4. bölüm / 8
KIZIL GÖZLÜ KOMUTAN4. BÖLÜM: GEÇMİŞ TEK BİR AN
Bölümler 8Şu an: 4. BÖLÜM: GEÇMİŞ TEK BİR AN
- 1 1. BÖLÜM: GERÇEKLERİN ÖZÜ8.269 kelime
- 2 2.BÖLÜM: AİLE DİZİMİ8.561 kelime
- 3 3. BÖLÜM: DOSTLUĞUN KIYMETİ8.451 kelime
- 4 4. BÖLÜM: GEÇMİŞ TEK BİR AN8.587 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5. BÖLÜM: ZİHNİN İKİ YÜZÜ9.161 kelime
- 6 6. BÖLÜM: İZİNSİZ UYARI9.286 kelime
- 7 7. BÖLÜM: AŞKIN SINAVI8.704 kelime
- 8 8. BÖLÜM : GEÇMİŞE SON BİR KEZ BAKMAK7.888 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MERHABALARRRR ❤️
Nasılsınızz, neler yapıyorsunuz? Diğer hikayeme de göz atmayı unutmayın lütfen...
Bu hikaye geçen her şey hayal ürünüdür, gerçek kişi ve kurumlarla bir bağlantısı bulunmamaktadır.
Yayınlanan Tarih: 14.08.2026
Buyrunuzz bölümeee 💃🏼
***
📌
adam, sibel alaş.
kar yağar kar üstüne, dil tengi.
kara yazı, ahmet kaya.
...
2018 Eylül, Ankara.
Şu an mnünde büyük bir arazi vardı, uçsuz bucaksız dağlar görünüyordu yeşil vadilerin arasında. Üzerinde ise omuzlarının iki kısmında birer tane yıldızı olan üniforması vardı, henüz yeni takmıştı bu yıldızları omuzlarına. Çektiği onlarca çile, işkence, eğitimler neler varsa unutup gitmişti hafızasından. Derin bir nefes çekti ciğerlerine. Sağ elinin işaret ve orta parmağının arasında ve ucuna doğru inmiş sigarası vardı.
Kolunu dirseğinden kıvırarak parmaklarını dudaklarının arasına götürdü. Gözleri kısılırken sigaranın ucunu kuru dudaklarının arasında sabit tuttu. Gözleri çektiği yoğun duman arasında usulca kısıldı. Ciğerlerine temiz havadan ziyade yüklü bir yoğun duman doldu. İyi hissettirdi bu ona, normalde böle bir ortamda içmezdi ama şu an içmesi gerekiyordu. Zihni bulanıktı onu temizlemesi lazımdı.
Uzun günlerdir içinde büyük bir sıkıntısı vardı. Oldukça büyük. Bulunduğu kaba sığmıyordu artık yüreği, deli gibi atıyordu. "Lan, ne yapıyorsun burada?" arkadan gelen bariton ses ile sigarasını dudaklarından çekti. Gelenin kim olduğuna arkasını dönerek bakmasına gerek yoktu.
Çünkü gelen birkaç adımda sağ tarafında öne doğru gelmişti. Gelen Abdi’ydi. Kan kardeşi. Çocukluk arkadaşı. Can dostuydu. Abdullah Murat Özdilek. Çocukluktan bu yana dost olmuşlardı, yıllardır da yan yanaydılar. "Heyt be!" Derken de kardeşinin omuzlarını kavradı. "Şunların asaletine bak! Yakıştı ulan omuzlarına!" güldü ikisi de. Yorgun bir gülüş ama gurur doluydu o gülüş, o bakış. Işıldıyordu bakışları resmen.
"Yakışacak tabi." Dedi, lenslerinin arkasından. "Ne emeklerle aldık bu yıldızları." Abdullah da güldü.
"Herhalde lan." Derken kendi mavi takımını düzeltti usulca. "Sanki benim kutlama yemeğim niye içerde değilsin sen?" sigarasını tekrardan dudaklarının arasına götürdü. Büyük bir nefes daha aldı içine, dumanı usulca verirken Abdullah bir sorun olduğunu anlamıştı. İçmezdi arkadaşı çok, derdi varsa en çok o zamanlarda içerdi. Böyle bir günde çok içmeyeceğini bilecek kadar tanıyordu onu.
Arkadaşının yaslandığı demirliklere kendi de yaslandı. Şimdi yan yana karşılarındaki manzaraya bakıyorlardı. O da sessizce kendi cebinden paketini çıkarttı, Abdullah sürekli içerdi ama arkadaşı çok fazla içmezdi. Kendi sigarasını dudaklarına yaklaştırıp hemen çakmağı ile yakmıştı, vakit kaybetmeden de derin bir nefes almıştı.
Yan yana önlerindeki manzarayı izlediler, kimse ilk taşı atmadı. Bir süre sonra bu sessizlik bozuldu. "Beni bilirsin kardo." Dedi Abdullah sakince. "Anlamam bu sikko mikko tavsiye işlerinden ama varsa derdin anlat, derman bulalım." Sigarasından tekrardan derin bir nefes aldı Abdullah. Bilirdi arkadaşını böyle görmekten de hoşlanmazdı.
"Benim başımda ne dert olur Abdi?" manzarayı izlemeye devam etti. Abdullah da aynı şekilde baktı o manzaraya.
"Aynı mevzu mu?" başını usulca salladı. "Ne bu sefer?"
"Albay Hasan Karadağlı açığa alındı." Abdullah ise duydukları karşısında kaşlarını alnına doğru çıkartmıştı, beklemediği bir haberdi bu.
"Ciddi misin lan sen?" demekten kendini alıkoyamamıştı. "Nasıl oldu? Neden?" tekrardan bir sigara yakma isteğini zar zor tuttu. Derin bir nefes alabildi onun yerine ne kadar alabilirse.
"Terör yandaşlığı propagandası davası hüküm görmüş, Manastır davası Albay Hasan Karadağlı'nın ve timinin müebbet hapis yemesi ile kapandı."
"Amına koyayım böyle işin!" Abdullah öne doğru çıkıp yaslandığı demirlerden kendini ayırdı. "Albay ulan bu adam, olduğu timin neleri başardığını karada, havada, suda herkes biliyor. Nasıl? Nasıl olur böyle bir şey?!"
"Bir hâkim." Dedi sakince. "Son karar davasında gizli deliller getirmiş." Gözleri halen kısık, önündeki manzarayı izlemeye devam ediyordu.
"Ne delili bunlar? Nasıl herkesin müebbet yemesine sebebiyet verebilir?"
"Bilmiyorum Abdi." Dedi. "Bilmiyorum, kardeşim."
"Sen neden daldın? Ne ilgilendiriyor bu konu seni?" merakı karşısında omuzlarını dikleştirdi.
"Eğer kulağıma geldiyse, her şey beni ilgilendirir Abdi." Demişti geçiştirerek. "Hadi geçelim içeri." İçeri giremeden arkadaşının dirseğini yakaladı Abdullah.
"Bir dur." Kısık gözleri arkasından arkadaşını sorgular gibi bakıyordu. Sonrasında geçen ismin bağlantıları geldi gözlerinin önünde. "Ciddi misin?" arkadaşının anladığını biliyordu. Yutkundu hafifçe, arkadaşına bunu sesli dile getirmeyeceğini biliyordu ama yine de duraksamıştı.
"Tengi ne der bilir misin Abdi?" Omuzlarındaki yıldızlar sanki ilk kez o an ağır geldi omuzlarına.
Cevabı bilse de yine de sordu. "Ne der?"
"Cellat der boynumu vursa." Derin bir nefes aldı. "Yar sevmem yar üstüne."
Biliyordu ikilide. Birbirlerinin her şeyini bilirlerdi ama karışmazlardı. İçlerinde tutarlardı. Sözlü olarak dökülmese de içerlerinde hallederlerdi eğer bir yardım lazımsa da aralarında hallederlerdi.
Davet salonuna girdiklerinde mekânın kapatılmış olduğunu görmüşlerdi. Ankara da çalıştığı askeriye de ki askerler ile yakın akraba eş dost vardı içerde. Genellikle yıldızları yüksek rütbedekiler buradaydı. Hava, kara, su rütbeleri havada uçuşuyordu adeta. Abdullah ise ilerlediği yönü biliyordu.
Yıllardır değiştiremediği pusulasında ki o yön. Usulca ilerledi, ona koşarak gidemezdi zaten. Ona yürüyerek, nefes alarak, kokusunu içine çekerek gidilirdi. Usulca... Tahta sandalyenin üst kısmını kavrayıp ses çıkartarak geriye doğru çekti. Çıkan sesi duyduğunda yan tarafındaki arkadaşından usulca çekti bakışlarını Beril Balaban.
Bakışlarını yukarıya doğru uzattığında görmeyi beklediği bir yüz ile karşılaştı. Yılların değiştiremediği tek yüz, kalbinin atmasını asla durduramadığı o yüz. Kaşlarını çatarak usulca oturdu demek isterdi ama öyle olmadı. Kendisi uzun boyu yüzünden sandalyeyi bir hayli arkaya çekmiş, iri bedenini zorlukla masanın altına sıkıştırmıştı.
Beril ise hayran olduğu yüzüne baktı. Esmer teni, hafif açık kahverengi saçları, kalın kara kaşlarının altında karaya çalan o badem gözleri. Abdullah Beril için her zaman yakışıklıydı, çocukken de gençken de... Hele yetişkin olduğu bu zamanlar ondan aldığı hava bambaşkaydı. Kanını ısıtıyordu.
Yanından ona dönen kıza bakmadı ama ön tarafa doğru bakıyordu Abdullah, Beril'in yanına oturduğunu fark eden var mı diye kestiriyordu. İyiydi ki dostu üst kademe rütbelerle konuşuyor, annesi ile babası da yanındaydı. İkizi olan Bilal ise tamamen balkon tarafında olduğu için rahattı. Beril yanındaki arkadaşını dönerek kaş göz yaptığında arkadaşı tekte anlayıp yerinden doğrulmuştu.
Arkadaşı yerinden kalktığında ellerini çenesinin altına yaslayarak belini kıvırdı. Böylelikle yan tarafa hafif şuh bir edayla dönmüştü. "Hayırdır pilot bey, başka oturacak yer mi kalmadı?" kırmızıya boyadığı tırnaklarını çenesine sürttü hafifçe. Ona bu şekilde hitap eden bir tek Berildi. Can dostu karada savaşırken kendi havada koruyordu bu minnet duyduğu vatanı.
