11. bölüm · Kızılçayır'ın Efendisi

11. BÖLÜM: Dorael Köyü

Nisa Altintas

Yutkunurken kuruyan boğazını ıslatmaya çalışıyordu. İki gündür su içmediği için zor durumdaydı. Dudaklarını ıslatıp susuzluğuna çare ararken gözleri bitkince hareket ediyordu. Yemek de yemediği için ve vücudu buna alışık olmadığı için savaş halindeydi. Midesi sürekli gurulduyor yemek için dileniyordu.

Başını yasladığı taş duvarda sabit tutuyordu. Bitkin düştüğü için başı dönüyor midesi bulanıyordu. Bu yüzden kıpırdamadan durmayı çözüm bulmuştu.

Kadının gözleri buğulanırken göz yaşları da artık eskisi gibi yağmıyordu. Sarun'un geleceğini biliyordu ama ya gelmezse diye çok korkuyordu. Belki de kadını bırakmıştı burada. Bu düşünceler kadının aklını karıştırırken bazen başının ısındığını hissediyordu.

İç çekip derin nefes aldığında duyduğu ayak seslerine dikkat kesildi. Yine geliyorlar diye düşündü. Kendisini alıp Dante'ye götüreceklerdi. O adam yine saçma sapan sorular soracaktı. Bıkkınca nefes verdiğinde tam karşısında iki tane gardiyan gördü.

Kilidi açtıktan sonra kapıyı güçle çekip gacur gucur ötmesini sağladı. Kadını çok hafif bir eşyaymış gibi kaldırdıklarında İnci, itiraz edemiyordu. Gücü yoktu çünkü.

Kısa süren yürümenin ardından kadını yine o odaya götürdüler. Yerdeki halının üzerine bıraktıklarında Dante ili ikisini baş başa bıraktılar.

"Bugün seni burada ağırlamak istedim." Dante, kadının yanına çömeldiğinde nazikçe çenesini okşadı. Bakışlarındaki hayranlık İnci'nin midesini bulandırıyordu. Anlamıyordu neden böyle davrandığını?

Adam, uzanıp saçlarına dokunduğunda İnci, başını geri çekip engel olmaya çalıştı. İstemiyordu herhangi bir temas.

"Ama sen yine aynısın. Hala hırçınsın." Dante, sinirle nefes alıp kadının çenesini tekrar tuttu. Bu sefer daha sert tutmuştu. Yüzlerini birbirlerine yaklaştırdığında İnci'nin gözlerindeki korkuyu görebiliyordu.

"Söyle bana. Sarun'u çok mu seviyorsun çok mu aşıksın ona?" Bakışlarında merak sanki alevle yanıyordu. İnci bundan korktuğu için hızla konuştu.

"Değilim." Genç kadının cılız sesi adamı tatmin etmezken dişlerini sıkmaktan çenesi kasılmıştı. "Ben onun kraliçesi değilim."

İnci, gözlerini adamın gözlerine dikti. Buna inandırması gerekiyordu yoksa hayatta kalamayacağını düşünüyordu.

"Yalan söylemeyi beceremiyorsun küçük ceylanım." Dante, kadını rahat bırakıp gülümsedi. "Sarun seni kendisine kraliçe seçtiğine göre ordun ve gücün var."

Heyecanla başını sallıyordu. Sanki yeni oyuncak almış çocuk gibi. İnci ile evlenip arkasına ordu yığacaktı. Bunu başardığında hak ettiklerini geri alacaklardı. Yıllardır kendilerinden çalınan gücü bu sefer onlar alacaktı.

"Neyse. Küçük ceylan." Adam bakışlarını tekrar kadının gözlerine çevirdi. İnci adamın siyah gözlerine bakıyordu. Hayatında ilk defa bu kadar koyu renkli göz görüyordu. Göz bebeği bile görünmüyordu. Dante, bu meraklı bakışlardan memnundu kadının kendisini keşfetmesini istiyordu. Ne kadar güçlü ve gaddar olduğu gözleri ile görmesini istiyordu.

İnci, bakışlardan rahatsız olduğu için gözlerini başka tarafa çevirdi. Dudakları titremeye başladığında birbirine bastırıp bunu fark ettirmemeye çalıştı. Adam sinirlenirse diye korkuyordu.

"Hangi diyardan geliyorsun?"

