2. BÖLÜM | YENİ ŞAFAK

Vaveyla Yazarı: Mert Uçar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 2. BÖLÜM | YENİ ŞAFAK

Prens Christian Montfort atından ağır ağır indi.

Avludaki taş zemine çizmeleri değdiği anda, çevredeki bütün uğultu sanki bir adım geri çekildi. Kraliyet muhafızları iki yana açılırken, Christian tek kelime etmeden Pons Mercatoris'in kemerlerine baktı. Yapıyı ilk kez görmüyordu; çocukluğunda babası Kral IV. Aldous ile birkaç kez Portus Aurea'ya gelmişti. O zamanlar Taş Han yorgun, çatlak ve bakımsızdı. Şimdi ise karşısında duran yapı, adeta yeniden doğmuş gibiydi.

Kusursuzdu.

İşte onu asıl rahatsız eden de buydu.

Aethelgard'da hiçbir şey kusursuz değildi.

Kaleler çökerdi.

Yollar bozulurdu.

Köprüler çürürdü.

Vergi kayıtları eksik çıkardı.

İnsanlar hata yapardı.

Fakat Pons Mercatoris son on yıldır tek bir hata yapmamıştı.

Ne ticaret durmuştu, ne gelir azalmıştı, ne de mekanizmalar arızalanmıştı.

Bir devlet görevlisinin gözünde bu, başarıdan çok bir bilmeceydi.

Christian merdivenlere yöneldiğinde, Taş Han'ın yöneticileri onu karşılamak üzere çoktan dizilmişti. Gümrük kâtipleri, liman muhafızları, başmühendisler ve ticaret loncalarının temsilcileri tek tek eğildiler. O ise yalnızca başını hafifçe salladı.

Bakışları, üst kattaki balkonda duran siyah giyimli adama takıldı.

Lord Olaf Howard.

Yıllardır adı defterlerde, raporlarda ve saray toplantılarında karşısına çıkan adam.

Kral IV. Aldous'un en çok söz ettiği kişi.

Kraliçe Eleanor'un en dikkatle izlediği aile.

Christian, Olaf'ı uzaktan incelerken ilk dikkatini çeken şey zenginliği değil, sakinliğiydi.

Çoğu soylu, kraliyet mensupları geldiğinde ya gereğinden fazla saygılı davranır ya da gereğinden fazla gururlu görünmeye çalışırdı.

Olaf ikisini de yapmıyordu.

Sanki bu bina kadar eskiydi.

Sanki burada duran kişi bir tüccar değil, bu taşların hafızasıydı.

Balkondan aşağı inmeleri uzun sürmedi.

Olaf merdivenlerin son basamağında durdu.

Christian ise avlunun ortasında.

İki adam arasında yalnızca birkaç adım vardı.

"Prens Christian Montfort," dedi Olaf, "Pons Mercatoris'e hoş geldiniz."

"Misafir değilim, Lord Howard."

Olaf'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Biliyorum."

Christian doğrudan konuya girdi.

"Majesteleri Kral IV. Aldous'un emriyle geldim. Son on iki yıla ait bütün gümrük kayıtları, restorasyon harcamaları, liman sözleşmeleri ve Su Kapısı bakım defterleri tarafıma teslim edilecek."

"Elbette."

"Tamamı."

"Elbette."

"Eksiksiz."

Olaf bu kez gülümsemedi.

"Howard Hanedanı'nın saklayacak hiçbir şeyi yoktur, Prens."

Christian ilk kez gözlerini doğrudan Olaf'ın gözlerine çevirdi.

"İnsanlar genellikle bunu söylediklerinde, gerçekten saklayacak bir şeyleri olur."

Avludaki hava ağırlaştı.

Lonca temsilcileri başlarını öne eğdi.

Muhafızlar kıpırdamamaya çalıştı.

Cedric ise balkondan aşağıdaki konuşmayı izliyordu.

Olaf'ın sesi değişmedi.

"Şüphe, devlet yönetiminin doğal parçasıdır."

"Evet."

"Fakat şüphe ile önyargı arasında ince bir çizgi vardır."

Christian bir adım yaklaştı.

