6. BÖLÜM: İZİNSİZ UYARI

Vaveyla Yazarı: aryemus .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 6. BÖLÜM: İZİNSİZ UYARI

MERHABALARRRR ❤️

Nasılsınızz, neler yapıyorsunuz? Bir rutin oluşturdum umarım ona uyarak bu devam eder nazar değmesin 🧿 Klasik olan fazla uzatmadan bölümü size bırakayım...iyi okumalarrrr! :)

Bu hikaye geçen her şey hayal ürünüdür, gerçek kişi ve kurumlarla bir bağlantısı bulunmamaktadır.

Yayınlanan Tarih: 25.08.2026

Buyrunuzz bölümeee 💃🏼

***

📌

kefen giydim, pinhani.
bir beyaz orkide, cihan mürtezaoğlu.
suç mahali, kahraman deniz.

***

Sıla beni yukarıda beklerken bende soyunma odasına tekrardan geldim. Üzerimdeki terli tişörtü boyun kısmından tutarak kollarımdan çıkardım, sporcu atletim ile kalırken tişörtü dolabın içindeki çantamın üzerine bıraktım.

Durduk yere bize çamaşır çıkartıyorsun kim yıkayacak bunları?

Çamaşır makinesi icat edildi.

Hadi ya kar tanesi, bu büyük bilgilendirme için sana teşekkürlerimizi sunuyoruz. Lütfen kabul et.

İğneler henüz bünyeme etki etmemişti ama karnımın alt kısmında kasıklarıma doğru vuran hafif sızı yerli yerindeydi. Tişörtü kirli çantası olarak kullandığım bez çantasının içine yerleştirdim. Parmaklarım sürünme etabında yer yer aşınmıştı.

Parkurlara alışıktım, bünyem bu tip koşuşturmalarda zorlanmıyordu ama dinlenmeye ihtiyaç duyuyordum. Koşmak, tırmanmak, sürünmek ve atış yapmak sürekli olan düzende başarı gösterirdi. Birkaç aydır sahada olduğumuz için bu tip koşturmalarda uzaktaydık.

Tabi Ley, o dağları…o taşları…o toprakları kim unutur? En son başımıza yastık diye taş koyduk. Boynumuz ne ağrıdı ama.

Bu bizim görevimiz.

Ya bu kar tanesi benim her lafımı niye götünden anlıyor? Biz kötü mü dedik? Olanı söyledim sadece!

Pantolonumu çıkartmadım, üzerime gelirken giydiğim kamuflajımı giyip düğmelerini ilikledim. Askeriye ile lojman arasında çok mesafe olmadığı için fazla üşümezdim. Kirli olanları bez torbama sıkıştırdım.

Çantamı omzuma asarak dolabımın kapağını kapattım. Kilidi çevirip kapatırken aklımda dün gece vardı. Fiziksel ve psikolojik olarak sanırım en çok bu ay yorulmuştum. Sevil’in söylediği zamanda psikologa gitmemiş olmam da bu zorlanmayı daha da beter hale getiriyordu.

Sanki düzeldiğimiz var be Ley.

Hep neden kötüyü çağırıyorsun?

İyi hal mi var kar tanesi?

Ferit'in dağdaki olayı, döndüğümüzde yaşadıklarımız, Sevil'in gelmesi derken kendime vakit ayıramamıştım ne yazık ki. Ne yapacaktım? Dün ki mesele için zaten kafam karmakarışıktı. Bir yol gösterenim bile yoktu.

Ben varım ya Ley! Tabi ki o pezevenkin teklifini reddetip ağzını burnunu kıracaksın. Plan bu kadar basit!

Bazen sadece susmasını bekliyorum.

Pars eğer ki bir çıkarı olmasaydı bu olayın peşine düşmezdi. Ferit onun için önemliydi bunu geçtiğimiz günlerde daha net anlamıştım. Burada ev tutması, nezarethanede onu tek bırakmamaya çalışması, Balaban’a karşı gelmesi… Ben bir kardeşi olduğunu bile bilmezken o kardeşi için savaşıyordu.

Beni hayatında bu kadar mı değersiz görmüştü? Peki ben neden ona bu denli bağlı kalmıştım? Onu kalbimden sökmek için kendi derimi yüzmüştüm. Sevmek ve o insana bağlanmak lanetli bir lütuftu. Gözünüzün aşktan kör olması demek bu hayatta her şeye yapnileceğinize olan inancınızı etkiliyordu.

Biz neler yaşadık ya? Ley, sorarım sana! Neler yaşadık ya?

Bu bizi olgun bir insan yaptı.

Ha biz olgun olacağız diye hayatın bi ağzımıza etmediği kaldı! Romantize ettiği şeye bak!

Aklımda kalan tek şey ise ona yardım etmek istemiyordum. Hatta onu görmek, sesini duymak bile istemiyordum. O gece ise benim için çok garipti. Yedi yıldır bana bunları söylemek için beklemiş olması… Garipti.

Bana ulaşabileceği onlarca yol varken, karşıma gelip de tek kelime etmemişti. Şimdi kardeşi hapisteyken önüme gelip aşk rolleri oynaması beni sadece kırmıştı. Oysa ondan beklediğim tek şey bir özürdü. Özür dilerim diyerek hayatımdan çıkıp gitse ağzımı açıp tek kelime etmezdim.

Beni seviyor olduğunu söylediği kelimeler sadece roldü. Onu aşık olduğum yıllardan tanıdığım kadarıyla asla böyle bir karakter olduğunu söylemezdim. Pars çıkarcı bir insandı. Eğer ona bir iyiliğiniz dokunduysa size iyilik yapar. Kötülüğünüz dokunduğunda ise size gerçek bir kötülük verirdi.

Face to face yani.

Alakası yok.

Ona yardım etmeyecektim ama Ferit’in bu yaşta bir sürede hapiste kalması zordu. Vicdanım sadece çocuklara bu denli büküktü. On sekiz yaşında bile olsa halen çocuk sayılırlardı. Aklıma kendi kardeşim gelince bile tüylerim diken diken oluyordu.

Ferit’in mahkesinin detaylarını bizim bilmemiz imkansızdı. Onu orada ne kadar tutacaklardı bu da belirsizdi. Ferit ise ne kadar dayanabilirdi orası da meçhuldü. Peki ben o çocuk için kendi geçmişimi ezebilecek kadar gözü kara mıydım? Bu soru şu anda asla cevaplayabileceğim bir soru değildi.

Soyunma odasından çıkarken kasıklarıma inen ağrının az da olsa azaldığını fark etmiştim, bu iyi bir şeydi. En azından kafamdaki sorular kadar ruhumu daraltmıyordu. Çantamı sıkıca tutarak yukarı çıktım.

Merdivenden geçen birkaç askerin selamını aldım. Sessizdi askeriye. Nöbet tutanlar ve nöbetçi olanlardan başka insan kalmazdı bu saatlerde.

Bizim nöbet ne zamandı Ley? Hatırlat o gün kahve yapacağım.

Merdivenleri bitirip koridora çıktım. Sıla'yı koridorda panonun önünde beklerken görmüştüm. Üzerini değiştirmemişti. Scrubsının üzerine montunu almıştı. Bu aralar Iğdır’a kar yaklaşıyordu. Havalar soğumaya başlamıştı.

Ona doğru yaklaştığımda kafasını kaldırdı ve beni gördü. "Çok bekletmedim umarım." Dedim sakince.

Sıla da koridordan çıkış merdivenine yönelen kısma yürüdüğünde birlikte ilerlemeye başladık. "Yok beklemedim şekerim." Dedi. Biraz durduktan sonra devam etti. "Leyli eve geçmeden taksi durağına bir uğrasak mı akşam kaça kadar açıktır? Geç gidersem taksi falan bulamam şimdi." Merdivenleri inerken kaşlarımı çattım, söylediği şey üzerine.

"Saçmalama Sıla, Sevil bırakır mı sanıyorsun seni? Kalırsın bu akşam." Sıla tam itiraz edecek gibi olduğunda aklına Sevil'in inadı gelmiş gibi duraksadı.

Katır inadı var kardeşinde ne yapalım Ley. Onu tanıyan herkes onun inadını da tanır.

Merdivenleri bitirdiğimizde ikimizde çıkışımızı okutarak beyaz demir kapıdan çıktık. "O zaman bu akşam size çiğköftemden yapayım ne dersin?" Sıla bunu gülerek söylemişti. Ben de cevap verecektim ki birinin böğürmesiyle sesim içime kaçtı.

"Çiğ köfte mi?!" Birinin ben daha cevap vermeden atlamasıyla bakışlarım merdivenin dibine döndü. Mehmet orada durmuş aşağıdan yukarıya doğru bize bakıyordı.

Bu ses desibeli benim kulak zarımı deldi Ley. Biraz sessiz olursa iyi olur.

"Ne bağırıyorsun lan?" Dedim ona karşı, üzerini değişmişti benim gibi üniforması vardı üzerinde. "Bizi mi dinliyorsun sen?" Biz merdivenleri inip düz alana geçtiğimizde Mehmet de gitmemiş bize bakıyordu. Karşılıklı kalmıştık.

"Estağfurullah komutanım." Dedi hemen. "Ben öyle sizi görünce bekledim." Gözleri Sıla'ya değdi. "Merhaba Sıla Hanım hemşire."

Boşver be Ley demek sadece flört işlerini beceremeyen bir tek sen değilsin.

Flört mü, o ne?

Sizin zamanda muhallebiciye gideceğiniz bey oluyor kar tanesi.

Sıla'ya döndüğümde yanaklarının hafiften kızardığını gördüm. Utanmış mıydı? "İyiyim Mehmet bey, siz de iyisiniz umarım." Gerçekten birbirlerinden hoşlanıyorlar mıydı? Mehmet de Sıla'ya bakarken gülmüştü hoş bir şekilde.

Aşkın ilk kıvılcımına tanık oldun Ley. Kendinle gurur duy.

"Sizi gördüm ya." Dedi Mehmet. "Daha da iyi oldum."

Burada olduğumuzu unutuyorlar Ley. Başka yerde flörtleşsinler yoksa kusaciğim! Biz daha esmer bombamızla flörtleşemiyoruz bunların hale bak!

Boğazımı temizler gibi yaptığımda ilk kendine gelen Sıla olmuştu. Yerinde düzelirken ellerini önünde birleştirdi. Kaçamak bakışlarından anladığım kadarıyla akşam konuşulacak bir konumuz daha vardı. "Soruma cevap Mehmet." Mehmet de bana döndü.

"Komutanım dediğim gibi ben eğitimden sonra böyle dolanıyordum, birden şey olunca şey oldu öyle." Elini ensesine atmış hafifçe kaşımıştı. Burada gerçekten Sıla’nın çıkışını beklediğini düşünmüştüm.

Ben dedim abi, şakaya aldı Serkan abi iş şimdi ciddiye bindi.

"Sen bence şey etme Mehmet." Dedim. Tam yanından geçecekken önüme doğru kıvrıldı. Sıla benden küçük olduğu için biraz koruma içgüdüm vardı ona karşı. Burası sor bir yerdi ve o daha küçüktü.

