9. bölüm · KIZIL KEHANET

KRALLIĞA GİDEN YOL

Yagmur ★

Merielle o sabah, Arthur'un sakin sesiyle uyandı.
— "Merielle..."
Gözlerini güçlükle araladı. Pencereden süzülen solgun sabah ışığı, odanın ahşap duvarlarına vuruyor, geceden kalan serinliği yavaş yavaş dağıtıyordu. Merielle başını kaldırdığında Arthur'un masanın başında oturmuş, sessizce kendisine baktığını gördü.
— "Günaydın"
Merielle uykulu bir sesle karşılık verdi.
— "Günaydın..."
Bir an etrafına baktı. Sonra Arthur'a dönüp kaşlarını hafifçe çattı.
— "Neden bu kadar erken uyandın?"
Arthur gülümsedi.
— "Asıl sen neden bu kadar geç uyandın? Ben seni uyandırmak zorunda kaldım."
Merielle yatağından doğrulup saçlarını eliyle düzeltti.
— "Ben aslında erkenden uyanmaya alışkınım. Fakat buraya geldiğimden beri nedense uzun uzun uyuyorum."
Merielle hafifçe güldü ayağa kalktı. Önce ateşin başına gidip birkaç odun attı. Ardından mutfaktaki erzakları gözden geçirerek kahvaltı hazırlamaya koyuldu. Birkaç dilim ekmek, biraz peynir, taze meyveler ve dün hazırladığı reçelden küçük bir kase çıkardı.
Kısa süre sonra ikisi masanın başında oturmuş, sessiz sabahın içinde kahvaltılarını yapıyordu.
Arthur bir parça ekmeği eline alırken sordu:
— "Bugün ne yapacaksın?"
— "Ormana çıkacağım"
— "Ben de geliyorum"
Bir süre sonra evden çıktılar.
Ormanın sabah hâli bambaşkaydı. Ağaçların arasından süzülen güneş ışıkları, toprağın üzerine altın renkli lekeler bırakıyordu. Kuşların sesleri dalların arasından yükseliyor, hafif rüzgâr yaprakları usulca kıpırdatıyordu.
Bir süre yürüdükten sonra yabani meyvelerle dolu birkaç ağaç buldular. Merielle sepetini açıp meyveleri toplamaya başladı. Arthur da ona yardım ediyordu.
— "Şu kırmızı olanlardan toplama, dedi Merielle."
Arthur elindeki meyveyi bıraktı.
— "Neden?"
— "Zehirli."
Arthur hemen elini geri çekti.
— "Bunu biraz daha önce söyleyemez miydin?"
Merielle hafifçe gülümsedi.
Bir süre sonra ormanın daha tenha bir kısmına girdiler. Yollar daralmış, ağaçların dalları üzerlerine doğru eğilmişti.
Merielle yürürken Arthur'a ormanda yetişen bitkilerden ve karşılaşabilecekleri büyülü yaratıklardan bahsediyordu.
— "Şu çiçeği görüyor musun?"
Arthur eğilip baktı.
— "Hangisini?"
— "Mor yapraklı olanı."
— "Evet."
— "Ona çıplak elle dokunma."
Arthur elini hemen geri çekti.
— "Neden?"
— "Çünkü üç gün boyunca sesin ince çıkabilir."
Arthur birkaç saniye sessiz kaldı.
— "Bunu neden söylediğini bilmiyorum ama artık o çiçeğe yaklaşmayacağım."
Merielle gülerek başını salladı.
Tam o sırada ileride üç kişi belirdi.
Merielle'nin adımları aniden yavaşladı.
Yüzündeki gülümseme kayboldu.
Onları tanımıştı.
Kasabasından adamlardı.
Merielle'nin parmakları istemsizce titremeye başladı. Birkaç adım geri çekildi. Sanki ormanın bütün sesleri bir anda kesilmişti. Kuşlar susmuş, rüzgâr bile durmuş gibiydi.
Arthur bunu hemen fark etti.
Önce adamlara, ardından Merielle'ye baktı.
Merielle'nin yüzündeki korku her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Arthur alçak bir sesle sordu:
— "Bunlar kim?"
Merielle cevap vermedi.
Arthur bir adım ona yaklaştı.
— "Sana zarar mı verdiler ?"
Merielle gözlerini adamlardan ayırmadan konuştu.
