15. BÖLÜM | HÜZÜN PENÇESİ

Vaveyla Yazarı: Mert Uçar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 15. BÖLÜM | HÜZÜN PENÇESİ

Geçmişin bedeli olmalı mıdır, yoksa insan yaptığı her tercihten memnun kalır mı?

Bir ağaçtır belki insan. Bir gün solan, bir gün açan... Onu solduran ya da yeniden çiçeklendiren bir mevsimi vardır. Fakat insanın bunu anlayabilmesi için o mevsimi yaşaması gerekir.

Solmaya mahkûm ağaçlar ve açmak için fırsat bekleyen meyveler... Hayatın ironisi işte. İnsan bir ağaçsa meyvesi eninde sonunda boy gösterecektir; suyu sevse de sevmese de, sulansa da susuz bırakılsa da. Çünkü bazı şeylerin ortaya çıkması için yalnızca zamanın geçmesi yeterlidir.

Kurumuş çöllerde açan bir çiçek kadar umut vaat eden, fakat cansız bir bedenin kıyıya vurması kadar çaresiz bir aşk hikâyesinin filizlenmesi beklenebilir mi?

***

Günün ilerleyen saatleriydi. Annabel, kendisini bekleyen evliliğin hüzün pençesinden kurtulmaya karar vermişti. Her zamankinden daha hazır, her zamankinden daha kararlıydı. Önünde nasıl bir yol olduğunu bilmiyordu ama aynı korkuların içinde yaşamaya devam edemeyeceğini artık anlamıştı.

Bianca ise o sabah zümrüt yeşili bir elbise giymeyi tercih etmişti. Yeşil, ona en çok yakışan renklerden biriydi; ancak bu rengi tercih etmesi pek alışılmış bir durum değildi. Hazırlanmasının ardından terasa çıkmış, ufuktaki gemileri seyreden denizin maviliğine dalmıştı.

Aklındaki tek şey kızı Annabel'di.

Hangi anne isterdi kızının böyle bir kaderi yaşamasını? Hangi anne, evladını göz göre göre ateşe atabilirdi?

Bianca, denizden esen rüzgârın saçlarını hafifçe savurmasına aldırmadan bakışlarını ufukta tuttu. İçinde büyüyen endişeyi bastırmaya çalışıyordu ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın kızının geleceğini düşünmekten kendini alamıyordu.

Tam o sırada omuzlarında iki el hissetti. Hafifçe irkildi ve başını çevirdiğinde Olaf'ı gördü.

"Çaremiz yoktu, hayatım. Sen de biliyorsun."

Bianca, kocasının ellerini omuzlarından uzaklaştırdı.

"Hayır, Olaf. Bilmiyorum."

"Ne? Anlamadım."

"Sen zaten neyi anladın ki?"

Olaf'ın yüzündeki ifade değişti. Karısının sözlerindeki öfkeyi anlamıştı ama bunun nedenini kabullenmek istemiyordu.

"Bianca, ben mi istedim bunun böyle olmasını?"

Kadın gözlerini kocasına dikti.

"Bilmem, Olaf. İstedin mi?"

"Haksızlık ediyorsun."

"Hayır, ben değil, sen haksızlık ettin."

"Nasıl söyleyebilirsin bunu?"

Bianca'nın sesi sertleşti.

"Hâlâ anlamıyorsun, Olaf. Ama bilmem, farkında mısın? Meclise, her şeye rağmen görüşmeye kim gitti? Ben değil mi? Peki, Kael'in beni mecliste nasıl küçük düşürdüğünden haberin var mı? Tabii ki yok! Çünkü senin bunları ruhun bile duymadı."

Olaf cevap vermeye hazırlanırken Bianca devam etti.

"Bütün bunları kim öğrendi, biliyor musun? Annabel! Kızımız öğrendi. Çünkü zihnimi okudu. Kime anlattı? Cedric'e. Cedric ne yaptı? Meclise hesap sormaya gitti ve Kael'in eline düştü. Bütün bunlar yaşanırken sen neredeydin, Olaf?"

Olaf'ın yüzü gerildi.

"Bianca, bilmiyormuş gibi konuşma. Montfortların denetimi boğazımıza kadar tırmanmıştı. Bunu çözmem gerekiyordu. Ailemizi korumak için bir şeyler yapmak zorundaydım."