Mehmet’in yaşça ondan büyük olduğunu biliyordum. Aslında iyi bir çocuktu, birbirlerine yakışırlardı ama bu hayat zordu. Sıla zaten zorunlu görevinden sonra buradan gidecekti. İlişkileri olursa nasıl olur bilemiyoruz. Ayrıca bu konu beni etkilemiyordu sadece Sıla’yı küçük olduğu için korumak istiyordum.

Mehmet sabırsızca, "Ee komutanım çiğ köfte?" Diye sormuştu.

İyice aç doyurur hale geldik. Sadaka yeri mi bizim evimiz?

İyilik iyidir.

Hangi kitaptan alıntı bu? Söyle okuyayım.

"Çiğköfteyi biz yiyeceğiz Mehmet, sana ne oluyor?"

"Ama komutanım." Dedi. "Komşu komşunun çiğ köftesine muhtaçtır." Diyerek devam etti. Bana doğru attığı yavru köpek bakışını es geçmek isterdim ama ben vicdanı maalesef ki yüksek bir insandım.

Sıla’ya döndüm. "Sıla'ya sor o yapacak çiğ köfteyi insan sayısı arttıkça işi çoğalır." İyi bir pas atmıştım. Sıla bir anda daldığı yerden irkilmiş gibi kendinde gelmişti, şaşkın bakışları ikimizin arasında gidip geldi.

Daha deminden beri Mehmet’e öylece bakıyordu. Cidden hoşlanıyordu. Şaşırmaya devam ediyordum.

"Ha ben mi?" Sıla bir bana bir de Mehmet'e bakarak sormuştu. E yani der gibi kafamı omzuma eğdim. "Yani sorun olmaz ben alışığım öyle çok kişiye yapmaya."

Ben diyorum Gümüşhane o diyor götüm şahane.

Çok terbiyesizsin.

Terbiyeli olana git o zaman! Bak Ley bu biraz daha bana karışırsa yırtarım ağzını!

"Ellerinizden bir şey yemek büyük bir şeref olur Sıla hanım hemşire." Şaşkınlığım devasa bir boyuta evriliyordu.

Mehmet’i hiç böyle tanımamıştım. Yıllardır silah tuttuğum adam sanki bir anda kibarlık abidesine dönüşmüştü. Dağda taşta elleriyle adam boğuyordu bu vahşi varlık ama şu an tam tersiydi.

Hadi Ley yüzünü buruştur lütfen çünkü bu hitap şekli beni bile kusturacak.

Onlar böyle anlaşıyor demek ki Leyli'm asla öyle bir şey yapma.

Sen o zaman o tarafı tut kar tanesi.

Sıla da gülümsemişti, halen daha yanakları al aldı. "Ne şerefi canım." Dedi alalen, sonra dediğinin farkına varır gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Ağzından kaçırmış gibiydi canım kelimesini.

Mehmet de sırıtıyordu öylece. "Canın mıyım gerçekten?" Mehmet bunu sorarken biraz homurdanır gibi konuşmuştu ama onunda boynu hafiften kızarmıştı.

"Ne oluyor bakayım burada?" Uğurcan'ın sesini duyduğumda başımı sağ kısma doğru çevirdim, o da merdivenlerden iniyordu.

Ley topladık tüm matineyi yine tahmin et kim yok?

Kim?

Esmer civanım.

"Çiğ köfte." Dedim uzatmadan, Uğurcan yanımıza ulaştığında halen daha ne dediğimi anlamamış gibi bakınıyordu.

"Şey." Diyerek araya girdi Sıla. "Ben Leyli'ye gidecektim de Uğurcan abi. Akşama da çiğ köfte yapayım demiştim." Sıla bizden harici sivil olduğu için çoğunlukla böyle hitap ederdi bize.

"Davetli miyiz?" Bana bakarak göz kırptığında nefesimi verdim.

"Gelin baş belaları." Diye homurdandım. "Çocuklara da söyle onlar da gelsin, benim terasta yeriz." Kıyamamıştım yine onlara.

Ley esmer bombamızı da çağırır mıyız? He? Lütfen? Lütfennn?

"Bende o iş." Dedi Mehmet, Sıla'ya döndü. "İstediğiniz bir şey var mı Sıla hanım hemşire?" Uğurcan benim yapmadığımı yapıp gür bir kahkaha attığında Mehmet bakışlarını ona çevirdi.

Omzuna avuç içiyle vurmuştu. "O ne lan öyle bir de sıfat tamlaması mı yaptın sen?" Mehmet bozulmamış gibi çalışsa da biraz bozulmuştu.

Sıla da fark edip sırtını dikleştirdi. "Niye ki abi, ben gayet beğeniyorum bu söylemi." Demişti. Mehmet kısa bir bakış atıp yüzünü toparlarken Uğurcan da üstüne gitmemeyi seçip bana döndü.

Aralarında olan şeyi o da biliyor gibi duruyordu. Bir tek ben mi anlamamıştım, sabah çocukların konuştuğu şey de demek bunun yüzündendi. Kendimle uğraşmaktan olan biteni anlayamıyordum.

Diyorum sana bir tatile çıkalım, aklımız başımıza gelir diye.

"Eksik varsa söyle ben timi toplayıp gelene kadar saat yediyi bulur." Kaşlarımı çattım.

"Niye bulurmuş?"

"Birkaç evrak iş var, onlara bakmamız lazım." Mehmet'in omzuna kolunu sarmıştı. Bu da onların daha çıkmayacağını gösteriyordu.

"Tamam siz halledin bizde ancak hazırlarız yemeği." Demiştim. İkisi merdivenlere yönelirken bizde Sıla ile lojmana giden yola dönmüştük.

Koluma girdiğinde bende ona döndüm. “Sıla hanım hemşire.” Dedim alayla. O da kolumu sıktı.

“Leyli ya!” Dedi kısık sesle. “Sakın dalga geçme.” Yürürken ona dönmüştüm.

“Ne zaman oldu bu iş?”

“Anlatırım sonra.”

Sokak sessizdi, lojmana ulaştığımızda bahçe kapısını itip içeri girdim. Sıla da arkamdan geliyordu, apartmana girdiğimizde bir o kadar da içerisi sessizdi. Evin kapısına ulaştığımızda kapıyı tıklattım, evin içinden sesler geldiğinde Sevil iki dakika içinde kapıyı açmıştı.

Üzerinde siyah bir eşofman altı vardı, üzerinde ise koyu haki yeşili bir tişört. Tam eşofmanının bel kısmında bitiyordu tişörtün uzunluğu. Gözleri bana değdi kısaca sonra hemen Sıla'yı fark etti. Şaşkınlıkla aralanan gözleri yavaşça gülümsemesi ile devam etti.

"Sıloş!" Dedi kollarını ona açarak.

Biz böyle karşılanmıyoruz be Ley, görüyorsun değil mi? Bizi gördüğünde saldırmıştı.

Arkadaşından saldırdı diye bahsetmen hoş değil.

Öldüresi var bunun beni.

"Sevil!" Sıla da ona kollarını açtığında Sevil Sıla'yı içeri çekmiş kocaman sarılıyordu. Bir de sağa sola sallanıyorlardı.

Ley kahkahamı tutamiyiciğim!

Sevil Sıla'nın yanaklarını öpüp hafifçe ayırdı kendinden. "Bu ne güzel sürpriz kız!" Dedi. "Ben gelmeden sen geldin, iyi oldu." İkisininde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

"Öyle oldu valla." Ayakkabılarımı çıkardım.

Eşikten bende geçtiğimde Sıla çoktan ceketini falan asmış salonda ki koltuklara oturmuştu. Sevil şu anlık sakin duruyordu. Bende ayakkabılarımı çıkarıp ayakkabılığa bıraktım, kapıyı kapattığımda kızlar salonda kurulmuşlardı. Çantamı banyonun girişine bıraktım.

Onlar sohbet ederken ben kirlileri çıkarıp makineye atmıştım, işimi bekletmeyi sevmezdim. Banyonun içine baktığımda birkaç değişiklikte gözüme çarpmıştı. Sevil yavaştan yerleşmeye başlamıştı anlaşılan. Bugün evden çıkmadığı için baya yerleşmişti.

Ley banyo raflarındaki fazlalık gibi pardon eğreti otu gibi duran senin tek şampuanın mı bana mı öyle geliyor?

Hayır doğru görüyorsun.

Bu kar tanesini sen mi susturursun ben mi susturayım?

Çantamı alıp odama geçtiğimde daha da farklılıklar ilişti gözüme. Çarşaf ve yatak örtüm değişmişti, makyaj masası olarak kenarda duran aynalı masanın üstünde birden fazla krem ve makyaj malzemesi vardı. Fazla düşünmeden çantamı kenara bıraktım. Bir duş alsam iyi olacaktı. Eğitim ve iğnelerin şimdiki etkisi biraz yormuştu bünyemi.

Sevil ile Sıla konuştukları konuyu bölmeden devam ediyorlardı. Sevil gelmesini anlatıyor Sıla da dinleyip akıl veriyordu. Bende dolabıma yönelip ev için eşofman takımlarımdan çıkarttım. Altı koyu mavi renkte bilekte büzgülü eşofman altımı, üstüne de yarım kol bisiklet yaka olan beyaz bir tişört almıştım. Kızlar konuşurken ben banyoya girip kapıyı kilitlemiştim çoktan.

Üstümdeki kıyafetlerimden kurtulup kendimi soğuk suyun altına attığımda gözlerim kapandı. Yaşadıklarım bir süzgü gibi gelip geçerken ben kaybolan anılarıma gülüyordum. Ne yapacaktım? Kimse yaşanan olaylarda ne dalgalarla boğuştuğunuzu bilmezdi, o gemi karaya vardı mı onu bilmek isterlerdi.

Oysa ben bu dalgalı denizde boğulurken onlar suyu kirletmeme takılı kalmışlardı.

Başımı kaldırıp yüzüme vuran su taneciklerini hissettim. Tenimden süzülüp giden bu temiz taneler gibi düşüncelerimle onları pislettiğimi düşündüm. Yedi yıl daha savaşacak gücüm yoktu ama direnecek kadar da sabrım kalmamıştı. Derin bir nefes alarak suyu kapattım. Yeterliydi.

Ley bu soğuk iyi de götümüz donuyor arada ılık su ile mi yapsan şu duşu?

Duşa kabinden çıkıp bedenime beyaz havluyu sardım. Saçlarımı da küçük beyaz havlu ile yukarıdan toparladım. Fazla oyalandığımı düşünüp saçlarımı ensemde sıkı bir topuz yaptım. Başım ağrıyabilirdi ama sorun değildi.

Banyoyu üstünkörü toparlayıp sonunda kilidi açtım. Ben banyodan çıkarken kızlar da mutfağa geçmişlerdi ama evin içi soğuktu. Baktığımda balkonun açık kapısını gördüm. "Ne oluyor?" Diye sorduğumda Sevil terastan içeriye girdi.

"Burası küçük Leyli kalabalık olacağız ya sığmayız. Teras daha geniş en azından." Sıla da mutfak tezgahında gördüğüm kadarıyla soğan rendeliyordu.

"Evet ya tüm tim gelecek." Dedi Sıla.

"Şu binbaşıyı da git çağır bakayım." Sevil bir yandan mutfak dolaplarını açarken diğer yandan bana bşr bakış atmıştı. O da masaya tabak, bardak yerleştiriyordu.

Biliyordum işte biliyordum, yes be, hadi Ley seke seke gidelim esmer bombamıza!