Abdullah ise başını hafifçe çevirdi o kısma. "Bu kıyafet ne Beril?" dedi Abdullah son derece resmi bir şekilde. İlk sorduğu soruyu elbette ki es geçti. Derdi bambaşkaydı çünkü o yüzden. İlerde olan kısa süreli bakışları koparak yan tarafına döndü. Gördüğü suret anında kalbini sıkıştırmıştı. Yuvarlak bir yüz hattı, hokka gibi bir burun, dolgun dudakları ile bir bütündü.
Kahverengi saçları dalgalanarak omuzlarından beline dökülmüştü. Bu kadın onun içindeki yangınları harlayan kadındı, bu adam ise Beril'in içindeki tüm yangınları söndüren adamdı. Yanan ile sönen. Onların ikisi de bu kadardı. Biri yakar diğeri söndürür.
"Beğendin mi yoksa onu mu söyleyecektin?" Abdullah kaşlarını daha da çattı o an.
"Üzerindekine kıyafet demeye bin şahit ister Beril, dalga mı geçiyorsun sen benimle?!" Beril ise yüzüne ince bir sırıtış yerleştirdi.
"Yok, kategorilerde elbise olarak arattığımda hemen çıktı. Bildiğin elbise, bin şahit bulmana gerek yok yani." Abdullah sırtını dikleştirdiğinde Beril de çenesinin altından ellerini indirip kucağına bıraktı.
"Çıldırtma beni Beril!" Beril ise dişlerini birbirine bastırdı.
"Sana ne?!" derken sesini yükseltti. "Sana ne benim kıyafetimden Murat?"
"Abdullah benim adım!"
"Benim için de Murat!" sesi yüksekti. "Var mı itirazın?" Abdullah'ın ona bakan ela gözlere içi giderken nasıl itiraz ederdi ki? Ederse çarpılırdı zaten.
"Neden doğru düzgün konuşamıyoruz biz?"
"Onu sana sormak lazım." Dedi Beril hırçınca. "İnsan gibi bir iltifat edip defolup gidemiyorsun burada durup konuşarak sinirimi bozuyorsun benim!"
"Neresine iltifat edeceğim bu bez parçasının? Hiç mi düşünmüyorsun onlarca erkek var ulan burada!"
"Senin mağara kıskançlığını daha fazla çekemeyeceğim." Beril sandalyesinin ayakları ile itmişti ki beklemediği bir şey oldu. Hatta hiç beklememişti bu hareketi.
Üzerindeki elbise bol dökümlü eteği olan mor renkli bir elbiseydi. Oturduğu için dökümler dizlerine kadar ulaşmıyordu, dizinden bir karış kadar yukarıdaydı. Abdullah'ın iri avuç içi sol bacağında bir hüküm sürerken sırtını sertçe sandalyeye yasladı Beril. Kalkmasına olanak sağlamadı bu hareketiyle.
Beril yerine sinerken Abdullah bir anlığına yaptığı bu hareket ile kasıldı. İncecik ama dolgun bacakları olduğunu biliyordu Beril'in ama bu avucu altındaki yumuşacık hissiyat beynine kocaman bir dalga yaratmıştı. Hatta dalga değil sanki büyük bir tokmak ile ense köküne vurmuşlardı. Vurmakla da kalmamış delmişlerdi.
Başparmağı bilerek mi yoksa bilmeyerek mi emin olmadığı anda hafifçe okşamıştı kızın yumuşacık tenini. "Konuşuyoruz Beril." Dediğinde başını sağ tarafa çevirmişti. Beril de ona sola dönerek bakıyordu. Abdullah'ın eli masa örtüsünün altında kaldığı için kimse görmemişti bunu, ikisinden başka hiç kimse. Bu kesinlikle iyiye işaretti.
"Ben." Dedi Beril ilk başta, sonra sanki boğazında kocaman bir kuruluk varmış gibi yutkundu. "Benim seninle konuşacak şeylerim bitti." Diye tamamladı cümlesini zar zor. Abdullah ise Beril'in bu tavrı ile içten içe gülümserken yüzündeki sert ifadeyi korumayı tercih etti. Biliyordu ki eğer bunu farklı yere çekse Beril kalkıp giderdi bu sefer tutamazdı onu.
Bu sefer bilerek serçe parmağını Beril'in bacağının iç kısmına sürttü. Beril öylece Abdullah'ın gözlerine bakarken içinde kopan fırtınaları sadece kendi biliyordu. "Oysaki benim seninle konuşacak bir ömrüm var." Gözleri birbirine çarptığında ilk kez o teması unuttu bu ikili. O gözlerden geçen yıllardı.
Beril'in ela gözlerinde oluşan doluluk içine aktı. Yıllardır içine akmıyor muydu bu yaşları? Abdullah ise gördüğü ceylan gözlerdeki doluluk ile kalbi kasıldı. Nasıl doldururdu bu hareleri? Yakıyordu ulan içini... Evini, barkını yıkıp götürüyordu bu kadın. Beril ise karşısındaki adama baktı... Gel dese, bir saniye beklemeyeceği adama bakakaldı. Yüreğinin deli gibi çarptığı sevdasına baktı. Unuttu herkesi.
Tek bir dilek vardı yüreğinde yıllardır, baktığı bu gözlerle bir ömür yaşamak. Bir hayaldi. Hayalden de öteydi bu. "Yapma." Dedi, sesi boğazında takılı kalmıştı sanki. İçli içli baktı karşısındaki adama. "Yalvarıyorum sana... Bugün... Yapma." Abdullah ise dişlerini birbirine bastırdı.
"Neyi?" dedi sıkılı dişleri arasından, sessiz kalmayı tercih etti Beril. Kaçmak istedi hatta o an o yerde bir an önce yok olup gitmek istedi. "Neyi yapmayayım Beril?" avucunun altındaki yumuşak teni hafifçe sıktı. Beril bir anda nefesini tuttu, iri elinin altında usulca beklemeye başladı.
"Dokunma bana." Dedi bu sefer Beril kaçarak. Abdullah ise asla elini çekmedi yumuşak tenden, bu teni bırakacak kadar aklını peynir ekmekle yememişti.
"Deli gibi sana dokunmak isterken mi?" Beril hafifçe aralanan gözleri ile karşısındaki adama baktı şaşkınca... O... Cidden... İnanılmazdı!
"Abim ile babam burada, korkmuyor musun yoksa?" Abdullah ise gayet sakin kalmayı başardı. O kadar G kuvvetine maruz kalırdı yine de dayanırdı ama ona bakan şu bir çift ela göze nasıl dayanamıyordu anlamlandıramıyordu. Kalbi yerinden sökülüyor gibi oluyordu.
"Belki artık korkmak istemiyorum." Gözleri usulca kızın dolgun dudaklarına düştü. Üst dudağına nazaran alt dudağı daha inceydi ama yine de çok güzeldi ve ona çok yakışıyordu.
Beril ise dudaklarına düşen bakışları fark edip biraz olsun panikledi, yanaklarının kızardığını hissediyordu. "Kafamı karıştıramazsın." Dedi, Beril yine kaçmayı seçmişti. "Sen kararını bana söyledin, şimdi bunu yapamazsın." Tam Abdullah konuşacaktı ki gelen sandalye sesi ile ikilide bakışlarını koparıp önlerine baktılar.
"Siz ikiniz biraz daha dip dibe durursanız abimin sevgilisi olan MPT'nin tadına bakacaksınız." Bilal elindeki içeceği kafasına dikerek birkaç yudumda bitirdi. Plastik bardağı önündeki tabakların yan tarafına bıraktı.
Abdullah ile Beril'in arasında olanı bebeklikten beri bilen tek kişi Bilal'di. Beril ikizinden bir şey saklamayı sevmezdi çünkü de ondan. Abdullah elini Beril'in bacağından çekmek istedi ama Beril izin vermeden bacaklarını birleştirdi bu sefer. İlk o tutmamış mıydı şimdi neyden çekinmişti de çekmek istiyordu? Elinin iki yumuşacık ten arasında sıkıştığını anlayan Abdullah ise derin bir nefes aldı. "Konuşuyoruz Bilal." Dedi Beril ise renk vermeden. Abdullah ise onun gibi rahat sayılmazdı, parmakları arasında kalan ten ense kökünden omurgasına doğru büyük bir yangın başlatmıştı. Yanıyordu.
Alev içinde yanıyordu hem de. Evi barkı alev almıştı çoktan. Hak getireydi.
"Başka bir şey yapmayın da." Dedi Bilal sıkıntıyla. "Affedersiniz ama mal gibi birbirinizin ağzınızın içine düştüğünüzden abimin size bakışlarını görmüyorsunuz." Beril sıkıntıyla dudaklarını ıslattı.
"Ne tarafta kalıyor?"
"Çıkışın yan tarafında babam ve yarbay ile konuşuyor ama gözleri senin üzerinde." Bilal ise Abdullah'a çevirdi bakışlarını. "Sen de az kay diğer tarafa abi cidden hoş bakmıyor." Abdullah ise asla çekilme gayesi gütmedi. Bilal ona her zaman abi derdi, severdi onu. Aralarındakini de bildiği için sorun değildi.
"Bir şey olmaz." Derken rahattı Abdullah. Rahat olmayanın eli altında kalan kız olduğunu biliyordu. Teninin ısısı büyük ihtimal korku yüzünden gittikçe artıyordu, avucu içinde hissediyordu bu sıcaklığı. Yine de sakince başparmağı ile kızın yumuşacık tenini okşadı. Sakinleşmesi lazımdı. "Oturuyoruz gayet normal bir şekilde."
Beril ise aksine, bacakları arasında rahat durmayan el ile yanıp tutuşacaktı.
Bilal ise gözlerini devirdi. "Mağara çıkışına doğum tarihini yazdıracak bir abim olmasa bir şey demezdim ama neyse." Ağzına kenardaki kurabiyelerden bir tane attı. "Benimle sohbet eder gibi durun her an kırk beş yaş üstü akrabalar ilaç almak için etrafımı kuşatacak anasını satayım!" Gergin bir şekilde sırtını dikleştirdi Bilal.
"Biraz mesleğinin getirisini kabullensen mi acaba?"
Bilal ise Beril'e bakarak yüzünün buruşturdu. "Kızım ben cildiye asistanıyım, ne bileyim kalp damar hastalıklarını?"
"Altı yılda görüyorsun işte, de bir şey geç." Abdullah abisine doğru baktı, severdi ama bazen aklı gidip geliyordu Bilal'e göre.
"Hipokrat yeminime ihanet edemem abi." Dedi. Yine ağzına bir kurabiye tıktı. "Ayrıca bu ne böyle?" derken ağzını meye suyu ile ıslattı. "Kuru kurabiye mi kemireceğiz yemekli değil miydi bu davet?"