— "Benden nefret eden birkaç kişi..."
Adamlardan biri onları fark etti.
— "Şuna bakın!"
Üçü birden Merielle'ye doğru ilerlemeye başladı.
Merielle geri çekildi.
İçlerinden biri hançerini çekip Merielle'ye doğru uzattı.
— "Demek buradasın, cadı!"
Arthur bir anda Merielle'nin önüne geçti ve adamı sertçe itti.
— "Ne yaptığını sanıyorsun?"
Adam öfkeyle Arthur'a baktı.
— "O bir cadı! Sen de onu mu koruyorsun?"
Merielle'nin içinde bir şey koptu.
Yıllardır susturmuştu kendisini.
Yıllardır insanların sözlerini dinlemiş, başını eğmiş, kendisini açıklamaya çalışmamıştı.
Ama o gün ilk kez korkusunun üzerine yürüdü.
— "Ben cadı falan değilim!"
Sesi ormanda yankılandı.
Adamlar bile şaşkınlıkla sustu.
Merielle'nin gözleri dolmuştu.
— "Sizin cahilliğiniz yüzünden neden ben cadı oluyorum? İnsanları iyileştirdiğim için mi? Bitkilerden anladığım için mi? Yoksa gözlerim sizin istediğiniz renkte olmadığı için mi?"
Adam bir adım daha attı.
— "Sus!"
— "Hayır!"
Merielle'nin sesi titriyordu ama bu kez geri çekilmiyordu.
Arthur kılıcını çekti.
Çeliğin sesi ormanın sessizliğinde yankılandı.
— "Bir adım daha atarsan pişman olursun."
Adamlar Arthur'un kılıcını görünce duraksadılar.
Birbirlerine baktıktan sonra geri çekilmeye başladılar.
— "Bu burada bitmedi, cadı"
dedi adamlardan biri.
Sonra üçü de ormanın derinliklerine doğru uzaklaştı.
Merielle olduğu yerde kalıp arkalarından baktı.
Kalbi hâlâ hızla çarpıyordu.
Arthur kılıcını indirdi ve Merielle'ye döndü.
— "Onlar kimdi? Seni nereden tanıyorlardı?"
Merielle cevap vermedi.
Sadece:
— "Buradan gitmeliyiz."
Arthur kaşlarını çattı.
— "Neden?"
— "Çünkü artık burada olduğumu biliyorlar. Bir dahaki sefere üç kişi olarak gelmeyebilirler."
Arthur'un yüzündeki ifade ciddileşti.
— "Sorun değil. Ben buradayım."
Merielle ona baktı.
Arthur gözlerini ondan ayırmadan devam etti:
— "Seni onlardan korurum."
Merielle birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonunda küçük bir tebessümle:
— "Teşekkür ederim, Arthur."
dedi.
Sonra yollarını değiştirdiler.
Güneş gökyüzünde yükseldikçe hava da ağırlaşmaya başlamıştı. Öğleye doğru sıcaklık iyice artmış, ormanın havası bile bunaltıcı hâle gelmişti.
Eve döndüklerinde ikisi de fazla konuşmadı.
Arthur bir köşede kılıcının bakımını yaparken Merielle masanın üzerinde küçük cam şişeler hazırlıyor, çeşitli bitkileri ezip iksirlerini dikkatlice kaplara dolduruyordu.
Uzun süren sessizliği sonunda Merielle bozdu.
— "Arthur..."
— "Efendim?"
— "Yaraların tamamen iyileşti mi?"
Arthur bacağına baktı.
— "Sayende. Artık neredeyse hiç ağrımıyor."
Merielle rahatlamış bir şekilde başını salladı.
— "Güzel."
Arthur bir süre sessiz kaldı sonra
— "Neden?"
Merielle ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
— "Ormandaki o insanlar yüzünden mi?"
Merielle bakışlarını yere indirdi.
— "Evet... Ama yalnızca onlar değil."
Arthur onu dinliyordu.
— "Sana ağabeyini iyileştireceğime dair söz verdim."
Arthur'un yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
—" O hâlde yarın sabah yola çıkalım. Eğer erkenden çıkarsak akşama doğru krallığa varabiliriz."
Merielle başını salladı.
— "Tamam. O zaman yarın..."
Cümlesini tamamlamadan ayağa kalktı.