Kaşlarımı çattım. "Niye çağırıyormuşum?" Sesimdeki soru sorar gibi çıkan tonu Sevil havada kapmış bana döndürmüştü keskin bakışlarını.

Ofsayta atma be şu topu! Evet diyeceksin tamam diyeceksin daha kaç kere konuşacağız lan bunu?!

Sevil gözlerini kıstı. "Terasta oturacağız ya komple, adamın yan tarafı, görürse ayıp olmaz mı?" İma ile söylediği şeyi anladığımda Sıla başını önündeki rendeden kaldırdı.

"Karan abi yan tarafta mı oturuyor?" Şaşkın çıkan sesi ile Sevil bu sefer ona döndü.

"Sen nereden tanıyorsun Karan'ı?" Sıla da Sevil'e döndü.

"Çok yakın arkadaşımın abisi."

"Hadi canım." Dedi Sevil merakla. "Hangi arkadaşın tanıyor muyuz?" Sıla başını sağa sola salladı.

"Yok ya benim üniversiteden arkadaşım tanımazsınız." Diye devam etti, gözlerindeki parlamayla bize baktı. "Ama iyi haber buraya geliyor, tanıştırırım sizi." Dedi.

Sevil, "Ya aslında bu binbaşı bey bana bir yerden tanıdık geliyor ama nereden bir türlü çıkaramıyorum." Dedi.

Esmer bombamız tam bomba bu arada, araya onu da ekleyelim. Gözden falan kaçırırsan bir yerim şişer. İçime dert olur.

Sapık gibisin kes şunu.

Sapıksam kocamıza sapığım sana ne?

"Karan abim mi?" Dedi Sıla.

"Hı." Dedi Sevil, elini belinin yanına koymuştu. "Nerede okudu bu binbaşı bey?" Anlamamıştım bunu neden sorduğunu.

"Kulelide." Dedi sakince. Kaşlarımı çattım.

Hasiktir Ley, aynı yerde okumuşuz. Bir dakika bir dakika ikinci bir şok geliyor. Neden tanımıyoruz bu herifi biz. Ay pardon esmer bombamız diyecektim eksik kaldı.

"E Leyli?" Sevil bana döndü omzunun üzerinden. "Hatırlamıyor musun?" Zihnimin derinliklerine inerken ona rastlamadım. O kızıl gözler hayatıma ilk kez askeriyenin koridorunda girmişti.

Hatırlasak boynuna atlardık değil mi zaten Ley?

"Hayır." Dedim kısaca.

"Aa!" Sıla da şaşırmıştı. "Kuleli de miydiniz ikinizde?"

"Uğurcan da oradaydı." Sevil araya girip söylemişti bunu. "Nasıl hatırlamazsın?" Bana gözlerini yine çevirdiğinde kafamı salladım sağa sola.

"Kuleli de her okuyanı biliyor muyum Sevil?" Diye çıkıştım. Sevil de tek kaşını kaldırarak bana bakmıştı. “Benden önce mezun olmuştur illaki.” Derken sesim sertti.

"Dün yolamadım o saçlarını ondan bu tavır herhalde." Yaptığı maalesef ki ima değildi, bildiğin tehditti.

Vız gelir tırıst gider diye yorumladım.

Doğru yaptığın tek bir şey yok.

Gözlerimi kaçırıp yerimde düzeldim. "Ne oldu dün?" Sıla da sorar gibi kafasını çevirdiğinde soğanları yoğuracağı tepsiye dökmüştü.

"Uğurcanlar da oturuyorduk da erken kalktılar dün gece, ikisi birlikte." Sevil'e onaylamaz bir bakış attım.

"U-u." Dedi Sıla kaş göz yaparak. "Karan abim ile Leyli mi? Dur düşeneyim." Diye devam etti. "Yakışırlar vallahi." Kendi kendine gülerken ben tamamen düz bir ifadeyle onlara bakıyordum.

"Değil mi?" Dedi Sevil de altta kalmayarak. "Alıcı gözle bakınca yakışırlar baya." Çatık kaşlarımı alnıma doğru çıkarttım, demek böyle düşünüyordu.

Bak işte Ley, Allah'ın bildiği neden kuldan saklıyoruz ki. Esmer bomba ve biz Kızıl bomba yakışıyoruz! Herkes de biliyor.

Karan Balaban hariç.

Sus demedim mi ben sana kar tanesi?

"Saçmalamayın." Dedim ikisinin göz hapsindeyken. "Adamın hayatında belki biri var, hiç hoşlanmam böyle yakıştırmalardan. Ayrıca üst rütbem saçma sapan dedikodular hoş karşılanmaz." Sesimi biraz sert tutmaya özen göstermiştim.

"Yoo." Dedi Sıla araya girip. "Sevgilisi veya hayatında biri yok olsa bilirdim. Beril bana her şeyi anlatır."

Sevil Sıla'ya döndü. "Yakın mısınız Beril’le?" Sıla başını salladı.

"Tabii. Gelecek ya tanıştırırım sizi, çok iyi bir kız. Anlaşırsınız sizde."

"Tanışırız tabi." Dedi Sevil, bana döndü hemen akabinde. "Git çağır hadi, terasta ses falan ederiz şimdi çağırmazsak ayıp olur." Tam itiraz için dudaklarımı aralamıştım ki Sevil'in kalkan tek kaşı susup gitmem için bir işaretti.

Ona gözlerimi devirip arkamı döndüm, onlarda masa ile yiyecekleri hazırlamaya devam ettiler.

Sanki ölüme yolladık be zilli abartma, esmer bombamıza gidelim de bir gözümüz gönlümüz açılsın.

Koridoru geçip dış kapıya ulaştığımda beklemeden açıp kendime çektim. Eşikten geçip kapının önündeki terliklerimi ayağıma soktum, kapıyı aralık bırakarak durdurmuştum. Yan tarafa doğru ilerlerken anlamsız bir ürperti vardı üzerimde. Dün gecenin üzerine hiçbir şey yokmuş gibi kapısına gelmeme kendi haneme eksi puan olarak yazıyordum.

Ben biliyorum o ürpertiyi Ley de bir şey demiyorum şimdi.

Onun kapısının önüne geldiğimde elimi kaldırıp yumruk yaptığım parmaklarımın arasından kapıyı tıklattım. İki üç kere aralıksız tıklatıp elimi indirdim, göğsümde büyüyen bir yangın vardı. Garip bir his tüm bedenimi ürperti içinde bırakmıştı. Ona neden bu denli rahatsız olduğumu anlayamamıştım.

Garip bir şeyler vardı elbette mesela Kuleli de başlayan bu macerasını bilmiyordum. Hangi seneden mezundu muammaydı. Binbaşı olduğu için rütbesi yüksekti ve benden önce mezun olması olasılıklar dahilindeydi. Onu tanıyamazdım elbette üst dönem olduğu için. Kuleli için verdiğim savaş benim ömrümün yarısıyken orada işimden başka bir şey düşünmezdim.

Orası benim sığındığım yuvam olmuştu. Bir günü bile pişmanlığımın esareti değil, şanlı şerefimin gururuydu benim. Kuleli'ye girdiğimde babamın gözlerinde oluşan o gururlu bakışın yüreğimdeki sızısı bile duruyordu. Ben babama layık bir evlat olmayı bırakalı yedi yıl oluyordu. Ben babamın alnını yere eğmiştim.

Girdiğim düşünce silsilesinden beni çıkaran demir kapının açılması oldu. Başımı kaldırdığımda Balaban ile göz göze geldim. Üzerinde siyah bisiklet yaka bir tişört vardı, altında ise yine siyah renk bir bol eşofman altı. Elini kapının girişine yaslamış eğilmişti diğer eli kapının kolundaydı.

Gözümüzün şenliğine bir bak be Ley, hey yavrum hey, o saçlar ıslak mı dökülmüş alnına bana mı öyle geldi? Kurban olduğum yaradan onu yaratırken özenle bezenle yaratmış.

Sus da işimizi yapalım.

Sen sus o zaman kar tanesi benim işim tam olarak bu karşısında durduğumuz beyefendi.

"Merhaba komutanım." Dedim son derece resmi bir sesle, o da kalın kaşlarını sıkarak bana baktı.

Mehmet'e yüzümüzü buruşturmadık ya şimdi kendine buruştur lütfen. Rica ediyorum.

"Merhaba Kızıl." Dedi.

Uykudan mı uyanmış o? O ses niye boğuk o ses? Bi... Bişi... Bak... Konuşamıyorum bak...

Yerimde düzeldim saçma sapan bir şekilde. "Bizim tim akşam gelecek teras da oturacağız, sizi de çağırmamı istediler." Dedim açıklayıcı ve tok bir sesle.

Gözleri bendeyken hafifçe kısıldı, ne düşündü ya da düşünüyor kestiremiyordum. "Senin evin değil mi orası?" Başıyla yan tarafı yani evimi işaret ederken başımı salladım.

"Evet benim evim komutanım."

"Sen çağırmak istemiyorsan gelmem Kızıl, başkalarının fikirleri kendine özgündür."

Diyor ki gel diyor seni evime gelin alayım. Bu ince düşünüş şaka mıdır?! Yalan mı he? He? HEE?

"Misafirin davet edinilmesi sözü geçmez bende komutanım ama siz bir hain olarak nitelendirdiğiniz askerinizin evine gelmek istemezseniz gayet tabi anlayabilirim."

O çeneni tut bir tut Ley. Her yere atlamasın o çenen.

Haklıyız.

Sen zaten hep haklısın kar tanesi.

Kızıl gözleri gözlerime denk geldi. "Sana hain demediğimi biliyorsun." Dedi.

Evet bence orada karım demek istedi ama her şey ters tepti.

"Ben dün duyduklarımı bugün unutacak değilim komutanım."

"Bende sana bana sesini yükseltme diye tekrar uyaracak değilim." İşler bir anda ters dönmeye başladığında sakin bir nefes aldım. Sevil işleri bok edip geri geldiğimi görürse canımı okurdu valla. O yüzden sessiz kaldım.

"Komutanım." Dedim ve kafamı kaldırdım, kızıl gözleri içindeki yansımalarla içime işlerken yutkundum. Tam bir şey diyecektim ki merdivenden gelen gürültülerle omzumun üzerinden arkamı döndüm.

"Vay vay vay paşam!" Dedi bir erkek. "Yollarda mı karşılıyorsun kardeşini?!" Abartılı bir bağırmayla yanımıza geldiğinde elindeki küçük valizi kenara bıraktı.

Kim bu Ley? Şii! Sana diyorum!

Leyli'm de bilmiyor olabilir mi?

Adam kapının yanına geldiğinde bakışları bana değdi benim de bakışlarım adama. Yüzü hafif köşeliydi, teni esmerdi ve gözleri hafifçe çekikti. Orta asyalılara benziyordu yüz tipi. Saçları dağınık hafifçe alnına dökülmüştü. Üzerinde mavi kot bir gömlek ve içinde beyaz tişört vardı, altında ise siyah renk jean bir pantolon.

Yüzü sakalsız, bedeni heybetliydi. Onunda bir asker ya da askeri personel olduğunu ilk görüşte anlamıştım. Adını bilmediğim adamın bakışları bana döndü sonra kızıla ve gözleri yavaşça kısıldı. "Böldüm mü?" Diye sordu bana karşı bir yandan da Balaban'a bir bakış attı tekrardan.

