2.BÖLÜM: AİLE DİZİMİ

Vaveyla Yazarı: aryemus .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 2.BÖLÜM: AİLE DİZİMİ

MERHABALARRRR ❤️

Nasılsınızz, neler yapıyorsunuz? Umarım iyisinizdir ben bölümü bitirmiş bulunmaktayyıım... Ben yazarken çok sevdim ve eğlenerek yazdım bunu size yansıtabilirim inşallah :) Klasik olan fazla uzatmadan bölümü size bırakayım...iyi okumalarrrr! :)

Yayınlanan Tarih: 04.08.2026

Buyrunuzz bölümeee 💃🏼

***

📌

ey aşk, miraç.

vatan marşı, kıraç.

iki gözümün çiçeği, manuş baba.

...

Annesiz büyümüştüm. Hayattaki en acı gerçeklerle ben çok erken yaşlarda tanışmıştım, öyle nazlı veya incinmekten korkarak büyümemiştim. Kolay yıkılmazdım en nihayetinde. Babam annemin ölümünün üzerine başka bir kadınla evlenmişti, Nevin abla. Abla diyordum Allah biliyor ya bana asla bir kötülüğü dokunmamıştı. O da o zamanlarda kocasının vefatıyla babamla tanışmıştı ve hayatlarını birleştirme kararı almışlardı.

Seni dinlememişti baban Ley.

Onun da kendi hayatını yaşamalı ama Leyli'm.

Nevin ablayı yıllar boyu tatillerde boş zamanlarımda görmüştüm o zamanlarda bana gerçekten bir anneden ziyade abla gibi yaklaşmıştı. Biliyordu çünkü anne istemediğimi veya anne gibi hissettirecek birini istemediğimi. O zamanlar ben on dört yaşındaydım, liseye geçeceğim yaşta babam böyle bir haberle geldiğinde içimdeki o fevriyi tutamamış; olmak istediğim meslek için lisemi seçmiştim. Askeri lise. Hayatımın dönüm noktası. Babam da askerdi... Bir zamanlar albaydı fakat şimdi rütbesiz bir hapishanede yatıyordu.

O göteleğe gidip iyi bir dayak atmalıyız Ley, avuçların kaşınmıyor mu? Benim deli gibi kaşınıyor!

Annem kanserden vefat etmişti, dayanamamıştı o ilaçlara tedavilere... Babamsızlığa. Babam her zaman annemin yanında olmazdı göreve giderdi sonra da gelmezdi bir daha uzun süre. Ben annemin yanında kalırdım sırtlanırdık tüm yalnızlığı ben çocuk halimle o yetişkinliği ile, belki de bu yüzden bu meslekteydim babamı anlamak için. Anlıyor muydum onu ise bilmiyordum. Asker olmak belki onun için kolaydı ama baba olmak... Pek emin değildim.

Gece yerini güne bırakmaya yakın tekrardan bir sigara daha yaktım, elimde küçük kalan zippomu ateşlemiştim. Yılların eskitemediği tek yadigardı bu bana. Nevin ablanın babamdan ise bir oğlu olmuştu. Eski kocasından çocuğu yoktu, kardeşim vardı yani. Şimdi on yaşındaydı, Lami. Onunla birlikte Ankara da yaşıyorlardı, babamı ziyaret ediyorlardı bundan dolayı içim rahattı. Arada da olsa gidip geliyordum bazen. Nevin abla ise geçen sene öğretmenlikten emekli olmuştu o yüzden evdeydi.

Baban gerçekten anneni sevmiş olsaydı o kadından çocuk yapar mıydı Ley ya da evlenir miydi? Biraz gerçekçi düşünmeye ne dersin?

Baban da bir insan Leyli'm. Onun da kendi hayatını yaşamaya hakkı var. Onu kocalık ile itham edebilecek tek insan annen, sen onun evladı gibi yorum yapabilirsin ancak.

Ateşlediğim sigaramdan derin bir nefes aldım, gözlerim etrafta dolanıyordu. Askeriyenin etrafında lojmandan harici tek tük birkaç evle merkez köye bağlanıyordu. Bu saatlerde ise in cin top oynardı buralarda. Askeriyenin otomatik ışığı yandığında gözlerim oraya çevrildi, beyaz demir kapı ilk açıldığında kimseyi göremedim ama birkaç adım öne gelen bedeni görebilmiştim. Binbaşı Balaban. Üzerinde sadece beyaz tişörtü kalmıştı deri ceketini çıkartmıştı.