Beril de, "Senin boğazını doyurana kadar batabiliriz, o yüzden idare et." Dedi. İkizinin genel özelliği çok yemek yemesiydi. Her an her saniye aç olabilirdi.
"İki yemek yedim gözün kaldı değil mi?" tam devam edecekti ki Bilal'in yan tarafındaki sandalye çekildi. Herkes kimin oturduğuna baktığında Bilal usulca yutkundu.
"Ay Bilal oğluşum da buradaymış!" gelen annesinin kardeşi Nuriye teyzesiydi. Bilal bugünden beri ondan kaçmak için köşe bucak yer arıyordu. Kendileri ayaklarındaki varislerden tutun başındaki yağ bezesine kadar soru sormuştu ve Bilal'i yeterince bunaltmıştı. "Teyzesi kurban olsun buna, evladım benim şu karnımın yanından bir ağrı giriyor." Direkt konuya girdiğinde Bilal cebine attı elini.
"Ah Nuriye teyzem hemen sana yardım edeceğim ama bir hastam aradı bak." Telefonu aceleyle kulağına götürdü. "Evet, hastam, size hemen bir merhem yollayacağım." Aceleyle masadan kalkarken Nuriye hanım da onunla ayaklandı.
"Ay oğluşum dur bir!" ikili kalabalığa karışırken Bilal'in ters tuttuğu telefonu kimse fark etmedi. Akraba ziyaretinde kurtulmanın bir yolu nedense bulunmuyordu.
Beril o zamana kadar kendini kastığını yeni yeni fark ederken bacaklarını hafifçe gevşetti. Abdullah bu rahatlama ile eli bulaştığı sıcaklıktan ayrıldı, irkilerek kendine gelmiş gibi oldu. İkisi de içli bir nefes alırken Abdullah elini geri çekmedi, Beril ise rahatsız olmadı bunun için. Bedeni sanki onun eline her daim alışıktı.
Bedeni onu istiyordu. İçli bir nefes daha aldı. "Beril." Dedi Abdullah içi gider gibi. Beril ise dönmedi yan tarafa. Önüne baktı.
"Efendim." Derken de bakışları önlerindeki kalabalıktaydı.
"Bir görev var." Yüreği sıkıştı Beril'in. Ne göreviydi? Kalbinin daha da hızlandığını anladı. Abdullah ise elinin altındaki tenin titrediğini fark etti.
Korktuğunu anladı, usulca okşadı tenini. Korkma demekti bu. Korkma benim için sadece bir görev. Beril yutkundu, başını sol tarafa doğru çevirdi. Gördüğü gözler yine kalbini tekletti. "Ne görevi?" dedi fısıltı ile.
"Mardin de." Derken Abdullah da o tarafa döndü. Yutkundu sonrasında. "Ben... Ne dersin bilmiyorum ama eğer izin verirsen abin ile konuşacağım gitmeden önce." Beril ise kaşlarını çattı.
"Sen... Ne... Ne demek abim ile konuşmak?"
"Mardin de bir uçuş üssü kurulacak, belirli sayıda bir mürettebat. Orada olmam gerekiyor. Uzun süreli bir görev. Sen de benimle gelmek istersen diye... Biliyorum geçen ki konuşmamız iyi geçmedi ama ben yapamam Beril. Senden artık uzak kalamam." Beril ise beklemediği bu teklif ile kalakalmıştı. O an kalbinin sıkıştığını hissetti. Fikrini ne değiştirmişti bilmiyordu ama sevdiği adam onunla gitmek istediğini söylüyordu.
Beril zaten bir tek ona hayır diyemezdi bu hayatta. Bilirdi.
"Yani sen şimdi, bir dakika ben doğru mu anladım?" Sorar gibi yan tarafa döndü. "Mardin'e gideceksin ve beni de götürmek istiyorsun? Gitmeden de abim ile konuşmak istiyorsun?"
Başını salladı Abdullah. "Evet, birlikte gitmek istiyorum. Abin ile konuşacağım sonra da babanla eğer ki izin verirlerse bir yüzük takarız. İstersen düğünü de yaparız." Beril ise yine titredi.
"Murat." Derken ilk kez sesi titredi. Abdullah ise ilk kez ikinci isminin kullanılmasından rahatsız olmadı. "Ciddisin sen." Dedi tekrardan. Abdullah ise başını salladı.
"Ciddiyim." Devam edecekken bir anda duyulan silah sesleri ile herkes etrafa bakındı.
Kimse ne olduğunu anlayamazken Abdullah yerinde çömelip yanındaki Beril'i anında yanına çekti. Beril çığlık atarak Abdullah'ın gövdesine sığınırken ellerini kulaklarına kapatmıştı. Abdullah belindeki silahını çıkarırken diğer eliyle oturdukları masayı iterek kendilerine kalkan yaptı.
Masa ile kendi göğsü arasına minicik bedeni sıkıştırdı anında. "Abdi!" Büyük bir gürleme sesi gelirken başını hafifçe çevirdi. Dostunun yan tarafındaki masanın aynı şekilde kendine kalkan yaptığını gördü. Onların olduğu tarafa bakıyor bir yandan da saldırının ne taraftan geldiğini kolaçan ediyordu.
"Ne oluyor ulan?!" Dedi arkadaşına doğru Abdullah.
"Beril'i koru! Saçının teline zarar gelirse seni gebertirim!" dedi arkadaşına doğru. Abdullah ise gelen kurşun sesleri ile kafasını eğiyordu. Göğsüne sakladığı minicik beden de ona o şekilde yapışmıştı.
"Neredeler ulan, kim bunlar?!" Balaban ise yan tarafındaki masanın ara sıra başını kaldırıyordu. Şimdiden indirmişti birkaç tanesini.
"On iki ile üççeyrekteler." Dedi yukarı başını uzatıp birkaç el ateş etti. "Dokunma lan Beril'in sırtına!" Beril ne olduğunu anlamadan onu koruyan bedene sığınıyordu halen daha. Abdullah ise yukarıya uzanıp gördüğü siyahlar içindeki birkaç adama ateş etti. İki de iki indirmişti.
"Konu bu mu lan şimdi?!" derken arkadaşına dönmüştü. Gelen kurşun sesleri ile yine eğilmişlerdi.
"Yapanı bulursam sikeceğim ebesini!" diye bağırdı Balaban. "Haysiyetsiz itler." Abdullah bulunduğu konumda daha da sindi ama masanın önüne gelen kurşunlar ne yazık ki masayı ikiye ayırmaya az kalmıştı.
"O tarafa gelmemiz lazım!" dedi Abdullah bağırarak. "Dayanamaz bu masa!" Balaban ise başını çevirdi, kendi yaslandığı masanın önünde bir tane daha masa olduğu için daha dayanıklıydı.
"Üç dediğimde ilk önce Beril'i yolla." Derken kalkarak tekrar ateş etti. "Koruyacağım seni." Beril ise sadece kulaklarını kapatmış sindiği göğüs de bu işkencenin bitmesini bekliyordu.
"Beril." Dedi Abdullah başını eğerek. Göğsünün ortasından ona seslenen ses ile başını kaldırdı usulca Beril. Abdullah gördüğü gözler ile bir anlığına silindi dünyadan, ela gözlerinden sicimle akan yaşları ile duraksamıştı. Yanakları al al olmuş, burnu kızarmıştı, gözlerinin içi kıpkırmızı olmuştu.
"Murat." Derken sesi dudakları arasında kaybolmuştu. Ona çocukluğundan beri Murat diyen sadece bu kızdı. Kalbine adını sevda eylediği kadındı.
"Güzelim benim. Sakin ol." Elleri kaşındı ama uzanıp da silemedi yaşlarını. Kan kardeşi yan taraftayken yapamadı bunu. "Abine gideceksin tamam mı? Üç dediğimde kalkacaksın." Beril anında başını salladı. Elleri sıkıca yaslandığı göğse tutundu.
"Hayır, hayır gitmeyeceğim. Seninle duracağım. Seni tek bırakmam." Abdullah ise derin bir nefes aldı.
"Geleceğim bende güzelim, hemen arkandan geleceğim. İlk önce seni korumam lazım." Beril yine başını iki yana salladı.
"Olmaz, sen olmadan olmaz, seninle gideceğim, lütfen!" Abdullah ise dişlerini birbirine bastırdı.
"Tamam." Arkadaşına döndü. Ona kızacağını biliyordu ama gözlerine bakan o mahmur elalara asla laf geçiremezdi emindi.
"Abdi, hadi lan!" diye bağırdı arkadaşı o tarafa döndüğünde. "Çabuk ol!"
Abdullah son gücüyle göğsüne çekti Beril'i. Dizleri üzerinden fazla kalkmadan saydıkları anda çömelerek birlikte yan tarafa geçmek istediler. Abdullah ise etrafa bakınırken fark ettiği bir şey ile omzunu döndü. Tam o anda bir ıslık sesi gibi bir ses duyuldu. İki bedene sıkışan iki acı can buldu.
Abdullah'ın sağ omzundan sıyıran kurşun.
Beril'in sol yanağından kulağını sıyıran aynı kör kurşun.
İki bedende iki acı can buldu o an. "Beril!" Kükremeye benzeyen bir ses vardı o karmaşada. Karan Balaban'ın kız kardeşine seslenişiydi. Kolları arasına aldığı kardeşinin kanları eline bulaşırken teni alevlenmişti. "Güzelim?!" Beril ise anında kesilen sesler ile ne olduğunu anlamadan kolları arasında olduğu abisine baktı. Güldü sonra. Gülümsedi. Sesler kesilmişti çünkü anında.
"Abi." Dedi... Karan ise kıpırdayan dudaklara baktı. Kalbi o an cayır cayır yandı. "Abi." Dedi yine Beril. Karan ise bakakaldı. "Neden cevap vermiyorsun?" Karan ise elinin altında akan oluk oluk kanı hissederken yutkundu. Güzelinin canı yanarken nasıl konuşacaktı?
"Canım." Dedi o da. Beril ise gözlerini açık tutarken duymadı.
"Abi." Dedi yine. "Yüksek sesle söyle." Dedi. "Duymadım."
O an hissedilen çok başkaydı. "Özür dilerim." Dedi Karan. "Özür dilerim Beril'im." Beril ise öylece baktı... Sadece baktı. Duymadı.
O kör kurşun o akşam Beril'in yüzünün sol tarafında derin bir yara izi bırakırken duyma yetkisini aldı. Abdullah'ın ise sağ omzunda sevdiği ile birlikte yediği kurşunun dikiş izleri kaldı. O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Olamadı.