Balaban da araya girdi. "Niye geldin lan sen?" Dedi kısaca. Bakışlarım Balaban'a döndü, kaba bir hareketti bu.

Sen zaten kibarlık abidesisin ya bir de kocamıza laf atıyorsun. Rezil.

"Ne demek niye geldim?" Adamın ses tonunda bana ne mi diyen Hürrem Sultan tonu vardı. "Kaç yıllık dostuna ilk bu soru mu sorulur, ayıp ulan!" Adam Balaban'a bir hamle yapacakken Balaban geri çekip kapıyı açtı.

"Geç içeri bebe." Dedi kafasıyla işaret ederken. Sanırım iyi bir dostuydu.

Bebe mi? Bizim esmerimiz Ankaralı mı Ley? Ankaranın dağlarına mı yüksek yüksek kına yakmasınlar Ley? Ayrıca yeriz biz bu tonlamayı ilk kez duyuyoruz ama bağımlısı olduk be.

"Kusura bakmayın hanım efendi kendisi biraz yabanidir, bizi tanıştırmadı." Elini bana doğru uzattığında parmaklarından ve kısa kesim tırnaklarından anladığım kadarıyla kesinlikle bir askeri personeldi. "Ben Abdullah Murat Özdilek." Soyismi tanıdıktı. Baya tanıdık ama nereden?

Elini aramıza doğru uzattığı için elimi uzatıp sıktım. "Leyli Karadağlı." Dedim elini sıkarken. Gözleri yavaşça kısılırken bir şeyleri tahmin etmeye çalışıyor gibiydi.

Namımızı duymayan mı kaldı Ley? Kendine gelir misin lütfen? Gülümser bir bardak su getir.

"Hasan Karadağlı." Dedi sonrasında ama o kadar kısıktı ki normal biri duyamazdı fakat aldığım eğitimlerden gayet rahat şekilde duyabilmiştim, tüm vücudum soğurken elimi elinin içinden çektim. Babamı tanıyabilirdi eğer dediğim gibi bir personelse. O da elimi bıraktığında yerinde düzelmişti.

"Sizi tanıyor olabilir miyim?" Abdullah bana bakarken Balaban'a kısa bir bakış atıp bana döndü.

"Pek bilinmek istemeyiz biz." Balaban ile aynı şekilde konuşmuştu, emindim artık bir askeri personel olduğuna. Aklıma gelenle kaşlarımı kaldırdım.

Anılarım arasında silik hatıralar vardı. "Cizre de ÖMA lakaplı F16 kullanan pilot." Diye mırıldandım.

Abdullah'ın bakışları biraz olsun yumuşadı. "2905 kodlu tim?" Sorar gibi tek kaşını kaldırdığında başımı salladım.

"Astsubay Başçavuş." Dedim kısaca.

"Şu deli gibi teröristleri bağlayan asker sen miydin?!" Şaşkınca bana bakarken kafamı aşağı yukarı salladım. "Yıllardır o gizemli asker kim merak içindeydim." Balaban'a döndü. "Hatırlıyor musun la hani sana anlatmıştım, dağ arasında teröristlerin hepsi sıralı bağlanmıştı, boyunları içerde elleri kafalarının yanında!" Balaban Abdullah'a ters bir bakış attı.

"Uçan kuş duymadı, daha çok bağır." Abdullah ise anında kendine gelmiş toparlanmıştı.

"Kusura bakma ben öyle duyunca."

Başımı sağa sola salladım. "Önemli değil." Dedim. Fazla bile bu apartman girişinde konuşmuştuk. "Akşam bizim tim ile yemek yiyeceğiz sizde katılın mutlaka." Diye söyledim ve artık gitmem gerekiyordu. Balaban'a kısa bir bakış atmıştım.

"Ayıpsın astsubay bu muhabbeti kaçırmamız imkansız." Bavulunu alırken bende artık gitmem gerektiğinin farkındaydım. Balaban'a kısa bir bakış atıp sırtımı döndüm.

“Geç lan içeriye, nereden çıktın sen?” Balaban’ın sesi halen şaşkındı.

“Süpriz yumurtadan bebeğim.” Abdullah da içeri giriyordu.

Aralık bıraktığım kapıdan girerken onlar da kendi aralarında konuşmaya dönmüşlerdi. Evin içine girip kapıyı arkamdan kapattım. Bakışlarım içeriye kaydığında kızların masayı hazırladığını gördüm. Çiğ köfteyi sanırım yoğurmuştu Sıla. Terasta da masa açılmış sandayeler koyulmuştu yanlarına.

Kapının yanından geçerken çaydanlığın alt kısmının kaynadığını gördüm, yaklaşıp kısık ateşe getirdim. Sevil, "Leyli ekstra bir şey yapmadım ama yeter değil mi?" Mutfaktan geçerken terasa bir bakış attım.

"Yeter bence, zaten akşam yemeği gibi değil ya atıştırmalık şeylerle idare ederler." Sıla da içeri girdi.

"Ayranda yaptım, onların servisi için bardakları nerden alayım?" Sevil üst rafı işaret etti.

"Şu taraftan al şekerim." Dedi.

Bende mutfak masasının sandalyelerinden birine oturdum. Sevil çaprazıma oturduğunda Sıla da bardakları masaya koyup Sevil'in yanına oturdu. "Kız gecesi yapacakken nasıl döndük bu plana şaşırdım." Sıla bunu söylerken kıkırdamıştı. Gözlerimi ona çevirdim.

"Mehmet'i görünce bir uçtuğun için olmasın?"

Aferin kız Ley, arada unutuyorsun sanıyorum ama değil , yeteneklerin halen yerinde.

"Bizim Mehmet mi bakayım o?" Sevil de imayla Sıla'ya döndüğünde Sıla anında gözlerini kaçırmıştı.

"Yok ya... Şey olduğundan şey oldu." Sevil kısa bir kahkaha attı.

"Şeyini sevsinler senin." Dedi gülerek. "Dökül bakalım hemşire hanım."

"Aa!" Dedim Sevil'e uyarır gibi. "Sıla hanım hemşire bir kere o!" Bende güldüğümde Sevil tekrar kahkaha atmıştı.

"Ciddi misiniz siz ayol?!"

Çok ciddiyiz be Sevilciğim. Olmak istemesek de öyleyiz.

"Ya ama!" Dedi Sıla uzatarak, yanakları giderek kızarırken dirseklerini masaya yaslayıp öne doğru eğildi. "Dalga geçmesenize!"

"Tam da dalga geçilecek konuyken mi Sıloş?" Dedi Sevil. "Dökül bakalım, neler oluyor?" Sıla utanıp sıkılsa da derin bir nefes verdi.

Bakışları ikimize değmişti sırayla. "Yani... Öyle bir şey yok da sanırım." İkimizde ona inanmaz gözlerle baktık. "Of!" Dedi yerinde kıpırdanarak. "Birkaç gündir ilgimi çekiyor." Diye devam etti.

Bizim ilgimizi de esmer bombamız çekiyor be Ley.

Onun gayet farkındayız.

"İtiraf falan mı etti? Yıllardır burada Mehmet, birbirinizi görmemeniz imkansız." Sıla sonradan geldiği için Mehmet ondan daha uzun süredir buradaydı.

"Geçen gün revire geldi." Yüzünde sönmeyen bir gülümsem vardı ama yanakları yine de kızarıyordu. "Parmağını yakmış ama görün yani birazcık yanık kızarmamış bile." Güldüm bu haline. "Öyle ayak üstü bakıp gönderecektim ama fark etti."

Sevil girdi araya. "Neyi?" Diye sordu.

"O gün klasik yine Gamze hanımla tartışmıştık, biraz moralim bozuktu o da bir bakışından anlarım ben senin halini falan dedi." Yerinde kıpırdandı utanıyordu. "Ay anlattırmayın işte ya! Utanıyorum!" Sevil kahakaha atmıştı.

"Bizim Mehmet'e bak, saman altından su yürütmüş hiç de çaktırmıyor."

"Bende çıkışta fark ettim hallerinden." Sıla ellerini yanaklarına koyup bize baktı.

"Çok belli oluyor mu ya?"

Sağır sultan bile duydu bu hala ne diyor, Ley.

"Yani." Dedim kısık sesle. "Mehmet de belli ediyor baya." Sevil'e döndüm, "Anlarsın geldiklerinde."

"Ya siz çaktırmayın ama." Sıla utana sıkına konuşurken yine yanakları al aldı. "Zaten ilk kez yaşıyorum böyle bir şey." Sevil ise hah der gibi ses çıkardı.

"İnan o kadar iç acıcı değil." Dedi sakince.

"Sizin durum nasıl?" Sıla da merakla sormuştu. Uğurcan ile aralarında olanı herkes biliyordu zaten.

"Stabil işte." Sevil derin bir nefes aldı. "Klasik Uğur klasik Sevil." Sevil Uğurcan'a Uğur diye seslenirdi, onun için özel bir şeydi. Hatta bir tek o seslenirdi, Uğurcan başkasının kısaltmasından hiç hoşlanmazdı.

Sıla da, "Sen bir adım atsana.” Diye öneri vermişti.

"Atmadım mı Sıla?" Dedi Sevil. "Bıraktım artık, yoruldum. Her şey akışta şu an." Tam devam edecekti ki kapı zili çaldı.

Çocuklardan biri gelmemişti, onlar genelde kapıyı tıklatırlardı. Gelen büyük ihtimal Balaban'dı.

Geldi esmer bombamız, haydi açalım koşarak, sekerek Ley! Kocamızı evimize attık yani.

Öyle bir şey yapmadık.

Hevesimi kursağımda bırakmak deyince de sen kar tanesi.

Yerimden doğrulup kalktım, kızlar da yerlerinde toplanırken ben çoktan kapıya ulaşmıştım. Kapı kolunu tutup aşağıya indirdiğimde kendime doğru çektim. Karşımda Balaban ile Abdullah vardı. "Hoş geldiniz." Dedim.

Balaban üzerini değişmemişti aynı takımlaydı, Abdullah ise üzerindeki kot gömleği çıkartmıştı. "Hoş bulduk." Abdullah içeri girerken Balaban da eşikten arkasından girdi.

"Abdullah abi?" Sıla sorar gibi yanımıza geldiğinde ona kollarını açıp sarıldı. "Hoş geldin, nereden çıktın sen?" Abdullah da ona sıkıca sarıldı.

"Asıl sen nereden çıktın minci kurdu?" Sıla'yı kolunun altına alıp sıkıca sardı.

"Ben burada temelliyim abi sen geldin." Sıla da hafifçe karşıya çıkar gibi ayrılmışlardı. "İyi ki geldin tabi, özlettin kendini." Derin bir nefes aldı Abdullah.

"E birileri Iğdır'a görevlendirme isteyince bizde uğrayalım dedik." Balaban'a dönmüş ona söyler gibi söylenmişti. “Ayrıca ne bu sorgu, istemiyorsanız gideyim.”

Iğdır'a görevlendirmesini kendi mi istemişti? Neden? Onun hakkında bilmediklerim sıralanıyordu.

Nereden bilebilirsin ki Leyli'm?

Esmer bombamız bize ilanı aşk ederse öğrenebiliriz bence ya da sen ilanı aşk edersen de olur.

Sıla ise, “Yok abi ben şaşırdım sadece.” Diyebilmişti.