Şu omuzlara bir bak. Görünen kol kaslarına bir bak, bir de görünmeyenler varı onlar daha beterdir Ley, gölgesinde bile dinlenilir bu herifin.

Boyunu cidden merak ediyordum buradan bile uzunluğunu fark ediyordum. Elini arka cebine attı, o da sigara paketini çıkarttı. Dudaklarını pakete uzatıp bir dalı dişleriyle çekti, paketten çakmağı da çıkarttığında elini sigaraya siper ederek ateşledi. Kemikli yanakları içe çökerken gözleri kısılmıştı. Onda farklı bir şey vardı... Nedenini bilmesem de vardı işte. Parmakları arasına sigarayı alıp geri çekti dudaklarından. Neden onu izliyordum ki? Bu soru kaşlarımı çatmama sebep oldu.

Neden izlemeyesin ki şu boya posa endama saçlara tenine bir baksana Ley. Dehşet muhteşem bir varlık bu Binbaşı! Hatta şeyi de düşünsene…

Düşünme Leyli'm. Hiç hoş değil bunlar.

Gözlerim halen ondayken bu sefer onun gözleri de yukarı kalktı, göz göze geldik. Reflekslerimiz bir asker için yeterli olduğundan çıt sesini duyar, bizi izleyeni fark ederdik hemen. İkimizin de dudaklarında sigara gözlerimiz kısıktı, çekmezdim ben bakışlarımı. Farklı bir huydu bu da bendeki. Kimle göz göze gelirsem ilk o çekecekti gözlerini sanırım bu biraz inattı bendeki. Çektiğim nefesi vermek için parmaklarımla sigarayı dudaklarımdan çektim o da aynı benim gibi derin nefes alıp sigarasını tuttu. Aynı anda çektik sigaraları.

Huhu, o neydi?! Iğdır'ın bu soğuk havasında bile alev aldık Ley! Resmen gözlerinizle seviştiniz, bir de gerçekte-.

Sadece bakıştınız Leyli'm. Kandırma kendini.

İnattı o da anladığım kadarıyla. Kulağıma dolan telefon sesi silikti onun telefonu çalıyordu, bakışlarını benden çekip elini cebine uzattı. Sokakların boş olması ve aldığım eğitimlerle bunu duymam normaldi. O telefonu çıkarırken bende yerimden kalkıp içeri girdim, fark etmemesi olağandı. Terasa açılan kapımı kapattığımda mutfağa girdim, su ısıtıcısına suyu koydum. Çay içecektim, kenardaki cam kavanozdan demliğin üstüne biraz çay koydum. Uyumayacağımı anlamıştım bu saatten sonra en mantıklısı çay içmekti demlenmesini bekleyebilirdim.

Neden onu eve davet etmedin? Birlikte içerdiniz şimdi çayı...

Sigaramdan son nefesi alıp kenardaki küllükte söndürdüm. Su kaynadığında altına ve üstüne ekleyip ocağın üstünde bıraktım biraz demlensindi. Sevil'i aramam gerekiyordu ama bu saatte rahatsız edemezdim uyanmasını bekleyecektim. L koltuğa ilerleyip örtüyü kucağıma doğru çektim, televizyonu açtığımda belgesel olduğunu gördüm. Klasik bir rutindi boş zamanlarımda izlerdim zaten.

Sıkıldım bu belgesellerden Ley, bize ne dünyanın en küçük adasında yaşayan yamyamlardan? Bize ne Mimar Sinan'ın en büyük eseri olan Selimiye'den?! Biz tekrar mi inşa edeceğiz sanki?! He? O Binbaşıyı davet etseydin şimdi karşılıklı otururdunuz ya da oturmaktan daha fazlasını yapardınız!

Belgeseller seni bilgili bir insan yapıyor Leyli'm. Bence izlemeye devam etmelisin.

Birkaç saat çay içip belgesel izledikten sonra yerimden kalktım saat sekize geliyordu. Bu uykusuzluğum sebebi klasikti, uyuyamıyordum. Psikolog ve doktorlar bunun psikolojik nedenlerden dolayı olduğunu söylemişlerdi. Lavaboya girip işlerimi hallettiğimde elimi yüzümü de yıkadım, yüzümü minik bir havluyla silerken büyük denilmeyecek ama küçük de sayılmayacak bir gürültü duydum. Ne olmuştu böyle?

Dış kapıyı açıp dışarı çıktığımda merdivenlerden aşağıya doğru baktım bir hareketlilik yoktu. Tam arkamı dönecektim ki yan tarafın kapısı açıldı, bakışlarım o kısma döndüğünde cidden beklemediğim bir manzara ile karşılaştım. Binbaşı? Belinde havlu? Islak? Kaşlarım çatılırken o da beni görmenin verdiği şaşkınlıkla gözleri kısıldı.