2018, Kasım. Ankara.
Güneşin Ankara'nın soğuk havasını bile kıramadığı bir andı etraf soğuktu. Sert postallarının altından çıkan tok sesler ile koridorda ilerlemeye devam etti Karan Balaban. Bugün için Albay Niyazi Kurtuluş onu yanına çağırmıştı. Özenle üniformasını giymiş, saçlarına beresini takmıştı. Askeriyenin duvarlarında yankılan güçlü adım sesleriyle onun odasına gidiyordu.
Göğüs kafesi derin bir nefesle şişti. Demir kapıya ulaştığında ilk önce formasını özenle düzeltti sonra kapıyı tıklattı iki kere. İçerden gelen gür, "Gel!" sesi ile kapıyı açtı. Bir adımla içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Odanın içine doğru iki adımla gelerek selam verdi.
"Binbaşı Karan Balaban, Ankara, emredin komutanım!" gür sesi ile selamını verdiğinde, Albay Niyazi elini kaldırdı.
"Rahat evlat." Dedi. Önündeki sandalyeleri işaret etti. "Geç otur." Karan alnındaki elini indirip seri adımlarla oraya geçip oturdu.
Karan sessizce önüne değil de Niyazi komutanına bakarken neden buraya çağırıldığını bile bilmiyordu. Niyazi ise ellerini masanın üstünde birleştirip dudaklarını araladı. "Nasılsın evlat?" Karan başını salladı.
"Soğ olun, iyiyim komutanım." Dedi.
"Kardeşin nasıl? Durumunu duydum." Yutkunma ihtiyacını geriye iteleyemedi Karan. Yutkundu. Küçük kız kardeşinin durumu iyi değildi çünkü biliyordu.
O saldırı gecesinde yaralanmıştı. Sol kulağı tamamen işitme kaybına maruz kalmıştı. Sağ kulağı da az duyuyordu, yüzünün sol tarafında ise görülen bir yara izi vardı. Şakağından başlayarak çenesinin ucuna kadar geliyordu. Hayata küsmüştü Beril o geceden sonra. Kendini çirkin, değersiz hissediyordu. Kimseyi yanına yaklaştırmıyor bir bir kaçıyordu herkesten. "Sağ olun komutanım, ailemin yanında. Tedavisini reddediyor ama uğraşıyoruz." Albay anlayışla başını salladı.
"Her türlü yardımda yanındayız, biliyorsun değil mi?"
"Biliyorum komutanım, sağ olun." Albay başını salladı.
"Benim seni çağırma sebebim başka Balaban." Dediğinde ikisi göz göze geldiler. "Bir görev var." Karan dikkatle dinlemeye devam etti.
"Ne görevi komutanım?"
"Yarbay Göktürk Çelikkol'u tanıyor musun?" başını yine sallamıştı, tanıyordu tabi. Askeriyede adı geçen sayılı komutanlardan biriydi. "Göktürk benim akademiden beri dostumdur. Hasan da öyle." Hasan kim diye sormadı, biliyordu. "Albay Hasan Karadağlı’nın müebbet yediği davayı da duydun değil mi?"
"Duydum komutanım."
"Devletin içinde ne kadar temizlense de yine başkaldıran sağdıçlar var Karan." Derin bir nefes aldı. "Eğer kaybedecek bir şeyin yoksa Manastır operasyonu davası tekrar açılacak."
"Ben hiçbir görevimden kaçmadım komutanım, eğer bana bir görev verecekseniz başım gözüm üzerine yapmaya hazırım." Niyazi başını salladı.
"Zor bir görev olacak bu Balaban."
"Biz bu mesleğe bu yüzden gönül verdik komutanım. Zor da olsa Allah'ın izniyle altından kalkarız."
"Peki... Yarın Göktürk buraya gelecek, operasyonun detayları daha iyi anlatılacak bir toplantı düzenlenecek. Bekliyor olacağım." Karan yerinden kalktı, askeri selamını verdi tekrardan.
"Emredersiniz komutanım!"
Karan odadan çıkarken Niyazi derin bir nefes aldı. İki dostu vardı şu hayatta; Göktürk ile Hasan. Biri müebbet yemişti. Onu, dostunu oradan kurtaracaktı. Başka hiçbir çareleri yoktu.
Karan eve giderken üzerindeki formalarını değiştirmişti. Arabasının bagajında bu yüzden her zaman yedek kıyafet bulundururdu. Siyah renk, örme bir kazak vardı üzerinde. Altında ise siyah renk kot pantolonu. Arabasını apartmanın önüne bıraktığında oyalanmadan içinden çıkıp kilitledi. Aile apartmanında kalıyordu.
Burada mesleğini devam ettirirken çoğunlukla askeriyede kaldığı için ayrı bir ev tutma girişiminde bulunmamıştı. Binanın içine girip en üst kata çıkmak için asansörün o katta bulunan tuşuna bastı. Kısa sürede gelen asansör ile içeri girip beşinci kata bastı. Evin önünde geldiğinde zile basmadan kendi anahtarı ile açtı.
Gece yarısını geçtiği için evdekilerin uyuyacağını düşünmüş fazla ses etmeden içeri girmişti. Salonun sarı ışıklarının açık olduğunu gördüğünde ailesinin henüz uyumamış olduğunu fark etmişti. Kapıyı sessizce çekerek kapatarak içeri girdi, anahtarı da pantolonun cebine sıkıştırmıştı. Adımlarını salona ilerlettiğinde babasının tekli koltukta oturduğunu görmüştü.
Elinde bir dosya tutuyordu. "Baba?" dedi sesi soru sorar gibi çıkmıştı. Babası Mustafa başını kaldırıp salonun kapısına doğru baktı.
"Oğlum, hoş geldin." Dedi o da. "Duymadım seni." Elindeki dosyayı hafifçe kapatıp yan tarafındaki küçük sehpanın üzerine bıraktı.
"Uyuyorsunuz diye sessiz girdim içeri." Demişti o da. Birkaç adım atarak babasının sağ tarafında kalan ikili koltuğa oturdu. İri bedeni bir buçuk kişilik yeri kapladığında bacaklarını iki yana açarak rahatça oturdu.
Mustafa ise gözlerine taktığı yakın gözlüğü çıkarıp kapattığı dosyasının üzerine bıraktı. Matematik öğretmeniydi kendisi. Karan'ın fikrince baktığı dosyada öğrencilerinin sınavları falan olmalıydı. Karan yerine kurulduğunda Mustafa ona baktı. "Hayırdır oğlum geç gelmezdin sen?" Karan önemsiz der gibi başını salladı.
"Biraz yoğundum ondan." Dedi. "Beril uyudu mu?" Mustafa başını salladı.
"Yemeğe inmedi, odasından çıkmamış bugün hiç." Sıkıntıyla devam etti. "Esin öyle dedi." Annesi ile kardeşinin evde gün içinde tek kaldığını biliyordu. Annesi okul öncesi öğretmeniydi ama emekli olduğu için evde duruyordu. Bilal ise şehrin başka semtinde kalıyordu, orada hastanede çalıştığı için daha rahat gidip geliyordu.
"Ben yatmadan önce bir bakayım." Dedi Karan yerinden kalkarken.
"Bak oğlum. Bende yatacağım birazdan zaten."
"Tamam, iyi geceler o zaman."
"İyi geceler."
Mustafa ise ses etmedi. Oğlu gözden kaybolurken sınav kâğıtlarını okumaya geri döndü. Karan üst kata yani terasa çıkan merdivenlere yöneldiğinde ahşap tahtalar ses çıkartıyordu. Evleri çatı katı dubleksiydi. Usulca dönen merdivenleri çıktığında sağ çaprazında kapalı kapıyı gördü. Yine sessizce oraya ilerledi.
Kapıyı tıklattı ama bir ses gelmesini beklemedi. Zorlukla yutkundu. İçeriye girmek için kapının kolunu tutarak indirdi. Kapalı ışıklar altında zifiri karanlıktı oda. Beril'in yüzü cam olan kısma doğru, sırtı ise kapıya doğru dönüktü. Karan ses çıkartmadan odanın içine girdiğinde Beril ise sessizce camından dışarıyı izliyordu.
Hayır, uyumuyordu ama sesleri duymak için olan cihazını kapatmış öylece sessizlikte duruyordu. "Beril'im?" Beril duymadığı ama arkasından yaklaşanı hissettiği için başını omzunun üzerinden çevirdi. Gözleri abisini gördüğünde ışıldadı. Özlemişti abisini.
Dudaklarını kıpırdattı sadece. "Hoş geldin." Dedi ama sesi yoktu. Karan ise gülümseyerek yatağının yanına yaklaşıp oturdu. "Hoş buldum." Demişti kardeşi gibi dudaklarını kıpırdatarak. Hemen toparlanan Beril onun göğsüne yattığında Karan da ellerini sarmıştı kardeşine. Mis kokulu saçlarından derin bir nefes aldı.
Büyük nasırlı elleri narince dolaştı kardeşinin saçlarında. Ne çok zor günler geçirdiğini biliyordu, mesleğinden ayrı kalmıştı. Hemşireydi kardeşi ama o geceden sonra kendini eve kapatmıştı. İnsanların onun yara izinden korktuğunu düşünüyordu, kulağındaki işitme kaybından utanıyordu. Hangi insan bu kadar acıya dayanabilirdi ki? Kardeşi de dayanamamış kendini içine kapatmıştı.
Oysaki Beril neşe dolu bir kadındı, asla içine kapanık değildi. Bir süre sarılı kaldılar birbirlerine. Beril ise mutluydu. Abisine başını çevirip alttan alttan ona baktı. "Nasılsın?" dedi dudaklarını oynatarak. Kendince duymuyorsam konuşmamın da anlamı yoktu derdi hep. Karan ise kardeşinin dudaklarını okudu hızlıca.
O elzem geceden sonra ilk iş bunu öğrenmesi olmuştu. Her türlü farkındalığın sahibi olmuştu. "İyiyim." Dedi sakince. "Bugün askeriyede işim geç bitti, o yüzden geç geldim." Beril ise başını salladı sadece anladığına dair. Uzanıp abisinin yanağını öptü. Sakince başını omzuna yasladı.
Geçen orta vakitli zaman sonrasında Karan'ın cebindeki telefon titredi. Karan sağ elini cebine uzatıp çıkarttığında ikisi de ekranda yazan isme baktılar. Abdi. Karan tuşa basarak hemen çağrıyı yanıtladığında Beril başını eğerek saçlarını yüzüyle kapattı. Minik bir dokunuşla kulağının arkasındaki cihazı etkinleştirmişti. Abisi bunu yaptığını fark etmemişti bile.
