7. bölüm / 8
KIZIL GÖZLÜ KOMUTAN7. BÖLÜM: AŞKIN SINAVI
Bölümler 8Şu an: 7. BÖLÜM: AŞKIN SINAVI
- 1 1. BÖLÜM: GERÇEKLERİN ÖZÜ8.269 kelime
- 2 2.BÖLÜM: AİLE DİZİMİ8.561 kelime
- 3 3. BÖLÜM: DOSTLUĞUN KIYMETİ8.451 kelime
- 4 4. BÖLÜM: GEÇMİŞ TEK BİR AN8.587 kelime
- 5 5. BÖLÜM: ZİHNİN İKİ YÜZÜ9.161 kelime
- 6 6. BÖLÜM: İZİNSİZ UYARI9.286 kelime
- 7 7. BÖLÜM: AŞKIN SINAVI8.704 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 8. BÖLÜM : GEÇMİŞE SON BİR KEZ BAKMAK7.888 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MERHABALARRRR ❤️
Nasılsınızz, neler yapıyorsunuz? Bölümü yazdığım an sizle paylaşmayı seviyorum. Klasik olan fazla uzatmadan bölümü size bırakayım...iyi okumalarrrr! :)
Bu hikaye geçen her şey hayal ürünüdür, gerçek kişi ve kurumlarla bir bağlantısı bulunmamaktadır.
Yayınlanan Tarih:01.09.2026
Buyrunuzz bölümeee 💃🏼
***
📌
bir çocuk sevdim, sezen aksu.
ağlıyorsam yaşıyorum, gülden karaböcek.
karaköy vapuru, yiğit seferoğlu.
***
Ben bir askerdim. Duygularımı saklayabilir, yok sayabilir ya da onları yok edebilirdim. Ben bir askerdim; yıkılmaz ve güçlüydüm. Ben bir askerdim; yaktığım meşaleler bana saygı duyarken elimi hiç düşünmeden o ateşe yaklaştırıp avuçlayabilirdim. Yanardım, ah etmezdim. Hiç kimseye bel bağlamadığım gibi acımı da yok sayabilirdim.
Gözlerimin birkaç dakikadan fazla süredir kapıdan içeri giren bu adamın gözlerindeydi. Neden bunu yaptığını düşündüm, böyle bir yalanla buraya gelmesindeki amaç neydi? İlk gün onu görmeye gitmemiştim evet, ikinci kez onu gördüğümde adliyede dövmüştüm evet, üçüncü kez ise onun evine kendi ayaklarımla gitmiştim. Kimsenin haberi olmadan.
Onun gözünde ise ben nasıldım? İşimdeydim, yanında olduğum bir binbaşı vardı. Kafamın içindeki ince detaylar teker teker birbirine bağlandı. Takıntılı bir insandı. Dün benimle konuştukları doğrultusunda düşündüğümde beni Balaban ile aynı ortamda bırakmak istemediğini anladım. Ya da Balaban’ın ona uyguladığı güç onun zoruna gitmişti. Bu seçenek daha mantıklıydı.
Bir saniye Ley, seni kıskanması mı? Bu düşündüğün sencede saçma değil mi? Ben bile düşünmem bunu.
Onu o gece gördün, psikolojisi iyi değil Leyli'm.
Bizimki sence çok mu düzgün kar tanesi?
Ceketi halen daha bana doğru uzatırken ne yapacağımı bilemedim. Balaban'ın gözünde şu an ne yazık ki biraz daha kötü durumdaydım. Bu adam yaptığı hareket ile bizim sanki yakın olduğumuz izlemini vermişti ki Balaban artık benim hakkımda hiç iyi düşünmüyordu. Pars'ı sevmediğini biliyordum. Onun gözünde de iyi bir izlenim bırakmamaya devam ediyordum.
İlk kez haklısın Ley. Ben bile bu olanlardan sonra bir teklerdim hani ne oluyor yani derdim. Şimdi bu göteleğin yaptığı iş miydi?
Tam ayağa kalktığımda Pars da bir adım bana doğru attı. Gözlerim ceketten onun gözlerine çıktı. "Bu bir erkek ceketi." Dedim.
Diyorum ya bu andaval da ne buldun da sevgili oldun acaba? Beni dinlemediğin kesinmiş de onu kanıtlamış oldum en azından.
Pars'ın ise gözleri kısıldı, kirpikleri birbirine değdi ve açıldı. "Tüh." Dedi, bunu derken ise yüz ifadesi sahte bir şaşkınlık içindeydi. "Karıştırmış olmalıyım." Düz bir ifade ile ona bakmaya devam ettim. Onun ise kaşları alnına doğru çıktı.
Bunu neden yaptığını anlamıştım. Ceket bahanesiydi, dünden önceki gece ona gittiğimi Balaban'a duyurmaktı. Gerçekten beni Balaban'dan kıskanıyordu. Ya da onun üst rütbesini kendine yediremiyordu, Ferit'i burada tutması, savcılıktan gelen kararı uygulamaması, hastanede ona yaptıkları aldığı cephenin açıkça karşılığıydı.
Balaban ile en baştaki tanışmaları benim sayemde oldu ki bu tanışma da asla iyi bir tanışma değildi. Beni bir hain görmesi için Pars'ın yaptığı her hareket onu tetiklemişti. Uğurcan'ın evinde konuştuklarım, ilk başta onu Balaban'a karşı savunmam ve şimdiki olan beni hain olarak potansiyel gördükleriydi. Şu an da tuzu biberi olmuştu her şeyin.
Balaban’a haksızsın diyemezdim. Ben böyle bir karmaşanın içinde kalsaydım aynı tepkileri verirdim, vatan mevzubahis olduğunda kimse bunu yapamaz diyerek gönül rahatlığına çekilemezdik en nihayetinde. Her an her şey olabilir gözüyle bakardık.
Sidik yarıştırmadığımız kalmıştı bu yaşta yani Ley! Çak şunun ağzına bir tane de rahatlayalım artık ?! Takıntılı manyak bu herif iyice aştı kendini! Ceket getirmek ne demek? İyice salaklaştı.
Ben bile bu kadar kızacağını düşünmemiştim.
Tabi ki kızarım! Esmer civanımızın gözünde gittikte puan kaybediyoruz, bunu asla kabul edemem!
Tamam kendi özündeymiş Leyli’m, sen devam et.
Balaban'a bakışlarımı çevirdiğimde onun bakışları ise kızgın duruyordu. Ben tam ağzımı açmıştım ki başıyla kapıyı işaret etti. "Çık dışarı subay, benim hâkim ile konuşacaklarım var." Dedi. Ses tonu bile itiraz istemeyen bir tondaydı.
Yok bir de ister tonda olsaydı Ley, bazen gerçekten evden çıkarken beynini almıyor musun acaba diye düşünüyorum. Herif kalkmış buraya bak altını çiziyorum bizim olmayan erkek ceketi ile gelmiş, neden?! Sırf sizin yan yana olduğunuzu esmer civanımızın gözüne sokmak için! Bende bir tane yapıştırayım şuna da bakacak gözü kalmasın?!
Bu istemediği ses tonunu bildiğim için bir de üstüm olduğu gerekçesiyle bir başkasının yanında onunla zıtlaşamazdım. El mecbur selamımı verip odadan çıktım. Derin bir nefes aldığımda göğsüm derince şişti. Aslında Ferit'in yanına inebilirdim, halen daha buranın nezarethanesinde tutuluyordu. Balaban'ın onun çıkışını vermeyeceğini anlayabiliyordum.
Bu yaşadıklarımız tuzu biberi olurken her şeyin Ferit'in başına kaldığını da anlayabiliyordum. Ferit'e geçen yol abisinin engeline takıldığı her an buradan çıkması zorlaşacaktı.
Hep masumlar mı çeker cezayı Leyli'm?
Kar tanesi sence böyle cingöz abisi olan bir kardeş masum mudur? Kim bilir o da nelere karışmıştır?
Pars da buradaysa Ferit'in zor durumda kaldığını netleştirmiştim, kardeşini içeriden çıkaramıyor elinden bir şey gelmiyordu. Bu duyguyu göğsümde yanan alevden bilirdim. Sevdiğiniz insanın bileklerine kelepçe takılıyor ve siz sadece izliyorsunuz. Hiç bir şey yapmanıza müsade etmiyorlardı.
Koridorun sonundaki merdivenlere doğru ilerledim. Sağa dönerken Uğurcan'ın eski odamdan çıktığını gördüm, onun da bakışları bana döndüğünde göz göze geldik. Birbirimize yürürken ikimizde ifadesizdik.
"Neler karıştırıyorsun sen?" Uğurcan ile karşılıklı kaldığımız anda direkt bunu sormuştu.
Bilmeden yine ne yaptık ayol biz? Dünyanın ekseni mi kaydı, piramitler yerinden mi oynadı, uzaylılar mı istila etti bizi de yine kabak başımıza patladı he?!
Bir sussan anlayacağız ne olduğunu.
Bu kar tanesi benim canımı çok sıkıyor!
"Ne?" Dedim sorarak. "Ne karıştırıyorum?" Kaşlarım da usulca çatılmıştı.
"Dün gece evden çıkıp gitmen diyorum, Sevil de bir tutuştu sen gidince. Dünden beri de ortam olmadığı için soramadım." Demişti. Onların evinden çıktığım geceden bahsediyordu.
Sevil ona anlatmamış mıydı? Sabah kapının önünde de yaptıklarımız aklıma gelince anlatmış olabileceğini düşündüm ama demek o ki Sevil ağzını sıkı tutmuştu. Uğurcan'a anlatması veya anlatmaması benim açımdan sorun değildi, hayatımın belli başlı olaylarını zaten Uğurcan biliyordu sakladığım yoktu.
"Önemli bir şey değil."
Yalan paralı olsa yine de kredi çeker söylersin be sen Ley.
Yalan kötü bir şeydir.
Bak kar tanesi olan zaten Ley'e oluyor sen söylemezsen bir sıkıntı olmaz. Hadi güzelim benim, öptüm seni, muck muck.
"Leyli." Dedi uyararak. "Sevil bir şeyler daha dedi." Kaşlarımı çattım. Az önce düşündüklerimi geri alıyorum; Sevil’in ağzında bakla ıslansa zaten şaşırıp kalırdım.
Ayol Ley, bir kere Sevil Uğurcan'a kör kütük âşık bir kere söylese ne oldu diye dökülmüştür Sevil bilmiyor musun?
Gözlerim etrafta dolandı. "Biliyorsun durumları Uğurcan, ne diyeyim, görüyorsun da." Diyerek devam ettim.
"Şikayet duyurusunda bulunmalısın, tehdit ediyor seni."