Hele hele şu kaslara... Yatıp yuvarlanalım şu heybetinde be Ley! Vallahi günahı benim boynuma be kızım! Lütfen be lütfen! Çıldıracağım yoksa?!

"Ses sizden mi geldi komutanım?" Diye sordum kollarımı göğsümde bağlayarak, gözlerim gözlerinden ayrılmamıştı ayrılırsa farklı düşünebilirdi çünkü felaket iyi bir vücuttu. Eminim yağ oranı sıfır falandı. Onun ise kızıl renk gözleri bir şahin edasıyla gözlerime kilitlenmişti.

"Evet benden geldi. Burada doğal gaz yok muydu?" Dedi sertçe. "Banyodaki şey düştü her neyse adı işte!" Iğdır'a hoş geldiniz dememek için dilimi ısırdım.

"Şofben." Dedim normal tonla. "Uzun süredir bu daire boştu bozulmuş olmalı komutanım." Öyleydi, çatı katı ve küçük bir daire olduğu için çok fazla insan tutmaya yanaşmıyordu bu daireyi. Lojmanda çoğunlukla çocuklu aileler olduğu için direkt es geçiliyordu bu tavan katı. Ben öyle çok eşyam veya misafirim olmadığı için yeterli buluyordum. Hem işe yakın hem bana yeterliydi.

"Her ne zıkkımsa işte." Homurdanırken parmağımla evimi işaret ettim.

Yardım etmelisin Leyli'm. Adam buraya yeni taşınmış.

Tabi yardım niyetine seninle de taşınabilir. Kucağında, kollarında mesela sen kollarını omuzlarına sarmış şekilde Ley? Ne dersin? Şu sıfır yağ oranını içtenlikle yakından izleyebilirsin! Tamamen yardım amaçlı yani?!

"İsterseniz banyomu kullanabilirsiniz komutanım ben dışarı çıkacaktım zaten ya da." Derken aşağı katı işaret ettim. "Altta Uğurcan var tim komutanımdır o da, onların banyosunu kullanabilirsiniz." Kararsız şekilde bir bana bir evime bir de alt kata baktı. Kollarımı göğsümden çözüp içeri girmeden montumu vestiyerden aldım, botlarımı da giyindim o halen kapının eşiğinde durmuş bana bakıyordu. "Anahtar burada." Ayakkabılığın üzerine bıraktım anahtarı sonra ona döndüm. "Kullanırsanız aynı yerine bırakırsınız komutanım." Yanından geçip merdivenlere yöneldiğimde halen daha kıpırdamamıştı yerinden.

Neden gidiyoruz be Ley?! Bizde kalalım, lütfen, lütfen, lütfen. Şofben ile birlikte sıcak suyu bile oluruz bu herifin!

Ben asansöre bindiğimde ne yapacağını gerçekten bilmiyordum. Ona yardım etmemin temel bir sebebi yoktu, buraya yeni gelmişti ve ihtiyacı olan bir şeyi vermiştim. Dün biraz üzerimize gelse de nedense iyi bir insan olduğunu düşünüyordum. Ya da bu mesleğe kim gönül verdiyse onlara kardeş gözüyle bakıyordum. Sabahları buranın gün doğuşu ilerdeki tepeden çok güzel gözükürdü, orayı Sevil'e gösterdiğimde onu her zaman aramamı söylemişti. Manzarayı birlikte izlememiz için. Telefonuma uzanacaktım ki çaldı, ekrana baktığımda Sevil'in aradığını gördüm görüntülü. Tuşu hemen kaydırdım.

İyi insan lafının üzerine aramış Leyli'm.

"Küfürbaz haydo olmama son iki kalmıştı!" Dedi yüksek sesiyle, kulaklığımı montumun cebinden çıkartıp hemen bağladım. Kimsenin duymasına gerek yoktu değil mi?

"Neden iki mesela?" Sırıttım, o ise yüzünü buruşturdu.

"Sırıtma karşımda yolarım o saçlarını!"

İyi kız da bazen bizim bordo bere olduğumuzu unutuyor be Ley.

"Benim bir subay olduğumu unutuyorsun yalnız." Bu sefer o sırıttı.

"İlkokulda kızların elinden seni ben almıştım ama." Bende sırıttım.

Fırıldak Ayşe'nin tokasını kopart demiştim sana, öyle izlersen böyle lafı yersin işte sonrasında!