"Dün- dünyadan." Kadın, göz yaşını hızla silse de Dante görmüştü ama sesini çıkarmamıştı.

"Daha önce duymadığım bir yer." Adam, buranın neresi olduğunu bulmaya çalışırken kadının uydurmuş olabileceğini düşündü. "Hayır duydum." Tekrar bakışlarını kadına çevirdi. "Sen o gezegendensin. Demek başka gezegende ordu topluyor. Toplasın bakalım."

Dante, edindiği bilgiler ile gülümsese de içine kurt düşmüştü. Bu kadını ordusu için yanında tutuyorsa kim bilir ne kadar kişiyi kandırıp yardım dilenmişti. Düşünceleri yüzünden siniri bozulurken saçlarını hırsla geriye taradı. En kısa sürede Sarun'u bulup gebertmesi gerekiyordu.

Bu sırada genç adam at tepesinde dört nala koşuyordu. Günlerdir o kadar karmaşık bir düzen içindeydi ki delirmek üzereydi. Işınlanıyor at buluyor yol tepiyor sonra dünyaya geri ışınlanıyor. Güneş battığında tekrar geliyor bu sefer başka yere geldiği için hem atı olmuyor hem de gittiği yoldan geride kalmış oluyordu. Neyse ki çözmüştü bu sorunu. Gittiği yere kendisinden eşya bırakıyordu bu sayede direkt oraya ışınlanıyordu.

Genç adam, varması gereken köye vardığında atından indi. Atını ağaca sıkıca bağladıktan sonra eyerine kendinden eşya bıraktı. Ne olur ne olmaz.

Sarun, pelerinine iyice sarılıp birkaç adım attı. Bu evlerden birisiydi ama hangisiydi tam hatırlayamıyordu. Kallias işaret bırakmıştı ama işaret neydi? Düşün Sarun düşün.

"Ağh nasıl unuttum?" Gözleriyle etrafı tararken evlerde farklı bir şeyler görmeye çalışıyordu. Kallias'ı anımsatan. Köye uzanan patika yolu yürümeye başladığında yakından bakmaya karar verdi. Yürüdüğü yol köyün tam ortasından geçiyordu. Evlerin önünde havyanlar ve tarım alanları mevcuttu.

Genç adam, kimseyle göz göze gelmeden devam ediyordu. Zaten çok dikkat çekmişti herkes işi bırakıp ona bakmaya başlamıştı. Adımlarını hızlandırıp evlere yaklaştığında gördüğü görüntü ile hafif gülümsedi.

"Saray düştü. Köyüne git. Dorael'e. Orada bana bahsettiğin evde bekle beni."

"Seni bırakamam." Kallias, çatık kaşları ile kralının kolunu tutuyordu. Görevi buydu kralını korumak ve onu en iyi şekilde yapmalıydı.

"Bana bir şey oluyor." Derken ellerini kaldırdı Sarun. Parmaklarından dirseklerine kadar karanlık ışık dolanıyordu. "Ne olduğunu bilmiyorum. Arkamda güvenebileceğim bir olması lazım."

Sarun, çaresizce Kallias'a bakıyordu. Hem sarayı düşmüştü hemde güneşi ele geçirmişlerdi. Kıyameti yaşıyorlardı.

"Babam demirciydi. Evin önünde büyük kılıçlar var. Oradan bulursun beni."

"Tamam." Genç adam, Kallias'ın elinin üzerine birkaç kez nazikçe vurup gitmesini izledi.

Sarı gözleri hatırladığı an ile kılıçları buldu. Kallias bu evden bahsetmişti. Genç kral, hızla eve yürüdüğünde kapıyı çaldı. Civardaki köylüler bu adamdan iyice rahatsız olurken tehdit olmasından korkuyorlardı. Bilmiyorlardı ki çok sevdikleri krallarıydı.

Tahta kapı, gıcırtıyla açıldığında adamın karşısında boyu kısa orta yaşlı bir kadın belirdi.

"Buyrun?" Kadın, merakla karşısındaki adama bakıyordu. Daha doğrusu korkuyla. Karşısındaki bir Vardaksa kesin ölmüştü. Bütün köyde ölecekti.

"Kallias burada mı?" Adamın ses tonu kararlı çıksa da içinde bir korku vardı. Ya burada değilse o zaman ne yapacaktı? İnci'yi nasıl kurtaracaktı?