"Ben rakamlarla konuşurum, Lord Howard. Rakamlar önyargılı değildir."

Olaf cevap vermeden önce kısa bir sessizlik oldu.

"Öyleyse sizi hayal kırıklığına uğratacağız."

"Göreceğiz."

Bu kısa konuşma dışarıdan bakıldığında sıradan bir resmî selamlaşmaydı.

Fakat Portus Aurea'da bulunan herkes, görünmeyen bir gerilimin avlunun üzerine çöktüğünü hissetmişti.

Çünkü Howard Hanedanı ile Montfort Hanedanı arasındaki ilişki hiçbir zaman yalnızca vergi meselesi olmamıştı.

Taş Han, Aethelgard'ın kalbiydi.

Krallığın deniz ticaretinin neredeyse üçte ikisi buradan geçiyor; yabancı tüccarlar önce burada vergi ödüyor, sonra ülkenin iç bölgelerine dağılıyordu.

Saray ordularını besleyen altının büyük bölümü, bu kemerlerin altından geçmişti.

Kral IV. Aldous bunu biliyordu.

Bu yüzden Howard'lara ihtiyaç duyuyordu.

Fakat aynı nedenle onlardan korkuyordu.

Çünkü hiçbir kral, krallığının en önemli kapısının başka bir ailenin elinde olmasını istemezdi.

Christian çocukluğundan beri babasının bu cümleyi defalarca kurduğunu duymuştu.

"Taht benim olabilir, ama körfezin anahtarı onların elinde."

Sarayda yıllardır aynı soru soruluyordu.

Howard ailesi bu serveti nasıl elde etmişti?

Pons Mercatoris'in restorasyonu için harcanan altın, kraliyet hazinesinin yıllık gelirine yakındı.

Buna rağmen Howard'ların ne başka limanları vardı, ne madenleri, ne de sömürgeleri.

Hesaplar tutuyordu.

Fakat büyüklük tutmuyordu.

Christian'ın görevi tam da buydu.

Rakamların içinde saklanan imkânsızlığı bulmak.

Olaf ise bunu anlamıştı.

Prens, altın aramaya gelmemişti.

Tutarsızlık aramaya gelmişti.

Ve Howard ailesi, yüzyıllardır en çok bundan korkuyordu.

Çünkü onların sırrı hiçbir zaman kasalarda değildi.

Sır, kanlarındaydı.

"Konak hazırlattık," dedi Olaf.

"Teşekkür ederim. Taş Han'da kalacağım."

Olaf'ın bakışları bir anlığına değişti.

"Misafir odalarımız emrinizdedir."

"Misafir odasında değil," dedi Christian. "Doğu kanadındaki eski idari odalarda."

Olaf bu kez gerçekten şaşırmıştı.

Doğu kanadı yıllardır kullanılmıyordu.

Eski muhasebe arşivleri, kırık mobilyalar ve kapatılmış kayıt odaları dışında orada hiçbir şey yoktu.

"Orası oldukça eski ve rahatsızdır."

"Ben rahat etmeye gelmedim."

Christian merdivenlere yöneldi.

Geçerken bir an durdu ve başını kaldırıp Taş Han'ın kulelerine baktı.

"Bu bina çok güzel restore edilmiş."

Olaf sessiz kaldı.

Christian ekledi:

"Fakat bazen en sağlam görünen yapılar, en eski çatlaklarını en iyi saklayan yapılardır."

Prens yürüyüp giderken avludaki insanlar yavaş yavaş nefes almaya başladı.

Olaf uzun süre onun arkasından baktı.

Sonra çok alçak bir sesle, yalnızca kendisinin duyabileceği kadar kısık konuştu.

"Hoş geldin, Christian Montfort."

"Umarım aradığın şeyi bulamazsın."

Kuzey kulesinin aile salonunda ağır bir sessizlik hâkimdi.

Şöminedeki ateş yavaş yavaş yanıyor, pencerelerden süzülen sabah ışığı taş zemine solgun çizgiler bırakıyordu. Bianca ayakta duruyor, Annabel elindeki küçük defteri parmaklarının arasında çeviriyor, Cedric ise pencerenin yanında körfezi seyrediyordu. Ellen, şöminenin yakınındaki yüksek sırtlı sandalyeye oturmuştu. Tylor ile Simon ise bu resmî bekleyişin ağırlığını tam kavrayamamış gibi birbirlerine kısa cümlelerle fısıldıyorlardı.