"Açma şu konuyu demiyor muyum?" Adımlarım minik tepeye ulaştığında yere oturdum.

"Göster manzarayı." Dedi Sevil hevesle, bu yürüyüş yolunu ekranda gördüğü kadarıyla tahmin etmişti.

"Gösteriyorum sanıyordum telefonu açtığımdan beri."

"Tamam şımarma." Gülerek ekranı döndürdüğümde bende manzaraya baktım. "Çok iyi ya!" Dedi Sevil yüksek tonla, bende manzaraya bakıp içli bir nefes çektim. Gerçekten çok güzeldi, renklerin canlılığı manzaranın uçsuz bucaksız oluşu çok farklıydı. Dağa, taşa ve güneşin doğuş ile batışlarına çok aşinaydım. Bu manzara beni hep cezbederdi. "Tamam diğer manzarama geçelim." Gülerek kendime döndürdüm.

"Alamazsın böyle gönlümü de neyse."

"Hı hı." Dedi umursamaz bir tavırla. "Uyumadın mı sen?" Ekrana baktım öylece.

O en iyi dostun, uyumadığını bile anlamış.

"Uyuyamıyorum görev dönüşlerinde." Dedim.

"Neden aramadın beni?"

"Uyandırmak istemedim."

"Bu teknolojinin acilinden gelişmesi lazım, ekrandan elimi uzatıp dövebilmeliyim seni." Gözlerimi kıstım.

"Ringe beklerim." Saçlarını savurdu daha doğrusu uçlarını savurdu.

"Tırnaklarımı daha yeni yaptırdım başka zamana."

"Korkuyorum desene."

"Hah!" Dedi alayla. "Bir Sevil Şanlıoğlu sadece kırılan tırnakları ve saçları için korkar haydo seni." Öylece gülerek baktım ona.

"Özledim seni." Dedim durgunlaşarak o da benim gibi ekrana baktı.

Sevil'i özledin, babanı özledin, Leyli'm. Sen bu sıralar ailenden çok uzakta kaldın.

"Bende özledim." Dedi. "Geleyim birkaç gün yanına?" Diye sordu. Bilmem der gibi dudaklarımı büktüm.

"Askeriyeye girmedik daha görev var mı yok mu belirsiz, izindeyiz şu an."

"Anladım."

"Annenler nasıl?" Dün konuştuğumuzda kahvaltıya gideceklerini söylemişti.

"Sorma." Diye hayıflandı. "İşleri devretme tarafındalar ama kafam çok karışık."

"Kendi markan mı?"

"Evet, Leyli ya... Çok istiyorum!" Durdu bir süre. "Ama böyle de ne bileyim aileme sırt çevirmek gibi yıllarca mezun olmamı beklediler zaten şimdi böyle bir şeyle karşılarına çıkmak çok zor."

Neden aileler çocuklarına bu iğrenç baskıyı yapıyorlar? Herkesin hayatı kendine hayat değil mi Ley?

"Haklısın ama hayat senin hayatın yaşayacaklarını sen yaşayacaksın."

"Biliyorum fakat öyle işte ya... Biraz daha buradaki işleri götüreyim olmazsa konusunu açacağım zaten."

"En mantıklısı bu."

"Tamam, yeter benim sorunlar, dün ne oldu? O şerefsizle konuştun mu?" Ona arada olan olayı anlatmamıştım.

"Yarbayın yanında abuk sabuk konuştu işte."

"Şerefsiz hödük!"

"Çıktım zaten çok durmadım, Uğurcan'la kahvaltıya gittik sonra kardeşini nezarete almışlardı."

"Ne? Niye? Kardeşi mi varmış bir de itin?"

"Bende askeriyeye gelince öğrendim, bir davasında ailesi soruşturuluyormuş tek de kardeşi kalmış. Öyle bir şeydi Uğurcan anlattı."

"Onun burnu boktan kurtulmaz zaten olan çocuğa olmuş." Başımı salladım.

Haklı, burnu boktan kurtulmasın! Biz de onu o boka tekrar düşürebiliriz bence, ne dersin Ley? İki üç tane de patlatırız keyfimiz yerine gelir.

Ne hali varsa görsün Leyli'm. Sen kendini düşün sadece.

"Döndüm askeriyeye çocuğu görmeye... Zaten dağdan dönerken şoktaydı bir de nezarete düşünce çocuğu düşündüm kötü olmuştur diye." Derin nefes aldım. "Çıkarken karşılaştım onunla."

"Neden gelmiş?" Elimi cebime uzatıp sigara paketimi çıkarttım, elimin uzanacağı her yerde paket taşırdım zaten.