Abisinin telefonu yakında olduğu için konuşmalarını duyabilecekti. "Efendim." Dedi abisi.
"Karan, görev kesinleşti." Karşı tarafta Abdullah bunu derken Beril yutkundu. Kendisi için ölüm fermanı o an imzalandı.
Gidecekti... Eğer o gece yaşanmasaydı birlikte gidecekleri görevi kesinleşmişti.
O elzem geceden sonra aldıkları yaraları ilk fark ettikleri anda Beril ile Abdullah koptu birbirinden. Beril artık güzel olmadığını, Abdullah'ın sevmek için başka bir kadın bulması gerektiğini diretti. Abdullah ise bir adım geri çekilmedi Beril'in yanından. Birbirlerinden geçen vakitte kopan iki beden artık acı içindelerdi.
Abdullah ne kadar evlerinin yolunu arşınlasa da Beril odadan çıkmıyor, kapısını kilitliyor, Abdullah'ı kendinden uzağa itiyordu. Abdullah ise bir kez olsun o güzel sureti görmek için can atıyordu. Beril kararlıydı, Abdullah ise çaresizdi. Elini tutup yanında durmayan bir kadını mı açıklayacaktı kan kardeşi dediği adama? Yapamazdı. Onun istemediği hiçbir şeyi ona zorla yaptıramazdı.
Kıyamazdı ki o can bebeğine.
Beril ise ondan köşe bucak kaçarken nasıl zorla tutardı narin ellerini? Bu gece ise her şey netleşmişti. Geçen aylar, onları yıpratırken gidip gelerek daha fazla Beril'i karanlığa itmek istememişti. Eğer Beril onsuz iyileşecekse iyileşsindi. Kendi yaralı da kalsa sorun etmezdi.
"Gidiyor musun kesin?" abisinin sesinden ziyade onun sesini duyma istedi. Kulaklığının ayarını onun için aktifleştirmişti.
"Gidiyorum." Dedi karşı taraftaki Abdullah. "Allah'a emanet ol." Abdullah elinin altında Beril ile olan resmi okşarken, bu resmi Beril hemşire olarak mezun olduğu gün çekilmişlerdi, "Allah'a emanet olun." Diyerek düzeltmişti. Beril ise bunun altında kime dediğini biliyordu.
Resimde Abdullah'ın eli Beril'in ince omzundaydı, Beril'in eli ise onun sırtına dokunuyordu. Kepini Abdullah'ın başına takmaya çalışırken ona gülen yüzüyle bakıyordu Beril. O anın içinde hapis kaldılar. Abdullah o günden sonra tövbe etti, Beril ona gelene kadar o resmin içinde kaldı.
"Eyvallah kardeşim, sende." Diyebilmişti Karan sadece.
O gece ise Beril kulaklığını usulca kapattı. O geceden sonra iki bedende büyüdü. Kimi kalbindeki sevdayı büyüttü kimi yüreğindeki acıyı. Bir devrin büyük aşkı gözlerden küçülerek kayboldu.
2023, Iğdır.
Hastanelerin kokusuna alışıktım, kimi zaman kendi bedenim o sedyelerin üzerinde olurdu kimi zaman can kardeşlerim dediğim insanların. Kan, çürük, darbe... Her türlü yaranın izine de bıraktığı acıya da alışıktım. Kimse bu kokuyu unutmazdı. Oturduğum sandalye de iki dizim asla yerinde durmadan şiddetle sallanmaya devam ediyordum.
Biraz daha bacaklarını sallamaya devam edersen seke seke koşarak kapıdan çıkacaksın Ley, az dursun o bacakların.
Sağ elimin üzerindeki boğumlardaki kızıl renkli tahriş olmuş renk içimi soğutmuyordu, aksine daha fazlasını yapmak için avuç içimi kaşındırıyordu. O itin ağzını, burnunu kırdığım için geldiğimiz yer hastaneydi. Onu iyileştirmek için buraya gelmiştik.
O göteleği hakkın rahmetine kavuşturmalıydık Ley, direkt morga gitmeliydi o şerefsiz göt!
"O bacaklarını durdur." Duyduğum bariton ses ile bakışlarımı yerden hafifçe kaldırdım. Balaban oturduğum sandalyenin tepesinde başımda karabasan gibi dikiliyordu.
Şimdi bizim esmer güzelimiz, biz sinirliyiz. Sinirimizi senden çıkaracağız yoksa! Ayrıca ne diye bizi durdurdu o?!
"Rütbede miyim?" dedim sakin sesimle. Kızıl gözleri gözlerime dikti.
Ateş gibi harlanan bakışlarını bana dikti. O da benim kadar sinirliydi. "Rütbedesin subay." Dediğinde dişlerimi birbirine bastırdım. "Benim olduğum her yerde, yanımda sen varsan her daim rütbedesin." Bilerek yapıyordu. Adliyeden buraya büyük bir ses çıkartarak geldiğimiz için yapıyordu.
Sakin ol Leyli'm. O da senin iyiliğin için yapıyor.
"Komutanım." Dedim ama lafımı kesti.
"Kes sesini!” Sesi korkunç derecede sertti. “Sen hangi kafayla beni orada küçük düşürürsün?!" Sesindeki sertlik yine sinirimi bozuyordu. "Benim emrimdeki hangi subay böyle saçma sapan bir olaya karışır?!" gözlerimi kaçırdım ondan yoksa gerçekten iyi olmayacaktık.
"Benim böyle bir amacım yoktu komutanım." Dediğimde yine lafımı kesti.
"Olmayacak zaten subay!" sesinin yüksek oktavı başımı ağrıtıyordu. "Nesin sen on beş yaşında bir ergen mi?!" Ben cevap veremeden koridorda başka bir ses yükseldi.
"Leyli!" sesin geldiği yöne doğru baktığımda Sevil koşarak bizim olduğumuz tarafa geliyordu.
Bir Sevil eksikti cidden Ley.
Sevil bize doğru yaklaşırken arkasından aynı üniformalarla Uğurcan'ın da yaklaştığını görmüştüm. "Leyli iyi misin?" Sevil bana ulaştığında kollarımdan hemen tutarak beni oturduğum sandalyeden kaldırmıştı. Ani bir denge kaybı yaşasam da hemen toparlayarak ayaklarımı sağlamca yere bastım.
Az daha karizmamız esmer güzelimizin önünde çiziliyordu Ley. Neyse ki kurtarmayı başarabildik.
Bana kollarını sıkıca sararken bende elimi sadece beline koyarak destek oldum. Omzunun üzerinden Uğurcan'a baktığımda o ise umutsuzca bana bakıyordu. Binbaşı ve kendimi bu duruma soktuğum için bu umutsuz bakışlarının olduğunun farkındaydım. Binbaşı bana ihtar verebilirdi ve bundan çekinmezdi asla. "İyiyim." Demiştim sadece.
Sevil kollarını çözerek dirseklerimi kavradı beni kendinden hafifçe ayırıp yüzüme, vücuduma yani genel hatlarıma baktı. "Yalan söylemiyorsun değil mi? Yaran var mı? Acıyor mu bir yerin?" diye sorularını sıraladı.
Bizi süzmesini istediğimiz kişi başka be Ley, şu esmer güzelimiz bizi bir süzse az da elle-."
"İyiyim Sevil bir şeyim yok." Sevil parmaklarıma uzanıp soyulan yeri okşadı bu sefer.
"Hani yoktu bir şeyin? Bu ne? Çok kötü soyulmuş ya!" sonra hırçınca bana döndü. "Ya daha dün ben seninle konuşmadım mı? Bulaşma demedim mi şu şerefsize?! Sen kalkmış ne yapıyorsun?"
Tamam, kızsın da Ley, esmer güzelimiz bize bakarken geçmişimizi ortaya dökmesin mi acaba? Anladı anlayacak esmer güzelimiz.
Uğurcan ise bu konuyu bilmesine rağmen hastane ortasında bir karışıklık çıkarmasın diye Sevil'i hafifçe arkaya çekti. "İyi misin Leyli?" diye sorduğunda bakışlarımı ona çevirdim.
Hafifçe başımı salladım. "İyiyim, cidden. Önemli bir şey değil." Dedim. "Niye geliyorsunuz siz gerçekten önemli değildi." Uğurcan ise kocaman açtığı gözleriyle bana bakıyordu.
"Ne demek önemli değil Leyli? Hâkimi dövmek ne demek, bir de adliyede? Her şeyin silinip gidebilir." Dedi.
"Hiçbir bok silemez." Hırsımı alamadan konuştuğumda bir boğaz temizleme sesi geldi.
"Üstlerinle hep böyle laubali mi konuşursun sen subay?" Balaban'ın kızıl gözlerini gözlerimde gördüğümde yerimde dikleştim. Uğurcan ile böyle olmama garip gözlerle bakıyordu alalen.
Yes big boy, biz hep böyleyizdir. Daha yakından görmek ister misin? Hatta baya yakından böyle, natural bir şekilde.
"Ben." Demiştim ki Uğurcan lafımı böldü.
"Leyli benim uzun süredir dostum komutanım, biz böyle uygun görüyoruz. Askeriyede değilsek takılmıyoruz çok fazla." Kızıl gözlerin kaşları daha da çatıldı.
"Herkes üst alt dengesini korumalı Aydınlıoğlu, herkes." Sözlerinin altında yatan ima ile bende bakışlarımı kaçırdım. Uğurcan ise başını salladı.
Sondaki yaptığı o vurgu neydi Ley, içimize işledi resmen değil mi? Benim işledi vallahi sen kendini düşün.
"Emredersiniz komutanım."
Aradan ise Sevil'in sıyrılarak Balaban'a doğru baktığını gördüm. Uğurcan'ın ona komutanım demesini büyük ihtimal anlamış olmalıydı. Uğurcan'dan sonra üst kademeler asteğmenler başlar geldiği için kıstığı gözleri altından düşünüyordu, fark ediyordum. Sonra ise asla beklemediğim bir cümle kurdu.
"Seni tanıyor muyum?" kıstığı gözleri arkasından bunu sorarken göz hapsine Balaban vardı. Balaban da gözlerini kısmış çattığı kaşları arasından Sevil'e bakıyordu.
"Bilmem." Dedi sert sesiyle. "Tanıyor musun?" sivillerle konuşması bizimle konuşmasından daha resmi değildi elbette. Biz onun emirleri altında çalışanlardık, siviller başkaydı. Sevil meraklı gözleri ardından elini uzattı.
