9. bölüm · Kızılçayır'ın Efendisi

9. BÖLÜM: Ahvi Sarayı

Nisa Altintas

Saat gece 01.35’i gösteriyordu. Genç adam, çaresizce otururken gözleri masadaydı. Işınlanma taşını karşısına koymuş onu izliyordu. Düzgün bir plan yapmadan gitmek istemediği için bir saattir aynı yerde oturuyordu.

Işınlanırsa nereye gideceğini kiminle karşılaşacağını bilmiyordu. Ölebilirdi. Dante kendisini yakalayıp zindanda çürütebilirdi. Eğer odaklanırsa doğru yere ışınlanabilirdi. Sarun, aklına gelenle ayaklandı. Taşı eline aldığında saraydaki gizli geçiti düşünüyordu. Kendi sarayını ondan daha iyi kimse bilmiyordu böylece başına bir şey saraydan çıkabilirdi. Öncesinde Dante’nin kanını almak zorundaydı ki laneti kaldırdı.
Genç adam, taşı elinde sıkarken hafif ısındığını hissediyordu. Elinin içinden çıkan büyülü parıltılar taşın spiraline dolmaya başladığında dişlerine farkında olmadan sıkıyordu.

Taş büyü ile doyum noktasına ulaştığında sarı ışık Sarun’un etrafında dolanmaya başladı. Etraf birden kararırken sadece Sarun ve büyü karanlıkta kalmışlardı. Bu duyguyu biliyordu. Birazdan ışınlanacaktı.
Taş biraz daha ısındığında tam karşışında spiral bir portal belirmişti. Sarı rengin arasında mavi ışıklar da vardı ve beraber dönüyorlardı. Bu görüntü Sarun’u mutlu ederken dudakları istemsizce yukarı kıvrılmıştı. Derin nefes alıp bir adım attığında spiral onu tanımış gibi içine çekmişti. Büyü ve ısısı Sarun’un bütün bedeninde dolanırken damarlarında cirit atıyordu sanki. Bütün vücuduna iğne batırıp çekiliyor gibi bir histi bu.

Yoğun ışık adamın gözünü alırken saliseler içinde ışık azalmıştı. Gözlerini bir süre kırpıştırıp görüş alanını netleştirdi. Genç adam, nerede olduğunu çok iyi biliyordu. Tünelleri bulmuştu. Kalbi büyü yüzünden hızla çarparken derin nefes alıp verdi.

Şimdi mantıklı davranmalıydı. Birden saçma sapan bir şey yaparsa sonu olurdu. Gerçi bir şey yapmasa da sona yakındı. Ortamın enerjisi solmuştu bu açık açık hissediliyordu. Savaş olduğundan beri güneşi besleyememişti. Bu yüzden güneş yavaş yavaş karanlığa gömülecekti.
Buna izin vermeyecekti hazır sarayındaydı. En azından bir süre daha güneşin dayanmasını sağlamalıydı. Karanlık tünelde ellerini duvara koydu. Buralarda bir yerde meşale olduğuna emindi. Elleriyle pürüzlü soğuk duvarı yokluyordu. Sağa sola kaydırırken eline çarpan şeyle hafif gülümsedi. Meşelayi eline aldığında sessizce fısıldadı.

“Ahvi.” Parmaklarının arasından çıkan alev hızla meşaleyi tutuşturduğunda etraf biraz aydınlandı. Gözlerini bir süre etrafta gezdirdi. Nereye gideceğini anlamak için duvardaki sembolleri arıyordu. Bu tüneli avucunun içi gibi bilse de riske girmek istemiyordu.
Taşların aydınlanan bazı kısımlarında oyuklardan oluşmuş şekiller bazılarında da kan lekeleri vardı. Bu güneşin çalındığı ilk savaş değildi sonuçta.

Sarun, biraz ileride güneş simgesini gördüğünde adımlarını hızlandırdı. Ses yapmadan güneşe ulaşırsa yakalanmazdı. Biraz zorlu geçen dar tünel yollarının ardından Sarun bir kapıya ulaştı. Eskimiş tahtaların oluşturduğu kapı. Üzerine güneş simgesi oyulmuştu.
Demir yuvarlak kulp uzun zamandır aynı duruyordu. Yerinden hiç oynamamıştı bile. Genç adam, nazikçe kulpu tuttuğunda soğukluğu elinin içine yayılmaya başlamıştı.