Paketten sigarayı dişimle çekip aldım, aklıma sabah ki binbaşı gelmişti. Kafamı sallayıp o görüntülerden kurtulduktan sonra tek elimle zippomu aldım. "Babam." Diyebildim sadece. Zippoyu da tek elimle yakıp dudaklarımdaki sigarayı ateşledim. "Tehlikede."

"O ne demek? Neden tehlikede?" Yerinde düzelmişti hafifçe.

"Dosyanın faillerinden biri de içerde, aynı yerdeler."

"Yapma." Diye mırıldandı, derin bir nefes aldım sigaradan. "Ne olacak şimdi?"

"Buluşmaya çağırdı it."

"Ne?!" Çığlığına karşılık yüzümü buruşturdum. "Gitmiyorsun hiçbir yere, otur oturduğun yerde!" Tekrardan derin bir nefes aldım.

"Gitmeyip ne yapacağım Sevil?"

"Ya o adam senin hayatının içine sıçtı ya! O şerefsizinin tek lafına güven olmaz bu saatten sonra!"

Gitmelisin Ley! O göteleğe haddini bildirmeli, nefesini kesmelisin! Tamamen!

Sevil senin iyiliğini düşünüyor.

"Babam için."

"Baban böyle bir şey yapmanı istemezdi ama Leyli!" Hararetle konuşuyordu. "Ne kadar canı ortada olsa senin başının belaya girmesini istemez Hasan amca."

"Ne yapayım Sevil? Katiliyle aynı yerde mi bırakayım babamı?!"

"O şerefsiz herif ne yapabilecek peki?!" Dedi bağırarak. "Seni yüz üstü bırakan babanı hapise gönderen o şimdi sana yardım mı edecek yani?!"

"Bilmiyorum!" Dedim sertçe. "Bilmiyorum tamam mı?" Sigaramdan son nefesimi aldığımda titreyen ellerimle dudaklarımdan çektim, ekrana bakmıyordum çünkü sinirlenmiştim ve o da benim kadar sinirlenmişti anlayabiliyordum.

Bir süre konuşmadık. "Bak bana." Sigaramı yerde söndürüp ekrana döndüm. "Leyli sen benim bu hayattaki tek dostumsun, tek şansımsın. Senin tırnağına taş değse benim burada yüreğim kanar. Görevlerinden dönmeni dört gözle bekliyorum her an aklım sende, telefon çaldığında korkarak açıyorum. Neler yaşadığımızı biliyorum çünkü Leyli... Ben seni bir uçurum kıyısından aldım." Gözleri dolduğunda yutkundum. "Yaşatma bana aynı şeyleri kurban olayım." Gözümden düşen yaşı elimin tersiyle sildim.

Onun da yaşları gözlerinden dökülürken bir süre konuşmadık... Dediği her şey de haklıydı. "Bak sen gitme ben babamla konuşurum yeni avukatlar hâkimlerle anlaşır. Daha iyisini yaparız." Tekrardan sildim gözlerimi. "Lütfen Leyli." Ona öylece baktım, kafama koyduğum bir şeyi yapardım ne yazık ki geri dönüşü olmazdı.

"Gerek yok Sevil."

"Leyli!" Dedi sertçe. "Bu konu inat edilecek bir konu değil!"

"Sevil." Gözlerini kaçırdığında telefonu da masanın üstüne fırlattı bir nevi, sesten ve ekranın artık tavanı göstermesinden bunu anlamıştım.

Seni kırmak istemediği için öyle yapıyor Leyli'm. O senin iyiliğini düşünüyor sadece.

Bende gözlerimi telefondan çekip manzaraya döndüm, telefonu da yanıma bırakmıştım ama kapatmamıştım. Kulaklığım kulaklarımdaydı. Ağlamıyordum ama öylece önüme bakıyordum. "Konumunu bana at, kapanmasın." Ekrana çevirdim bakışlarımı ama halen tavanı görüyordum. Sonrasında ise cevap veremeden kapattı.

Trip atacağı belliydi. Derin nefes alıp kulaklığımı kulağımdan çıkarıp yerine koydum, telefonu da cebime attım. Güneşin sarısı canlılığı arttırınca yerimden kalktım, arkamı dönüp yürüdüğüm yolu geçmeye başladım. Binaların yoğunluğu olan yerde tek fırına girdim, sıcacık hava yüzüme çarptı.

"Oo bizim kız." Dedi yanan ateş fırının başındaki usta. Şefik usta neredeyse ellisine yanaşmış tonton bir amcaydı. "Hoş geldin sefa getirdin."