Ay Ley bu bizim aklımıza nasıl gelmedi? Görüyor musun ne zeki arkadaşlar edinmişsin. Einstein mübarek.
"Adliyede yaşadıklarımızı unuttun mu kardeşim?" Diye çıkıştım. "Ben onun ciğerini biliyorum, duruyorsa bir nedeni var."
Sen arkadaşlarına çekmemişsin ama güzelim aferin sen zeki olandın grupta. Seni ayrı muck yapacağım hatırlat bir ara.
Uğurcan ise parmaklarını palaskasının üzerine yerleştirip sırtını dikleştirdi. "O gece yanına mı gittin?" Başımı aşağı yukarı salladım. "Ne dedi? Ne yapacaksın?" Konunun içeriğini Sevil de bilmediği için bu kadar detayını anlatmamıştı büyük ihtimaliyle.
Derin bir nefes verdim, yerimde sırtımı dikleştirdim. "Ferit'in nezarethaneden çıkması için belli bir tarih aralığında tanık olmamı istedi. O da bana babamın davasında yardım edecekmiş. Karşılıklı çıkar ilişkisi gibi." Onun da kaşları benim gibi çatıldı.
Çenesi eğdi düşünceli bir şekilde. "Leyli, bunu yapman çok riskli." Dedi. "Babanın dosyasına bir girdi oluşturabilir, her türlü risk üretir bu. Hem de davanın ilk çıktısı farklıyken bir de." Nefesimi dışarı verdim.
Tamam zekası biraz biraz olsun yerine geldi yine de iyi ilerledi.
Biraz olsun susamaz mısın?!
Bu kar tanesi iyice bozdu, bana falan bağırıyor. Hayırdır yani, herkes bir yerini bilsin lütfen. Rica ediciğim!
"Biliyorum ama dosyayı vekile verecek hâkim o, her türlü onunla iletişime geçeceğim." Bunu çok fazla dillendirmemiştim ama Uğurcan duyduğu için oldukça şaşırmıştı.
Babamın davasını ya da aile meselelerini konuşmayı bırakalı çok olmuştu. O gece Pars ile konuştuklarım doğruydu, babamın hapishaneye girdiği zaman yargılanmıştım. Mesleğimden, özel hayatımdan, her şeyden... Ondan sonra Leyli Karadağlı asla eski Leyli Karadağlı olamamıştı.
Babasının Leyli'si, annesinin Ley'i hiç olamamıştı.
Yutkundum. Bu his yedi yıldır boğazımda düğümdü. Mesleğimden bu davalar yüzünden ayrı kalmış, on dört yaşımdan beri emek verdiğim şey körelmişti. Benim üzerimdeki cezalar varken rütbe alamayacağımı bilecek kadar cezalıydım. Toy bir askerlikten çıkıp yetişkinliğe geçiş yaptığım anda kalmıştım.
Büyümemi engellemişler, sesimi kesmek istemişlerdi. Belki büyümek benim için hep azap doluydu ama asla sesimi kesememişlerdi. Hep en yüksek sesimle ders vermiştim. Benim vicdanımda alnımda aktı. Bu kadardı.
Uğurcan, "Leyli." Diye tam devam edecekti ki duyduğum ses ile kalakaldım.
"Subay Karadağlı!" Diye bağıran ses, Balaban'a aitti. Omzumun üzerinden bakarak onun olduğunu netleştirdim. Bize doğru gelirken Uğurcan'a sırtımı dönüp ona karşı kaldım.
Bu ses tonunu hiç sevmedim.
Selamımı verip elimi indirirken o çoktan yanımıza gelmişti. Sinirden attığı adımların çıkardığı ses koridorda bir zelzele yaratıyordu. Kızıl harelerinin içinde ne saklıyordu bilmiyordum ama neden kaynaklandığını anlıyordum. Sinir harbi gibiydi bu hali. Pars ile ne konuştu ya da o odada ne yaşandı asla bilemeyecektim.
Sence ne saklayabilir Ley, o bağırışın altında affedersin ama iyi şeyler bekleme. Bizi gebertecek gibi duruyor bağırışı da değil bu yürüyüşün altından da bunu anlayabilirdin benim zekâ küpüm.
"Emredin komutanım." Dedim sakince. Çenesindeki bir kasın seğirdiğini de net bir şekilde görüyordum.
Ay öldüresi var resmen bizi, tamam iyi hoştuk ne ara bu evreye döndük ayol?!
"Nezarethaneye iniyoruz!" Emrinin sert tonu da aynı bağırışı gibiydi. Normalde böyle ses tonlarına ve emirlere alışıktım ama bu noktada ürkmüştüm ilk kez.
Aferin ürkmelisin çünkü bu hitap ve gideceğimiz yer bizi infaza bile indirebilir Ley.
Gözünde beni hain olarak belirleyen bir adamın ne kadar gözü dönebileceğini kestiremediğim için de bu olabilirdi. O arkasını dönüp Uğurcan'a bir şey demeden ilerlerken bende omzumun üzerinden Uğurcan'a döndüm. Gitmemi işaret ederken bende dudaklarımı birbirine bastırarak arkasından ilerledim.
Benden uzun adımları olduğu için ona birkaç hızlı adımla ulaşmıştım. Nezarethanenin olduğu kata indiğimizde nöbet tutan askerler selam vererek ayağa kalkmışlardı. Onların yanından geçtik ama ilerlerken Ferit'in tutulduğu hücreyi de geçmiştik. Bir şey sormamam gerektiğini bildiğim için sadece onun adımlarını takip ettim.
Ayol nereye gidiyoruz Ley, bizi kesip on beş parçaya bölüp askeriyenin hücresinin altına gömmesin?
Bazen o kadar boş konuştuğunu düşünüyorum ki.
Ben senin hiç düşündüğünü sanmıyorum mesela kar tanesi iyi tarafından bak olaylara.
Bir hücrenin kapısını avuç içiyle itip, gürültüyle arkaya doğru açtı ve beklemeden içeri girdi. Bende el mâhkum peşinden içeri girdim. Girdiğimde tam karşımda tüm heybetiyle ellerini arkadan birleştirerek bana bakıyordu, ben de tam karşısında durarak sırtımı dikleştirdim.
"Kapat kapıyı."
Bu emir cümleleri çok oluyor yalnız ha.
Senin üstün olduğu için olabilir mi? Ayrıca şu an bunu düşünmemeliyiz! Her şey çok kötü bir durumda.
Üf, sen benimle bir muhabbete girme ya. Gına geldi gerçekten düşüp bayılacağım ahanda buraya. Stresten kusacağım.
Elimle aynı onun kapıyı açtığında yaptığı gibi kapıyı avuç içimle kapattım. Tekrardan ona döndüğümde gözlerindeki o yırtıcılık daha fazlaydı. "Sen... Sen kimsin kızıl?" Dedi, bunu söylemesinde sıkıntı yoktu ama sadece çenesindeki seğiren kas halen yerli yerindeydi. "O puşt!" Bir anda bağırmasıyla irkildim. "Onu elime verseler saniyelik hayatı kalacak yavşak beni nasıl tehdit edilebiliyor he?!" Yüksek sesi bu hücrenin dışına çıkabilirdi. Yalıtımlı odalardı bunlar ama eski bir askeriyeydi sonuçta.
Bir saniye yaşamayacaksa verelim gitsin o göteleği esmer civanımızın eline. Hepimizin isteği bu değil mi a dostlar?! Sorarım size he? Cevap verin bana!
Sadece biz varız burada.
Biliyorum, o yüzden bu hale geldim.
"Bilmiyorum komutanım." Dedim sakince. "Ben." Yalan söyleyeceğimi anladı, bunu bana baktığı bakışlarının arkasında görebilmiştim. Alnında beliren mavi-mor renk karışımı damar kabarmıştı.
"Çık rütbeden!" Tekrardan bağırdı, çenesi dikti. Boğazında bağırdığı için belirginleşen damarları gözüme batıyordu. "Ne ben üstüm ne sen alt! Bunu mu layık görüyorsun sen kendine?!" Ne demek istediğini anlayamamıştım.
"Bana ne demek istiyorsan açıkça söyleyin, alttan verdiğiniz mesajları çözmeye gelmedim buraya."
Rütbeden öyle değil böyle çıkılır demek vardı. Bir kere söyleyeyim mi nolur. Nolur. NOLUR?!
Sessiz kalabilir misin, lütfen.
"Sen benim hayatımın neresindesin kızıl?" Halen daha bağırıyordu. "O puşt beni nasıl senin yanında olmakla tehdit edebiliyor? Ona bu hakkı kim sundu?!" Gözlerinden geçenler her zaman gördüklerim değildi.
Pars beni gerçekten takıntı haline getirdiğini o an anladım. Balaban'a bunu söylemesinin altında gerçekçe yatan tek sebep bu olabilirdi. Başka bir açıklamayı göremiyordum. Gerçekten beni kıskanmış ve buraya bu sebepten gelmişti. Balaban'a gerçekten beni koruduğu için üstünlük taslamaya gelmişti. Şaşkınlığımı gizlediğim maskemin arkasına indirdim. Renk veremezdim.
O zaman gidip o yavşağı öldürüyoruz diye bir duyum aldım, doğru mudur hocam?
"Bu beni ilgilendirmiyor bu onu-."
"Senin anlama kıtlığın mı var?!" Elini açarak kaldırdığında sinirlendiğini belli ederken sesini asla kısmamıştı. "Çok da sikimde o hâkimin ne karakteri olduğu!"
Tamam esmerim dedik, civanımız dedik, paşam dedik ama hop yani. Ne bu şiddet bu celal?! Hayırdır?!
"Ne o zaman zorun?!" Bende ellerimi iki yana açtığımda artık sabrım bitmişti. "Ne?! Ne istiyorsun sen benden ya?!"
Sakin ol Leyli'm.
Bu da nerde alakasız bir şey var orada yani.
"Baban senden utanıyordur!" Duymayı beklemediğim bir cümle olacaksa bu kesinlikle o olurdu. Kaşlarım şaşkınca alnıma doğru kalktı. "Sen halen daha o şerefsizle dip dibesin!"
Ellerim bacaklarımın yanına doğru düşerken kirpiklerim birbirine tutundu hızlıca. Benim yüzümden müebbete mâhkum olan babam. Gerçeklerdi. Benim kör sevdam yüzünden babam hapishane koridorlarına mâhkumdu. Parmaklarım birer yumruk olurken tırnaklarım kısa olsa da avucumun içine yerleşti.
Canımı yaksın istedim. Ben nasıl babamın canını yaktıysam benimde canım yansın, kül olsun istedim. Belki de yok olup gitmek başıma gelecek en güzel şeylerden biri olur sanmam bu yüzdendi. Soğuk bir ürperti omurgamdan bedenime yayılırken yutkundum. Şu anda hastalığımı belli edemezdim.