Kulpu çektiğinde gıcırdayarak açılan kapı Sarun’un sinirlerini bozmuştu. Buraya kadar çıt çıkarmadan gelip şimdi ses yapmak bütün moralini bozmuştu. Genç adam bir süre bekledi, birileri gelir mi? Duyan oldu mu diye ama kimse yoktu. Kimse gelmemişti.

Ucuz atlattım diye geçirdi içinden. Birkaç adım atıp dar koridoru geçtikten sonra kocaman oda karşılamıştı onu. Büyülü güneş oradaydı tam ortada. Altındaki mermer kare alanın içinde oyuk bir tas vardı. İşte büyülü güneş tam onun üzerinde havada süzülüyordu, ışık saçarak.
Bu görüntü Sarun’un derinden sarsılmasına neden olmuştu. Normalde güneş canlı ve göz kamaştırıcı bir ışığa sahipti. Şimdi ise ışığı daha azdı ve aralarında siyah gölgeler oluşmaya başlamıştı. Karanlık çok yakında gelecekti ve Sarun hala lanetini kaldıramamıştı. Açıkçası gölge bu diyarı ele geçirirse ne olacağını bilmiyordu. Babası hep bunun kötü bir şey olduğunu söyleyip detayına girmemişti.

Genç adam, sıkıntıyla nefes alırken güneşe yaklaştı. Kimse yokken bu işi bitirip gitmesi gerekiyordu. Normalde uzun bir ritüel yapması gerekiyordu ama şu an ona hiç vakti yoktu.
“Cadex.”

Ellerinin arasında kılıcı belirdiğinde elinin içine kesik attı. Acıyla dişlerini sıkarken elini yumruk yaptı. Güneşin üzerine doğru tuttuğu yumruğundan kan damlıyordu. Güneş, kanı ışığıyla yutarken bununla besleniyordu. Işığın hacmi atarken genç adam, ortamın iyileştiğini hissediyordu. Daha iyi nefes alıyordu, en önemlisi etrafın rengi bile değişmişti. Başardım diye geçirdi içinden. Bu bir süre daha vakit kazandırırdı ona. Gerçi ordu toplamak için çok vakte ihtiyacı vardı. Geri dönsem yeter diye düşündü. Geri döndükten sonra güneş sönse de hala şansı olurdu. Eğer dünya da kalırsa bir daha geri dönemezdi.

Sarun, elini iyileştirdikten sonra tünele doğru yöneldi. Saraydan çıkıp ailesini ve Kallias’sı bulmalıydı. Onları bulduğunda danışabileceği birileri olacaktı.
Genç adam birkaç adım atıp kapıya yöneldi.

“Ooo Kral Sarun. Buradaymış.” Dante’nin sesi ıssız odada yankılanırken genç adam olduğu yerde kaldı. Vücuduna birden sinir yüklenmişti. Dişlerini gergince sıkıyor gözü istemsizce seyiriyordu. Ellerinin arasında boğazı olsa ve sıkıp öldürse keşke.
Genç adam, çatık kaşları ile arkasına döndüğünde aptallık ettiğini kaçması gerektiğini biliyordu. Anlık siniri engel oluyordu. Kal ve bu adama geri döneceğin göster diyordu iç sesi.

“Bu enerjiyi bir tek senin yapabileceğini çok iyi biliyordum.” Dante’nin yüzünde rahatsız bir ifade vardı. İçinden her şeyi mahvediyorsun diye geçiriyor Sarun’a öfkeyle bakıyordu.

“Çünkü bu güneşin de bu ülkeninde efendisi benim.” Sarun’da aksine, rahat görünüyor ve içinden bu yanına kalmayacak diye geçiriyordu.
“Konumuz bu değil.” Dante, alayla gülümsüyordu. Her zamanki gibi saçlarını geriye taramış birkaç tutamın anlına düşmesini sağlamıştı. Gözlerinin içinde ve kenarlarında siyah boya vardı. Bu gölgenin işaretiydi. Siyah gözleriyle Sarun’u süzerken üzerinde siyah pelerin ve zırh vardı.