Bianca'nın sabrı tükendi. Sesi bir anda yükseldi. Bağırmaya başlamıştı adeta gözü döndü.

"Yere batsın Montfortlar! Yere batsın o kahrolası hanedan! Söyle bana, Olaf, bütün bunlar evlatlarımızdan daha mı önemliydi? O taht, o güç, o hanedan çocuklarımızdan daha mı değerliydi?"

Olaf bir adım yaklaştı.

"Sen iyi değilsin. Ne dediğini bilmiyorsun."

Bianca acı bir kahkaha attı.

"Evet! Bilmiyorum! İyi değilim! Delirdim, tamam mı? DE-LİR-DİM!"

Sesi odanın dışına kadar ulaştı.

Sabah kahvaltısı için hazırlanan Ellen, koridora çıktığında tartışmayı duymuştu. Aynı kattaki Cedric de sesleri işitince olduğu yerde durdu. İkisi birbirlerine baktılar. Daha önce Olaf ve Bianca'nın böylesine şiddetli bir tartışmanın içinde görmemişlerdi.

Ellen, seslerin geldiği üst kattaki odalarının kapısına doğru ilerledi. Cedric de peşinden gitti. Merdivenleri hızla çıkarak odanın önüne ulaştıklarında birkaç hizmetkârın kapıda beklediğini gördüler.

Ellen, hizmetkârlardan birine döndü.

"Ne oluyor içeride?"

Bianca'nın sesi yeniden yükseldi.

"Senin yüzünden oldu, Olaf!"

Hizmetkâr başını eğerek cevap verdi:

"Efendim, bir bilgim yok. Sanırım lordumuz ve leydimiz tartışıyorlar."

Ellen kısa bir bakış attı.

"Sağ ol, çok yardımcı oldun."

Daha fazla bekleyemedi. Kapıyı çalmadan içeri girdi.

"Abi, neler oluyor? Ne bu gürültü? Misafirimiz var, lütfen!"

Bianca, Ellen'ı görünce başını ona çevirdi.

"Gel, gel! Sen de gel, şahit ol bari!"

Olaf'ın sabrı da tükenmek üzereydi.

"Bianca, kendine gelmen için seni kaçıncı kez uyaracağım?"

Kadın, alaycı bir ifadeyle kocasına baktı.

"Bilmem, Olaf. Ben senin arkandan ne kadar çok şey topladıysam sen de beni o kadar uyarabilirsin. Yalnız dikkat et, uzun sürer biraz."

Olaf başını iki yana salladı.

"Söylediklerini acına ve kederine bağlamaktan başka elimden hiçbir şey gelmez."

Bianca'nın dudaklarında küçümseyici bir gülümseme belirdi.

"Yine şaşırtmıyorsunuz, lordum. Bravo! Sizinki de ne el ama, hiçbir şey gelmiyor!"

Olaf tam karşılık verecekken Ellen araya girdi. Bu sırada sesleri duyan Tylor, Simon ve Annabel de kapının önünde toplanmıştı. Hiçbiri, Bianca ile Olaf'ın böyle bir tartışmaya girebileceğine inanmak istemiyordu.

Ellen önce yengesine, ardından ağabeyine döndü.

"Yenge, lütfen sakin ol. Abi, sen de mümkünse bizi yalnız bırakır mısın?"

Sonra kapıdaki kalabalığa baktı.

"Siz de lütfen."

Herkes odadan çekildiğinde Ellen kapıyı kapattı. Bianca hâlâ olduğu yerde duruyor, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Öfkesi dinmemişti; aksine, söylediklerinin ardından içinde biriken her şeyin ağırlığıyla baş başa kalmıştı.

Ellen yanına yaklaştı, kolundan nazikçe tutarak onu pencerenin önündeki koltuğa oturttu. Bianca itiraz etmedi. Bir elini alnına götürüp gözlerini kapattı. Birkaç derin nefes almaya çalışsa da içindeki sıkıntı bir türlü hafiflemiyordu.

Ellen karşısına oturdu.

"Yenge, kendine gelmen lazım. Biliyorsun, değil mi?"

Bianca gözlerini açıp ona baktı. Yüzündeki öfkenin yerini yorgun bir çaresizlik almıştı.

"Nasıl geleyim, Ellen? Tanrı aşkına, nasıl geleyim? Söyler misin?"

Ellen bir an sustu. Yengesinin ne kadar incindiğini biliyordu ama onun bu hâlde kalmasına da gönlü razı değildi.