Ben yaşadıklarım yüzünden savaştığım her savaşta birer yara alarak çıkmıştım, sırtımdan aldığım yaralar halen daha dik durmamı engelliyordu. Ben bilseydim eğer ki ailem bu duruma düşecek ne aşık olurdum ne de severdim. Sadece yaşayıp giderdim bu dünyadan.
Başımı aşağı yukarı salladım, içimdeki tüm halatların iplerini tuttum. Düşemezdim. Bilmediğim, tanımadığım bu adamın karşısında eğilmezdim. "Doğru." Dedim. Ağzımdan ilk çıkan kelime buydu. Boğazımdaki koca yumru tenimi acıtıyordu. "Ben babamın gururla bakacağı evladı değilim." O ise sadece bana bakıyordu. "Ama yine de sen benim babamın adını ağzına alamazsın. Kimsin sen?!"
Doğru bir noktaya parmak bastın yavrum, kim bu esmer civanımız, iki metremiz, okyanus kokulumuz yani?! Gelecekteki kocamız, evimizin direği gibimsi şeyler. Şahsen ben öyle biri olduğunu biliyorum.
Bir adım atarak dibime girdi. "Kimsem kimim!" Dedi bağırmasına devam ederek. "Ben tanımasam bile Albay Karadağlı için canımı veririm! Sen onu müebbete iten şerefsize nasıl tamah ediyorsun?! Kafam almıyor, kafam!" Parmaklarını şakağına vurmuştu hızlıca. Gözlerinde beliren o kızgınlığın yavaş yavaş yok olmayacağını da biliyordum. "İlk günden beri sana sabrediyorum ama yok! Sen halen daha o şerefsiz itle iş birliği içindesin! Ne amacın, ne olmasını bekliyorsun?!"
Babamı tanıması normaldi çünkü belli başlı her rütbeyi askeriye de olanlar tanırdı. Kaldı ki her işini titizlikle yaptığına emin olduğum bu adamda beni araştırmıştı, babamı bilmesi ya da benim onun kızı olduğumu öğrenmesi saniyesini bile almamıştır. İlk geldiği anda bana lakâbım ile seslenmişti bu da bunu kanıtlar nitelikteydi.
Lâkin anlamadığım bu siniriydi. Ya da haklı mıydı bu konuda?
Herhalde Ley, düşünsene babanı tanıyor, belki de diğerlerine karşı haklı olduğunu düşünüyor, sen kızı olarak onu içeriye atan hâkimi ele vermiyorsun? Sebep?
Korkarım ki bu konuda haklı Leyli'm.
Kendime geldiğimde yerimde düzeldim. "Pardon da... Sana ne?" Sesim ilkine göre daha sakindi ama yine de bağırıyordum. "Benim komutanımsınız tamam, babamı tanıyıp ona saygı da duyabilirsiniz, size yaptığım birkaç hareketi doğru da bulmayabilirsin ama özel hayatıma karışacak biri değilsin sen! " dedim sertçe. "Çok mu merak ediyorsun neden böyle olduğunu? Edemezsin!" dedim yine aynı sertlikle. "Benim yerimde olup benim yaşadıklarımı yaşamadan bana ahkam kesemezsin! Hiç bir şey de söylemezsin! Haddini bil hukukunu da ben öğretmeyeyim sana!" Sinirden göğüs kafesim hızlıca kalkıp iniyordu.
İçimdeki öfkenin dinmesi gerekirdi ama dinmezdi. Eğer bunu yapmaya biraz olsun gücüm yetseydi yedi yıl önce yapmaz mıydım? O babam hakkında benim hakkımda doğru düşünüyor olabilir ama ben neler yaşıyordum biliyor muydu? Ben o koridorlarda elimde dosyalarımla çırpınırken babama bir kez olsun anlat diye yalvarırken beni neden duymamışlardı?
Babam için savaşmıştım ta ki babam beni bu yolda tek bırakıncaya dek. O sessizliğini koruduğu andan itibaren benim savaşacak gücümü kırmıştı. Kolumu kanadımı kırmış elime vermişti. Tek başıma bırakmıştı. Elimde tuttuğum tek dalımı kırıp götürmüştü benden. O mektuptan sonra ona gidememiştim, kendimi açıklamak zorunda kaldığım her anda olduğu gibi içime kapanmıştım.
Yıllardır kendi kabuğumda yaşamaya çalışırken bir anda hayatımın yine tepetaklak olmasını kaldıramazdım. Babama gittiğimde bana yine sessiz kalmak istiyorum derse işte o zaman gerçekten yıkılırdım. Yeniden savaşmaya gücüm yetecek kadar da sabırlı değildim. Ne o Pars'ın yaptığı oyunlara ne de karşımda duran adama kendimi açıklayacak gücüm yoktu. Bitmiştim.
"O kadar yazık ki... Öyle bir adamın böyle bir kızı olması." Titremeye başlayacağımı anlayabiliyordum, krize gireceğimi de aynı şekilde ama onun karşısında; hayır. Dik duracaktım. "O yüzden müebbet yemesi gayet normal." Dişlerimi birbirine bastırdım. "Çık odaya o kağıdı imzala kızıl ve emin ol bende bu askeriyedeysem her saniye senin ensende olacağım." Hırslı bir nefes verdim.
Ellerimi açarak omzumu kaldırdım. "Canıma minnet belki siktir olup gitmemi becerebilirsen rahatlarsın!" Karşısından çıkarken dönmek üzereydim ki titrediğimi anladım.
Sabretmeliydim, buradan çıkana kadar ruhsuz durmalı titrememi görmemeliydi. Hücrenin kapısını açıp dışarı çıktığımda kesik kesik nefesler alıyordum. Koridorda nöbet tutan askerlerin kaçamak bakışlarını hissederken bunu umursamadan sert adımlarımda merdivenlere yöneldim. Ellerimin beyazladığını görebiliyordum ama yumruklarımın arasında saklamıştım.
Kimseye görünmemeye çalışarak odaya çıktım, içeri girdiğim gibi masasının üzerindeki kağıt yığınlarına yöneldim. En üstte benim imzalayacağım kağıt vardı. Hırçınca kalemi elime alıp imzamı attım, çıkmam lazımdı burdan bir an önce. Gözüm saate iliştiğinde çıkmam için çok fazla saat daha vardı ama biraz daha burada kalmaya gücüm yoktu.
Balaban'ı görmek, duymak, hatta yan yana bile gelmek istemiyordum. Odanın içinden çıkarken hedefim bahçeydi, arka kısımda ağaçların olduğu yerde biraz dinlenebilirdim. Ön bahçeden geçerken her zamanki çardak ile ağaçlarla kaplı alana yöneldim. Kendi ağacımı bulup sırtımı yasladım.
Böyle yaptığımda askeriyeye sırtım dönük oluyordu ve görünmem biraz daha imkânsız oluyordu. Beremi çıkararak yüzüme örterken gözlerimi kapattım. Belki gerçek dünyadan kaçarken geçmiş dünyamdan çok fazla kaçamadım. Pars Menteşeoğlu neden dünyama yeniden girmişti?
Kalbin yeniden çarpıyor, Leyli'm.
Senin başka bir baban daha yok, Ley.
Gözlerimin önünden bir hatıra esti zihnime. Karanlığa göçmeden aydınlığın içinde savaştığım aşkımın dilindendi bu esinti.
Üniversitemi tamamlamış bir askerim, rütbedeyim. O zamanlar Uğurcan'ın olduğu time kabul edilmişim, birlikte lise arkadaşlığımızdan başlayan bu serüven tim arkadaşlığımıza kadar taşıyorduk. Ankara da askeriyeye sürekli gidip geliyorum, bir haber bir beklenti için. Ailemin yüzünü güldürmeliyim en nihayetinde. O günlerden birindeyim yine. Üzerimde siyah renk kot pantolonum beyaz renk gömleğim var, gömleği belimden içeriye koymuş kemerim ile sabitlemiştim.
Beyaz spor ayakkabılarım da tam rengindeydi. Saçlarım sımsıkı bir at kuyruğu ile yukardan toplamıştım. Adalet sarayına doğru yürüyordum, ilk kez hayatımda kalbimin bu denli hızlı çarptığını anımsıyorum. Askeriyede git gel yaparken tanımıştım ilk sevdiğim adamı. Pars. Kalbimi yerinden sallayacak olan adam.
O zamanlar genç bir savcıydı, askeriye aldığı bir dava için sürekli askeriyedeydi. Bizde henüz atanma yerini beklerken karşılaşmıştık. İlk göz göze geldiğimiz anda kalbimin sarsıntısı beni böyle yapmıştı. Sevda neydi? Aşk neydi? Onsuz bir dünyayı seçemez gibiydim. Elim ayağım ona bağlıymış gibi hissediyordum.
Ben askeri eğitim hayatımı bitirirken bile böyle şeyleri düşünmemiştim ama bana bunu sormamıştı. Kalbime gelmiş yerleşmişti... Kapı açık mıydı, yer var mıydı diye sormamıştı bile. Öylece yürümüş ve gördüğü bir boşluğa yerleştirmişti koca bedenini. Bana da sev demişti, sev ki bende burada durayım demişti. Bende kabul etmiştim. Sessiz ve sûkut bir edayla. Bundan ise asla pişman değildim.
Dudaklarımı ısırarak güvenlik turnikesinden geçiyorum çünkü ona sürpriz yapacaktım. Günlerdir ikimizde kendi işlerimize koşturmaktan birbirimizin sesini sadece telefonda duyuyorduk, yüz yüze bile gelmemiştik neredeyse.
Onun kalbimdeki yeri çok başkaydı, ilk kez birine bu denli bağlanıyordum ve karşımdaki adamda bana o derece bağlıydı. Bazen bu bağlılığın getirdiği bunalımlar yaşıyordum ama halledecektim. Dedim ya ilk kez yaşıyordum böyle bir şeyi. Pars kıskanç bir adamdı öylesi bir kıskançlıktı ki bu bazen bünyesine zarar veriyordu. Onu engellemeye çalışmakta bana düşüyordu. Beni sevdiği için daha az yükseliyordu onu sakinleştirmeye de ben çalışıyordum.
O zamanlar savcıydı henüz hâkim olamamıştı. Hırsı vardı ama eminim bir gün olacaktı ona inancım tamdı. Asansörü es geçip gri merdivenlere yöneliyorum, üçüncü kattaydı onun odası. Adımlarım yavaş değildi ama koşmuyordum da hızlı bir şekilde yürüyordum. Ayrı ayrı koridorları olan kata geldiğimde onun sırasına doğru yürüyordum. Beşinci boşluktaki koridorda odası vardı. İçimde pır pır eden kelebeklerle ona doğru koştum.