"Ayakta kaldınız, buyrun." Sevil öne doğru çıktığında Abdullah'a elini uzattı. "Sevil ben bu arada, Abdullah siz de." Abdullah da sadece başını salladı.

Kısaca el sıkıştıalr. "Memnun oldum." Ben öylece dalmışken Sevil koltuğu işaret etti.

"Geçin lütfen diğerleri henüz gelmedi." Abdullah ile Sıla önden geçerken Sevil de peşlerine takıldı.

Bende ilerleyecekken Balaban önüme geçti. "Ani bir davet olduğu için elim boş geldim, kusura bakma." Dudaklarım birbirinden hafifçe ayrılırken bir şey demek istedim ama durdum.

Ley esmer bombamız bizden ikinci kez özür diledi, duydun mu? İşte evlenmek için ideal bir ikinci adım. Gör bak.

Değil.

Yolacağım saçını başını.

"İkinci kez yaptınız komutanım." Dedim dilimi tutamadan, kızıl emareleri olan gözleri kısıldı gözlerime bakarken. Ne demek istediğimi anlamadığını düşündüğüm için boğazımı temizleyip yerimde düzeldim. "Yani önemli değil komutanım, geçin lütfen ayakta kaldınız." Elimle salonu işaret ederken tam bir şey demek istedi gibi oldu ama çalan kapı onu böldü.

Ben bakışlarımı ondan kaçırırken o da sırtını dönüp salona doğru ilerlemişti, salon ile mutfak bitişik olduğu için çok büyük alan yoktu evde ve umarım bu kadar kişi sığardık bu eve. Tek kişi olacağımı düşünerek taşındığım için bu bile fazlaydı.

Ben dedim biraz daha büyük tutalım evi ama yok illa burası diye tutturdun Ley. Kocamızın heybetini nereye sığdıracağız?

Dış kapının kolunu tutup aşağıya indirdiğimde vakit geçirmeden kendime çektim. Kapıyı açtığımda karşımda Uğurcan vardı. Arkasında Mehmet ile diğerleri sıralanıyordu. İri bedenleri olduğu için Balaban'ın kapısına kadar geniş bir alanı kaplıyorlardı.

"Selamın aleyküm." Uğurcan önden içeriye girerken bende kapıyı sonuna kadar açtım.

"Aleyküm selam." Dedim. "Hoş geldiniz, geçin." İlk Uğurcan girip salona yol aldı. Ardından Mehmet elindeki poşeti bana uzattı.

"Hoş bulduk komutanım." O da içeri girerken Tan ile Şafak aynı anda girmeye çalıştıkları kapıda sıkıştılar.

"Lan oğlum!" Diye çıkıştım, Şafak'ı omzundan ittirdim azıcık. "Düzgün giremiyor musunuz içeri?! Göt kadar kapı, kıracaksınız!" Sinirle Şafak'ın omzundan tekrar ittirdiğimde Tan yaka paça içeri girdi.

Misafir değil dinazor çağırdık eve resmen Ley.

"Ulan şimdi seni silah gibi söküp takacağım it herif." Ensesine okkalı bir tokat attığında Şafak şaşkınca elini boynuna attı.

"Al kır kır! El el değil palet amına koyayım!" Birbirleriyle itişirken araya girdim.

"Lan tüm apartman ayağa kalktı sessiz olunsana! Geç içeri çabuk!" Kızgın bir tavırla söylenirken Tan başını sallayarak içeri girmişti arkasından da Şafak geçmişti. En son arkada Barış elinde diğer poşetle dikiliyordu.

"Valla komutanım müdahele etmeseydiniz burada nöbete geçecektim." Nefesimi verdim seslice.

"Çocuk gibiler resmen, geç hadi." Barış da ayakkabılarını çıkarıp içeri geçtiğinde kapıyı arkalarından kapattım. Salona bir bakış attım.

Ley biz heralde halının üstünde oturacağız bu ne ya?! Kendi evimizde bize yer kalmadı, çabuk gönderir misin herkesi? Sadece şu senin her zaman oturduğun köşedeki esmer bombamızı kaldırma. O oraya yakıştı.

Misafirler hakkında böyle konuşmamalısın.

Senin hakkında nasıl konuştuğumu duymak ister misin kar tanesi?

Gerçekten benim her zaman oturduğum köşede oturmuştu, iki kişilik yere yakın yer kapladığı için yanındaki Abdullah diğer kısma kaymak zorunda kalmıştı. Kollarını göğsünde birleştirmiş ortamda dönen muhabbeti dinliyordu. Gözlerimiz istemsiz anlık bir anda birbirine değdiğinde bakışlarımı çektim.

Abdullah'ın yanında Sıla vardı bu fırsatı kaçırmayan Mehmet de yanına ilişmişti. Mehmet'in yanında ise Uğurcan ve ondan kalan küçük kısma Sevil sıkışmıştı. L koltuk tamamen dolduğu için Şafak, Tan ve Barış sandalyelerden çekmiş televizyonun yan kısmında oturuyorlardı. Ben ise L koltuğun baş kısmına kalçamı yaslamıştım.

Ortamı bozmadan dönen muhabbete giriş yaptım, herkes birbiriyle tanışmıştı. "Mardin de ki o üst için teklif gelmişti." Uğurcan Abdullah'a doğru konuşup söylemişti bunu.

"Evet birkaç özel kıdeme gelen teklifler vardı. Sen niye kabul etmedin?" Uğurcan Sevil'e bir bakış atıp kafasını çevirdi.

"İstemeyenler vardı." Sevil ise kollarını göğsünde birleştirdi.

"İsteyen ama." Diyerek araya girdi Sevil. "Şartları yerine getirilmeyen vardı diyelim." Uğurcan'a alttan bir bakış attığında ikisi bakıştı.

"Yenge valla ne istersen yapalım ama komutanımızı ayırma bizden." Şafak önündeki dekorasyon olan kaplan figürü ile oynarken bir anda dahil olmuştu konuya.

O kaplanı kırarsa bende onu kırarım Ley. Yurtdışı seyahatimizden aldık onu.

"Sevgili misiniz, maşallah çok yakışıyorsunuz. Diyecektim bende kaynadı arada." Abdullah Uğurcan ile Sevil'e bakarken Sevil öne doğru çıktı.

"Değiliz!" Dedi hırçın bir tavırla. "Bu gidişle olamayız gibi zaten." Diyerek devam etti.

"FesuphanAllah." Dedi Uğurcan. Abdullah bakışlarını Balaban'a çevirirken o da kısık gözle Sevil ile ikisini izliyordu.

Tan, "Biz de bilmiyoruz Abdullah kardeşim ama sen yenge de, her an nikah masasında görebiliriz kendilerini öyle bir çiftler." Dedi.

"Kendi kendime mi nikah kıyacağım Tan?" Sevil ise somurtarak sormuştu bunu.

Mehmet ise, "Uğurcan komutanım ile kıyacaksın tabi ki yenge sen de ne saçma sorular soruyorsun?" Sıla'ya döndü sonra. "Değil mi Sıla hanım hemşire?" Dudaklarımı birbirine bastırırken gülmemi tutmak istedim. "Haklı konuştum?" Sıladan onay bekler gibi söyleyince Sıla yerinde büzüştü resmen.

Herkesin yüzünde gülmek istiyor gibi ama gülemiyor ifadesi vardı. Bu ortamda Mehmet ve Sıla arasında olanları bilmeyen sadece Balaban ile Abdullah’tı.

Sıla'nın yanakları yine al al olurken bunun sebebi büyük ihtimal hem Mehmet'in ona bunca kişinin arasında sorduğu soruydu hem de ona yakından bakmasıydı. "Şey... Tabi... Yani." Sıla kem küm ederken Balaban'a kaydı bakışlarım.

Sert bir duruş ile onlara bakıyordu. Gözlerinde bir koruma içgüdüsü vardı, kalın dudakları birbirinden yavaşça ayrıldı. "Biz abileri olarak seni haklı buluruz koçum." Dedi sert sesiyle. "Sıla kardeşim hemşirenin sana fetva vermesine gerek yok herhalde." Sesindeki sertlik bir koruma içgüdüsü olduğunu sezdiriyordu.

Yalnız Ley o nasıl bir ses tonu? Bi... Bişi... Düşünsene böyle sesle emir verdiğini. Nerede verdiğini söylememe gerek yok herhalde. Zaar anlamışsındır sen.

Mehmet yerinde toparlanırken yutkunduğunu görmüştüm. "Tabi komutanım." Dedi hemen. "Siz ne derseniz haklısınız."

Barış, "Siz Sıla hemşireyi tanıyor musunuz komutanım?" Diye sordu. Balaban bakışlarını Mehmetden çekip Barış'a döndü. Mehmet de konudan biraz olsun yırtmıştı. Şimdilik.

"Evet." Dedi ilk başta kısaca.

"Beril'in arkadaşı." Abdullah araya girdiğinde bakışlar ona döndü. Abdullah ona dönen tüm bakışları fark ederken gözlerini Sıla'ya değdirip çekti.

"Evet, Beril, Karan abinin kardeşi benimde arkadaşım oradan tanışıyoruz." Sıla da ortaya konuşmuştu.

"Ne güzel." Dedi Uğurcan. "Kaç kardeşsiniz komutanım?" Balaban bakışlarını Mehmet'in üzerinden çekip Uğurcan'a döndü.

"Bilal ile Beril var." Diye cevapladı. Benim gözlerim Abdullah'a kaymıştı. Sıla'ya tekrar bir bakış atmış dalgın gibi bir edası vardı, Beril ile bir şey olduğundan şüphelenmiştim. "İkizler."

Abdullah’ın hali o neşeli halden bir anda duraksamış gibi olmuştu. Gittiklerinde Sıla ile bu konuyu konuşmayı aklımın bir köşesine yazdım. Anlatacakları olduğunu zaten askeriyeden çıkmadan önce söylemişti.

"Maşallah. Bende isterdim komutanım bir kardeşim olsun." Barış öylesine hüzünle söylemişti bunu.

Kendi tek çocuktu, buradakiler arasında tek çocuk oydu. Derin bir nefes aldım. "Hadi o zaman masaya geçelim, çiğ köfteler beklemez." Sevil bir anda bozulan havayı dağıttığında yerimden kalktım.

"Evet, hadi geçelim." Bende destek verdiğimde herkes ayaklandı.

Şafak ile Tan yine atışarak geçtiler balkona. Ben Sıla'ya kaş göz yaptığımda bana daha sonra işareti vermişti. Göz kırparak onu onayladım. Ben mutfaktan soğuk içecekleri taşırken herkes yerine oturmuştu. Masanın baş tarafında Abdullah vardı, sağ tarafına Sıla oturmuştu. Mehmet, Tan ve Balaban da sıralanmıştı o tarafa.

Abdullah'ın sol tarafında ise Uğurcan, Sevil, Şafak ve Barış vardı. Diğer baş taraf boştu, bana orası kalmıştı ama sağ tarafıma Balaban'ın düşmesi istediğim bir şey değildi. İçeçekleri masaya koyduğumda Barış dağıtmak için ayaklandı. Yerime sessizce geçtiğimde gergindim halen daha. Balaban'ın yanı biraz beni germişti.

Biraz mı, ortam boru hattı gibi Ley. Ateşimizle yakarız bu geceyi de neyse. Misafirlerimize ayıp olmasın.