Koridordan yaklaşan ayak sesleri duyuldu.

Önce iki kraliyet muhafızı geçti.

Ardından Prens Christian Montfort göründü.

Koyu gri pelerini omuzlarından ağır ağır dökülüyor, çizmeleri taş zeminde ölçülü adımlarla yankılanıyordu. Yüzünde ne yol yorgunluğu ne de misafir nezaketi vardı. Odaya, sanki uzun zamandır ait olduğu bir yere dönüyormuş gibi girdi.

Olaf birkaç adım gerisinden geliyordu.

Christian ilk olarak Bianca'nın önünde durdu.

"Leydi Bianca Howard."

Bianca başını hafifçe eğdi.

"Hoş geldiniz, Prens."

Christian elini uzattı.

Bianca elini verdi.

Prens birkaç saniye boyunca onun elini bırakmadı.

"Elleriniz soğuk."

"Liman rüzgârı."

Christian gözlerini kadının yüzünden ayırmadı.

"Hayır," dedi sakin bir sesle. "Bu başka bir şey."

Bianca elini yavaşça geri çekti.

"Portus Aurea'da insanlar denizi fazla ciddiye alır."

"Ben insanları ciddiye alırım."

Christian tek bir adım yana kaydı ve Cedric'in önünde durdu.

"Demek varis sensin."

Cedric yalnızca başını eğdi.

"Prens."

Christian elini uzattı.

Cedric, sağ elindeki deri eldivenle tokalaştı.

Prens bunu hemen fark etti.

"Eldivenlerini hiç çıkarmıyor musun?"

"Alışkanlık."

"İlginç."

Kısa bir sessizlik oldu.

Christian, Cedric'in elini biraz daha sıkı sıktı.

"Portus Aurea'da senin iyi bir savaşçı olduğun söyleniyor."

"İnsanlar çok şey söyler."

"Ben söylentilere değil, sonuçlara inanırım."

Cedric'in yüzünde en küçük bir ifade değişmedi.

"Ben de."

İki genç adamın bakışları birbirine kilitlendi.

Odadaki herkes, görünmez bir gerilimin ikisinin arasında gerildiğini hissediyordu.

Christian sonunda elini bıraktı.

"Bir gün antrenman yaparız."

"Uygun bir zamanda."

"Ben zamanı beklemem."

Cedric cevap vermedi.

Christian bu kez Annabel'e döndü.

"Leydi Annabel Howard."

Annabel zarifçe eğildi.

"Hoş geldiniz."

Christian onun elini sıkarken dikkatle yüzüne baktı.

"Daha önce karşılaştık mı?"

Annabel duraksadı.

"Sanmıyorum."

"Emin misiniz"

"Eminim" dedi Annabel kararlı bir ses tonuyla. Christian Annabel'den etkilenmişti ne de olsa daha önce onun kadar zarif, onun kadar güzelliğiyle insanı mest eden biriyle karşılaşmış sayılmazdı. Annabelin elini yavaşça dudaklarına götürerek öptükten sonra:

"Çok memnun oldum" dedi Christian.

Sonra Ellen'a döndü.

"Leydi Ellen Gold."

Ellen ayağa kalktı.

"Prens."

Christian'ın bakışları aşağı kaydı.

Ayakkabı giymediğini fark etmişti.

"Taş zeminde yürümek sizi rahatsız etmiyor mu?"

Ellen'in sesi sakindi.

"İnsan her şeye alışır."

"Ben buna inanmam."

"İnanmak zorunda değilsiniz."

Christian kısa bir an sustu. Bilge görünümlü ama son derece zarif olan Ellen'ı kafasında bu hanedanın en tehlikelisi olarak kodlamıştı bile.

Sonra Tylor'ın önünde durdu.

"Bay Gold."

Tylor hafifçe eğildi.

"Prens Hazretleri."

"Siz Howard değilsiniz."