Koridorun girişine girdiğimde bakışlarım koridora kaydı, en sondaki pencerenin önünden geçiyordu yanında kalemi olan Ali vardı. Onu geçen geldiğimde görmüştüm. Pars elini Ali'nin omzuna atıp dosyayı verdiğinde bir şeyler demişti. Kolay gelsin gibi bir şeydi, mimikleri ve hareketlerini okumak zor değildi. Ali başını sallayıp önüne döndüğünde o da dönmüştü.
Bunun zor olmama sebebi tamamen refleks ve eğitimlerde aldığımız derslerdi. Biz özel olarak yetiştirilen insanlardık. Farklılıklar bizi her zaman ön plana atan duyularımız olmalıydı. Akademide bir hocam bunu söylemişti. Çıkardığım adım sesleride bana dönmeleri için yeterliydi.
İkisi de aynı anda beni görmüştü. Ali yanıma doğru geldiğinde kendi odasını da geçmişti, gidecekti demek. "Hoş geldin yenge." Dediğinde duraksamıştım, ona kaşlarımı çatarak baktım. "Tamam tamam demiyorum öyle şeyler, hoşlanmıyorsun."
Başımı hafifçe eğdim. "Hoş buldum Ali." Dedim bende.
"Benim bir dosyayı yetiştirmem gerek, Pars savcım şu an boş tam zamanında geldin."
Gülümsedim. "Tamam, sana kolay gelsin o zaman." Dediğimde başını eğerek yanımdan geçti. Aramızda arkadaşlık bağı gibi bir şey vardı ve hoşu yani yeterli bir samimiyetlik bağıydı bu.
Ali yanımdan çekilirken başımı cam tarafına çevirdiğimde halen odasına girmemiş ellerini siyah takım elbisesinin pantolonun cebine sokmuş bana doğru bakan adamı gördüm. Adımlarımı ona doğru attığımda midemdeki kelebekler sanki daha çok çoğaldı. Yüzünde belli bir gülümseme oluştuğunda ona koşup sarılma isteğim çoğaldı.
Adliyedeydik ama bunu yapmam hoş olmazdı. Benim nasıl ki dışarda bir otoritem vardı onunda aynı şekilde bir otoritesi vardı. Ne de olsa burası onun mesleğini yaptığını yeriydi. Böyle olması en doğru olandı.
Tam karşısında durduğumda ellerini cebinden çıkardı. "Hoş geldin, günüme özgü gün ışığım." Eli elime uzandığında dudaklarına doğru kaldırdı. Tenimin üzerinde derin bir öpücüğü bırakırken gözleri gözlerimden düşmedi. "Gün şimdi aydı." Gülümsedim aynı onun gibi. Etrafta kimse olmamasına göz ucuyla dikkat ettiğini gördüm.
"Hoş buldum." Derken nazlı nazlı göz kırpıştırmıştım, eliyle odasını işaret etti.
"Gel bakalım." Adımlarımızı odaya ilerlettiğimizde yan yana geçtik kapıdan. Ardından hemen kapıyı kapatırken elimi bırakmadan belimi kavrayıp kendine çekti.
Başım göğsüne düştüğünde kokusundan derin bir nefes alarak diğer eli de diğer elimi kavradığında belimde birleşmişti ellerim ama gövdem gövdesindeydi. Beni kendi kıskacı arasına almıştı. "Gel ki seni biraz daha sevebileyim, gün ışığım." Boynuma bir öpücük bıraktığında başımı ona doğru yaslamıştım ama kıkırdıyordum. "Günümü aydınlatan, gün ışığım."
Hem huylanıyordum hem de beni sevmesi hoşuma gidiyordu. "Gerçekten." Dedikten sonra başımı biraz kaldırıp yüzüne baktım, gözlerim gözlerindeydi. İkimizin de yüzü gülüyor gözlerimizin içi parlıyordu. "Günün şimdi mi aydınlandı?" Dudaklarını büzdü ilk sonra alnını alnıma yasladı.
"Evet, şimdi gördüm mesela odamın renkleri varmış oysa sabah geldiğimde her şey griydi." Yanağımı yanağına doğru sürttüğümde alnımı omzuna bıraktım. "Her şeyde çok gürültülüymüş ama şu an duyabildiğim tek şey kuş cıvıltıları." Dedi. "Bir de... Senin mırlamaların." Kıkırdadım tekrar, birbirimize halen sarılıydık ki hafifçe sallanıyorduk da diyebilirim. Uzum süreli ayrı kalmanın acısını çıkartıyorduk.
"Mırlamıyorum." Dedim, sakalları yanağımı huylandırınca tekrardan kıkırdadım.
"Yoo bak işte mırlıyorsun." Başımı iki yana salladım, bu sefer göz göze geldik. Yanağıma kocaman bir öpücük bıraktı. "Oh!" Dedi sonrasında sesli sesli. "Tüh bak kahvaltı da yapmamıştım sabah, şimdi atıştırdım bir şeyler." Eriyecektim biraz daha böyle konuşursa.
Ellerimi belimden çektiğimde bana zorluk çıkarmadan bıraktı parmaklarımı. Kollarımı boynuna sardım, uzanıp bende yanağını öptüm. "Eh, bende biraz kahvemi tattım sayılır." Gür bir kahkaha attığında başını arkaya yaslamıştı. Görüntümde adem elması vardı ve manzaram çok güzeldi. Sakalsız ve temiz yüzlüydü. Bu da hoşuma gidenler arasındaydı zaten kimi severseniz en güzeli o olurdu ya. O misal.
Alnını alnıma doğru yasladı. "Kahveyi tatman değil de içmen gerekiyor." Gözleri dudaklarıma kaydığında bende anlık bir şekilde dudaklarına baktım. Öpüşmemiz ilk değildi ama ben her seferinde ilkmiş gibi heyecanlanıyordum. "Yudum yudum." Başı biraz daha bana yaklaştığında alnımız birbirine değdi. "Tadını çıkara çıkara." Bir nefeslik boşlukta kaldığımızda nefesini dudaklarımın üzerinde hissettim.
Lakin dudaklarımız birleşmeden bir ses odaya yayıldı, onun telefon ziliydi. "Biraz daha vakti var galiba kahvenin." Diye mırıldandım. Gözlerini zorla da olsa dudaklarımdan çekerek gözlerime baktı.
"Belki de." Ellerimi boynundan çektiğimde o da geriye doğru çekilmiş masasına yönelmişti. Bu bir rutindi zaten, telefonu asla susmazdı sürekli bir meşguliyeti vardı. E sonuçta davaları bekleyemecek kadar derindeydi.
Kapıyı arkama doğru aldığımda dikdörtgen olan odası vardı. Sağ tarafta siyah deri kaplama panosu üst tarafta Atatürk resmi vardı. Ön masası tarafında ise ikili karşılıklı deri koltuklar tam yanında kaleminin masa ve sandalyesi bulunuyordu. Tam karşımda ise yeşilliklerle kaplı orman vardı. Küçük camlı penceresinden bunu görebiliyordum.
Pars telefonu cevaplarken sandalyesine oturmuştu fakat ben camlı olan kısma ilerledim. "Efendim." Dediğinde cama yaklaşmış kollarımı göğsümde birleştirip ormanı izlemeye başlamıştım. Yeşilliği seviyordum, gökyüzünü seviyordum, buralar bana yaşadığımı hissettiriyordu. "Dosyası bana gelmedi... Peki Ali'nin haberi vardır illaki." Karşı tarafı duymuyordum ama Pars'ın sesi normal geliyordu. İşiyle ilgili olmalıydı. "Bugün doluyum, yarın gel sabahtan bakabiliriz. Tamamdır, anladım iyi günler." Başımı omzumun üzerinden çevirdim.
Göz göze geldiğimizde masadan kalkmıştı. Bana doğru yaklaştığında arkamdan sarılan kolları karnımın üzerinde birleşti. "Bu manzaraya yakışacak bir tek sen varsın biliyorsun değil mi?" Diye mırıldandı kulağımın dibinde.
"Hımm öyle mi?" Dedim bende mırıldanarak.
"Kollarıma yakışacak tek kadın da sensin." Saçlarımın arasına bir öpücük bıraktı. Çenesini başımın üzerine yasladığında daha sıkı sarılmıştık. Boyu benden uzundu. "Nasıl bir büyüsün sen öyle?" Biraz biraz sağa sola sallanmaya da başlamıştık, hani böyle içinizde bir his oluşur mutluluktan bedeninize söz geçiremezsiniz ya öyleliydi.
"Senin büyücüsü olduğun bir büyü."
"Bir dakika." Elini karnımdan çekerek cebine uzandı, bir şeyler yaptıktan sonra bir şarkı odaya doldu. Sağ eli sol elimi narince kavrayıp beni kendine döndürdü. Elimi omzuna eli sayesinde bıraktığında belimi sardı.
Sol elimide omzuna doğru sardığımda gülümsedim, müziğin melodisi aramıza, odaya yayılmıştı. Belimi saran avuç içlerini tenimi yakıyordu. "Bir gün eğer kollarımdan gidersen, ruhsatın olan silahla beni düşünmeden vur olur mu?" Başımı iki yana salladım. Böyle konuşmasını sevmiyordum. Ayrılıktan bahsetmek bile ayrılık getirir derdi annem. O yüzden buna çok inancım vardı.
"Ben hep burada." Kollarına daha da sokuldum. "Bu noktada nefes alacağım." Şakağıma bir öpücük bıraktı.
"Ben de hep burada olacağım." Dedi yemin eder gibi. "Kollarım hiçbir zaman açılmayacak, seni hiçbir zaman bırakmayacağım." Melodi ile sağa sola sallanırken kokusunun üzerimdeki sakinleştirici etkisi beni mest ediyordu. Ruhumun o ince sızısını dindiriyordu.
Aşk neydi?
Bir insana duyulan sonsuz güven duygusu muydu, sadakat miydi, huzur muydu? Herkesin kendi aşk tanımı farklıydı belki de. Benim aşk tanımım kollarında olduğum adamdı. Ona duyduğum sevgi, saygı ve merhametti. Güzel kalbini sevmiştim ben onun. Bana olan narin hareketlerini, ne zaman duysam bana güç veren sesini, ne zaman sığınsam bana o güveni veren kollarını sevmiştim.
Benim aşk tanımım o olmuştu, yıllar sonra bir su girbabıyla sönen aşkımın ızdırabı da oydu...