Sıla tabaklara böldüğü çiğ köfteyi servis ediyordu. Balaban'ın tabağına acılıdan koyarken ben izliyordum. Barış'ın sesiyle ona döndüm.

"Komutanım şalgam mı ayran mı?" Diye sordu.

Ben, "Şalgam." Derken.

Balaban, "Ayran." Dedi.

Balaban'ın sesi gür çıktığı için bakışlar bize dönmüştü ama kısa sürede herkes yine işine bakmıştı. Barış elinde ayran olduğu için ilk onun bardağını doldurdu. Benimkini de akabinde doldurmuştu. Sıla bana acısızı uzattığında aldım tabağıma.

Çok yemekle aram yoktu ama yeteri kadar almıştım kendime. Biraz da maruldan alıp tabağımın köşesine bıraktım. Balaban'ın tabağına baktığımda ise Sıla onunkini doldurmuştu. Seviyordu sanırım oldukça. Abdullah'ın tabağını da aynı şekilde doldurmuştu. Onlarla baya yakın olduğu belliydi.

"En son ne zaman yemiştik Sıla bunu?" Abdullah bir lokma yapıp ağzına attı. "Eline sağlık, çok güzel olmuş. Özlemişim." Dedi lokmasını çiğnerken.

"Afiyet olsun abi." Dedi Sıla hemen. "İlk defa bu kadar çok yaptım umarım tutmuştur tadı, seversiniz." Mehmet'e de kaçamak bir bakış atmıştı.

"Severiz tabi Sıla hanım hemşire, çok lezzetli olmuş elinize sağlık." Tan boğazını temizler gibi yaparken gülüşünü saklıyordu.

"Geçen dağlarda da bir şey vardı komutanım." Bakışlarını bana çevirdi. "Ateşi yaktık çevirdik ki yanmasın." Şafak ile böğürerek güldüklerinde Mehmet onlara uyarıcı bir bakış attı. Tabi bunu anlamaları imkansız bir ikiliydi.

Balaban onlara bir bakış attığında kardeşi gibi gördüğü Sıla'nın böyle bir muhabbette olması hoşuna gitmiyor gibi duruyordu. Sevil bunu anlar gibi masada öne doğru eğildi. "Ee Karan sen Bilal ile Beril ikiz demiştin, kaç yaşındalar?" Balaban bakışlarını sonunda Mehmet den aldığında Sevil'e döndü.

"Yirmi sekiz." Balaban cevaplamadan bunu cevaplayan Abdullah'dı. Çiğ köftesinden bir lokma daha alırken bakışların ona döndüğünü fark etmemişti.

İlk defa düşüncelerinde haklısın be Ley, sana bir şeyler öğretebilmişim helal kız sana. Beril ve Abdullah shipimi geliyor yoksa???

Balaban bu sefer arkadaşına döndü, Abdullah da başını kaldırdığımda fark etmişti bunu. "Aynen." Dedi Balaban. "Yirmi sekiz yaşındalar. Beril hemşire Bilal de doktor." Diyerek tamamladı.

Kız Ley yine iyisin gelin gideceğimiz aile tam bir okumuş sülale. Seversin.

"Vay be komutanım, ne güzel." Dedi Şafak. "Bende var bir haylaz ite kalka yola sokmaya çalışıyoruz da bakalım." Onun küçük erkek kardeşi vardı sadece. Motor kullanmayı seviyordu ve hayatı o taraftaydı sürekli, liseyi de zar zor Şafak'ın ittirmesiyle okumuştu.

"Niye?" Diye sordu Balaban.

Kız Ley bak kaç seferdir dilimin ucunda bir türlü diyemiyorum. Bu herif böyle ne korumacı tam istediğimiz kıvamda. Sert, korumacı ama hafiften de ince ruhlu.

Ne ince ruhunu gördün?

Kar tanesi ben sana sessiz ol demedim mi?

"Almış bir motor yedi yirmi dört tepesinde, oku diyoruz ama kime diyoruz be komutanım." Tan da çiğ köftesinden bir ısırık aldı.

"Abisi sen olduğundan oğlum o." Dedi. "Ben olsam yedi yirmi dört camide olurdu."

"Lan camiye takken düşse çarıkla alırsın neyin havasını atıyorsun?" Uğurcan da Tan'a dönüp konuşmuştu.

Barış ise, "Öyle demeyin komutanım geçen gün öğle arasında gitmişti camiye." Dedi. Şafak ise böğürmeli bir şekilde kahkaha attı.

"Cuma namazı kesin kabul olsun diye çarşamba gününden gidiyor bu it." Tekrar kahkaha atarlarken bende gülümsedim.

Herkes bir şekilde sohbete devam ederken kendimi soyutlamış gibi hissediyordum. Önümdeki tabağa bakarken hiç dokunmamıştım, bakışlarım Balaban'ın tabağına kaydığında o da dokunmamıştı. Başımı tamamen kaldırdım. Kızıl emareleri olan gözleri anında gözlerimi buldu.

Ay Ley o bize bakmadan zaten çoktan bizi izliyormuş ya kız. Yerim ben bunu. Tek lokmada yutarım. Ham diye.

"Abi dokunmamışsın, kötü mü yoksa?" Sıla'nın sorusu üzerine Balaban gözlerini benden çekmedi.

"Ev sahibi yemeden başlanmaz bizde."

Ay Ley! Bi... Bişi... Bişiler gitti bende! Aktı gitti! Anlıyor musun?! Biz bu adamla evlenip kucağına iki çocuk vermek istiyoruz be adam! Aman Ley! Anlıyor musun?!

"Ben." Söze girdim ama bakışlarım Balaban'ın üzerindeydi. "Yiyin siz komutanım, benim iştahım yok ondan dokunmadım." Sıla dudaklarını birbirine bastırdı. Konuyu bizden saptırarak diğerlerine farklı bir konu açmıştı.

"Ev sahibi sensin." Dedi inatla. "Yersen yerim." Kızıl emareleri gözlerimden çekilmezken yerimde kıpırdandım. "Hasta mısın?"

Sen bakarsan hasta bile oluruz be esmer bombam. Çekeyim pimini patlayalım hep birlikte şurada! Yaktın bizi yaktın!

"Yoo." Dedim uzatarak. "Öyle, yoruldum sadece."

"Revirdeydin, yalan söyleme istersen." Bu adam bizim neden pardon benim neden her hareketimi bana söylüyordu.

Belki sen unutuyorsun diye Ley? Herif almış bizi kıskacına sen hala bir kafalardasın. Leyla oldun hepten.

"Revirdeydim komutanım yalan söylemedim. Birkaç tane iğne olmam gerekiyordu, rutin kontroller onlardan sonra halsizleştim." Dedim, ondan sonra tabağıma uzandım. "Yiyin sizde lütfen, ayıp olmasın Sıla çok uğraştı." Marula sarılı çiğ köftemden bir ısırık aldım.

Ley ne bu açıklayıcı tavırlar? Adam sadece bir şey dedi döküldün, bence üzerimizde böyle bir etkisi var. Bir dediğiyle dökülüyoruz her şeyi.

O da gözlerime bakıp kirpiklerini kırpıştırdığında yerinde düzelip masaya eğildi. Sıla onun için lavaşa sarılı çiğ köfte yapmıştı, onu eline alıp ısırdı. Gerçekten ben yemeden yememiş, ben yedikten sonra yemeye başlamıştı. Bu hareketi istemsizce içimde bir kımıldama oluşturmuştu. Naif ve inceydi nasıl desem.

Sanki yıllar önce yaşamış o zamanın inceliklerini taşıyordu bünyesi. Onun için normal bir hareketti bu, üzerine düşünmeden yapmıştı. Kasıtlı ya da bilerek beklememişti.

Yani o bir beyefendi diyorsun Ley, sen seversin böyle erkekleri.

Masada artık çay faslına geçiş yapıldığında iğnelerden kaynaklı gözlerim yavaş yavaş kapanacak raddeye geliyordu ama direniyordum. Zaten çocuklarda yatakhane geçmek için kalkmışlardı. Balaban, Abdullah, Mehmet, Uğurcan ve kızlar olarak kalmıştık. Sevil esen rüzgar ile ürpermiş olmalı ki Uğurcan omuzlarına aldığı kapüşonluyu çözdü. Sevil ise ne yaptığını usulca beklemeye başladı.

Dediğim gibi Sevil onun tarafından sevilmeyi seviyordu, ona bakışı en ufak hareketine söz etmiyordu ama yeri geldiğinde yakıyordu canını. O da böyle adım attırabileceğini düşünüyordu işte. Herkesin yolunu bulma şekli farklıydı en nihayetinde. Uğurcan da buna sessiz kalıp ona izin verdiği sınırları her seferinde güzelce değerlendiriyordu.

Ben çayımdan bir yudum alırken o kapüşonluyu Sevil'in omuzlarına bırakmış kollarını giydirmek için yardım etmişti. Gözlerim Abdullah'a kaydığında içindeki burukluk gözlerine yansımıştı sanki. Onun hikayesi sandığımdan da farklıydı bence. Beril ile eğer düşündüğüm bir şeyi hissediyorsa bu onlar için zor olmalıydı. Sıla'nın anlattığı kısa konuşmamızda eğer Beril değişmemişse onlar imkansız olarak kalmış olmalıydılar.

"Sizin time yeni iki kişi gelecek." Balaban'ın konuşmasıyla Uğurcan Sevil'in fermuarını çekme işini bitirmişti. Balaban'ın bakışlarında ise çözmeyi bekleyen bir dava varmış gibiydi.

Bence Ley seni kıskanıyordu.

Ne alaka?

Kel alaka kar tanesi, benim her lafımın bir doğruluk payı vardır. Yaz bunu bir kenara.

"Kim komutanım?" Uğurcan bunu merakla sormuştu.

"Bir Üsteğmen ile bir astsubay kıdemli üstçavuş. Timin üstlerden bir eksik kalındığı söylenmişti. Göktürk yarbayın kararı ile gelecekler." Uğurcan başını salladı.

Mehmet öne doğru çıkmıştı. "Bilindik biri mi komutanım?" Diye sordu.

Balaban alt dudağını kıvırdı dışarı doğru. "Bilinmiyor sadece rütbeleri açıklandı." Başımı salladım ağırca.

Benim açımdan sıkıntı yoktu ama üsteğmen olunca Uğurcan en üst kıdem olmayacaktı. Uğurcan'a baktığımda bunu pek sorun edermiş gibi durmuyordu. "Bizde kalkalım yavaştan, yarın Beril gelecek." Balaban tekrar konuştuğunda Abdullah ayağa kalkmıştı.

"Kaç gibi gelecek abi, benim izin günüm onu görüp geçerim eve." Dedi Sıla.

Balaban Sıla'ya dönerken sandalyesini de geriye itmişti. "Uçağı geç akşam gelecek ben karargahdan onu almaya geçerim Abdi ile birlikte." Dedi. Sıla onaylayan birkaç mırıltı çıkardı.

Uğurcanda Mehmet'e bir baş işareti yaptı. "Bizde kalkalım yarın iş var." Mehmet de aynı şekilde ayaklandığında bende kalkmıştım yerimden.