"Hoş buldum Şefik amca." İlerleyip tezgâhın üzerindekilere baktım, sıcak ekmek, poğaça ve simitler vardı. "Nasılsın ne var ne yok?" her sabah erkenden kalkar hazırlardı bu tezgâhı.

"Allah'a hamdolsun çalışıp geçiniyoruz işte." Güler yüzü o kadar masumdu ki.

"Allah daha iyilik versin. Ben iki ekmekle dört tane simit alayım."

Sen yeme ama Ley. Tam istediğimiz formdayız, ne ileri ne geri ona göre.

"Tabi kızım." O isteklerimi hazırlarken kahvaltıya Uğurcanlara gitmeyi düşünüyordum onlar için almıştım. Hamur işiyle aram yoktu ama bir ekmeği Uğurcan'ın diğerini Mehmet'in yiyeceğini biliyordum. Erkekler bazen o kadar yiyip de nasıl nefes alıyorlar şaşıyordum.

Askeri liseye başladığımda orada yatakhanelerde kalırdık. İlk böyle başlamıştım bir disiplin içinde az ve iki öğün ile beslenmeye. Fazlası olmazdı. Sonra görevler, masa başı işler derken hep aza tamah etmeyi öğrendim. O da bir artı olarak bedenimde kaldı.

Poşeti uzatan Şefik amcadan poşeti alırken parayı uzattım. "Günün ilk müşterisi sensin, hadi afiyet olsun." Dedi elimdeki parayı almadan, tam ağzımı açıyordum ki kızgın bir yüzle baktı. "Ne dediysem o bizim kız."

Gülümsedim. "Sağ ol Şefik amca, görüşürüz." Başını salladığında bende arkamı dönüp fırından çıkmıştım.

Lojmanın yolunu devam ettirdim kısa sürede bahçe kapısından içeriye girdim. Dış kapının şifresini yazıp ittirdim bir ara yağlansa fena olmazdı, zor açılıyordu. Asansöre geldiğimde katta olduğunu gördüm içeri girip son katı tuşladım. Sevil ile konuşacaktım elbette ama sakinleşmesini beklemem lazımdı. Şu an tam bir saatli bombaydı kendileri çünkü.

İyiliğimi istiyordu biliyorum ama bunu yapmasam da içimin rahat etmeyeceğini ben biliyordum. O yüzden bunu yapacaktım. Zihnim fazla derinlere inmeden açılan kapıyla dışarı çıktım, benim alt kat dairem olduğu için zili çalıp beklemeye başladım. Büyük ihtimalle uykudaydılar ve kapının önünde ağaç olacaktım. Tekrar bastım zile yine açmadılar, üçüncü kez zile basıp bir yandan sertçe tıklattım.

İçerden gürültüler geldiğinde kapıda kısa sürede açıldı. Mehmet pijamasıylaydı ve açtığı kapıya tek gözü ile bakıyordu diğer gözü halen kapalıydı. "Komutanım?" Dedi dudağını yan tarafa doğru kaldırmıştı. "Operasyon mu vardı?"

"Üniformam var mı Mehmet?" Dedim ciddiyetle, tek gözü ile baştan aşağı üstüme baktı sonra aşağıdan üste doğru baktı.

"Yok komutanım."

"O zaman Mehmet?"

"Ne zaman komutanım?" Gözlerimi devirip içeri adım attım.

"Kısa kes Mehmet." İçeriye girdiğimde o da kapıyı kapattı ama halen uyanamamış suratıma bakıyordu bön bön. "Git bir elini yüzünü yıka." Öylece bakmaya devam ederken ben koridordan geçip salona girdim. Görev dönüşlerinde herkes bir sersemliyordu. Dağlarda iki öğün yemek, uykusuzluk, bünyemizi çok zorluyordu. Uğurcan üçlü koltukta uzanmış halde uyuyordu, kolunu dirseğinden kırarak gözlerinin üzerine örtmüştü. Neden odasında değil de burada yattığını anlamamıştım. "Uğurcan!" Dedim seslice, ani bir hareketle kolunu çekti alnından.

"Ne bağırıyorsun be?" Dedi kısık gözlerini üzerime dikerken, gözleri hafif kırmızılaşmış beyazlıkları kaybolmuştu.

Tiner çekmiş olabilir mi? Tiner? Bali? Kokain?

"Ne diye yattın la burada? Odan yok mu? Gözlere bak bir de kan çanağı olmuş." Yerinde toparlanıp ayaklarını halının üzerine yerleştirip esnedi yerinde. Askeriyeden bir tek Uğurcan da sivil de böyle konuşurduk. O bana alışıktı ben ona o yüzden bir sorun etmezdik bunu.