Esen rüzgâr tenimi gıdıklarken birkaç adım sesi duyuyordum. Beremi yüzümden çektiğimde gözlerimi de yavaşça araladım, sağ tarafımda kalan bankta Uğurcan ile Sevil'in oturduğunu gördüm. Sevil'in neden geldiğini anlamayacak kadar salak değildim, Uğurcan olanları yetiştirmiş olmalıydı. İkisi de kollarını göğüslerinde bağlamış bana üstten bakışlar atıyorlardı.
Ben dedikodu yapsam tüm kabahati üzerime atmayı bilirler. Bak onlar nasıl arkandan konuşup geldiler hemen?
Benimde bazen ona karşı kelimelerim tükeniyor Leyli'm.
Bana mı laf soktu şimdi o?
Bende yerimde toparlanıp sırtımı iyice ağaca yasladım. "Ne böyle karabasan gibi tepeme dikildiniz?" Diye söylendim. Sevil bana göz ucuyla bakarken Uğurcan direkt gözlerime bakıyordu.
"Tüm askeriyenin dilinde olduğun için olabilir mi?" Kaşlarımı çattım.
Biliyoruz Ley, biz zaten bir dünya markasıyız herkesin dilinde olmamız kadar doğal bir şey yok.
"Ne demek şimdi bu?"
"Binbaşı ile konuşmalarınızı herkes duydu." Yüzümü buruşturdum, bir de zaten eksik olan buydu.
Hayatım sanki her şeyiyle normal gidiyormuş gibi bir de bununla uğraşacaktım, daha kötü ne olabilirdi ki yani? İnsanların benim hakkımda bir şeyler demesini elbette önemsemiyordum ama o dedikodunun verdiği tuhaf bakışları görmek hoşuma gitmiyordu.
Cemil olabilir mi? Cemil? Suat? Orhan...Bilemiyorum.
Biri lütfen şuna sosyal medyayı izlemeyi bıraktırsın.
Biri de lütfen şu kar tanesine susması gerektiğini bildirsin.
"O şerefsiz buraya mı geldi?" Sevil'in sorusu ile bakışlarım ona döndü. Dediğini onaylamak için başımı hafifçe salladım. "Neymiş zoru?"
"Bilmiyorum." Dedim. "Neden böyle yaptığını bilmiyorum."
“Ne yaptı?”
“Bir tane ceket getirmiş, binbaşı odadayken evine gittiğimi ima ederek bana uzattı.” Sevil’in bakışlarında kaldım. “Erkek ceketiydi.” Sevil yüzünü buruşturdu.
“Beyinsiz asalak!” dedi iğrenerek. "Buna bu özgüveni kim veriyor? Kalkıp gelmiş bir de, utanmaz arlanmaz!
"Leyli." Uğurcan girdi araya bu sefer. "Anlat kardeşim." İlk kez değildi bu.
Uğurcan benim için bu dünyada kimlik üzerinde öz olmasa da kardeşimdi. Onunla dost olmak, dost kalmaya devam etmek hayatımın her yerinde aynıydı. Aynı savaş meydanında sırtımı yaslayacağım, gözümü kırpmadan canımı emanet edeceğim dostumdu.
Gözlerimde anladığım ve yapmamı istediği şey açıktı. Ona dürüst olmam ve onunda bana yardım etmesi. "Sizin evden çıktığımda gittim ona.." Dedim. "Kardeşini kurtardığımız günden beri mesaj atıyor, buluşmak istiyor. Her seferinde babamın davasıyla ilgili ileri geri konuşuyor." Derin bir nefes aldım. "O gece de gittiğimde yine aynı şeyleri konuştu... Babam... Sanki... Haksız olduğu için oradaymış gibi." Kendimi zorlayarak kurduğum bir cümleydi bu.
"Bu şerefsiz yine manipüle etmeye çalışıyor seni! Hasan amcamdan bahsediyoruz Leyli! Sende bende onun suçsuz olduğunu biliyoruz!"
"Babamın o vatan haininden aldığı bir dosya olduğunu bilmiyordum ama!" Sinirle çıkıştım Sevil'e doğru. "Karar verilen gün o videoda babam Ubeyd denilen piçten alıyor dosyayı! Ne var dosyada Sevil söyleyeyim mi?"
"Ya bırak Allah aşkına!" Derken oturduğu banktan öne doğru kaydı. "O video ile verilecek karar mı Leyli?! Soruşturması kapandı senin babanın! Kıdemli Albay olan adamın gözünün yaşına bakmadı o yandaş itler! Sen şimdi nasıl böyle düşünürsün ya?!" Sesini biraz da olsun kısık tutmayı başarabilmişti. "Bu nasıl bir manipülasyona gelme şekli?"
Sevil doğruyu konuşuyor Leyli'm.
Uğurcan, "Sevil haklı." Dedi. "Davanın seyrini dediğin o video ile gizlilik kararı getirdiler ama yeterli değildi." Diyerek devam etti. "Leyli olayların içindesin diye büyük resmi göremiyorsun, babanın davası basit bir yargılanma değil."
Niye bize çocuk muamelesi yaptıklarını sorar mısın? Biz bilmiyor muyuz neyin ne olduğunu? Sinirlendim şimdi durduk yere... Bir esmer civanımızı görsek gider tüm sinirimiz ama neyse Ley. Biz burada çürüyüp gideriz, kimiz ki biz zaten?
Başım ağrıdı resmen iki dakika içinde hem de. Hem adam bize az önce nasıl bağırdı? Bunu nasıl unutursun?!
Çiftler arasında böyle şeyler olur.
"Kafam bok gibi!" Dedim sertçe. "Ben neyi neden yaptığımı biliyor muyum?!"
"Haklısın, her şey üst üste geldi ama sakin olmalısın kardeşim." Uğurcan devam etti. "O hâkimin çıkarı uğruna yapmayacağı şeylerin olacağını senden iyi kimse bilemez. Şimdi ki davranışları sadece seni manipüle edip işini yaptırmak. O gün sana bir teklif sundu değil mi?" Başımı salladım.
"Şeytan diyor git o saçını başını yol eline ver gerizekalının!" Sevil sinirle çıkışırken dizlerimi kendime çekip yerimde düzeldim. Uğurcan ise, "Ne teklifi yaptı sana?" Diyerek sormuştu sorusunu.
Eh en azından dostlarını zeki seçtin Ley, bir konuda yüzümüz gülüyor. Bir de esmer civanımızda doğru karar kıldın, tebrik ediyorum. Madalyan hazır en kısa sürede takdim edeceğim sana.
"Ferit için bir tanıklık yapmamı."
Duydukları karşısında gözlerini kocaman araladı. "Yapma Leyli!" Uğurcan ise hadi ama der gibi söylemişti bunu. "Bunu yapman demek babanın davasının iyice dibe göçmesi demek." Biliyordum, her şeyin farkındaydım.
Sevil ise, "Büyük resmi bu kadar göremiyor olamazsın değil mi?" Demişti. Başımı sağa sola salladım.
"Bilmiyorum ne yaptığımı, ne yapacağımı da!"
"Peki binbaşı ile niye atıştınız?"
Atışmak demeyelim de birbirinize açılmadığımız için ufak tefek bir sürtüşme diyelim yoksa bize kıyamaz o esmerimiz. Yeriz biz onu, tek lokmada yutarız çiğnemeden hemde.
O da seni yiyecek ama farklı bir türde.
Ben iki türlüde yerim, sıkıntı yok.
Gözlerimi devirdim. "Binbaşı da o şerefsize güvenmiyor ve adliyede olanlar, bugünde gelmesi derken iyice gözüne battım ki tuzu biberi oldu." Dedi. "Adliyede yaptıklarım için de ceza kağıdını üst kurula verecek, imzaladım." Uğurcan dudaklarını birbirine bastırdı.
Belki bir ihtimal vermez Leyli'm?
Şii kalk kalk geldik, Afyon dinlenme tesislerindeyiz efendim. Aracımız on beş dakikalık mola vermiştir. Vaktinde geri geliniz.
"Kaç oldu bu Leyli, kaç hakkın kaldı?" Uğurcan'ın düşündüğü ilk şey benim düşüncem ile aynıydı. Cezalarımın fazlalığı ve geri dönüşü olmaması.
Askeri eğitimlerimi tamamlarken böyle değildim. Beni hayat bu hale getirmişti. Akademi yolculuğum bitip saha görevlerim başladığında daha farklı bir hayatım olur sanmıştım ama yanılmışım. Ben kendi planlarımı çizerken hayat da aynı saniyelerde benim hayatım hakkımda farklı planlar kuruyormuş meğer ki.
Sakin yapım gitmiş yerine daha farklı her şeye çıkışan yönüm gelmişti. Ferit'i kurtarmaya gittiğimizde Göktürk Yarbay beni tanıdığını için ses etmemişti ama üstlerime söylemediğim her şey benim ceza almam olasıydı. Aldığım diğer cezalar diğer komutanların bağlı olduğu timlerden gelmişti. Ne diyebilirdim ki kendi hatamın bedelini ödüyordum işte. Bu kadardı.
"Tek kınamam kaldı, bir daha ceza yersem altı ay uzaklaştırma başlar." Uğurcan başını sağa sola salladı, umutsuz bir havaya bürünmüştü. "Sonrası da süresiz saha dışı soruşturmasına düşerim." İkisine baktım. "Devamı da askerlik biter." Sevil ise umutsuzca başını salladı yine bana bakarken.
İçimi kararttın iki dakikada, sus lütfen Ley.
"Böyle olmaz Leyli, bir şeyler düşünmen lazım." Diyerek devam etti Uğurcan. O da bu mesleğin benim gönlümdeki yerini biliyorduk heybeden sebeplerle burada değildik bizler.
Bir amaç uğruna verdiğimiz bir savaş vardı, bu savaşta ne kadar meşakkatli yolu geçtiğimiz hepimiz için bir gururdu. Bu gurur da göğsümüzdeki bir çelenkti bizlere. Küçüklüğümde ne olacağımı söylemezdim, düşünmezdim de. Bildiğim tek şey vardı onu çok iyi hatırlıyorum.
Babamın her görev dönüşü geldiğindeki o sevinci yaşamak belki de yaşatmak. Geride kalan insanlara bu sevinci tattırmak. Şimdi arkamdan ağlayacak bir ailem bile kalmamıştı yanımda. Babamı kendi ellerimle hapse koymuş üzerine bir sünger çekmiştim. Yüzüm yoktu.
Ona gidecek bir kalbim de yoktu. Babamdı benim belki affederdi, yine beni göğsüne çekip saçlarımı okşardı ama ben bunu kendime hak görmezdim. Ben o ihanetin bedelini sırtımdaki kamburum ile ödüyordum yıllardır. Annem bizi bırakıp sonsuzluğa göçtüğünde kalbimde açılan yaradan daha büyük yara olmaz sanmıştım.