"Yok burada öyle biri ben yalnız yaşıyorum." Kadın korktuğu için kapıyı kapatmaya çalıştığında Sarun, hızla kapıyı tuttu.

"Burada olması gerekiyordu." Pelerinini hızla açtığında altın saçlarını gözler önüne sermişti. "Kallias!" Genç adam, içeriye doğru seslendi.

Köy halkı tanıdıkları adamla aralarında fısıldaşmaya başladılar. Kralları buradaydı, sarayını bırakıp kaçan kralları.

Kapı başka bir güçle çekilip açıldığında karşılaşmışlardı. Sarun, rahatça nefes verirken Kallias, hızla kralına sarıldı. Bu uzun zamandır bekleyişin ve umutsuzluğun bitişiydi. Bu durumu simgeleyen tek temastı. Genç adam, kralının varlığıyla rahatça nefes verdi.

"Ne bu samimiyet Kallias? Bırak beni." Genç adam, işi şakaya vursada o da özlemişti eski dostunu.

"Bu ilk ve sondu. Uzun süre seni görmemek iyi hissettiriyor." Kallias, alayla konuşunca Sarun, gülümsedi. Bu şekilde şakalaşmayı bile özlemişti.

"Hayırdır. Erken döndün." Kallias, aksine konuşuyordu. Sanki aylardır kralı beklemiyormuş gibi

"Öyle oldu." Sarun, hala alayla konuşuyordu. "Böyle kapıda mı bekleyeceğiz?"

Genç adam, bakışlarını köy halkına çevirdiğinde bazıları korkuyla eğilmiş bazıları umursamamıştı.

"Hadi gel." Kallias, kapıyı iyice açtığında Sarun içeri girdi. Pelerininden kurtulup tahta sandalyeye oturduğunda Kallias'ın annesi hızla adamın önünde eğildi.

"Ben bilemedim efendim."

"Korkunuzu anlıyorum." Sarun, olgun ve samimi sesiyle kadına bakınca kadın tebessüm edip doğruldu.

"Anne, babamın yanına gider misin?" Kallias, annesine hadi işareti yapınca kadın ikiletmeden dışarı çıkmıştı.

Genç adam, sıkıntıyla nefes alıp verdiğinde Kallias, kralının konuşmasını bekliyordu. Sarun nereden başlayacağını bilmediği için sessiz kalırken başı öne eğikti.

"Sarun? Ne zaman konuşacaksın?" Kallias, başını öne eğip kralın gözlerini görmeye çalışıyordu.

"Fazla zamanım yok. Güneş batana kadar buradayım sonra geri döneceğim." Genç adam, gözlerini karşısındaki adama dikti. "Saraya girmemiz lazım. Tanınmayacağımız şekilde."

"Her yerde Vardaklar dolanıyor." Kallias'ın kaşları çatıldığında düşündüğü belliydi. "Saraydan sürekli haber alıyorum. Dante, şu an bekliyor."

Sarun, dikkatle Kallias'ı dinliyordu tıpkı günlerce aç kalmış biri gibi.

"Güneşi nasıl kullanacağını bilmiyor. Gölge gelene kadar bekliyormuş.. Sürekli ittifak topluyor bir de."

"İttifak için görüşmeleri nerede yapıyor." Aklında bir şeyler oluşmuştu Sarun'un.

"Bizim sarayda. Ahvi Sarayı'nda"

Genç adam, başıyla onayladı. Şimdi ne yapacağını az buçuk anlamıştı.

"Lanete uğradığım için geri dönmek zorunda kalıyorum. Benim yerime sen idare edeceksin. Her güneş battığında geri geleceğim."

"Neredesin güneş doğduğunda?" Genç adam, bu işi tam kafasında oturtamamuştı ama anlardı ileride.

"Dünya da. Merak etme orada iyiyim."

"Tamam. O zaman, ne yapıyoruz?" Kallias, uzun zaman sonra eskisi gibi plan yaptıkları için çok mutlu hissediyordu. Eskiye dönecekleri günü iple çekiyordu.

"Sarayı gözetlemeye devam et. Ne oluyor ne bitiyor? Kim girdi kim çıktı? Hepsini istiyorum." Genç adam, elinin ayasını yukarı çevirip uzattı. "Gerekirse büyü veririm."

Sarun, elinin içinde büyüsünün ışığını oluşturduğunda Kallias gözlerini oraya çevirdi. Dudaklar hafif kıvrıldığında başını onaylamazca salladı.