"Evet, ben Howard değilim ama böylesine muazzam bir ailenin parçası olmaktan da gurur duyuyorum" diyerek Ellen'ın elini tuttu.

"Bu kadar güçlü bir ailenin içinde yaşamak zor olmalı."

Tylor bunu iltifat sandı.

"Zaman zaman."

Christian gülümsedi.

"Evet. Dışarıdan öyle görünüyor."

Son olarak Simon'a baktı.

Genç delikanlı heyecanla başını eğdi.

"Prens Hazretleri."

"Kaç yaşındasın?"

"On sekiz."

"Güzel yaş."

Simon gülümsedi.

Christian ekledi:

"İnsanların en kolay kandırıldığı yaş."

Simon'ın gülümsemesi yavaşça silindi. Cedric öne çıktı
"Neyi kast ettiniz prens? Açıkçası sizi ne söyleyecekse doğrudan söyleyecek biri olarak duymuştum"

Prens Christian, Cedric'ten gelen soruyla arkasını döndü "Ben de sizi ne söyleyeceğimi anlayacak kadar zeki diye duymuştum... Yanılmışlar desenize" diyerek aalaycı bir gülüş attı.

Cedrik yumruğunu sıktı, sinirlendiği belli oluyordu. Tam o sırada Bianca bunu anladığı için öne atıldı.

"Prens hazretleri ziyafetimiz sizler için hazır dilerseniz sofraya geçelim. Ne dersiniz?"

Olaf birkaç adım öne çıktı.

"Prens Christian, ailemle tanıştınız."

Christian gözlerini yeniden Olaf'a çevirdi.

"Evet."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Oldukça... ilginç bir aile."

Olaf'ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.

"Biz de sizi ilginç bulduk. Şimdi eşimin de dediği gibi sofraya geçebiliriz"

Christian önden buyur edildi. Uzun ve oldukça görkemli koridoru geçerken en güzel tabloların burada olduğu belli oluyordu. Meşalelerin titrek aleviyle hüznünü saklayamayan yağlı boyalar, tabloyla resmen dans eder gibi bir uyum içindeydi.

Christian etkilendi ve söze girdi:

"Lord Olaf, tablolar dikkatimi çekti. Özel bir ressamınız mı var?"

Lord Olaf gülümsedi:

"Evet, tablolarımız oldukça hoştur ama özel bir ressamımız yok. Ben bu tabloları dünyanın dört bir bucağından özenle seçtim. Benim için bir mekânın ruhu dekorasyondan geçer. Taş Han başlı başına derin bir ruha sahip ancak resim bambaşka bir şeydir."

Christian şaşkınlıkla Olaf'ı dinledi:

"Söylediklerinize katılmamak mümkün değil, Lord Olaf."

İlerlemeye devam ettiler ve yemek salonuna vardılar. İçerisi dışarıdan da güzeldi; duvarlar yarıya kadar ince mermer ustalığıyla döşenmiş, devamında desenli bordo duvarlar yer almıştı. Tavan oldukça yüksekti, tavanın ortasındaki görkemli avize salonun tamamlayıcısıydı. Yemek masasına sırayla yerleşildi.

Bașta Lord Olaf; solunda Leydi Bianca, sağında Prens Christian, Christian'ın yanında Cedric, onun karşısında Tylor, yanında Simon ve masanın diğer ucunda da Leydi Ellen yer alıyordu.

Yüksek kemerli tavan boyunca demir avizeler uzanıyor, her birinde onlarca mum yanıyordu. Uzun meşe masa, koyu yeşil bir örtüyle kaplanmış; gümüş şamdanlar, kristal kadehler ve porselen tabaklar kusursuz bir simetriyle yerleştirilmişti. Masanın tam ortasında, limandan o sabah tutulan en iri levrek, limon ve yabani otlarla süslenmiş büyük bir servis tabağında duruyordu. Onun yanında fırınlanmış ördek, kuzey dağlarından getirilen geyik eti, baharatlı sebze yemekleri, taze ekmekler, peynirler, incir reçelleri ve sıcak çorbalar sıralanıyordu.

Her ayrıntı düşünülmüştü.

Çünkü Bianca Howard hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı.