"Yenge, bak... Biraz olsun olumlu düşün. Azıcık da olsa yap bunu."

"Neyin olumlusu, Ellen?" Bianca'nın sesi yeniden titremeye başlamıştı. "Kızım istemediği bir adamla evlenecek. Üstelik bu adam bir kral. Hem de düşman bir hanedanın kralı! Ben nasıl olumlu düşüneyim?"

"Hayır, böyle düşünürsen olmaz. Hem Annabel'in hem de hepimizin işini daha da zorlaştırırsın."

"Peki, ne yapmamı istiyorsun? Oturup kızımın düğününü mü kutlayayım?"

"En azından olaylara başka bir açıdan bakmayı dene." Ellen biraz öne eğildi. "Öncelikle, kendi ağzınla söyledin: Christian bir kral. Bu da kızının kraliçe olacağı anlamına geliyor. Bu sende hiçbir şey ifade etmiyor mu? Howardların tarihinde böyle bir şeyin yaşandığı görülmüş mü? Düşünsene, yüzyıllardır kendi gücümüzle ayakta duruyoruz. Şimdi ailemizden biri bir krallığın tahtına çıkacak. Bu yalnızca Annabel için değil, bütün hanedanımız için büyük bir yükseliş."

Bianca başını iki yana salladı.

"Yükselişmiş... Sen buna yükseliş diyorsun, öyle mi? Ben buna kızımı kaybetmek diyorum, Ellen. Annabel'in istemediği bir hayatın içine girmesini seyretmek diyorum. Bir taç uğruna onun ne hissettiğini yok sayamam. Yapamam bunu."

Ellen'ın yüzündeki ifade ciddileşti.

"Hayır, yenge. Burada bir yanlışın var. Annabel de bu ihtimale tutunuyor."

Bianca kaşlarını çattı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Az önceki öfken yüzünden belki fark etmedin ama Annabel'in üzerinde ne vardı? Yakası güpürlü, lacivert elbisesi."

Bianca bir an düşündü.

"Lacivert elbisesi mi?"

"Evet. Senin diktirdiğin, onun da başta beğenmediği elbise."

Bianca'nın bakışları uzaklaştı. Sanki zihninde eski bir konuşmayı yeniden canlandırmaya çalışıyordu.

"Hiç fark etmedim..." diye mırıldandı. "Giyinmesi için çok ısrar etmiştim. Bana dönüp 'Tarzım değil,' diye diretmişti."

"Çünkü o zamana kadar hep sade giyinmeye alışmıştı. Gösterişten hoşlanmıyordu. Ama şimdi bazı şeyler değişiyor, yenge. Belki de o elbiseyi giyerek kendisini bekleyen hayata alışmaya çalışıyor. Belki kraliçe olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünmeye başladı. Bunu bilemeyiz."

Ellen, yengesinin yüzünü dikkatle inceledi.

"Şunu söylemeye çalışıyorum: Annabel'in kararını senin korkuların belirlemesin. Onun adına endişelenmeni anlıyorum ama her şeyi en kötü ihtimal üzerinden değerlendirirsen kızının kendi yolunu bulmasına da izin vermezsin. Şimdi hepimiz sakin kalmak zorundayız. Onun işini zorlaştırmayalım."

Bianca cevap vermedi. Parmaklarını birbirine kenetlemiş, elbisesinin kumaşıyla oynuyordu. Ellen'ın söylediklerinde haklılık payı olduğunu düşünmek istemiyordu. Çünkü haklı olabileceğini kabul etmek, kızının geleceği konusunda kendi korkularıyla yüzleşmesi demekti.

Bir süre sonra bakışlarını kaldırdı.

"Abine de haksızlık ettiğimi düşünüyorsun, değil mi?"

Ellen içini çekti.

"Biraz, evet."

"Yapma, Ellen. Bana sakın 'Abimin suçu yok,' deme."

"Ben öyle demedim."

"Demene gerek yok. Onu savunacağını biliyorum." Bianca koltuğunda doğruldu. "Abin yorgun olabilir. Belki her şeye yetişemiyordur ama bazen hiçbir şeye yetişemediğini düşünüyorum. Bu şato, geçit, Taş Han... Hepsi onun omuzlarında. Fakat bütün bunları ayakta tutmaya çalışırken neyi kaybettiğimizi göremiyor."