"Büyü istemiyorum. En son ne olduğunu hatırlıyorsun."

Sarun hatırladığı an ile gülümsedi.

"O senin beceriksizliğin." Elindeki büyüyü yok edip sandalyede geriye yaslandı. Yaslandığı için gıcırdamıştı.

"Neyse bunu sonra konuşuruz." Kallias, sırıtırken parmaklarını hafifçe masaya vurup ritim tuttu. "Aç mısın?"

"Hayır."

"Ben açım. Biraz buğday lapası ve çörek yesem fena olmaz." Kallias, etrafa bakındığında annesi hazırladı mı diye düşünüyordu.

"Sana afiyet olsun." Derken ayaklandı Sarun. "Bu kumaş sende dursun." Kolundaki kumaş parçasını açıp Kallias'a uzattı. "Işınlanırken senin yanına gelmem daha kolay olacak."

Genç adam, kumaş parçasını aldığında oturduğu yerden kalktı.

"Saraya neden giriyoruz? Güneşi beslemek için mi?"

Sarun, bakışlarını kaçırırken konuştu.

"Bir kadın için... Benim yüzümden orada."

Kallias, kralın mimiklerinden durumun ciddiyetini anlarken kadının kim olduğunu merak ediyordu. Dul kraliçe ve leydi Vanya iyiydi. Sarun evli değildi bu yüzden kraliçe de yoktu o zaman? Kim bu?

Genç adam, sormayacaktı. Şimdi zamanı olduğunu düşünmüyordu. Zamanı geldiğinde zaten öğrenirdi.

"Tamam. Burada olacağım."

"Biliyorum." Sarun, tebessüm ederken gözlerini pencereye çevirdi. Güneş batmaya başladığında Sarun'un parmaklarından ışık çıkmaya başladı. "Ve gidiyorum."

"Yine uzun süre gidersen fena olmaz."

"Çok beklersin." Sarun, ışığın bedenini yutması ile gözden kayboldu. Kallias, odada tek başına kaldığında yüzündeki gülümseme yavaşça soldu.

Kralını sağ görmek yüreğine su serpmişti. Savaşın ortasında birden yok olup gidişi... belirsizlik... Kallias'ı çok yormuştu. Doğup büyüdüğü yeri böyle görmek buruktu.

Oysaki aylar önce tek derdi Sarun'un arkasını toplamaktı. Her gün şikâyet etmekti. Sarun'a sataşmayı bile çok özlemişti. Bu o yüzden çok iyi gelmişti.

Tekrar sandalyesine oturduğunda kumaşı nazikçe bileğine sardı. Çok kıymetli bir eşyaymış gibi. Kralı ona bir görev vermişti. Yine titizlikle yerine getirecekti.

Genç adamın aklına büyü olayı geldiğinde istemsizce gülümsedi.

"Hazır mısın?"

"Evet." Kallias, gergince beklerken içten içe korkuyordu.

Sarun ellerinin içini kendine bakacak şekilde çevirdi. Sağ elini, sol elinin içine koydu. Gözlerini kapatıp başını hafif geriye yasladığında bedeni dik duruyordu.

Derin nefes aldığında sinesinden büyünün çıktığını hissediyordu. Sanki damarlarından geçiyor gibi bir histi.

Büyü nazik parıltılarla adamın eline dolarken kapalı gözlerinin önünde Kallias'ın silüeti vardı. Ellerini bozmadan ters çevirdiğinde bu sefer dış kısmı Sarun'a dönmüştü. Kollarını iyice öne uzattığında ayasından çıkan büyü Kallias'ın etrafında dolanmaya başladı.

Sarun, büyünün Kallias'ı tanımasına izin verdikten sonra sağ elini havada döndürmeye başladı. Parıltılar genç kralın emrine itaat ederken ip gibi dolanıyordu.

Işık, Kallias'ın göğsüne değip içeri girmeye başladığında Kallias önce irkilmişti. Bedeni bu sıcaklık ile kasılırken yorgun bir titremeyela bayılmıştı. İki genç arasındaki akış birden bpzulduğunda Sarun gözlerini hızla araladı. Nefesi sanki bedenine yetmiyor gibi hissederken sinirle ellerini belinde koydu.

"Ben sana kıpırdama dedim!.."

Haftaya görüşmek üzere 🧙🏻♂️