Evden çıktıklarında Sevil ile Sıla mutfak ile terası toparlamaya geçmişlerdi bende Sıla için yatacağı koltuğu hazırlıyordum. Sevil ile ben yatardım ama Sıla sığmazdı odaya. O yüzden ona koltuğu hazırlamak daha mantıklı.

"Ayol iki dedikodu yapacaktık konu nerelere geldi." Sıla üstündeki tişörtü çıkartıp sporcu atleti ile kaldı. Bende koltuğa çarşafını sererken o köşedeki yere oturmuştu.

Sevil de bulaşık makinesinin tuşuna bastığında işleri bitmişti anladığım kadarıyla. "Anladım ben sizi zaten bir kaşlar gözler duramadınız bugün, dökülün bakayım hemen." Dedi, o da mutfaktan salona doğru gelip Sıla'nın yanına oturdu.

Kapüşonluyu çıkartmamış aksine daha da sarılmıştı. "Beril ile Abdullah meselesi." Dedi Sıla bize bakarak. "Şok oldum Abdullah abiyi görünce." Diye devam etti.

"Beril aşağı Beril yukarı, çok mu yakındınız siz?" Sevil sormuştu bunu, bende o sırada yastığın kılıfını geçiriyordum.

"En sevdiğim dostumdu Beril benim. Çok cana yakın aynı senin gibi dışa dönük bir insandı." Sıla gülümseyerek devam etti. "Bir dost için ne demek yeterliyse o da benim için öyleydi."

Sevil, "Niye kötü şeyler olmuş gibi konuştun?" Diye sordu.

Sıla bakışlarını çevirdi. "Oldu da ondan." Dedi. "Karan abi o zaman yeni binbaşı olduğu için bir yemek verilmişti fakat restorana bir saldırı oldu. Beril yaralandı... O günden sonra duyma yetisini kaybetti." Sevil'in dudakları şaşkınlıkla aralandı. Sıla da üzüntüyle bakmaya başladı. "O günden sonra benim dışa dönük, şen şakrak dostum gitti de yürüyen bir ölü gibi biri geldi yerine." Diye devam etti.

"Çok kötü bir durum." Sıla başını salladı.

"Maalesef öyle." Diye mırıldandı. "Abdullah abi de işte Karan abinin en yakın dostu, yıllardır sevdalı Beril'e." Yastığa kılıfını geçirmeyi bitirdiğimde bende koltuğun kenarına oturdum.

Biz anlamıştık değil mi Ley? Zeki kadınız biz, her şeyi anlarız. Getir alnını öpeyim bir kere.

"Şaka?!" Dedi Sevil şaşırarak. "E Karan izin veriyor mu ilişkilerine?" Sıla başını iki yana salladı.

"Verdiğini kim söyledi?" Diye cevapladı onu Sıla. "O gün Abdullah abi Karan abiye söyleyecekti işte Beril ile olan durumu ama böyle bir olay yaşanınca kapandı her şey."

Tahmin etmek zor değil be Ley bu esmer bombamız biraz mağara kaçkını gibi geldi bize.

"Nasıl yani şimdi görüşmüyorlar mı?" Sevil'in aklı karışmış gibi duruyordu. "E burada Abdullah Beril de gelecek." Dedi. Burası benimde kafamı karıştırıyordu.

"O zamanlar Abdullah abi çok yalvardı Beril'e. Gel sende birlikte gidelim Mardin'e diye ama dediğim gibi Beril içine çoktan kapanmıştı. Ben de Abdullah abiyi görünce ondan şaşırdım. Beril'in geldiğini duyduysa duramamıştır Mardin de."

"E niye normalde gitmiyor kaldığı yere? Yani abisi burda değilken de gitseydi yanına?" Sıla başını olumsuz der gibi sağa sola salladı.

"Beril abisi olmadan odasından çıkmaz da ondan." Dedi. "Bir tek Karan abi geldiğinde çıkardı odasından bir de onunla konuşur sadece. İzinsizde içeri girince kızar hep."

"O zaman gelmesi büyük bir adım." Dedi Sevil sonuç çıkarır gibi.

"Tabi ki Sevil." Sıla onu onaylamıştı. "Odasından dışarı çıkmıyorken buraya kadar geliyor. Oldukça büyük bir adım ama eminim Karan abiyi çok özlediği için geldi."

"Abisiyle bağı kuvvetli." Diye mırıldanmıştım, ikisininde bakışları bana döndü.

Bence seninde Beril'in abisiyle bağlantılarını kuvvetlendirmen lazım Ley. Baya yakından böyle, içten içten.

"Öyle... Karan abi sadece lise için şehir değiştirmişti o da mecbur diye sonrasında hep Ankara da kalmıştı şimdi buraya gelmesi onlar için zor baya." Başımı anladım gibi sallamıştım.

"Abdullah da o zaman sırf Beril'i görmek için mi geldi diyorsun?" Sıla kaşlarını alnına doğru kaldırdı.

"Bana öyle geldi. Mardin'den pek dışarı çıktığını duymamıştım ama büyük ihtimal Karan abi Beril geliyor deyince ne yapıp edip izin aldı ve geldi. Onunla sırf bir kelime olsun konuşmak için bile gelmiş olabilir."

"Bu erkeklerin gerçekten bir mantıklı hareketi yok."

"Bu arada." Dedi Sıla bize dönerek. "Karan abinin bir şeyden haberi yok aman çaktırmayın yoksa hepimizi haşat eder."

"Anlamadığına emin misin? Adam bordo bereli." Sevil bunu emin misin der gibi tek kaşını kaldırmıştı.

"Karan abi ile Abdullah abi bebeklik arkadaşları birbiri ailelerinin yan gözle bakma muhabbetine asla girmezler o yüzden düşünmemiştir."

"Sıla ben bile ayak üstü anladım." Diye araya girdim. "Hadi onu geç adam Mehmet'in sana olan davranışından bile bir şeyleri çıkarmış emin misin bilmediğine?" Sıla başını yine sağa sola salladı.

"Karan abi ne kadar bordo bereliyse Abdullah abi de aynı rütbede sayılır bir askeri pilot. İkisi bu işi becermede iyiler yani."

"Beril peki nasıl tepki verecek? Sonuçta böyle bir şeyi beklemeyeceği ortada."

Sıla derin bir iç çekti. "İşte orası hepimiz için muamma, o yüzden şey diyorum yarın sabahtan ben eve geçsem duş falan alıp geri gelirim." Bana bir bakış attı. "Yarın gece de sizde kalsam akşam kötü bir şey olursa yardım ederim."

"Sormamış sayıyorum Sıla, gel tabi burası senin de evin sayılır."

"Sağol Leyli ya."

Gözlerim saate kaydığında yerimde toparlandım. "Hadi yatalım yarın kalkamayacağız yoksa."

Sıla'ya gerekli örtüleri verdikten sonra bende odaya geçip kapıyı kapatmıştım. Sevil çoktan pijamalarını giyinmiş yatağın üstünde örtüyü açmadan oturuyordu. Bende dolabıma yürüyüp kapaklarını açtım. Bir pijama takımını çıkarıp üzerime giyindim. Diğer çıkarttıklarımı ise katlayıp yerine bıraktım.

Dolabın kapaklarını kapattığımda Sevil halen daha kremlerini sürüyordu. Yatağa ayaklarımı sürüyerek ulaştığımda kafamı hemen yastığa bırakmıştım. "Sen dökül bakayım şimdi." Örtüyü omuzlarıma kadar çekip ona döndüm yatakta.

"Neyi döküleceğim?"

Aferin Ley benden yine kapmışsın bir şeyler, sonuna kadar inkar en sevdiğim olay.

"Dün nereye kaçtığın gibi mesela ve seninle birlikte Karan'ın da nereye kaçtığı tabiki!" Yüzüne yedirdiği krem bittiğinde sırtını başlığa yaslayarak bana döndü. Ben ise başımı yastıkta hafifçe kaldırıp ona baktım.

"Sana yalan söylemem Sevil biliyorsun ama dediklerime kızmayacaksın." Sevil başını usulca salladı. "Pars'ın yanında." Gözleri kocaman olurken sırtını yataktan ayırıp doğruldu yerinden.

"Ya sende gram beyin yok ha!" Dedi yükselerek. "Ne demek Pars'a gittim?!" Bende başımı yastıktan kaldırıp onu sessiz olması için elimi kaldırdım .

"Sessiz olsana kaldıracaksın herkesi?!" Diye çıkıştım.

"Umurumda mı sence Leyli?! Ne demek o şerefsize gittim sen beni katil mi edeceksin?!"

Bizde nerede kalmış diyorduk katil bebek Chuckyi, aa, burdaymış.

"Sakin ol anlatacaklarım var." Dedim hemen. "Sevil babamın kayıtlarını gösterdi bana hatta attı." İnce kaşlarını hemen çatmıştı.

"Ne videosu ne attı?"

"Karar verirken sunulan video." Sevil'in anladığını gözlerinden görmüştüm.

"Avukata attın mı videoyu?" Başımı sağa sola salladım. "Niye?"

"Dün evine gittim. Bana bir teklif sundu."

"Kabul ettim de de yapıştırayım şurdan bir tane sana." Gözlerimi devirdim.

"Yok Sevil kabul etmedim." Dedim. "Ferit'in burada tutulmasının sebebi kendisiymiş. Yani bir tarih aralığında ona şahitlik edersem babamı kurtarabilirmiş."

"Leyli." Dedi uyarır gibi. "Hasan amca bunu yapmanı istemez." Kirpiklerimi kırpıştırdım.

"Sevil Pars işin içinde bana kötülük dokunmayan bir şey yoksa ortaya çıkmazdı. Bunu benim kadar sende biliyorsun."

Sıkıntılı bir nefes verdi Sevil. "Sikeyim yapacağı işi! Her bokun altından niye çıkıyor bu yavşak oğlu yavşak?!"

"Sevil ben biraz bu konuyu düşüneceğim tamam mı zaten yeterince gerildim. Lütfen bir süre bana müsade et." Dudaklarını birbirine bastırdı.

"Gel buraya eşek." Kollarını açtığında onun kollarının arasına girdim.

Sevil sırtını yatağın başlığına yaslarken bende kollarımı onun beline sarıp kafamı göğsüne yasladım. Burayı çok özlediğimi fark ettim, burası sanki huzurlu olduğum ev ortamıydı. Dağ değildi, bir çukur değildi beni güvende hissettiren o ormandı. Koca koca dalları salınırken sırtımı yasladığım geniş gövdeydi.

Babam hapise girdiğinde de, yıllardır sevdiğim adamın ihanetine uğrarken de burada bulmuştum kendimi. Hatta annemi toprağa verdiğimde de buraya sığınmıştım küçücük aklımla. Sevil saçlarımı okşadı yavaşça. "Ben hep yanındayım bunu bil tamam mı kardeşim?" Diye mırıldandı. Kollarımı sıkılaştırıken gözlerimi de kapattım.

"Ne senin canına bir şey olmasına müsaade ederim ne de ailenin." Asker olan belki de eli silah tutan bendim ama o benden daha gözü pekti.

O benim için kardeşten de öte bir yerdeydi. Ulaşmaya çalıştığım doğrularla yanlışların ne kadarı beni mutlu ederdi bilmiyorum ama eğer bu kolların arasından birgün olmazsam o zaman hiç mutlu olamayacağımı biliyordum. Onun için yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Belki kavga ederdik, birbirimize bağırırdık ama bunun temeli birbirimize kıyamıyor oluşumuzdan geçerdi.