“Benim konum bu.” Genç adam birkaç adım attığında Dante’nin arkasında iki tane asker belirdi. Onlar da aynı Oxylon gibi yüzlerini siyaha boyamıştı.
“Birazdan güneş doğduğunda geri döneceksin. Nefesini boşuna harcama.” Alayla gülümsedi Dante. Çok keyif alıyordu böyle itici davranmaktan.

“Geri döndüm.”

“Hayır. Sen her güneş doğduğunda dünyaya geri döneceksin ve kuş olarak kalacaksın.” Dante hala alayla konuşurken Sarun’a yaklaştı. “İstediğin kadar buraya gel. Yine geri döneceksin. Sonra ne olacak biliyor musun?” Durup gülümsedi. “Gölge, güneşi yutacak. Yıllardır sürdüğünüz o hükmümüz bize geçecek.”
Sarun, Dante’yi dikkatle dinliyordu. Fazlasını biliyor diye düşündü. Kendisinin bile bilmediği şeyleri biliyordu. Bu bile yenilgiye bir adım yakındı.

“Tabi siz asil krallar hiçbir şeyden haberiniz yok-”
Sarun, adamın yakasına hırsla yapıştığında elindeki kılıcı adamın boğazına dayadı. Askerler alık hareketlenince Dante, durmaları için elini kaldırdı. Yüzünde hala sırıtış vardı ve bu Sarun’un sinirini çok bozuyordu.

“Beni öldürmen bir işe yaramaz. Gölge her zaman vardır Sarun bunu unutma.” Dante, dişlerini gözler önüne sererken gülümsemeye devam ediyordu.
“Ahvi!” Genç adam, kılıcını askerlere doğru savurduğunda ucundan çıkan ateş kapıya kadar yol çizmişti. Alevler birden yükselip kapıya ateşten duvar örmüştü.

Dante, bu görüntüyle gerilirken gülümsemesi yavaşça soluyordu. Şimdi gülen Sarun’du. “Alev yoksa gölge de yoktur Dante. Sende bunu unutma.”

Dante, dişlerini sıkarken gözlerindeki korku apaçık belli oluyordu. Karşısındaki adam ondan güçlüydü ve güneş yanında oldukça daha da güçlüydü.
Genç adam, sessiz kalırken kılıcını yere indirdi. Dişlerini farkında olmadan hala sıkıyordu ve kaşları da çatıktı. Dante’yi ittirdiğinde kılıcını yere indirdi. Kabzasını hala sertçe sıkıyordu.

“Oxylon, bana lanetin senin kanınla yazıldığını söyledi.” Sesi o kadar donuktu ki şimdi güç bende diyordu Sarun. Korkmuyordu ve çok rahattı. Ana kapıyı ateşle kapatmıştı. Diğer kapı da gizliydi odadan bakıldığında görünmüyordu.
Dante, duyduğu ile sessiz kaldı. Ellerini arkasında bağlamış sadece Sarun’a bakıyordu. Bedeni korkuyla titresede belli etmiyordu.

“Söylemezsin tabi.” Sarun başını onaylamzca salladı. Kılıcını hırsla kaldırdığında diğer eliyle de kabzayı destekledi. Dante, ne olduğunu anlamadan kılıç kolunda derin bir kesik attı. Adamın siyah gözleri koluna kaydığında istemsizce diğer eliyle kesik yeri tuttu.

Canı şimdi acımıyordu sadece kanın sıcaklığını hissediyordu. Koluna ve eline...
“Seduh.” Genç adam, avucunun içinde şişe belirmesini sağladı. “Kimriva.” Dante’nin kolundan akan kanlar şişeye doğru giderken adam engel olmaya çalıştı. Eliyle sıkıca bastırsa da kanların gitmesine engel olamıyordu.

“Ağh.” Dante, sinirle Sarun’un üzerine saldırdı. Genç adamın elindeki şişe yere düşerek tuzla buz oldu. Sarun, bu hamleyle şaşırırken sırtı taş zeminle buluşmuştu. Sert ve acı verici bir şekilde.
Dudaklarında acı dolu bir inleme döküldüğünde yüzüne yumruk yemişti. Genç adamın ağzına kan dolarken Dante’nin suratına tükürdü. Dante, bir an irkilirken anlık hakimiyeti kaybetmişti.