"Sevil Şanlıoğlu." Derken kendini tanıtmıştı.
Balaban da uzattığı eli kavradı yavaşça, sıktı. "Binbaşı Karan Balaban." Dedi sakince. Tam bir şey demek için dudaklarını aralamıştı ki arkadaki kapının açılma sesi geldi.
Ay geldi göteleğin önde gideni, baksana şu muşmula surata keşke daha çok atsaydın o yumruklarını. Nevrini şaşırsaydı göt oğlu göt!
Kapıdan ilk çıkan kişi doktordu, ellerini beyaz önlüğünün ceplerine yerleştirmiş başı bize doğru dönük bir şekilde dışarı çıkmıştı. Arkadan ise o şerefsiz geliyordu. Burnunun üzerine minik beyaz renk bir bandaj takılmıştı. Alt dudağının kenarı ise hafif kan toplamıştı. Sağ gözünün altında da hafifçe kızarmaya başlayan bir morluk beliriyordu.
Ellerimi yumruk yaparak tırnaklarımı avuç içime bastırdım. "Az bile yapmış o meymenetsiz suratına!" Sevil bir anda bağırdığında kaşlarımı çatarak yana döndüm.
Uğurcan anında dirseğinden tutarak yanına çekti onu. "Sussana kızım." Demişti bir yandan da.
"Kızın falan değilim ben senin, parçalarım seni de şimdi! Tüm hıncımı senden çıkartırım!" tekrar öne doğru gitmeye çalıştı ama Uğurcan onu sımsıkı tutmuştu.
"Rahat dur!" diyerek sertçe söylenmişti.
Göz göze geldiğimiz o şerefsiz ile bakışlarımı kaçırmadım. "Polis çağırın." Dedi sertçe. "Tutanak tutulacak." Ben ağzımı açmak istediğim anda benim de önümde bir barikat oldu.
Ay gördün mü Ley, esmer güzelimiz kendini bize barikat yaptı. Ah şu tablo asılacak omuzlara bir bak, şu ellerini arkasında birleştirdiğinde şişen pazılara bak, şu geniş sırtına bak. Yatıp yeni yoga matımızı bile deneriz biz bu sırtta. Heyt be! Heyt!
"Sende bazı anlama sorunları var hâkim." Dedi sert sesiyle. Dilimi ön dudaklarımda gezdirdim, sadece izleyecektim. "Madde madde konuşmadıkça sen anlayamıyorsun." Bir adım daha atarak o şerefsize yaklaştı. "Birincisi; karşında emir erin yok haddini bil." Dedi sakince.
Ay Ley, biz düştük. Vallahi düştük. Sağa, sola, yukarıya, aşağıya, kuzey, güney, doğu, batı, güneydoğu, kuzeybatı hangi yönler varsa işte... Hepsinde düştük. Kaldırma bizi.
"İkincisi; doktor raporu elime gelmedikçe bir işlem başlatmam." Dedi tane tane, hatta salağa anlatır gibi anlattı. "Üçüncüsü ise; kendi subayım henüz olayı kendi ağzından anlatmadı o yüzden de herhangi bir işlemi o anlatana kadar yapmayacağım." Bakışlarımı sabit tutmaya çalışsam da zordu.
Bizi mi savundu o? Benim subayım da dedi... Bence bizi direkt evlenme dairesine davet etti. Duydun, bak iki etti bunu da duydu bu kulaklar.
"Leyli'ye neyi soracaksınız anlamadım?" dedi şerefsiz. "Burnu kırılan ve dayak yiyen benim burada!"
Keşke morga giren de sen olsaydın be. Yordun be bizi. Bitirdin be. Bir git Allah'ını seversen be, nereye gidersen git de bir kurtulalım senden.
"Size sormadım hâkim!" bir anda Balaban yükseldiğinde kendimi oldukça alçak bir moda soktum. Bu kadar sinirlenecek ne olmuştu? "Gayet belli oluyor burnununuz kırıldığı ama gelin görün ki bende iki gün önce bir silahla tehdit edilen subay görmüştüm." Niyetini anladığımda sırtımdan aşağı büyük bir kova su dökülmüş gibi hissettim. "Ne hikmettir ki bir tutanak bile tutulmadı o halinize?"
Ley, bu esmer güzeli az önce dedi ki, geçen askeriyede benim görmediğimi şimdi sende hastanede görmüyorsun. Seni korudu gördün mü? Resmen seni. Seni. S ve E ve N ve İ.
Onun himayesinde olan bir askersin Leyli'm. Kötü bir şekilde anılmanı istemiyor olabilir.
İlerdeki müstakbel eşinin kötü anılmaması bu fikri sevdim. Ay Ley gördün mü yine ağzımdan kaçtı. Tüh.
Şerefsizin gözleri kısıldı. "Siz beni tehdit mi ediyorsunuz?" demişti yüksek sesiyle. Balaban ise aralarındaki mesafeyi tekrar kapattı. Biz ise tiyatro izler gibi onları izliyorduk.
"Kimseyi tehdit etmem, ha, sözlerimi tehdit gibi almak isteyenler o yönünden alabilir elbet." Doktora çevirdi kafasını, halen daha elleri arkada duruşundan asla ödün vermemişti. "Darp raporu hazırlanacak mı?" diye sormuştu. Doktor ise gözlükleri arkasından bir Balaban'a bir şerefsize baktı.
"Aslında olması gereken."
Doktor devam edemeden o şerefsiz kesti sözünü. "Gidebilirsiniz siz doktor bey." Doktor kararsızca ikisine de baksa fazla olaya dâhil olmadan yanımızdan geçmişti.
"Görüşeceğiz binbaşı." Demişti ortamı terk etmeden önce.
"Her zaman hâkim." Demişti Balaban da.
Kocamız olay Ley, gidip hemen tadını çıkartmalıyız. Bir dakika kocamız olmasına da gerek yok ki... Hemen tadına bakmalıyız.
Balaban bir anda bana doğru döndüğünde yerimde dikleştim. "Gidiyoruz." Tek kelimesiyle başımı eğerken Uğurcan da aynı şekilde selam verdi.
Hastaneden çıkarken Sevil koluma girmiş bana alttan alttan çimdik atarak evde görüşeceğiz imaları yapıyordu. Ben ise sadece önüme bakarak yürüyordum. Balaban'a bir şey dememiştim ama beni orada büyük bir yükten kurtarmıştı. Hastanenin kapısından geçtiğimizde askeriyedeki normal araçlardan bir tanesi burada bırakılmıştı.
Ferit'i adliyeden diğer araçlar götürmüş olmalıydı. Arabaya yaklaştığımıza Balaban şoför kısmına oturmuştu, Uğurcan da hemen yanına. Sevil arka kısma Uğurcan'ın tarafına bindiğinde kapıyı kapatmıştı. Ben tekrar açacağım esnada kilitlemişti bir de çocuk gibi, gözlerimi devirip diğer tarafa yürüdüm.
Bazen gerçekten büyüme yaşı geldi de geçti diye düşünüyorum Ley.
Herkes arabaya yerleştiğinde Balaban vakit kaybetmeden arabayı çalıştırdı. Bu sefer gözlerimi Balaban'dan olabildiğince kaçırıyordum. O da zaten yola bakıyor keskin gözleriyle çatık kaşları arasından yolu izliyordu.
"Binbaşı bey." Sevil'in sorusuyla birlikte bakışlarımı camdan çekerek Sevil'e döndüm. Binbaşı bey de ne demekti şimdi?
"Efendim." Dedi Balaban da, gözünü kısa süreli yoldan ayırıp dikiz aynasına bakmış sonra da yola tekrar dönmüştü.
"İlerde bir benzinlikte durabilir miyiz? Lavaboya gitmeliyim."
"Gitseydin ya hastanede." Dedim ben bu sefer.
"Soruyu bana sordu subay." Balaban bana dikiz aynasından sert bir bakış attığında dudaklarımı birbirine bastırdım. İşimiz vardı bununla. Sevil ikimize sırayla baktığında duraksadı. Bana karşı böyle olduğunu sanmamıştı sanki. "Beş dakikalık bir yol var orada olması lazım bir benzinlik, dururum."
Sevil ise başını salladı. "Tamam." Kendi yerine doğru çekildiğinde bende sessizce yolu izlemeye devam ettim.
Araba geçen birkaç dakikadan sonra benzinlikten içeriye girdiğinde Sevil arabanın kapısını açarak dışarı çıkmıştı. Uğurcan da onunla giderken ben de hava almak için kapıyı açarak dışarı çıktım. Temiz hava içime dolduğunda derin bir nefes aldım, iyi gelmişti. Elimi kamuflajımın cebine sokarak paketimi çıkarttığımda ön tarafta ki şoför kapısı açıldı.
Şu endama bir bak, şu inişe bak, ne güzel bir inişti o öyle?
Ben paketimden bir dal çıkartırken o da parmaklarını bana doğru uzatmıştı. Ona da otlakçı mısın diye soramayacağım için paketi usulca ona uzattım. Kalan son dalımı çektiğinde zippoyu da almasını bekledim. İnce, uzun parmaklarıyla zippoyu kavrayarak aldı. Paketi buruşturarak avucumun içine sakladım. O sigarasını yakarken bakışlarımı ondan kopardım.
Neden ki Ley, o çöken yanakları, o süzülen gri dumanı dudakları arasından görmek çok güzel olmaz mıydı? Neden bakmıyoruz ki?
Zippomu bana verdiğinde bende parmaklarına değmeden aldım. Normalde rütbe işlerine takıntılıydı ama sigara içerden fazla takılmıyordu bu muhabbete sanırım. "Eski arkadaşın mı?" sigaramın ucunu tutuşturup dumanı dışarı verirken başımı kaldırdım. Dumanın bir kısmı onun yüzüne gelirken az bir açıyla kafamı çevirip gerisini yan tarafa üfledim.
Bunun ne anlama geldiğini söyleyeyim mi Ley, aferin fikrini hep böyle açıkça belli et kızım. Doğru yoldasın ve bende her daim arkandayım.
Kızıl gözleri kısılarak gözlerime bakarken bakışlarımı kaçırmadan onda tuttum. "Çocukluktan beri arkadaşım komutanım." Demiştim. Gözlerinde garip bir duygu yer edindi. Sanki biraz özlem gibi ama bunun benim ile ilgili olduğunu sanmıyordum.
"Adliyede yaptıkların için tutanak hazırlayacağım subay." Yutkundum. Boku yemiştim. Bu tutanağı yersem birkaç ay uzaklaştırmam vardı.