Büyük bir sepet çıkardı ve yolculukta ihtiyaç duyacağı kıyafetlerini, birkaç kitabını, bitkilerini ve gerekli malzemelerini içine yerleştirmeye başladı. Başka, daha küçük bir sepete ise ertesi gün için ekmek, meyve ve biraz peynir koydu.
Günün geri kalanında ikisi de fazla konuşmadı.
Bir süre kitap okudular. Arthur zaman zaman Merielle'nin okuduğu kitabın ne hakkında olduğunu soruyor, Merielle de ona büyülü bitkilerin özelliklerini anlatıyordu.
Akşam yemeğinde ise yolculuk hakkında konuştular. Arthur, krallığın nasıl bir yer olduğundan söz etti; Merielle ise yanına hangi bitkileri alması gerektiğini düşündü.
Gece olduğunda ev sessizliğe büründü.
Merielle yerdeki yatağına uzandı.
Bu kez düşünceleri her zamankinden farklıydı.
Yarın...
Bir krallığa gidecekti.
Ve belki de insanların onu yalnızca kızıl gözleriyle yargılamadığı bir yer görecekti.
Bu düşüncelerle gözlerini kapattı.
Ertesi sabah güneş doğmadan yola çıktılar.
Merielle kapıyı son kez kontrol etti. Evine baktı ve kısa bir süre durdu.
Burası onun sığındığı yerdi.
Şimdi ise geride bırakacağı en huzurlu yuvası olacaktı.
Arthur ona baktı.
— "Hazır mısın?"
Merielle derin bir nefes aldı.
— "Hazırım."
Yola koyuldular.
Ormanın dışına çıktıklarında Arthur, Windor Krallığı'nı anlatmaya başladı.
— "Krallığa girdiğimizde ilk olarak büyük taş köprüden geçeceğiz. Köprünün sonunda sarayın bulunduğu tepeye çıkan yol var."
Merielle dikkatle dinliyordu.
— "Saray şehrin en yüksek yerinde mi?"
— "Evet. Şehrin aşağı tarafında krallığa bağlı bir kasaba bulunur. Kuzey tarafında ise şifacıların ve eczacıların dükkânları vardır. Orada senin ilgini çekecek pek çok şey bulabilirsin."
Merielle'nin gözleri parladı.
— "Gerçekten mi?"
Arthur güldü.
— "Şimdiden meraklandın."
—" Elbette."
Bir süre daha ilerlediler.
Sonra Arthur ciddileşti.
— "Fakat sana birkaç şeyi hatırlatmam gerek."
— "Ne gibi?"
— "Kral ve kraliçe yemeğe başlamadan sen yemeğe başlamayacaksın."
Merielle başını salladı.
— "Anladım."
— Onlar masadan kalkmadan sen de kalkmayacaksın."
— "Peki."
— "Saray hizmetkârlarıyla fazla samimi olma."
Merielle kaşlarını kaldırdı.
— "Neden?"
— "Sarayda herkes birbirini tanır. Söylediğin bir söz, düşündüğünden daha çabuk yayılabilir."
Merielle bunu aklının bir köşesine yazdı.
Arthur devam etti:
— "Bir de sarayda sana soru sorulmadıkça kraliyet ailesinin meseleleri hakkında konuşma."
—" Sanırım bunu yapabilirim."
— "Emin misin?"
— "Arthur!"
İkisi de güldü.
Saatler ilerledikçe yol daha da yorucu hâle geldi.
Bir süre sonra büyük bir ağacın gölgesine oturup dinlenmeye karar verdiler.
Merielle sepetinden biraz ekmek çıkardı.
— "Yolculuk düşündüğümden daha yorucuymuş."
Arthur ağaca yaslandı.
— "Daha krallığa varmadık bile."
Merielle iç çekti.
— "Bunu söylemen hiç yardımcı olmadı."
Bir süre dinlendikten sonra tekrar yola koyuldular.
Öğleden sonra Merielle'nin adımları yavaşlamaya başladı.
Arthur bunu fark etti.
— "Yoruldun mu?"
Merielle bir süre sustu.
—" Biraz."
Sonra derin bir nefes aldı.
— "Arthur..."
— "Efendim?"
Merielle'nin sesi bu kez daha ciddiydi.
— "Aslında sana doğruyu söylemedim."