Yanılmıştım, babamın bileklerindeki o kelepçeleri gördüğümde kalbim kül olmuştu. Zehirli bir sarmaşık bedenimi sarıp nefesimi kestiği anda anlamıştım hatta.
"Bilmiyorum gerçekten, kafam davul gibi." Sevilin de bana doğru olan bakışlarında bir üzüntü sezmiştim. O da ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
Dostun olarak senin nasıl yanında olması gerektiğini düşünüyor Leyli'm.
Ya da Uğurcan'ın dedikleri ile aynı fikirde şekerim Ley.
"Bir şey önereceğim ama parlama hemen." Uğurcan'a döndüm. Ne der gibi kafamı salladım sağa sola doğru. "Binbaşı'nın yardımını alsan?" Tek kaşını kaldırarak sorduğu soru karşısında kaşlarımı çattım.
Dedim ben zeki arkadaşlar biriktirdiğini hep söyledim Ley. Tabi ki esmer civanımızdan yardım alabiliriz! Bize kesinlikle yardımcı olur karşılığında da onunla evleniriz. Nasıl plan? Efsane değil mi?
"Hayatta almam!" Dedim yükselerek. "O kendini beğenmiş herifin yardımına ihtiyacım yok!" Sinirim az önceki gibi geri gelmişti. Bana öyle bağırıp ahkâm kesen herifin yardımını alacak değilim.
"Ne gibi bir yardım edebilir ki binbaşı?" Sevil de Uğurcan'a dönerek bunu sormuştu.
"Hayır dedim Sevil, duymadın mı beni?!"
Ay dur bir girme araya Ley.
"Sana sormadım Leyli, anlat sen Uğurcan." Uğurcan Sevil'e döndü sakince.
"Binbaşı o hâkime açıkça takılmış. Adliyede senin yaptıklarınla birlikte iyice huylandı, eğer ki anlatırsan eminim sana yardım edecek."
"Hayır dedim Uğurcan, anlatmam ona hiçbir şeyi."
"Bak kardeşim ben dıştan bir gözle yorum yapıyorum." Dedi sakince. "Senin bu hâkimden kurtulman lazım, o sana bir teklifle gelmişse sende ona bir teklifle git ama tek başına değil. O bir binbaşı onun yardımıyla gidersen her şey değişir, benden senden daha fazla yere eli uzanır, hele ki o gıcık olduğu herife karşı bir teklif sunarsan yardım eder." Düşünceyle kafamı yere eğdim.
"Haklı Uğur." Sevil de altta kalmamıştı. "O şerefsiz sana video atacak kadar halen takıntılıysa yapacağın hiçbir şeyi sorgulamaz. Eğer ki sende ona karşı iyi oynarsan?" Göz göze geldiğimizde derin bir nefes verdim.
"Saçma." Mırıldanmam üzerine Uğurcan bana döndü.
"Saçma değil... Mantıklı... Sana bunu söylüyorsak dış gözden gördüklerimizi söylemek. Neyse... Sen bir düşün bizim bu akşam işimiz var." Kaşlarım iyice çatıldı.
U-uu ne işi bu? Bizden habersiz hemde? Nikâh kıymaya gitmesinler?
"Ne işiniz?" İkisine garip bakışlar attığımda, Sevil gözlerini kaçırdı.
"İş işte." İkisinin bir haltlar karıştırdığını fark ettiğimde sessiz kaldım, yerimden kalktım.
"İyi, akşam gelecek misiniz?"
Yahu sorsana ne işi, nereye, ne yapacaksınız? Senin bu meraksızlığın beni bir gün öldürecek Ley?!
Sevil, "Haber veririm." Demişti. Bende başımı salladım sadece.
"Tamam, görüşürüz."
Askeriyeden içeri girdikten sonra mesai saati dolana kadar odada çalışmıştım. Bir yandan da Uğurcan'ın dediklerini düşünüyordum. Okuduğum son dosyayı imzalarken kapı tıklatıldı. "Gel!" Diye seslendim. Kapı açıldığında Sıla içeri girmişti.
"Ben geldim!" Neşeyle konuştuğunda bende dosyayı masanın köşesine bıraktım.
"Hoş geldin, gel içeri." Dedim. O da kapıyı arkasından kapatarak içeri girdi. Üzerinde sabh çıkarken giydiği giysileri vard.
"Ne haber? Ne yapıyorsun?" Masamın önündeki sandalyeye otururken bende arkama yaslandım. "Karan abim yok mu?"
Var olmaz olur mu sakladım cebim de orada duruyor uslu uslu.
Sıla'ya değdi bakışlarım. "Yok, bilmiyorum." Diyerek yalan söyledim. Sıla da anladığına dair başını salladı hafifçe. "Sen ne yaptın?" Diye sordum.
"Aynı ya, işlei ancak bitirebildim. Sabah Sevil ile çıktık evden o sanırım gelecekti buraya uğradı mı? Gördün mü?"
Başımı aşağı yukarı salladım. "Uğradı. Uğurcanla işleri varmış." diyerek devam ettim.
"Aynen öyle demişti bana da." Gözlerim saate kaydığında yerimde düzeldim. "Hadi geçelim eve bizde saat gelmiş."
"Tamamdır." Ben beremi saçlarımın üzerine yerleştirirken Sıla da oturduğu kısmından ayağa kalmıştı.
Dünkü gibi birlikte askeriyeden çıktığımızda hava biraz olsun soğumuştu. Hafif esen bir rüzgâr vardı, apartmana vardığımızda arkadan gelen bir motor sesi ile duraksadım. Bahçenin dış kapısında durmuştu, gözlerim o kısma kaydığında görmediğim bir arabaydı bu model.
Sıla durduğumu fark edince yanıma doğru geldi. O da bahçe kapısından bakarken arabanın sağ taraftaki kapısı açıldı. Dalgalı kahverengi saçlı bir kız indi arabadan, boyu Sıla ile aynı civarlardaydı. Sıla ile hemen hemen aynı gibiydi. İnceydi baya, hatta biraz daha yakınlaşsam kemiklerini sayabileceğim bir incelikteydi.
"Beril!" Sıla'nın attığı çığlıkla birlikte yanımdan geçmesi saniye sürmüştü.
Arabanın kapısının arkasında kalan kız da, artık adını öğrenmiştim, ona doğru döndü. Yüzü Sıla'nın anlattığı olaydan kalma bir yara izi ile kaplıydı. Şakağından çenesine doğru uzayan bir dikiş izi vardı fakat yüzü o kadar sempatik duruyordu ki cana yakın olduğu bu ifadesiyle bile belliydi.
Çok güzel bir kız Leyli'm.
Bu sefer hatta ilk sefer bu kar tanesi ile aynı fikirdeyim Ley. Tarih bunu da yazsın.
O da Sıla'yı gördüğünde gözleri kocaman açılmıştı, kollarını ona açmıştı. "Sıla!" Demişti o da. Esen rüzgârla birlikte dalgalı saçları arkaya uçuştuğunda kulağındaki cihazın kablosunu görmüştüm. Büyük ihtimal değil de onunla duyduğu kesindi. Bakışlarım onların sarılmasında asılı kaldı.
Çok güzel dost oldukları, bunca yıldır kopmadıkları belli oluyordu. Sevil ile bana benzettim nedense. Birlikte ayrı kaldığımız ilk anda buluşmalarımız böyle olurdu bizim de. "Çok özledim seni kuşum!" Sıla onu sağa sola çevirerek sarılırken Beril de dişlerini göstererek kocaman bir gülüşe ona sarılıyordu.
"Bende çok özledim." Beril'in sesi ise bize göre daha boğuktu, kısık değildi ama boğazından gelen bir boğukluk vardı.
Gözlerim onlarda dolaşırken arkadan gelen iri beden ile bakışlarım onlardan çekildi. Askeriye de onu görmeme sebebim Beril'i almaya gitmiş olmasıydı demek.
Geldi bizim esmer civanımız... Biraz tripliyiz ama olsun sen yine de bak böylesi bir şölenden eksik kalamayız herhalde?!? Neden bir meraklandın onu da söyle de aydınlat bizi.
O kızıl gözlere denk geldiğimde benim gibi bakışları şaşkındı, ikimizde birbirimizi burada görmeyi beklemiyorduk gibi. Onun elinde Beril'in olduğunu tahmin ettiğim bavul vardı, bahçe kapısını açıp içeri girerken ben yerimden kıpırdamadım. Abdullah da kızların yanından geçtiğinde ikisi bahçenin içindeydi.
"Oo bizim Leyli de buradaymış." Abdullah beni gördüğünde gülümserken bende tebessüm ettim.
"Hoş geldiniz." Dedim, o esnada Sıla da Beril'i tutarak yanımıza kadar getirmişti.
"Beril bu da benim diğer yakın arkadaşım Leyli." Dedi, Beril'in bakışları bendeyken hafifçe kısılmıştı. Yüzümde, üniforma da, saçlarımda dolandı bakışları hafifçe. Yüzüne kondurduğu ince bir gülümseme belirdi sonra. Bakışlarındaki o gurur duygusunu hissetmiştim.
Bana doğru elini uzattığında bende gülümsedim. "Merhaba, ben Beril." Elini uzattığı anda elimin arasına aldım.
"Memnun oldum bende Leyli." Diye devam ettim.
"Merak etmeyin bize kız gecesi ayarladığımda daha çok kaynaşacağız emin olun." Sıla heyecanla bunu söylerken içeriyi gösterdim elimde.
"Hiç merak etmiyoruz Sıla eminiz buna yapacağına, ayakta kaldınız geçin içeri." Onlara yol verdiğimde Abdullah bu sefer Beril'in bavulunu alarak içeri girmişti kızlarda onun peşinden ilerliyordu.
En sona ben ile Balaban kaldığımızda gözlerimi ondan çektim, onunla karşılaşmak istediğim tek bir şey bile değildi. O da zaten bana bakmadan içeriye doğru girmişti. En son evin önüne vardığımda Sıla bana dönmüştü. "Gelsene sende Leyli."
"Benim birkaç işim var hem formalıyım daha, sonra konuşuruz." Sıla bozuntuya vermemesi gerektiğini fark edip kafasını salladı.
"Ben Beril'i alıp gelirim o zaman."
"Tamamdır, görüşürüz."
Kendimi eve attığımda rahat bir nefes aldım. Bugün bir an önce bitmeliydi, hem de hemen.
Aynı gün, aynı saatler...