"Komutanım." Demiştim ki sigarasının dumanını o da kafasını çevirerek üfledi.
"Eğitimlerinde sana öğretmediler mi sinirini saklamanı?" kısık gözleri ardından bakmaya devam etti. "O hâkime karşı seni korumadım ben orada biliyorsun değil mi?" sert sesi beni oldukça bunaltıyordu. Tabi ki de beni korumadığını bilecek kadar zekiydim.
Salak dedi herhalde sana Ley.
"Biliyorum komutanım."
"O zaman ona göre davranacaksın." Dedi. "Ben burada çocuk eğitmeni değilim, olduğun mevkiinin ve unvanının hakkını vererek yaşayacaksın. Bir daha böyle bir şeye kalkışırsan kınamaya yollarım seni, gözünün yaşına bakmam!" Sigarasının izmaritini yere atarak postallarıyla ezdi. Tırnaklarımı yumruk yaptığım avucumun içine sakladım.
Eğer kınamaya gidersen boku yersin bu sefer hayli hayli Ley. Her şeyin gider elinden, her şeyin.
"Özür."
"Dilemeyeceksin!" üzerime doğru bir adım attığında aramızdaki mesafe azaldı. "Özür dilemeyecek hareketler sergileyeceksin."
Yes big boy, tamam, sen nasıl istersen!
"Komutanım orada zaten bilerek ya da kasti bir eylemde bulunmadım. Farkındayım yaptığım yanlıştı."
Yine kesti sözümü. "Ama yine de döveyim mi dedin subay?!" sesini yükseltmesine karşı dişlerimi birbirine bastırdım.
"Hayır, öyle bir niyetim yoktu komutanım." Gözlerindeki sinirin daha da yaygınlaştığını fark ettiğimde durmam gerektiğini fark ettim. Benim sinirimin üstüne onun siniri gelirdi gibi duruyordu.
"Gözüme çok batıyorsun Kızıl, haddinden fazla hem de." Sessiz kalmayı tercih ettiğimde otomatik kapının açılma sesini duydum.
Başka nerene batıyoruz esmer güzelim, söyle hadi...
Sevil ve Uğurcan bize doğru gelirken başımı eğip aramızdaki mesafeyi açtım. Sigaramı onun aksine kenardaki çöp kutusunda söndürmek için o tarafa yürüdüm. Gözüne batıyormuşum, çok ta tın! Salak! Sana mı kaldı benim ne yaptığım?! Dişlerimi birbirine daha sert bastırırken çöpün üzerine sertçe vurarak söndürdüm izmariti. Bir sigara içesim vardı onu da zehir etmişti.
Arkamı dönüp araba ulaştığımda kapıyı açarak içeri girdim. Ben bindiğimde arabada yola çıkmıştı. Yarım saatlik mesafemiz bittiğinde arabada kimseden ses çıkmamıştı. Bundan rahatsız da olmamıştı hiç kimse. Araba lojmanın otoparkında durduğunda ilk ben indim, askeriye geçecek miyiz diye bilmediğim için bakışlarımı Uğurcan'a çevirdim.
"Eve geçebilirsiniz." Balaban bize doğru söylediğinde başımı sallayarak almıştım emrini. Arabanın yanından geçerken kimseyi beklemedim.
Önden ilerleyerek apartmana girdiğimde asansörle değil de merdivenleri kullanarak en üst kata tırmandım. Üzerimde halen daha koca bir sinir vardı. Kendimi nasıl zapt edemezdim ki?! Bir de o kızıl gözlerle uğraşmak zorunda kalmıştım! Evin kapısına geldiğimde hızlı hızlı kalkıp inen göğsümü sakinleştirmem lazımdı.
Arkamdan gelen sesleri duyduğum için anahtarı cebimden çıkartıp kapıyı açtım. Anahtarı kapının üstünden çıkartmadan evin içine girip kendimi banyoya attım. Kapıyı arkamdan kilitlediğimde sırtımı kapıya yaslayarak yere oturdum. Ellerimi yüzüme kapattığımda derin derin nefesler alıyordum. Nasıl savaşacaktım bunların hepsiyle?
O şerefsiz bir yandan şimdi olanlar bir yandan! Dış kapının sesini duydum ama yerimden kalkmadım. Sevil de ses etmemişti. Ne kadar orada kaldım ya da kendimi yedim bitirdim bilmiyordum. "Leyli." Sevil'in seslenmesi ile gözlerimi açtım.
"Efendim." Dedim sakince.
"Uğurcan çağırdı, aşağıdayım. Çıkınca gel sende." Bir şey demedim. Arada konuşmamasının nedeni benim sinirli olmamdan kaynaklıydı.
Ne olduğunu bile kendime diyemiyordum. Ne yapacaktım, o şerefsizin tehditlerle kalmayacağını biliyordum. Bir yerden çıkacaktı, ben ise onunla savaşmak zorundaydım. Bir şekilde onu alt etmeliydim ama nasıl? Kendi çabamla onu yenemezdim. Eli kolu benden fazla yere uzanıyordu.
Eline koluna bir şorjör sıksak her şey çözülür Ley.
Düşüncelerim artık beynimi yorduğunda banyonun suyunu açtım. Üzerimdekileri hemen çıkartıp kendimi suyun altına bıraktım. Saçlarımı ıslatarak kafamı kaldırdım, soğuk suya yakın ılık bir suydu. Hiçbir şey yapmadan öylece suyun üzerimden akmasını bekledim. Elimi, kolumu kaldıracak gücüm yoktu sanki.
Balaban bana o kınamayı verirse askeri hayatım sekteye uğrardı. Bunu asla ama asla istemiyordum. Buraya ne emekler vererek gelmiştim ben. Minik Leyli kendi karakterini bile oluştururken mesleği sayesinde bu hayatta kalmıştı. Bana verdikleri o lakap için bile yıllarımı vermiştim.
Sakin olmalısın Leyli'm. Her şey ailen için.
Kaç can almıştı bu parmaklar, kaç operasyona dâhil olmuştum bilmiyordum. Sayısız kardeşimi koymuştum bu güzel toprağın altına. Bir kadın olarak erkeklerden ziyade bu mesleğe daha çok emek vermiştim. Her şeyi o şerefsiz yüzünden heba edemezdim. Aklımı başıma almam lazımdı.
Suyu sıcak ayara getirip kenardaki şampuanımı aldım. Hızlıca bir duş alarak duşa kabinden çıktım. Havlumu göğsümden sararak banyodan çıktım. Saçlarım omuzlarımdan aşağıya doğru bıraktım, kurutmayı sevmediğim için öylece açık bıraktım. Giyinmeden önce saçlarımı kenardaki tarak ile hemen taramıştım.
Banyodan çıktığımda evin içindeki ışıklar kapalıydı sadece camlardan sokak lambalarının gölgesi geliyordu. Odama geçtiğimde Sevil'in bavulunu kenarda açtığını görmüştüm. Kendi dolabıma yönelip önce iç çamaşırlarımı giyindim. Altıma siyah renk eşofmanımı giyindim, üzerime de koyu mavi renk kazak giyindim.
Saçlarımı kulaklarımın üzerinden arkaya doğru toka ile tutturdum. Ayaklarıma ise siyah renk kalın çoraplarımı giyindim. Odadan çıktığımda salona geçtim, perdeleri ve balkonun perdelerini çektim. Telefonumla anahtarımı alıp evden çıktım. Otomatik ışık anında yanarken ayaklarıma terliklerimi geçirip kapımı kapattım.
Şu şıpıdık terliklerle sana kim der ki dağlarda rüzgâr estirdiğini be yavrum?
Merdivenleri bitirip alt kata geldiğimde Uğurcanların kapısını tıklattım. Kapının önünde birkaç ayakkabı daha vardı. Kimlerin olduğunu bilmiyordum. Kapının acıdığında bakışlarımı çevirdim. Görmeyi beklemediğim bir sima vardı karşımda.
"Hoş geldin." Dedi Tan. "Gel içeri." Kaşlarımı çatarak terliklerimi ayağımdan çıkarttım.
"Senin ne işin var burada?" diye sormuştum.
Öküzlüğün damarının içinden her şeyi çıkarttık ama sende ki bu öküzlük damarını içinden bir çıkartamadık be Ley.
"Aşk olsun." Diye konuştu Tan kapıyı arkamdan kapatırken. "Misafire niye geldin diye sorulur mu?" gözlerimi devirip içeri doğru yol aldım.
"Niye sorulmuyor?" o da arkamdan gelirken salonun kapısından içeri girdiğimde beklemediğim ikinci sima da salonun içindeydi.
Esmer güzelimiz hasretimize dayanamamış gördün mü Ley, sen nereye o oraya.
Görünüşe göre onun olduğu ortama sen sonradan geldin Leyli'm.
Bir kere kimin ilk kimin son geldiğine bakacağım yer kesinlikle bu ortam değil Ley. Bildiğin üzere onun yeri yatak odasıdır.
Salonun üçlü koltuğunda oturuyordu ama iki kişilik yerin azını boş bırakıyor bir kişilik yerin fazlasını dolduruyordu bedeni. Gözlerimi ondan çekerken Tan o tarafa yürüyüp onun yanında kalan yere oturdu. Uğurcan ikili koltukta Mehmet ile birlikte otururken Sevil de tekli koltuklardan birinde oturuyordu.
Herkesin önünde sehpa ile çayları vardı. "Hoş geldin." Dedi Uğurcan da yerinde toparlanarak. Yemek yemişlerdi çay faslına gelmiştik anlayacağınız.
"Hoş buldum." Derken Uğurcan ile Mehmet'in oturduğu yerde boş kalan yere oturdum.
Kızıl gözler sağ tarafımda kalırken ondan yana bakışlarımı çevirmedim ama kısık gözleri ardından bana kısa bir bakış attığını yakalamıştım. Üzerinde ince bir siyah tişört vardı, kış ayında ateşi var gibiydi. Altında da siyah renk benim gibi bir eşofman giyinmişti.
Birlikte ateşiniz de çıkabilir Ley. Bir düşün sen bunu.
"Aç mısınız Leyli komutanım, bir şeyler var. Biz beklemedik ama." Mehmet içeriyi işaret ettiğinde başımı iki yana salladım.
"Aç değilim." Diye mırıldandım. Bakışlarımı Tan'a çevirdim. "Sen çarşıda değil miydin?" Tan başını çevirdi. Onun evi orada kaldığı için bu tarafta fazla işi olmazdı.
"Yok, bugün bizim silahları bir toparladım, akşamdan da çalışmaya geçeceğim." Balaban yan tarafına doğru döndü.