Ellen'ın yüzündeki yumuşaklık azaldı.

"Bianca..."

"Hayır, dinle beni." Bianca bu kez bağırmıyordu ama sesindeki kararlılık daha önceki öfkesinden farksızdı. "Evet, bunların hepsi önemli. Statü, mülk, güç, hanedan... İnsan sahip olduklarını kaybetmekten korkuyor. Ama ben o hançer oğlumun boğazına dayandığında anladım ki bunların hepsi bir hiçmiş. Bir hiç, Ellen! O an ne şatonun ne geçidin ne de Taş Han'ın benim için bir değeri yoktu. Ben yalnızca oğlumu düşündüm."

Ellen'ın bakışları yere indi. Cedric'in başına gelenleri hatırlamak onun da içini sıkıyordu. Fakat Bianca'nın söyledikleri, Howard ailesinin geçmişinden ve köklerinden vazgeçme noktasına kadar uzanıyordu.

"Bütün bunlar yaşandı diye her şeyi geride bırakamayız."

"Bence bırakmalıyız." Bianca hiç tereddüt etmeden konuştu. "Belki de Howardlar olarak bu bölgeden çekilmemiz gerekiyordur. Başka bir yerde, çocuklarımızın başına her an bir şey gelecek korkusuyla yaşamadan hayatımızı sürdürürüz. Olaf lordluğunu ne kadar iyi yapıyor bence tartışılır."

Ellen bir süre sessiz kaldı. Ardından ayağa kalktı ve Bianca'nın karşısında durdu.

"Yapma, Bianca. Ne saçmalıyorsun sen?"

Bianca başını kaldırdı. Ellen'ın sesinde ilk kez açık bir kırgınlık vardı.

"Burası bizim köklerimiz. Sen sonradan Howard oldun, doğuştan Howard değilsin ve bunu biliyorum. Ama biz bu topraklarda doğduk, bu topraklarda büyüdük. Ailemizin yıllardır kurduğu her şeyi bir kenara bırakmamızı bekleyemezsin. Burası yalnızca taşlardan, duvarlardan ve ticaretten ibaret değil. Bizim geçmişimiz burada. Bizim hayatımız burada."

Bianca gözlerini kaçırdı. Ellen'ın sözleri onu öfkelendirmemişti; aksine, bir an için ne diyeceğini bilemedi.

Ellen yumuşak bir sesle devam etti.

"Ne olur, şimdi biraz toparlan. Sakinleş ve kahvaltıya gel. Abime de daha fazla yüklenme. Annabel yalnızca senin kızın değil, onun da kızı. O da bu olanlardan en az senin kadar etkileniyor. Belki bunu senin gibi gösteremiyor ama bu, umursamadığı anlamına gelmez."

Bianca'nın dudakları aralandı, fakat söyleyecek bir şey bulamadı.

Ellen onun yanına gelip omzuna dokundu.

"Biraz dinlen. Sonra aşağıda görüşürüz."

Başka bir şey söylemeden kapıya yöneldi. Odadan çıkarken arkasında düşünceli, yorgun ve ne yapacağını bilemeyen bir kadın bırakmıştı. Bianca hâlâ koltukta oturuyor, gözlerini bir noktaya dikmiş düşünüyordu. Kızını korumak isterken onun önündeki bütün ihtimalleri kendi korkularıyla daraltıyor olabilir miydi?

Ellen kapıyı açtığında koridordaki kalabalığın henüz dağılmadığını gördü. Hizmetkârlar ve aile üyeleri, belli etmemeye çalışsalar da içeride yaşananları merak ediyorlardı. Yalnızca Olaf ortalıkta yoktu. Avlanmaya gitmiş, biraz olsun kafasını toparlamak istediğini söylemişti.

Ellen kapının önündekileri baştan aşağı süzdü.

"Kapı mı dinliyorsunuz siz? Yapmayın, lütfen."

Kimse cevap vermedi.

Ellen başını hafifçe yana eğdi.

"Hadi, aşağı inelim de kahvaltımızı edelim. Açım ben. Hem burada bekleyerek öğreneceğiniz bir şey de yok."

Kalabalık yavaş yavaş dağılırken Ellen merdivenlere yöneldi. Yüzündeki sakin ifadeye rağmen zihni hâlâ Bianca'nın söyledikleriyle meşguldü. Yengesinin öfkesi geçecekti belki, fakat dile getirdiği düşünceler öyle kolayca ortadan kaybolacak gibi değildi.

