.
Cedric, avuçlarını yumruk yaparak uyudu; çünkü uykusunda bile birine dokunmaktan korkuyordu.
Annabel ise sabaha karşı uyandığında odasının kapısını açık bırakan kişinin kim olduğunu hatırlamıyordu.
Şafak, Portus Aurea'ya ağır ağır geldi.
Fırtınanın ardından gökyüzü açılmış, körfezin üzerindeki bulutlar parçalanarak doğuya sürüklenmişti. Islak taş sokaklar güneş ışığını mat bir gümüş gibi yansıtıyor, limandaki gemiler gece boyunca dövülen halatlarını yeniden geriyordu. Şehir, sanki hiçbir şey olmamış gibi uyanıyordu.
Portus Aurea'nın en şaşırtıcı yanı buydu.
Deniz ne kadar öfkelenirse öfkelensin, ticaret ertesi sabah mutlaka yeniden başlardı.
Taş Han'ın büyük avlusunda dükkânlar açılıyor, un çuvalları taşınıyor, baharat sandıkları tartılıyor, kuzeyden gelen demir külçeleri vinçlerle indiriliyordu. Gümrük memurları kayıt tutuyor, haberciler koşuyor, tüccarlar daha güneş tam yükselmeden pazarlığa başlıyordu.
Şehrin kalbi yeniden atıyordu.
Cedric avlunun üst katındaki kemerli balkonda durmuş, aşağıdaki kalabalığı izliyordu. Küçüklüğünden beri bu manzaraya alışkındı; yine de her sabah aynı düşünce aklına gelirdi: Eğer Su Kapısı bir gün açılmazsa, bütün bu insanlar ne yapardı?
"Bugün çok sessizsin."
Ses arkasından gelmişti.
Cedric dönmeden önce kimin geldiğini biliyordu.
Annabel yanına yaklaşmış, korkuluğa yaslanmıştı. Elinde ince bir defter vardı.
"Yine not mu tutuyorsun?" diye sordu Cedric.
Annabel başını salladı.
"Hatırlamadığım şeyleri yazıyorum."
Defteri açtı.
Sayfaların çoğu kısa cümlelerle doluydu.
Annem mavi elbiseyi sever.
Babam düşünürken sağ kaşını kaldırır.
Cedric bana çocukken deniz kabuğu toplamayı öğretmişti.
Cedric satırlara baktıktan sonra gözlerini kaçırdı.
"Bunları bana sen anlatmıştın," dedi Annabel. "Yoksa hiçbiri aklımda kalmıyor."
Cedric bir şey söylemedi.
Bazı acılar, teselli edilmek istemezdi.
Tam o sırada avlunun dış kapısından yükselen boru sesi bütün Taş Han'da yankılandı.
Kalabalık bir anda durdu.
Tüccarlar konuşmayı kesti.
Muhasebeciler başlarını kaldırdı.
Muhafızlar sıraya geçti.
Ana geçidin önünde kraliyet sancakları görünmüştü.
Altın zemin üzerine siyah taç.
Montfort Hanedanı.
Demir nallı atlar taş zemine vurdukça ses bütün avluya yayıldı. Önce mızraklı muhafızlar girdi, ardından kırmızı pelerinli saray görevlileri, en sonunda ise koyu gri zırhı ve siyah peleriniyle genç bir adam.
Prens Christian Montfort.
Atından inmedi.
Gözlerini yavaşça Taş Han'ın kemerlerinde gezdirdi; ardından Su Kapısı'na, kulelere ve en sonunda Howard ailesinin balkonuna çevirdi.
Yüzünde öfke yoktu.
Hayranlık da.
Yalnızca dikkat vardı.
Sarayın en tehlikeli adamı olduğu söylenirdi; çünkü Christian, kılıçtan çok rakamlarla savaşırdı. Bir tüccarın servetini, bir limanın gücünü, bir soylunun niyetini defterlerden okuyabildiği anlatılırdı.
Ve bugün, Aethelgard Krallığı'nın en zengin ailesinin hesaplarını incelemek için gelmişti.
Cedric ile Christian'ın bakışları birkaç saniye boyunca birbirine kilitlendi.
Ne selam verdiler.
Ne de baş eğdiler.
Aşağıda duran kalabalık bunu sıradan bir resmiyet sandı.
Fakat balkonun gölgesinde duran Olaf Howard, bu bakışmanın gelecekteki uzun bir savaşın ilk cümlesi olduğunu hissetmişti.
Bölüm etkileşimi