"Sabah namazı için camiye gitmiştim, dönünce üşendim bir daha odaya gitmeye." Sağ kolunun dirseğini dizine yaslayıp avuç içiyle sertçe sağ gözünü ovuşturdu. Uykusuzluğu belli oluyordu gerçekten. Gözlerimi ondan çekip mutfağa geçmek için salonun çıkışına ilerledim.

"Ekmek aldım kahvaltı yaparız." Dedim, ben mutfağa girdiğimde poşeti tezgâhın üzerine bıraktım. İlerleyip mutfak balkonunu da açtım nedense olduğum her ortamda açık havanın olması beni rahatlatıyordu.

"Kuru ekmek yemek için mi kaldırdın beni yani?" Uğurcan gözünü halen daha ovuşturarak mutfaktan içeriye girdiğinde montumu üstümden çıkarıp bar taburelerinin üstüne astım ve sandalyeye oturdum.

Sen hazırlayabilirsin Leyli'm. Onlar pek beceremiyorlar ya, iyilik etmiş olursun.

Sallama sende menemen yapmayı biliyorlar işte, yapıp yesinler.

"Evet, başka soru?" Dediğimde o ya sabır çekip tezgâha yürüdü. Çaydanlığın altına su koyup ocağı yakarak üzerine bıraktı. Becerebildiği tek bu vardı. Çay demlemek.

"Bazen diyorum acaba seninle hiç dost olmasa mıydım?" Homurdanarak çayı da üst tarafına döktü. "Göz devrilmeden güzel bir hayat yaşardım."

"Hislerimiz karşılıklı." Masanın üstündeki sigara paketinden bir tane çıkartıp dudaklarıma yerleştirdim, o buzdolabına döndüğünde zippom ile alevleniştim.

"İki ekmek var burada." Tezgâhta olan bakışları bana döndü. İki ekmeği Mehmet ile kendisinin yiyip bitireceğinden emindi.

"Yemeyeceğim ben aç değilim." Kaşları çatıldı.

"Niye dışarı çıktın o zaman?"

"Sevil ile konuştum yokuşun orada." Bakışları bana kilitlendi.

"Ne diyor?"

"Aynı şeyler... Geleyim falan dedi de askeriyeden görev var mı yok mu bilmiyordum." Sigaramın külünü küllüğe silkeledim. Bu soruyu sormam lazımdı çünkü gerçekten Sevil'e ihtiyacım vardı bir iki günlük gelse kafam rahatlardı.

Uğurcan'ın gözleri ışıldamıştı. "Gelsin." Dedi sonunu uzatarak. "Göktürk Yarbay şu anlık serbest hem bizden önce diğer timin sırası." Parmaklarım arasına sigaramı alıp derin nefes alıp geri çektim.

"Arayayım yani gelsin." Sırıttı.

"Çok fena bir insansın." Güldüm bende.

Yap aralarını be Ley! Vallahi sevaptan cenneti garantilersin.

"İnsana göre muamele diyorum ben." Kafasını sağa sola sallayarak buzdolabına döndü. "Merkeze gideceğim var mı istediğiniz bir şey?"

Omzunun üzerinden bana döndü şaşkınca. Genelde izinlerde evde dururdum ya da normal zamanlarda da pek dışarısı insanı değildim. "Neden?" diye sordu garipçe.

"Eksiklerim falan var." Diye mırıldandım o da anladım der gibi kafasını salladı.

"Yok, bir şey istemiyorum ben. Mehmet'e sorarsın ama onun var mıdır bilmiyorum." Tamam, anlamında sadece başımı sallamıştım.

Birkaç kahvaltılık çıkartmıştı çay bardaklarını falan koyduğunda bende yerimden kalktım. Sigaram bitmişti çayları dolduracaktım, Uğurcan da Mehmet'i tekrar kaldırmaya gitmişti. Çayları doldurduğumda kapı çaldı ama gitmedim Uğurcan bakardı, üşenmiştim. Çayları doldurup servis ettiğimde kapının sesi geldi. Kimin geldiğini bilmiyordum, yerime oturduğumda kapıdan iki beden girdi.

Uğurcan ve Balaban. Gözlerim aralanırken binbaşıyı görmeyi beklemediğim aşikârdı. Uğurcan içeriye ondan önce girdi. "Binbaşımız geldi Leyli. Üst kata taşınmış o da, senin yan tarafa." Gözlerim Uğurcan'dan Balaban'a kaydığında o titreşim tekrar oldu. Tüm vücudum ürperiyordu.