"Benim MPT'ye bakarsın zamanın kalırsa."
Tan, "Komutanım MPT mi kaldı, elimde çok iyi bir M4 Carbine var. Ayarlayabilirim size isterseniz." Dedi. Gözleri heyecanla parlıyordu.
"Onun mermileri seri üretimde değil." Dedim bir anda ağzımdan kaçanlarla tüm bakışlar bana döndü. "Yani... Öyle okumuştum." Diyerek tamamladım. Adam bana iki saat önce nutuk çekmişti bende burada onunla konuşmak için can atıyor gibi duruyordum.
Yatağa da atmak istiyorsun gibi duruyor Ley biz bir şey diyor muyuz?
"Bende okumuştum." Dediğinde bakışlarımız birleşti ama kısa sürdü, o çekti bakışlarını. "Bir iki tane de kusurlu ürün çıkartmışlardı ABD koşullarında." Mehmet de dâhil oldu konuya.
"Bende MPT'ciyim komutanım, her koşulda kurtarıyor."
"Öyle." Dedi Balaban. "Yıllardır kullanılırım bir sıkıntısı çıkmadı."
Bir anda bir kahkaha duyulduğunda bakışlarım Tan'a çevrildi. "Bunun bir anısı var bizde komutanım, Leyli komutanımla bir gün dağdaydık." Tan anlatmaya başlayınca sadece onları izledim. "O sıralarda ani bir pusu yedik ama görmeniz lazım toz duman kimse kimseyi görmüyor. Bir baktım biri seri kurşuna diziyor ama hepimiz boştayız. En son komutanımın MPT'sini doldurmuştum tamamen doluydu."
Uğurcan gülerek, "Tendürek de olan mı?" Tan sırıtarak başını salladı. Tebessüm ettim.
Hani şu teröristlerin ağzına MC4'leri de soktuğun muydu o Ley ya?
"Tüm tim oturduk seyrediyoruz ne oluyor diye. Yemin ederim aksiyon filmi izledik."
"Kesin bu cesur yürekti değil mi?" Sevil ise sade bir tebessümle beni işaret ediyordu.
Mehmet, "Vallahi Sevil yenge şimdi hiç öyle melülmüş gibi bakma Leyli komutanıma. Dağlarda ismi geçtiğinde herkes kaçacak delik arıyor." Dedi. Sevil bir anda duyduğu itham ile anlık duraksasa da gizli olduğunu sandığı bir bakış atmıştı Uğurcan'a.
Uğurcan da ona aynı şekilde baktığında yanakları hafifçe al rengini almıştı. Sabah ki bu itham artık sanırım kızdırmıyordu. Kesin hoşuna gidiyordu eminim. "Türkün geçtiği her isimde onlar kaçacak delik arıyor." Dedim kendimi işin içinden çıkararak.
Allah ayağınıza taş değdirmesin Leyli'm.
"Tabi de sizi duyduklarında ayrı bir korkuyorlar. Geçen aldığımız herif mesela halen sizi istemiyormuş konuşturmaya." Kaşlarımı çattım.
"O adam halen konuşmadı mı?" diye sordum. Tan ise başını salladı Uğurcan'a döndü sonrasında.
"Biz zayiattan sonra çıkmıştık komutanım. Bugün de Şafakla konuştuğumda aşağıda halen demişti." Bu işin altında kim vardı bilmiyorum ama bir şeyler çıkacaktı.
Ben yerimde toparlanırken Uğurcan'a kısa bir bakış atmıştım. O ne demek istediğimi anladığında kalktım yerimden. "Ben bir sigara içeyim." Dikkat çekmeden salondan çıktığımda kimseye bakmamıştım. Tan başka bir şeyler anlatırken ben mutfağa girmiştim çoktan.
Balkonun kapısını açarak soğuk havaya kendimi bıraktığımda camın kenarındaki paketi elime aldım. İçinden bir dalı alarak çıkarttığımda çakmağı da almıştım içinden. Dalı dudaklarımın arasına yerleştirdim, bir elimi siper ederek rüzgârı önlediğimde çakmağı da hemen ateşlemiştim. Derin bir nefes alarak ucunu tutuşturduğumda ateşi söndürdüm.
Elimi sigaranın önünden çekerken karşımızdaki hafif ağaçlarla kaplı yere baktım. İşaret ile orta parmağım arasına sigaramı alarak dudaklarımdan çektiğimde gri duman süzülerek kara havaya karıştı. Bir şeyler dönüyordu ortada. O şerefsizin burada olması, kardeşini tutuklatması, o dağdan indirdiğimiz adamın konuşturulmaması... Bir şeyler dönüyordu.
Mutfağa giren adımları duyduğumda yaklaşmasını bekledim. Balkon kapısının hafif gıcırtısını duyduğumda balkon demirliklerine yaslanmadan ayakta duruyordum. "Bir şeyler dönüyor Uğurcan." Dedim. Arkamı dönmedim, onun geleceğini bildiğim için. O ise balkon kapısını kapattığını seslerden anladım. Onun bedeni arkasında camın kenarına yaslanmıştı.
Sigaramı dudaklarıma götürüp derin bir nefes daha aldım, dumanı geri verirken gözlerim kısılmıştı. "Göktürk Yarbay'ın emekliliğine bir ay kalmışken neden Ankara'ya çağrılsın? O adamın halen daha sorgulanmamış olması ne demek bir de üstüne, onun işi bitmeden neden gitti hemen?" sessiz kalmıştı yine. "Yine birileri bir şeyleri engelliyor olabilir mi?" sigaramı tekrardan dudaklarıma götürüp derin bir nefes aldım.
Uğurcan'ın bir süre konuşmadığını gördüğümde dumanı üflemeden başımı arkaya çevirdim.
Hasiktir Ley, esmer güzelimizin burada ne işi var? Bize bile sürpriz oldu bu.
Dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında duman tamamen onun yüzüne esti. Kollarını göğsünde birleştirmiş kalçasını camın çıkıntısına yaslamış, sessizce bana bakıyordu hiç hareket etmeden. Kıstığı gözleri ardından istifini bozmadan bana bakıyordu.
Sigara dumanın ikinci kez yüzüne gitti Ley, bu sefer anlasın gerçekten niyetimizi.
"Komutanım." Dedim sakince ama o kıstığı gözleri ardından bana bakmaya devam etti, bundan hiç rahatsız olmadı hem de.
"Kızıl." Dedi o da benim gibi. "Buraya gelirken bana söylenilen ilk kelimeydi."
Bilirsin Ley, bizim adımız bilindik bir markadır. Öz ve tek.
"Bunu biliyorum komutanım." Demiştim ne diyeceğimi bilemeden. Elimdeki sigaranın ucu tutuşmaya devam ederken tekrar dumanı içime çekmedim, kolumu kaldıracak güç bulamadım o an kendimde.
Kızıl gözler gözlerimin içine baktı. "Gözüme çok battın Kızıl. O silah, bugün ki adliye, şimdi de bu engelleyen insanlardan şüphelenmen." Gözlerini kıstı. "Senin hakkında iyi şeyler düşünmemi zorlaştırıyorsun."
Bir dakika ikinci bir şok geliyor... Ne demek istedi şimdi yine bu bize? Neyle tehdit etti yani, umarım benim anladığım şekilde tehdit etmiyordur Ley. Yoksa işler karışır. Hem de hiç istemediğimiz yerden.
"Ne demek istiyorsanız açıkça söyleyin komutanım." Kaşlarımı çatarak ona bakmaya devam ettim.
"Tüm şüphelerimi üzerine çekiyorsun." Dedi açıkça. "Askeriyede ne olursa olsun senden şüphe duymamı istiyor gibi duruyorsun ve inan bana ben de bunu üzerine atmaktan çekinmem." Dişlerimi birbirine bastırdım.
Tam da anladığımız gibi Ley, bizi hain olmakla suçluyor. Bir şey olsa diyor senden bilirim diyor. Bu hiç olmadı ama şimdi!
"Size karşı her zaman saygımı koruyacağım bilin komutanım ama şu an bunu korumayacağım." Derken sesim gürdü. "Beni asla ama asla mesleğimden yana bir hain olmakla suçlayamazsınız!" derin bir nefes aldım. "Göğsümde taşıdığım o al bayrak benim bu dünyada taşıdığım en şerefli bayrak! Üzerindeki kan kırmızısına da ayına ve yıldızına da binlerce kez borcum olan bayrak, bırakın hain olmayı ona uzanan bir el dahi olsa yerinden söküp kopartmaktan çekinmem! Ben bu üniforma ve bayrağı alnımın akıyla giydim, Allah nasip ederse şehit olduğumda da alnımın akıyla çıkarırım!" sinirden göğsüm hızlı hızlı kalkıp iniyordu.
Tamam, Leyli'm biraz sakin ol.
Oysa o sadece gözlerime bakmıştı. Bir şey demesini beklemeden elimdeki sigarayı küllüğe bastırarak mutfak balkonundan çıktım. Mutfağı hızlıca terk ederken salondan sesler yükseliyordu ama kimseyi umursamadan koridora geçtim. Temiz havaya ihtiyacım vardı. Beni kimse hain olmakla itham edemezdi!
Hiç kimse!
Merdivenleri bitirirken yüreğimde başlayan büyük bir yangın vardı. O da öyleydi. Bana kendimi hain gibi hissettirmişti. Bana kimse sen iyisin dememişti. Bana hep hain demişlerdi. Bedenim apartmanın dışına çıktığında yediği ayazla irkildi. Yüzüme çarpan soğuk havadan ziyade bir kendine gelişti. Tekrar aynı şeyleri yaşamak istemiyordum!
Apartmanın kapısının önüne çöktüğümde ellerimi saçlarımdan geçirdim. Lanet olası adam beni germişti! Cebimde titreyen bir telefon hissettiğimde yine aynı kaydetmediğim bir numara vardı ekranda. Kaşlarımı çatarak mesaja girdim. Önüme düşen bir video ile dudaklarım birbirinden aralandı. Bu asla gerçek olmaması gereken bir videoydu.
***
Nasıldıı bölümm?
Hemen fikirlerinizi alayımmm.
Leyli hakkında düşünceleriniz?
Karan hakkında düşünceleriniz?
Beril hakkında neler düşünüyorsunuz?
Beril ile Abdullah peki ?
Balaban ailesi hakkındaki fikirleriniz nedir?
Balaban Leyli'ye neden böyle davranıyor dersiniz?
Sevil ile Uğurcan peki?
Leyli'ye gelen video ne videosu sizce?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşça kalınnn :)
S.T.
:)