Sevil oturduğu araba koltuğunda huzursuzca kıpırdandı, ilk kez böylesine gergin hissediyordu. Üniversite sınavına girdiği an bile bu denli heyecanlı değildi. Parmaklarına taktığı yüzükleriyle oynadı yavaşça, normalde yanında Uğurcan varken asla gerilmezdi ama şimdi farklıydı.
İkisi birlikte askeriyeden çıkmış, normalde Uğurcan Sevil'in askeriye görülmesini pek sevmezdi ama kimseyi umursamamış yanında Sevil ile birlikte yürümüştü. Bu da yanında olan kadın mesajını vermesi için yeterliydi. Bir yerden atması gereken adımı vardı değil mi? İkisinin de artık başka bir amaçları o da çok yakın dostlarını kurtarmaktı.
Bir çıkar yolu varsa da onlarda bunu arkadaşlarını kurtarmak için yapacaklardı.
"Seni tanımasam benden çekindiğini söyleyeceğim Sevil." Dedi Uğurcan, bir yandan da arabayı sürüyordu. Bu haliyle eğlenmiyor da değildi, hoşuna gitmişti.
Kendi arabasıydı bu, arada tamire gittiği için bugün akşama doğru gelmişti ve tam vaktinde yerindeydi. Kendi de tamir edebilirdi ama görevler, askeri eğitimler derken kendini akşamları eve zar zor atıyordu. Bir de böyle ek işlerle uğraşmak dinlenme vaktinden çalmak gibiydi. Sevil ile konuşmak istiyordu, askeriye ve lojmanda tek kalamadıkları için onu sessiz bir yere götürmek istemişti.
Aralarında olan bu şeyi bir an önce söze dökmek istemişti. "Hah." Dedi Sevil şaşırarak. "Ben mi... Niye çekineceğim? Sanki yani ne varsa." Diyerek devam etti ama Uğurcan bir bakışıyla ne demek istediğini anlayan kadını bir cümlesiyle de anlayacak kadar iyi tanıyordu.
Birkaç gündür bu ikilinin aklında olan kişi dost dedikleri Leylideydi. Bugün onunla konuştuktan sonra onu bir süre kendi haline bırakmayı uygun gördüler ki doğru yolu bulacağından emindiler. Leyli her zaman kriz anında olanları göremez sonradan düzgün düşününce büyük resmi görürdü.
Onu iyi tanıyan bu ikilide bu fırsatı değerlendirmişlerdi. Leyli bu akşam biraz tek kalsa iyi olacaktı. Sevil Sıla'nın da Karanlarda olacağını bildiği için kendilerince böyle bir plan yapmışlardı lakin tek sıkıntı Sevil'in anlamsızca gerilmesiydi. Uğurcan'ı seviyordu, bu bir dost veya kardeş sevgisi gibi değildi.
Ona aşıktı, onun için canından vazgeçecek kadar yüreğini kanattığı sevdasıydı. Şimdi yanı başında onunla yalnız kalmak içini heyecanlandırıyordu. Havalimanından dönüşte de böyle gerilmişti ama Leyli'yi düşündüğü için çok fazla bunu kafaya takmamıştı. Şimdi ise sevdiği adamın kokusunun altında güzel bir yolculuk yapıyordu.
Sevil ise içten içe kendine yüz buruşturdu, yüzüğünün kenarıyla oynamaya devam etti. "Yoksa dışarda aslan kesilip yalnız kalınca mı kedileşiyorsun sen?" Uğurcan ise bu haline içten içe gülüyordu, sevdiği kadının bu yönüyle ilk kez karşılaşıyordu ve ne desin iyi ki karşılaşıyordu. Böyle izlemesi daha zevkliydi.
"Ne alaka?" Dedi Sevil huysuzca. "Hem kedileşmek mi, ne saçma bir tamlama bu?" Uğurcan ise bu sayede kendince kesinleştirdi bir şeyleri.
"Bu haline tek yakıştırabildiğim tamlama bu da ondan." Derken oldukça eğleniyordu, Sevil de bu eğlenen ses tınısını duyduğunda başını yavaşça şoför mahallînde oturan adama çevirdi.
"Çok eğlendin bakıyorum da." Diye eski Sevil'e keskin bir dönüş yaptı. Uğurcan da yolda olan bakışlarını kısa süreli çekerek sevdiği kadının gözlerine baktı.
"Ben yanımsa sen varken hep eğlenirim Sevil." Sevil böylesine bir cümle duymayı beklemediği için yanaklarının ısısının arttığı fark etti. Bugün Uğur'una ne olmuştu bilmiyordu ama iyi şeyler olduğu kesindi, onun bu hali Sevil'in en sevdiği hali olmuştu kesinlikle.
"Salak ya." Dedi mırıldanarak başını çevirirken Sevil. Ne diyeceğini ilk kez böylesi bir anda bilememişti. Uğurcan ise yüzüne kondurduğu ukala bir gülüşle yola çevirdi bakışlarını.
Salak demek o an için Uğurcan'a aşkım demekle eş değer gelmişti.
İki aşık radyodan gelen müzik ile birlikte yolu izlemeye başladılar, Uğurcan'ın aklında olan fikir onu güzel göl manzarası olan restorana götürmekti. Sevil ise tamamen kararı ona bırakmıştı. Bu şekilde planı onun yapması da artı puandı. Araba yaklaşık on beş dakikanın sonunda bir restoranın önünde durduğunda Sevil çantasının kulpunu tutarak kucağına aldı sonra da dönerek kapının kulpunu tuttu.
İlk arabadan o inerken Uğurcan da arabayı istop ettirip indi sonunda. Sevil Uğurcan'ın yanına gelmesini bekledi, o sürede de etrafı izliyordu. Demir siyah çitlerle kaplı büyük bir giriş kapısı olan sessiz sakin bir yerdi. Iğdır'ın düz köyleri tarafının başlangıcındaydı. Bahçeden içeriye yan yana geçtiklerinde hemen bir garson onların yanına gelmişti.
"Hoş geldiniz efendim. Buyurun." Eliyle bir masayı işaret ettiğinde Sevil halen bu güzel mekana bakıyordu.
Yanında yürüyen heybetli adamın da bu manzaraya yakışan bir detay olduğunun farkındaydı. Genç yaşında daha on dördüncü görüp tutulmuştu bu geniş omuzlara, kim bıraktırabilirdi ki ona bu sevdayı? Kimse. Hiç kimse hem de. Uğurcan'ın yanında ilerleyerek yapay olan gölün göründüğü manzaraya yakın bir masaya oturdular.
Garson hemen menüleri iliştirdiğinde Sevil kısa bir göz attı, bu yeşil havada yiyebilecek tek şey vardı. "Ben adana kebap alayım, bir de şalgam. Acılı olsun şalgam." Dedi hemen, sonra bakışları garsona döndü. "Yanında da sakın bulgur pilavı görmeyeyim bak ayağa kaldırırım burayı." Kısa tehdidini de savurduğunda garson anlamasa da anlayışla başını salladı. Uğurcan'a döndüğünde ise Uğurcan da başıyla Sevil'i işaret etti.
"Aynısından koçum."
Garson elindeki kağıda hemen yazdı bunları. "Tamam efendim." Dedikten sonra da yanlarından ayrıldı.
Garson yanlarından ayrıldığında Sevil dirseklerini masaya yerleştirip başını gölün olduğu tarafa çevirdi, çok güzel bir yerdi. "Daha önce neden gelmedik buraya, çok güzelmiş." Uğurcan ise manzarasına bakıyordu zaten, karşısında oturan kadın onun için en güzel manzaraydı. Bugün eğer kendini açıklayabilirse açıklamak istiyordu.
Dün o kadar insanın içinde yaşadıkları hoş değildi, o da fark ediyordu dışardan bu görüntü hoş değildi ama elinde de değildi. Kendi içinde bir bariyeri yıkmanın bu kadar zor olacağını hiç düşünmemişti ki. Karşısında bir oda dolusu terörist olsa kanının son damlasına kadar savaşırdı ama karşısında narenciye güzeli bir kadın varken bunu yapmak çok zordu.
Uğurcan'ın eli titremezdi ama sevdasının bir tek tel saçına uzanan parmakları titrerdi. İçi giderdi onun güzel kokusuna. Sevil üzerinde hissettiği bakışlar ile başını çevirdi sağa doğru, doğru histi bu... Uğur'unun ona baktığını anladığı bakışları. "Neden bakıyorsun öyle?" Diye sordu. Uğurcan'ın ise kirpikleri birbirine değdi.
"Çok güzelsin." Dedi, sakınmadı veya kaçmadı. İçinden gelen neyse onu söyledi. "Bakmazsam ayıp olurdu." Sevil ise dudaklarını birbirine bastırdı, gözlerini kaçırdı.
"Demesene öyle." Mırıldandı kısık sesiyle. "Elim ayağım birbirine dolaşıyor." Dirseklerini masadan çekerken önüne gelen saç tutamını kulağının arkasına itti.
"Sevil."
"Uğur."
Tebessüm etti Uğurcan. Ona Uğur diyen bu hayatta tek Sevil'di. Başka kimse ona böyle seslenmezdi. Annesi, babası, arkadaşları bu ismi kısalttığında hiddetle çıkışırdı hatta. Bunun sebebi on dördünde bir narenciye güzelinin dilinden bu kısaltmayı duyduğu içindi. Başka kimse ona böyle güzel seslenemezdi.
"Biraz daha böyle eğrilip bükülürsen verdiğimiz bu kararın saçma olduğunu düşüneceğim." Dedi. "Yine bana laf sok, alttan alma ama lütfen bu haline son ver." Sevil ise derinden ofladı.
"Kolaydı sanki aptal! Bir anda getirdin buraya heyecandan elim ayağım tutmuyor." Diyerek kızdı. "Aslında açlıktan da olabilir sabah sadece smoothie içtim." Uğurcan ise bilmediği şey karşısında kaşlarını çattı.
"Ne içtin?" Sevil ona çevirdi bakışlarını.
"Yeşil meyvelerin karışımı gibi bir şey işte." Dedi. "İki mi söyleseydim adanayı?" Uğurcan ise başını sağa sola salladı.
"Buranın porsiyonları büyük gelsin doymazsan veririz yarısında bir tane daha." Sevil başını salladı.
"Diyetimde yalan oldu senin yüzünden."
"Ben bir şey yapmadım."
"Sus. Açık havaya getirdin beni ondan. Bir Adanalı açık havada manzarayı seyretmeye gelmez şu gölü gördüğümden beri başında mangal yelleyen amcamı hayal ediyorum." Uğurcan ise buna sesli bir şekilde güldü, Sevil de ona eşlik etmişti.
"Beyaz atletiyle mi?"