Christian etkilenmişti

"Oldukça cömertsiniz. Ne yalan söyleyeyim etkilenmedim diyemem. Leydi Bianca yemekleri siz mi yaptınız"

Bianca yanıtladı

"Hayır yapmadım ama bu sofrayla bizzat ben ilgilendim binevi yönettim diyelim"

Prens Christian Montfort, önündeki gümüş çatalı tabağın kenarına yavaşça bıraktı. Yüzünde, muhatabını rahatsız etmek için özel olarak eğitilmiş o hafif, simetrik tebessüm vardı.

"Kuzeyin soğuk rüzgârlarını ve Taş Han'ın taş kasvetini düşündüğümde, beni böyle saray standartlarının ötesinde bir şölenin bekleyeceğini tahmin etmemiştim," dedi Christian. Bakışları, masanın başındaki Bianca Howard'a kaydı. "Özellikle bu soslu geyik eti... Baharatların dengesi ve sunumdaki zarafet, Başkent'teki Kraliçe annemin dahi takdirini kazanacak türden. Leydi Bianca, Taş Han'ın yalnızca tüccarları değil, bir saray hanımefendisini de böylesine kusursuz barındırabilmesi gerçekten hayranlık uyandırıcı."

Bianca, nezaketle gülümsedi. Ancak bu gülümsemenin arkasında, göğsüne oturan o tanıdık ve ağır yük vardı. Bu yemeğin her bir detayıyla ilgilenirken zihninden geçen tek şey şuydu: Eğer bu gece bir fırtına koparsa, rüzgârı dizginlemek için parmağımı bile oynatamam. Doğuda bir yerlerde hiç tanımadığım bir çocuk fırtınada boğulmasın diye bu prense katlanmak zorundayım.

"Aethelgard'ın kapısını tutanlar, misafirine ne sunacağını iyi bilmelidir Prens Hazretleri," dedi Bianca, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar pürüzsüzdü. "Taş Han serttir, doğrudur. Ama Howard'ların misafirperverliği taş kadar soğuk değildir."

Christian, bakışlarını yavaşça masadaki diğer yüzlerde gezdirdi. Zihnindeki o hayali tüccar defterine ilk notlarını alıyordu.

"Haddim olmayarak merak ediyorum," dedi Christian, kadehini hafifçe sallayarak. "Bu kadar büyük bir ticari imparatorluğu ve Altın Liman'ın o devasa Su Kapısı'nı yönetirken... bu zarafeti korumayı nasıl başarıyorsunuz?"

Gözleri tam o anda Cedric'e kilitlendi.

Cedric, yemeğin başından beri tabağındaki etle ilgileniyor, Christian'ın varlığını tamamen yok saymaya çalışıyordu. Ellerini masanın altında tutuyordu; çünkü cildinin altında gezinen o hafif karıncalanmayı, parmak uçlarındaki o görünmez kıvılcımları bastırmak her geçen dakika zorlaşıyordu. Christian'ın o kibirli duruşu, Cedric'in içindeki elektriği adeta tırmalıyordu.

"Görünüşe göre Lordum Cedric bu zarafetten pek payını alamamış," dedi Christian, iğneleyici bir tonla. "Sessizliğiniz bir hürmet göstergesi mi, yoksa Altın Liman'ın müstakbel varisi kraliyetin denetçisini konuşmaya değer mi bulmuyor?"

Cedric bakışlarını kaldırdı. Gözlerindeki o soğuk ve mesafeli ifade, Christian'ı bir an için irkiltse de prens renk vermedi. Cedric tam dudaklarını açıp bir şey söyleyecekti ki, masanın diğer ucundaki Annabel elindeki tüy kalemiyle yanındaki küçük deftere hızlıca bir şeyler yazdı.

Annabel, Prens Christian'ın zihnindeki o karanlık, hesapçı düşünceleri duyabiliyordu. 'Bu ailede bir şey var... Defterler tutmuyor. Yüzlerindeki bu gerginlik sadece vergilerle ilgili olamaz. Cedric neden bana bu kadar uzak duruyor?'