KRASNOVİA SARAYI - AYNI GÜN (kahvaltı sonrası)

Krasnovia Sarayı'nın yüksek pencerelerinden içeri süzülen sabah ışığı, odanın duvarlarına ve altın işlemeli mobilyalarına vuruyordu. İçerideki gösteriş, sarayın ihtişamını bir kez daha gözler önüne seriyordu. Fakat odanın ortasında sergilenen gelinlikler, bu görkemli atmosferin ardında başka bir gerilimin yaşandığını belli ediyordu.

Kraliçe Eleanor, istemediği bir gelinin istemediği düğününü organize etmekten hiç de memnun görünmüyordu. Kadife kaplı berjerine yerleşmiş, bacak bacak üstüne atmıştı. Başını hafifçe kaldırarak karşısındaki yükseltiye bakıyor, yüzünden eksik etmediği küçümseyici ifadeyle yapılan işi inceliyordu.

Yükseltinin üzerinde, Annabel'in fiziksel özellikleri hakkındaki anlatımlardan yola çıkılarak seçilmiş bir kadın duruyordu. Saray terzisi, hazırladığı gelinlikleri sırayla kadına giydiriyor; Eleanor da her birini dikkatle değerlendiriyordu. Modelin yüzü Annabel'e benzemiyordu elbette ama beden ölçüleri ve görünüşü, kraliçenin tasarımları değerlendirebilmesi için yeterliydi.

Terzi kadın, son gelinliğin bel kısmındaki kumaşı düzeltti. Dantelleri sabitledikten sonra birkaç adım geri çekilip yaptığı işi inceledi.

Eleanor ayağa kalktı. Elbisenin etrafında ağır adımlarla dolaşırken eteğin kıvrımlarına, yakasına ve kollarına baktı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Terzi, kraliçenin sessizliğini memnuniyet olarak yorumlamaya cesaret edemiyor, ellerini önünde birleştirerek bekliyordu.

Sonunda Eleanor durdu.

"Şu kısmı beğenmedim."

Terzi hemen öne çıktı.

"Neresini değiştirmemi arzu edersiniz, majesteleri?"

Eleanor, elbisenin göğüs kısmını işaret etti.

"Buradaki işlemeler fazla sıradan duruyor. Bunları kaldırabiliriz. Şu kısma da desenli bir tül burgusundan dikiş ekleyelim. Daha zarif, daha dikkat çekici olmalı."

"Emredersiniz, majesteleri."

"Bir de eteği kısaltmayın. Daha uzun, yere yayılan bir model istiyorum. Annabel yürüdüğünde arkasından sürüklensin. Bir kraliçenin gelinliği olduğunu herkes ilk bakışta anlamalı."

Terzi başını eğerek söylenenleri aklında tuttu.

"Peki, majesteleri. İsterseniz eteğin alt katmanına da ince bir işleme ekleyebilirim. Böylece yürüdükçe kumaşın hareketi daha belirgin olur."

Eleanor, kadına kısa bir bakış attı.

"İşte, sonunda işe yarar bir şey söyledin. Onu da yap."

Terzi yeniden kumaşın başına dönerken kapı açıldı. İçeri giren Prenses Helena, odanın ortasındaki gelinlikleri ve annesinin kendinden emin hâlini görünce adımlarını yavaşlattı. Birkaç saniye boyunca olup biteni anlamaya çalıştı. Sonra bakışlarını Eleanor'a çevirdi.

"Anne, ne yapıyorsun sen?"

Eleanor, kızının gelişinden pek hoşnut görünmeden başını ona çevirdi.

"Görmüyor musun? Gelinliği hazırlatıyorum."

"Annabel'in gelinliğini mi?"

"Başka kimin olacak?"

Helena derin bir nefes aldı. Annesinin bu işe ne kadar müdahil olacağını tahmin etmişti ama karşısındaki manzara yine de onu şaşırtmıştı.

"Anne, Annabel kendi gelinliğinin şeklini kendi belirler. Biz de istediği modeli diktiririz. Ona bir mektup gönderelim, saraya davet edelim. Hem düğün öncesinde tanışmış oluruz hem de nasıl bir gelinlik istediğini kendisinden öğreniriz."

Eleanor elini hafifçe salladı.

"Yok, yok. Buna gerek yok. Giyer bu gelinliği. Hem nesi var? Gayet güzel bir tasarım hazırlıyorum."