"Tabii... Mangal bu Uğur, beyaz atlet ve çizgili pijama kanununu geçemezsin." Uğurcan bu gülüşün onda bıraktığı narkoz etkisini hissetti. Bu kadın onun can paresiydi.
"Karpuz da var mı gölün içinde?" Sevil başını salladı.
"Göl de sıcak olur ya deniz kenarında daha soğuktur ama onunla da idare ederiz." Onlar sohbetlerine devam ederken garsonda masayı donatmaya başlamıştı.
İkili yemeklerini yerken bir yandan da derin bir sohbete dalmışlardı. "Kızın suçu muydu bilmem ama ben o not için düdük profesörün notlarını bile temize geçirmiştim." Dedi Sevil. "Neymiş okulun bölüm başkanının kızıymış bak bana bende o göz var mı?" Uğurcan başını iki yana salladı.
"Tabi ki yok."
"O benim notları foyaya çıkartırsa bende mezuniyetten onun ismini silmiştim."
"Her seferinde beni şoka uğratıyorsan." Sevil yudum aldığı şalgamını kenarına bırakıp yerinde dikleşti. İşaret parmağını da Uğurcan'a doğru kaldırmıştı.
"Bir gün herkes Sevil Şanlıoğlu ile uğraşmaması gerektiğini öğrenir." Uğurcan bir Sevil'in gözlerine bir de ona kaldıran parmağa baktı. İçi gitti bu görsele. Birkaç saattir ona heyecanla bir şeyler anlatan kadını dinliyordu ve bu kafasının içindeki tüm sesleri susturuyordu.
Sanki arkada çalışan bozuk bir televizyon vızıltısı bile kaybolmuştu zihninden. Sevil ise yavaşça indirdi parmağını, o bakışların arkasında nedense garip bir şey hissetti. Utanç. Neden böyle hissettiğini bile bilemedi. "Kızaran yanaklarını ilk kez görüyorum." Dedi Uğurcan. Sevil ise gözlerini devirdi.
"Sussana sen ya." Diye çıkıştı.
"Sevdim ben bu hallerini ya." Dedi Uğurcan da. Sevil tek kaşını kaldırarak ona baktı.
"Ha önceki hallerimi beğenmiyorsun yani?"
"Ben senin her haline sevdalıyım narenciye güzeli."
Sevil ise ilk kez duyduğu iltifat karşısında eli ayağı boşalmış gibi hissetti. "Ben sana gel benimle sevgili ol diyemem, seni yaşadığın o lüks hayatta yaşatamam Sevil. Severim ama... Kimsenin sevmediği, kimsenin duymadığı anlarda ki gibi severim." Sevil ise yutkundu. "Biliyorum sen benim düşüncelerimi saçma buluyorsun ama Sevil bu hayat böyle."
"Uğur ben sana on dördümden beri sevdalıyım." Uğurcan yutkundu bu sefer. "Herkesin içinde de tek kaldığımızda da sana bunu hep söyledim. Ben eşiğin önünde duruyorum Uğur, kendini hazır hissettiğin anda o eşikten geçeceğim." Kendinden emin oluşu karşısında tekrar içinde bir şeyler kıpırdadı Uğurcan'ın. "Ve sen o kapıyı sadece ben içeri gireyim diye açacaksın."
"Sadece içeri gir narenciye güzeli, ben bizim için her şeyi hazır ettim meraklanma." Güldü Sevil. Bu konuşma onlar için yeterliydi. Her şeyin güzel olacağının bir kanıtıydı.
İkili yemeklerini bitirip hesabı ödedikten sonra mekandan çıkmak için masadan kalktılar.
"Kardeşim ikidir diyorum sana anlamıyor musun?!" Restoranın içinden bir bağırış geldiğinde ikisi de o tarafa döndü. Garson ellerini önünde bağlamış, cam tarafında bir masada oturan adama bakıyordu. Adam cam kısmında karşısında büyük ihtimal karısı ile yemek yemeye gelmişti. "Bu et soğuk, her seferinde aynısını getiriyorsun!" Adamın bağırması ile Sevil dişlerini sıktı. Uğurcan da yerinde dikleşmişti.
"Affedersiniz efendim." Garson öne doğru tabağı almak istemişti ki adam çarparak tabağı yere düşürdü. Büyük bir gürültüyle tabak yere düşüp parçalara ayrılmıştı, içindeki yemeklerde etrafa saçılmıştı. Garson ne yapacağını bilemez gibi kalakaldı.
"Aklın mı yok senin?! Git bana müdürünü çağır hemen!" Sevil yeterince sabretmişti ki o tarafa doğru yürümeye başladı.
Uğurcan ise Sevil'i durdurmayı bile düşünmedi, ne yapacaksa o adam için hakkıydı. "Bey efendi!" Restoranda oturan zaten hepi topu üç dört masa vardı ki tüm bakışlar bu sefer Sevil'e dönmüştü. O masaya yaklaştıklarında Uğurcan da yanındaydı.
"Siz kimsiniz hanım efendi?!" Dedi adam bağırarak konuşmaya devam ederken. "Sen hala burada mısın çocuk!" Garsona bağırmaya devam ederken Sevil garsonu arkasına çekerken öne doğru çıktı.
"Kime bağırıyorsunuz siz?!"
"Size ne hanım efendi, garsonsa garsonluğunu bilsin!"
"Karşınızdaki bir insan, onunla böyle konuşmaya hakkınız yok!" Sevil gözleri arkasından adeta ateş çıkarıyordu.
"Bana bak!" Adam ayağa kalkmaya çalıştığı anda Uğurcan adamın omzuna elini koyarak yerinde sabitledi.
Adam uğradığı kuvvet karşısında şok olurken yerinden kalkmayı değil hareket etmeyi bile becerememişti. Yaptığı hareket baskı uyguladığı kas bir anda kolunu uyuşturmuş gibiydi. Uğurcan adama eğilerek göz göze geldi. "Hanım efendi sana ne dedi?" Sevil'i işaret etti gözleriyle.
"Ben... Ben." Adam bir anda uğradığı bu üslup karşısında ne edeceğini şaşırmışken Sevil kollarını göğsünde birleştirerek üstten baktı adama.
Sevil hemen söze girdi: "Şimdi sizin balık hafızanız hatırlamaz hemen hatırlatayım ben size garsondan özür dilemenizi söyledim." Adam ikisine bakarken omzunu sıkan el gücünü arttırınca yutkundu. Uğurcan'ın dışardan bakıldığında bile korku veren heybetini bu adam canlı kanlı hissediyordu bünyesinde.
"Özür dilerim." Dedi adam ama Sevil ikna olmadı.
"Daha yüksek sesle." Diyerek ikaz etti. "Az önce bağırmanızı burada oturup yemek yiyen herkes duymuştu, o zamanki gibi yüksek sesle söyleyin."
"Özür dilerim!" Dedi adam bağırarak, garson da burada olanlara inanamaz gibi bakıyordu. Sevil garsona döndü.
"Affettin mi?" Garson anında başını salladı.
"Affettim abla." Uğurcan'a döndü. "Gözünü seveyim sende bırak abi, patron duyarsa beni mahveder." Uğurcan hafifçe tekrar sıktı omzu.
"Merak etme abisi, kimse kimseye bir şey demeyecek sonuçta." Sevil tekrardan adama tek kaşını kaldırarak baktı.
"Demeyecek." Diye mırıldandı adam. Uğurcan ise son kez sıkarak omzunu bıraktı adamın.
"Herkese afiyet olsun o zaman." Sevil'e bir işaret verdiğinde Sevil de adama tip bir bakış atarak yanına geçti Uğur'un.
İkisi yan yana restoranın içinden geçerken Sevil'in içindeki duygu karmaşası arşa çıkmıştı. Uğur'un yaptığı oradaki hareket karşısında yaptığı şeyin doğru olduğunu biliyordu. Onu sevmek bu hayatta verdiği en güzel karardı ve asla vazgeçmediği tek kararıydı.
Arabaya bindiklerinde Sevil dönerek çantasını arka koltuğu bıraktı, ona doğru kaydığında Uğurcan ona döndü. "Sevil." Dedi aralarında az kalan bir mesafe sonucunda.
"Uğur." Sevil aralarındaki kısa mesafeyi asla uzatmadı.
"İyi misin sen?" Çattığı kaşları arasından neden bu kadar yakın olduklarını anlayamıyordu.
"İyiyim." Dedi Sevil. "Sen de benim kadar iyi olursun umarım." Diyerek devam etti.
Olanlar ondan sonra oldu. Sevil avuç içlerini sakalsız yanakları olan Uğurcan'ın yanaklarına yapıştırdı. Dudakları da tam dudaklarının üstüne yerleşti. Yıllardır süregelen bir ateşin söndürülmesi gerekirdi bu olanların karşısında ama öyle olmadı. İkisi de bu yaşadıkları karşısında durabilecekler sandı.
Sevil o an hissettiği ateşi döndürmek için yaptığı hamle karşısında Uğurcan düştüğü bu gafleti durduramadı. Helali olmayan birini öpmenin günahını bilse de şu an için bu tamamen ekarteydi. Sevil anında ısınan yanaklarını karşısında geri çekilmek istedi ama olmadı. Geriye çekilmesine Uğurcan müsaade etmedi.
Başlayan yangını o başlatmasa da bunu sürdüren o olmuştu. Bilinmeyen büyük bir kaosun için çekilmişti iki beden. Yılların söndüremediği o ateş dudaklarında son bulmuştu. Uğurcan'ın eli narenciye güzelinin yanağına değdi, usulca okşadı yumuşacık teni. Kendini rüyada olmadığına inanmak istedi. İnandı da.
Yavaşça birbirinden kopan dudaklar karşısında ikili birbirine baktı. Sevil'in yanakları al al olurken Uğurcan'ın ensesinden dökülen bir ateş vardı. Sevil anın verdiği o buhrandan çıkarken ellerini Uğur'unun yanaklarından çekti. Kendine çekmek istediği eli Uğurcan'ın göğsünde kaldı. Atan şiddetli kalp atışlarını Sevil avuç içinde hissetti. Bu his çok güzeldi.
"İyiyim." Dedi sakince Uğurcan. "Bende senin kadar iyiyim narenciye güzeli." Sevil iyice utanırken gülümsedi. Bugün onlar için milattı.
***
Nasıldıı bölümm?
Hemen fikirlerinizi alayımmm.
Leyli hakkında düşünceleriniz?
Karan hakkında düşünceleriniz?
Karan'ın Leyli'ye bağırmasıı?
Leyli doğru bir hamle yapacak mı sizce?
Beril ile neler olacak dersiniz?
Sevil ve Uğurcan hakkında biraz daa, neler düşünüyorsunuzzz?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşça kalınnn :)
S.T.
:)