Annabel tam bu düşünceleri Christian'ın zihninden çekip çıkarırken, aniden başı döndü. Zihninde küçük bir parça daha kopup gitti: Geçen yıl doğum gününde Cedric'in kendisine aldığı o tahta oyuncağın rengi neydi? Kırmızı mıydı, yoksa yeşil mi? Annabel gözlerini kırpıştırdı, defterine hemen not aldı: Prens tehlikeli. Abimin bana aldığı oyuncak kırmızılıydı.

Lord Olaf Howard, kadehini masaya hafifçe vurarak dikkatleri üzerine çekti. Yanık izlerinin bu gece canını her zamankinden daha çok yaktığı hissediliyordu ama duruşundan taviz vermedi.

"Prens Christian," dedi Olaf, tok ve otoriter bir sesle. "Oğlum Cedric, kelimelerini ticaret defterleri gibi harcamayı sevmez. Sadece gerektiğinde konuşur. Taş Han'ın hesaplarına gelince... Yarın sabah gümrük odaları, muhasebe kayıtları ve Su Kapısı'nın tüm dökümleri önünüzde olacak. Kral IV. Aldous'un Aethelgard'ın güvenliğine dair gösterdiği bu 'hassasiyet' bizi son derece memnun etti."

Olaf, "hassasiyet" kelimesini söylerken gözlerinin içine baktı. Bu açıkça bir mesajdı: Buranın efendisi benim ve senin ne için geldiğini biliyorum.

Christian, Olaf'ın bu hamlesini tebessümle karşıladı. "Elbette Lord Olaf. Hesaplar... Sadece rakamlardan ibarettir. Ama bilirsiniz, bazen rakamların arkasında saklanan şeyler, rakamların kendisinden çok daha ilgi çekicidir."

Christian kadehini masada hafifçe kaydırdı. Bakışları Olaf'ın sert yüzünden ayrılıp masanın ortasındaki gümüş şamdanın titrek ışığına odaklandı.

"Rakamların arkasındakiler..." dedi Christian, sesi bu kez iğneleyici değil, adeta bir dost tavsiyesi verir gibi alçak ve sakindi. "Örneğin, bir şehrin neden bu kadar kusursuz yönetildiği gibi. Altın Liman'da tek bir hırsızlık vakası yaşanmıyor, tek bir tüccar gümrükte tek kuruş fazla ödemiyor. Başkentte bile asiller birbirinin boğazını sıkarken, Portus Aurea'da herkes Howard'lara tapan birer mürit gibi hareket ediyor."

Christian başını yavaşça Bianca'ya doğru çevirdi.

"Leydi Bianca... Sarayda bize anlatılan Howard'lar tüccardı. Ama buraya geldiğimde bir aile değil, kusursuz çalışan bir tarikat gördüm. Bu düzeni sağlayan şey gerçekten doğru tutulmuş muhasebe defterleri mi, yoksa insanların kalbine saldığınız o tarif edilemez korku mu?"

Bianca elindeki mendili avucunun içinde hafifçe sıktı. Sesi soğukkanlı ama zehir gibi berraktı.

"Korku geçicidir Prens Christian. İnsanlar korktukları kişiye itaat eder ama ilk fırsatta arkasından vurur. Biz Portus Aurea'ya korku değil, adalet sattık. Sarayınızın unuttuğu o kavramı yani."

"Adalet..." Christian hafifçe kıkırdadı. "Güzel kılıf. Peki ya bu adaletin bedeli?" Bakışları aniden masada sessizce oturan Simon'a kaydı. "Sen ne düşünüyorsun genç Gold? Bu masadaki herkesin omuzlarında bir krallık yükü var gibi bakıyor. Sen de bu adaletin bir parçası mısın, yoksa sadece isimlerin gölgesinde büyüyen bir izleyici mi?"

Simon bir an afalladı, duraksadı. "Ben... Ben ailenin bana verdiği her görevi yapıyorum Prens Hazretleri."

"Görev mi?" dedi Christian, gözlerini kıpırdatmadan Simon'ı süzerek. "Kuzenlerin Cedric ve Annabel'in yüzüne bak Simon. Onlar sana görev adamı gibi mi geliyor? Yoksa sende olmayan, senin asla erişemeyeceğin bir sırrı saklayan iki yabancı gibi mi?"