Helena, yükseltide bekleyen kadına baktıktan sonra yeniden annesine döndü.

"Güzel olup olmaması mesele değil ki. Annabel'in ne istediğini bilmiyoruz. Belki bu modeli hiç beğenmeyecek."

"Beğenmemesi için bir sebep göremiyorum."

"Sen göremiyorsun diye o da beğenmek zorunda değil."

Eleanor'un yüzü sertleşti.

"Helena, her şeyi bu kadar büyütmeyi bırak. Bu bir gelinlik. Dünyanın sonu değil."

"Senin için olmayabilir. Ama bu gelinliği giyecek olan kişi Annabel. Üstelik onunla henüz doğru düzgün tanışmadın bile. Kızın nasıl biri olduğunu, nelerden hoşlandığını bilmiyorsun. Buna rağmen ne giyeceğine karar vermişsin."

Eleanor yeniden berjerine oturdu. Elbisesinin eteğini düzelterek kızına baktı.

"Bir kraliçenin gelinliği nasıl olmalı, bunu bilmek için gelinle arkadaş olmam gerekmiyor."

Helena'nın yüzünde kısa bir gülümseme belirdi.

"Anlaşıldı. Annabel'in senden çekeceği var gibi görünüyor."

Eleanor kaşlarını kaldırdı.

"Ne demek istiyorsun sen?"

"Hiçbir şey, anne. Yalnızca düğün hazırlıklarının düşündüğümden daha eğlenceli geçeceğini fark ettim."

"Eğlenceli mi?"

"Evet. Seninle Annabel'in aynı konuda anlaşmaya çalışmasını izlemek oldukça ilginç olacak."

Eleanor kızına sertçe baktı. Helena ise annesinin bakışlarına aldırmadan gelinliğin yanına yürüdü. Kumaşın üzerindeki işlemeleri inceledi, ardından terziye dönerek nazikçe gülümsedi.

"Ellerinize sağlık. Gerçekten güzel bir emek var burada. Fakat belki de gelinimizin fikrini almadan bütün bunları tamamlamamak daha doğru olur."

Terzi, kraliçenin yüzüne bakmaya cesaret edemedi. Bir yandan Helena'nın söylediklerini haklı buluyor, diğer yandan Eleanor'un karşısında en ufak bir itirazda bulunmaktan çekiniyordu.

Eleanor ayağa kalktı ve kızının yanına geldi.

"Helena, bu düğün gerçekleşecek. Gelinlik de hazırlanacak. Her ayrıntıyı baştan sona düşünmek zorundayız. Sarayın itibarını, kraliyet ailesinin geleneklerini ve törenin ihtişamını hesaba katmalıyız."

Helena'nın gülümsemesi kayboldu.

"Bunların hiçbirine itiraz etmiyorum. Ama Annabel bir süs eşyası değil, anne. Onu sarayın ortasına koyup herkesin beğenisine sunacağımız bir nesne gibi davranamazsın."

Eleanor'un yüzündeki ifade bir anda soğudu.

"Ne yaptığımı biliyorum."

Helena, annesinin bu sözle konuşmayı bitirmek istediğini anlamıştı. Daha fazla üstelemedi. Yine de kapıya yönelmeden önce son kez gelinliğe baktı.

"Umarım Annabel de senin kadar heveslidir. Yoksa bu hazırlıkların sonunda hepimiz hayal kırıklığına uğrayabiliriz."

Eleanor cevap vermedi. Yalnızca kızının odadan çıkışını izledi. Kapı kapandıktan sonra yeniden terziye döndü.

"Eteği uzatın. İşlemeleri de söylediğim gibi değiştirin."

"Emredersiniz, majesteleri."

Kraliçe tekrar koltuğuna oturdu. Önündeki gelinliğe bakarken yüzünde kararlı bir ifade vardı. Annabel'in bu saraya nasıl bir gelin olarak geleceğini şimdiden belirlemişti. Ona göre geriye yalnızca düğün günü geldiğinde her şeyin kusursuz görünmesini sağlamak kalıyordu.

Fakat Eleanor'un henüz hesaba katmadığı bir şey vardı: Annabel'in hayatı, onun hazırladığı gelinlikten çok daha karmaşık olacaktı. Ve bir taç, onu taşıyacak kişinin bütün isteklerini susturmaya her zaman yetmeyecekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18