Şu anda bile onun ne düşündüğünü biliyordum, bana vakit tanıyordu. Yanlış bir şeyi yapmayacağımı biliyordu ama yine de kendimi bulmam için tanıdığı bu vakti değerlendirmemi istiyordu ve bende tam olarak bunu yapacaktım.

Bir avcı misali avımın sadece inime gelmesini bekleyecektim.

Sabahın ilk ışıklarında olduğumuz yer askeriyenin alt mahzenindeki eğitim odasıydı. Yaklaşık üç timin olduğu yirmi iki kişiden oluşan masa ve sandalye vardı. Kıdemli bir eğitmen tahtanın önünde elindeki uzun çubuk ile bir şeyleri anlatırken önümdeki küçük kağıda not alıyordum. Bizim çocuklarda yanlarımda sıralanmıştı.

Diğer iki timde kendi aralarında bir yuvarlak oluşturmuşlardı. Oturup bir şeyleri not alırken sıkıntıdan patlamak üzereydim. Balaban ilk başta içeri girip kısa bir bilgilendirme yapmış sonra gitmişti, benimde burada kalmamı söyleyerek çıkmıştı sonrasında. Elimde döndürdüğüm siyah mürekkepli kalemi eğitmenin anlattıkları doğrultusunda kağıda döktüm.

Yaklaşık öğle arasına kadar süren bu eğitim bittiğinde timle birlikte yemekhane geçmiştik. "Time iki kişi gelecek." Uğurcan karşımda yemeğini yerden ben sadece aldığım elmayı ısırıyordum.

"Hobaa!" Dedi Şafak. "Nereden çıktı bu komutanım?" Tan ise yemeğini bitirmiş çoktan küçük silahının metal parçalarıyla uğraşıyordu.

"La oğlum sana mı soracaklardı kimin gelip gelmeyeceğini, emir bu emir." Tan ona dönerek konuşmuştu.

Barış ise, "Ben artık çömez olmayacağım yani komutanım öyle mi?" Diye sordu.

"Bir üsteğmen ile kıdemli üstçavuş geliyor." Dedi Uğurcan. "Sen hale çömezsin Barış." Barış ise oflayarak arkasına yaslandı.

Bende bitirdiğim elmanın çöpünü atmak için ayağa kalktım. "Ben lavaboya gidiyorum." Çocukları bilgilendirdikten sonra yemekhanenin çıkışına doğru yürüdüm.

Amacım lavabo değildi Ferit'e bakmaya gidebilirdim. Tekrar bir yakalanma vakası istemiyordum ama Ferit'i de merak ediyordum. Orada günlerdir tek başına tutuluyordu en nihayetinde. Koridoru geçerken alt katın merdivenlerine inecekken bir ses duydum.

"Odalar üst katta Kızıl." Balaban'ın sesini duyduğumda dişlerimi birbirine bastırdım.

Esmer bombamız diye demiyorum, bizi her seferinde yakalayacak mı diye düşünmüyor değilim.

Başımı kaldırıp merdivenin en üst basamağından en alt kısımda olan bana bakıyordu. Bordo beresi omzunun üzerindeki apoletlerinin altındaydı, kollarını yine arkadan bağlamış çapraz şekildeydi. Kızıl emarelerinin ise tam hedefi bendim. Başka bir şeye bakmadan bana bakışını sürdürüyordu.

Kız Ley ne güzel işte sadece bize baksın bu kurban olduğumuz esmer bombamız.

Ceza yiyeceğiz senin dediğin şeye bak.

Kes bakalım o sesi.

"Komutanım." Dedim saygıyla. O ise devam etmemi bekler gibi bakmaya başladı. Uyduracak bir yalan seçemedim o an.

"Nezarethanenin olduğu kata inmeyeceksin sanırım?"

Ley bu herif bizi neden bir şeylerle hep suçluyor?! Desene ineceğim sana ne diye?!

Yasak orası herkes inemez.

Biz herkes değiliz kar tanesi ondan.

"Yok komutanım biraz soluklanıyordum, yemek fazla kaçtı sanırım." İki saniye içinde bulduğum yalana ben bile inanmayacak kıvamdaydım.

Onun da kalın kaşları çatıldı bunu söylediğimde. "Odaya geç Kızıl." Dedi sert bir tonla sonra da arkasını dönüp gitti.

Yine de bu sesle bize emir vermesini seviyoruz değil mi? Çildiriciğim!

Yanaklarımı hava ile doldurarak peşine takıldım merdivenlerde. Tam olarak iki saniye... İki saniye geç gelse işimi halledip gidecektim ama yok o ben ne yaparsam saniyesinde beliriyordu. Yumruklamak istiyordum o suratını!

Hayır Ley biz o bebeksi suratı öpmek istiyoruz. Açıkla artık kız, çekinme biz bizeyiz.

Postallarımın sert sesi ile birlikte merdivenlerden çıktım, onun peşinden ama aramızda baya mesafe varken koridorda yürüdük. Beni beklediğini koridoru bitirmediğinden anladım çünkü o bacak boyuyla o kadar zamanda çoktan odaya varmış olmalıydı. Arkadan baktığım vücudu oldukça iriydi. Sırtı genişti ve kollarını arkadan birleştirmesi oldukça kalıbını ortaya çıkarıyordu.

Derin bir iç çekerken o çoktan odanın kapısını açıp içeri girdi ama kapatmadı, bende ilerleyerek aralık bıraktığı kapıdan usulca içeri girdim. Dün gelmediğim için masam en son nasıl bıraktıysam öyleydi. O masasının arkasındaki sandalyeye otururken önünde duran sandalyeleri işaret etti.

"Otur." Dedi kısaca.

Yalnız Ley biz bu emirleri başka yerde versin demedik mi? Burada oluyor mu böyle şimdi?

İlerleyerek masanın karşısındaki sandalyelerden onun sağ tarafında kalana oturdum. O ise masadaki bir A4 kağıdını bana doğru çevirdi. "Uyarın." Dedi net bir ifadeyle. "İmzala." Gözlerimi kısarak yazılı kağıdı kendime çektim.

Tekrardan yalnız araya girmek istiyorum Ley, biz bu konuyu kapatmadık mı ne demek uyarın? Yapma be.

Kalemide A4'ün yanına bırakırken gözlerim satırlarda dolaşıyordı. Adliyede çıkarttığım ve mesleğimin saygınlığını yitirmemden falan bahsedilen metiyelerden gözlerimi çekip kızıl emarelerine baktım. Öylece beni izliyordu. Çenemin stresten seğirdiğini hissediyordum ama sakin kalmaya çalışarak kaleme elimi uzattım.

Bir an bir şey oldu, ben kaleme uzanmadan o kalemi çekti. "Farklı bir karaktersin Kızıl." Dedi. Gözlerim onun gözlerinden çekilmedi. "Bu uyarın üçüncü uyarın ve sonuncusu. Bir olay daha çıkarırsan kınama ile araştırmaya verilirsin." Kirpiklerimin altından ona baktım. "Mesleğinden altı ay uzaklaştırılırsın." Dedi acımadan.

"Biliyorum komutanım." Dedim sakince. "Hangi uyarıları ya da davalarımın olduğunu takip ediyorum." O ise eline aldığı kalemi döndürüyordu.

Elleri de güzelmiş Ley. Severiz. Seni gidi.

Konumuz bu mu? Adam uyarılarımızın çokluğundan bahsediyor.

Benim ilgi alanıma girmiyor. Teşekkürler.

"Neden peki halen daha gözüme batacak işlerini görüyorum?" Kaşlarım bu sefer derinden çatıldı. Ne demek istiyordu?

"Anlamadım komutanım."

"İki gün önce nezarethanede Ferit'i görmeye inmişsin." Dedi. Bu onu bilmiyor muydu? "Ve bu da izinsiz bir eylem. Oradaki askerlere de üstlerin haberi olduğundan bahsetmişsin." Diyerek devam etti.

Ley iyice uçtun, herif o asalakla seni gördü ya ondan öncesini nereden bilsin?

"Komutanım o daha bir çocuk, onu dağdan getiren bizdik. Bakmak istemem doğal bir şeydi. Korkuyordu. Burada da bir hücrede kalması onu iyice kötü etkileyebilirdi." Kızıl emareleri halen benim üzerimdeydi.

"Babanın oğlu mu bu çocuk?" Kaşlarımın altında yatan sinirimi ilk kez böylesine hissediyordum.

"Kimse benim babamın oğlu değil komutanım!" Dedim orta sertlikte. "Ben bu vatanı korurken de yaşatırken de onlar benim babamın oğulları değil diyerek görevimi yapmamazlık etmiyorum." Cümleleri o kadar bağnazdı ki gerçekten şu an suratının ortasına bir yumruk indirmek istiyordum.

"Sesini kıs bakalım Kızıl." Dedi yine. "Ben askeriyemde itaatkarlık beklerim, yalan dolan yoktur benim işimde. Sen her seferinde gözüme yalanlarınla batıyorsun." Tam ağzımı açacaktım ki kapı tıklatıldı. O devam edemeden bakışlarını çekip kapıya döndü. "Gel!" Diye seslendi.

Kapı dış taraftan açıldığında beklemediğim bir sima olduğu aşikar olan biri girdi içeri.

Bu asalak beyinlinin ne işi var burada Ley?

Pars içeriye girerken gözlerim onun üzerindeydi. Üst gövdesinde siyah bir gömlek giymişti, üstten bir iki düğmesi açıktı. Altında ise siyah kumaş bir pantolon vardı. Saçlarını en son görmemden harici geriye doğru yatırmıştı. Bir elinde ise tuttuğu bir ceket vardı. Onu süzmem bittiğinde o da kapıyı arkasından kapatıp odanın içine girdi.

Gözlerimi ondan çekip kızıl emarelere baktığımda onun Parsdan farklı olarak şüpheyle baktığını anladım. Bakışlarım tam önüme döndüğünde Pars da tam karşımızda kalacak çekilde odanın ortasına geldi.

"Hayırdır hakim, hangi rüzgar seni buraya itti?" Balaban'ın ses tonundaki o sertlik yerli yerindeydi. Parsdan hoşlanmadığını biliyordum, onun harici Pars ile benim bir ortamda olmamızı istemediğini de biliyordum.

"Tahmin edersiniz ki kardeşim burada binbaşı." Dedi o da aynı sert tonda. "Ve tabi ek olarak." Bakışları bana döndü, elindeki ceketi bana doğru kaldırdı. "Geçen gece erken kalktığın için unutmuşsun, ceketini vermek için geldim." Gözlerim aralanırken donuk bir ifadetle ona baktım.

Artık bir şey yapmamış olsam bile Balaban'ın gözünde yapmıştım. Buradan bunu döndürmem imkansızdı.

***

Nasıldıı bölümm?

Hemen fikirlerinizi alayımmm.

Leyli hakkında düşünceleriniz?

Karan hakkında düşünceleriniz?

Karan Leyli'nin geçmişini tamamen öğrenecek mi?

Sevil hakkında ne düşünüyorsunuz?

Uğurcan hakkında ne düşünüyorsunuz?

Abdullah'ın gelişine ne diyorsunuz?

Beril geldiğinde neler olacak dersiniz?

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşça kalınnn :)

S.T.

:)