"Sınırı aşıyorsunuz Prens Christian," dedi Cedric aniden. Sesi alçak ama salondaki tüm rüzgârı kesecek kadar ağırdı. "Masanın bu tarafındaki aile bağlarını sorgulamak sizin denetim yetkinizin dışında kalır."

Christian arkasına yaslandı, bakışlarını Cedric'e dikti. "Öyle mi Lord Cedric? Benim yetkim krallığın huzurunu tehdit edebilecek her çatlağı incelemektir. Ve bu masaya oturduğumdan beri görüyorum ki... Bu ailede herkes birbirine çok yakın duruyor ama kimse birbirine dokunmuyor."

Christian'ın bu gözlemi masada adeta görünmez bir fırtına kopardı.

"Kız kardeşin Annabel tam yanında oturuyor," diye devam etti Christian, parmağıyla masayı işaret ederek. "Ama aranızda bir insan sığacak kadar boşluk var. Anneniz Leydi Bianca kadehinizi tazelerken bile elinize yaklaşmaktan çekiniyor. Altın Liman'ın varisi insanlardan neden bu kadar tiksiniyor Lord Cedric? Yoksa derinizin altında sakladığınız ve krallığın bilmemesi gereken bir merhem mi var?"

Annabel hızla elindeki tüy kalemi kâğıda bastırdı. Zihninde Christian'ın o soğuk, analitik düşünceleri çınlıyordu: 'Cedric'in elleri titriyor... Hastalık değil. Bir şeyden kaçınıyor. Dokunmaktan korkuyor.' Annabel zihnindeki bu yoğun baskıyla sarsılırken zihninden bir parçanın daha kayıp gittiğini hissetti: Cedric'in çocukken girdiği ilk kılıç dövüşünü kazandığı gün sarıldığımızı hatırlıyorum... Gerçekten sarılmış mıydık, yoksa ben mi uyduruyorum?

"Prens Christian," dedi Annabel, defterini pat diye kapatarak. "Abimin mesafe anlayışı saraydaki yılışık politikacılara alışkın bir zihin için karmaşık gelebilir. Portus Aurea'da biz insanlara süslü sözlerle ya da sahte temaslarla yaklaşmayız. Mesafe, bu ailede bir zayıflık değil, saygıdır."

"Saygı mı, yoksa bir gizleme çabası mı?" dedi Christian. "Leydi Ellen... Siz ne diyorsunuz? Abiniz ve yeğenleriniz bu kadar ketumken, sizin ve eşinizin bu masadaki varlığı sadece bir vitrin süsü mü?"

Ellen, masanın altından topuğunu yere bastırdı. Acı bacağına bir yıldırım gibi saplandı ama gözlerini bile kırpmadı.

"Biz bu hanedanın kökleriyiz Prens," dedi Ellen, sesi bir taş kadar sert. "Kökler toprağın altında kalır, görünmez. Ağacı ayakta tutan da odur, üzerindeki süslü yapraklar değil. Bizi vitrin süsü sanıyorsanız, bu toprağın ne kadar derin olduğunu hiç anlamamışsınız demektir."

"Derin topraklar..." Christian kadehini kaldırdı. "Güzel benzetme. Umalım da o derinliklerde, gün yüzüne çıktığında Aethelgard'ı yakacak şeyler gömülü olmasın."

Olaf elini masaya vurdu. Çok sert değildi ama salondaki tüm konuşmayı bitirecek kadar kesindi.

"Bu kadar felsefe ve ima sizce de yeterli değil mi Prens Christian," dedi Olaf, gözlerini prensin gözlerine dikerek. "Yemeğinizi yediyseniz, odanıza geçip dinlenebilirsiniz. Yarın gün ağardığında Taş Han'ın tüm gümrük kapıları, defterleri ve alt mahzenleri denetiminize açılacak. Bakalım aradığınız o 'korkunç sırları' rakamların arasında bulabilecek misiniz?"

Christian yavaşça ayağa kalkı, hafifçe eğilerek selam verdi.

"Sabırsızlıkla bekliyorum Lord Olaf," dedi Christian, tebessümünü hiç bozmadan. "Özellikle de... O alt mahzenleri."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

122okunma 22beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18