Sarun, bunu fırsat bilirken adamı üzerinden yana atıp tepesine çıktı. Birkaç yumruk atıp adamı sersemlettiğinde hırsla yerdeki kılıcına uzandı. Bu işi şimdi bitirecek daha sonra da ülkesine geri dönecekti. Adam hırsla nefes alıp verirken sinirden irileşmiş gözleriyle Dante’nin çaresiz yüzüne bakıyordu. Bu görüntüyü iyice aklına kazıdı. Kazanan o olduğunda heykelini yaptıracaktı çünkü.

Kılıcını hırsla havaya kaldırıp adamın kalbine indirdi. Dişlerini hırsla sıkıyor bu anın bitmesini istemiyordu. Demek zafer böyle bir şeydi. Genç adamın kılıcı demir zırhla çarpıştığında oda da çınlaması yayılmıştı.
Sarun, daha da sinirlenirken hırsla kılıcını tekrar kaldırdı. Adamın kafasına indirdi ki bedeni birden parlamaya başladı.

“Hayır şimdi değil.” Adam, isyan ederken aceleyle kılıcını Dante’nin kafasına saplamaya çalışıyordu. Bedeni saliseler içinde parlayıp söndüğünde vücudunda büyünün sıcaklığını hissediyordu. Demek Dante’nin bahsettiği şey buydu. Güneş doğduğunda lanetinle baş başa kalacaksın.
Gözlerini hızla açtığında yüzünü buruşturdu. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdığında görüş alanı netleşmişti. Yine o evde kafesin içindeydi. Güneşin ilk ışıkları da eve doluyordu.

Yorgun bedenini kafesin içindeki yastığa bıraktığında olanları düşünmeye bile fırsatı olmadan uyuyakalmıştı. Narin bir kuş bedeninde olduğu için daha yorgun hissediyordu kendisini.

Güneşin ışıkları tamamen evi doldurduğunda İnci, için yeni bir iş gününün habercisiydi. Alarmı odada yankılanırken gözlerini zorla araladı. Bazen hiç işe gidesi gelmiyordu ama paraya da ihtiyacı vardı. Yattığı yerde doğrulup ayaklandığında aklına dün gece gelmişti.
Su içmek için kalktığında Sarun’u evde bulamamıştı. Genç kadın, yattığı yerde hızla doğrulup salona geçti. Kafesin içine merakla baktığında Sarun’u uyurken görmüştü. İçindeki su serpilme hissi kadını rahatlatırken derin nefes alıp verdi. Bir an kayboldu sanıp korkmuştu. Kendisine adamın büyülü güçlerinin olduğunu hatırlatsa da engel olamamıştı.

Biraz sonra işe gitmek için hazırlandığında mutfağa geçti. Sarun için tabağa salatalık ve su bıraktı. Masanın üzerine de peçete bıraktığında tamam diye geçirdi. Not yazsam okuyabilir mi acaba? Büyüleri ile okuyabiliyor diye düşündü.
Küçük bir kâğıt alıp üzerine “İşe gidiyorum. Sakın peçete dışına dışkını bırakma.” yazdı. Kâğıdı tabağın yanına bırakıp evden çıktığında Sarun’u evde yalnız bıraktı.

Saatler sonra Sarun, uyanıp mutfağa geçmişti. Salatalıkları görünce hızla saldırdı. O kadar acıkmıştı ki gözü not kağıdını görmemişti. Peçeteyi de görmemişti zaten. İnci yok diye rastgele paket bırakıyordu.
Genç adam karnını doyurduktan sonra gözüne not kağıdı ilişti.

“Bu ne?” Kanadını yukarı kaldırdığında not kâğıdı tam karşısında asılı kaldı. Yazıları büyü ile çevirip okuduğunda telaşlanmıştı. “Ulan Sarun, Akşama tüm tüylerini yolacak...”

Herkese merhaba 🧝

Yeni Bölüm Nasıl?

Yorumlarınızı merak ediyorum