Arthur durdu.
—" Ne hakkında?"
Merielle de durup ona döndü.
— "Kasabamdan isteyerek ayrılmadım."
Arthur'un yüzündeki ifade değişti.
— "Ne demek istiyorsun?"
Merielle gözlerini yere indirdi.
— "Canımı kurtarmak için kaçtım."
Arthur birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
— "Canını kurtarmak için mi?"
Merielle başını salladı.
— "Evet."
Arthur'un kaşları çatıldı.
—" Neden? Sana zarar mı vereceklerdi?"
Merielle'nin sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
— "Beni yakacaklardı."
Arthur olduğu yerde kaldı.
—"Peki neden? Gözlerin yüzünden mi?"
Merielle acı bir tebessüm etti.
Arthur şaşkınlıkla onun kızıl gözlerine baktı.
— "Ama sen iyi birisin. Sırf şu gözlerin yüzünden mi?"
— "Evet."
Bir an sustu.
—" Bir de insanları iyileştirdiğim için."
Arthur başını eğdi.
—" Ama bunun nesi kötü ki?"
Sonra biraz düşündü.
— "Gerçi... iksirlerle insanları iyileştirmen onlara garip gelmiş olabilir."
Merielle hafifçe başını salladı.
— "Herkes rahiplerden aldığı sözde kutsal çamuru sürüp Tanrı'ya dua ederek iyileşmeyi bekliyor. Sonra hastalıkları ilerleyip ölüyorlar. Ben ise birkaç bitkiyi kullanarak onları iyileştiriyorum. Onlara göre bunun tek açıklaması büyü."
Arthur bir süre sustu.
Sonra yavaşça elini Merielle'nin omzuna koydu.
— "Merak etme."
Merielle ona baktı.
Arthur'un sesi sakindi.
— "Bir daha bunları yaşamamanı sağlayacağım."
Merielle'nin yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.
— "Teşekkür ederim."
Yollarına devam ettiler.
Öğle sıcağı iyice bastırmıştı.
Arthur gökyüzüne baktı.
— "Bence biraz dinlenmeliyiz. Şu ilerideki ağacın gölgesi güzel görünüyor."
Merielle başını iki yana salladı.
— "Biraz daha ilerleyelim."
— "Neden?"
—" Bir göl olması gerekiyor."
Arthur merakla ona baktı.
—" Nereden biliyorsun?"
— "Bir zamanlar okuduğum bir kitapta bu bölgeden bahsediliyordu."
Bir süre daha yürüdüler.
Ve sonunda ağaçların arasından gümüş renkli bir parıltı göründü.
Merielle gülümsedi.
— "İşte orada."
Karşılarında Yıldız Tozu Gölü uzanıyordu.
Gölün yüzeyi ilk bakışta sıradan görünüyordu. Fakat suya dokunduklarında küçük ışık parçacıkları yüzeyde parlamaya başladı.
Arthur hayranlıkla suya baktı.
— "Burası gerçekten büyülü."
Merielle diz çöküp ellerini suya soktu.
— Y"ıldız Tozu Gölü. Suya dokunduğunda yıldız tozu gibi parlayan küçük ışıklar ortaya çıkar."
Arthur da avucuna biraz su aldı.
Parıltılar parmaklarının arasından süzüldü.
— "Sanırım krallığa varmadan önce gördüğüm en güzel şey bu olacak."
Biraz dinlendiler. Yüzlerine serin su çarptılar ve yanlarında getirdikleri yiyeceklerden atıştırdılar.
Sonrasında yeniden yola koyuldular.
Saatler süren yolculuğun ardından ormanın ağaçları seyrekleşmeye başladı.
Ve nihayet ileride devasa taş duvarlar göründü.
Merielle adımlarını yavaşlattı.
Kalenin yüksek duvarları gökyüzüne kadar uzanıyor gibiydi. Duvarların her köşesinde rüzgârda dalgalanan bayraklar vardı.
Merielle'nin kalbi heyecanla çarpmaya başladı.
Arthur onun yüzündeki ifadeyi fark edip gülümsedi.
— "Windor'a hoş geldin, Merielle."
Merielle gözlerini kaleden ayıramıyordu.
Karşısında yalnızca bir krallık değil, hayatının tamamen değişebileceği yeni bir dünya duruyordu.