Ay ay ay kim geliyor? Kral geliyor... Kraliçe geliyor... Buradaki kraliçe sensin Ley! Şu esmer güzelinin yanına ne kadar yakışıyorsun bir bilsen! Bir de kapıdan girişine bak, başını mı eğdi o? Yok yok vallahi söndürme bu ateşi, yapış kızım!

"Hayırlı olsun komutanım." Dedim sadece. Kafasını eğip dediğimi aldığında saçlarının ıslaklığı dikkatimi çekti, yıkanmış mıydı? Fazla gözlerimi değdirmeden çayımdan bir yudum aldım.

Bu esmer güzeli bizim banyomuzdaydı yani Ley! Tey, tey, tey, tey! Ay! Yüz on iki! Polis imdat! Biz neden orada değildik?! O görsel şöleni nasıl kaçırdık kızım biz?!

Uğurcan yanıma doğru gelip oturduğunda Balaban da karşıma oturmuştu. Üçüncü bardağı Uğurcan Balaban'ın önüne doğru koydu. Mehmet'e diye doldurduğum bardak ona nasip olmuştu.

Başka şeyler de nasip olabilir Ley, mesela şu esmer güzelinin kasları arasında kaybolmak gibi. Lütfen o günleri hemen görebilir miyiz? Ful HD gör, 1080 p gör, altyazıları kapalı şekilde gör.

Uğurcan, "Şansınız var komutanım Leyli de tam sıcak simit ile ekmek almıştı." Demişti. Çayının içinden çay kaşığını çıkartıp tabağın kenarına koydu. Şekersiz içiyordu demek.

O ise, "Şanslı mıyım değil miyim tartışılır." Diye eklemişti. Cümlesinden sonra kaşlarım çatıldı.

Ne demek istedi kar tanesi şimdi bu? Ben tam mealini çözmedim yoksa alt mesajı bizimle evlenmek istediği mi?

"Ne demek istediniz komutanım, anlayamadım ?" Açık sözlülükle içimden geleni söylemiştim. Göz göze geldik.

"Bazı korkularının olduğunu gördüm subay, korkak bir insan gibisin. Şanslı olmam konusu kafamı karıştırıyor." Kaşlarımı kaldırıp indirdim, dilimi dişledim. Üstün o senin Leyli. Sakin olmalısın, o senden üste.

Vovovo, şimdi işin rengi değişir esmer güzeli. Ne demek istemeye devam ediyorsun açık bir söyle? Ne dedin sen? He? Ne dedin?

"Korkak bir insan olsaydım bu vatan için canımı ortaya koymazdım komutanım. Dediğiniz gibi bir subaya yakışır şekilde bu vatan için minnet borcumu ödemeye devam edemezdim." Cümlem ağzımdan zorla çıkıyor gibi çıkmıştı öyle olma sebebi tamamen dişlerimi birbirine bastırmamdan dolayı olmuştu.

Aferin Ley! Yürü kızım! Ama yine de çok yürü sen bu esmere hatta siktir et yürümeyi bildiğin koş. Depar at!

"Mesleğin ile ilgili bir şey demedim subay, elbette vatan sana minnettar. Ben kişiliğinden bahsettim." Yine o kızıl, siyah karışımı gözlerini gözlerimden ayırmadan bakıyordu. Ürkmem mi gerekiyordu bilmiyorum ama ürkmüyordum. Sadece fazla dikkatli bakıyordu sanki içimi gözlerimden okumaya çalışır gibi.

İçindeki başka şeyleri de okuduğunu hissediyor musun Ley? Mesela beni? Okusa varsa şu sinir stresi üzerimizden atmıştık, kemiklerimiz bir rahatlamıştı. O geniş yatakta. O esmer kasların arasında.

Canımı sıkıyordu ama bu halleri. "Böyle bir ön yargı ile kişiliğimden bahsetmeniz ne kadar doğru komutanım?" Kollarımı göğsümde bağladım.

"Görüş meselesi." Gözlerimi kıstım.

"Hiç sanmıyorum komutanım." Dedim sertçe. Cevap vermek için sırtını dikleştirmişti ki Uğurcan girdi araya.

"Ne güzel bir kahvaltı değil mi Leyli?" Gözlerimi devirip çay bardağıma uzandım, ön yargısı boyundan büyük olan bir adamdı fark etmiştim. Ona haddini bildirmek farzdı artık. Uğurcan bilerek bölmüştü konuşmayı, ihtar yememi istemiyordu.

Sen yine de sakin ol Leyli'm. O adam senin üstün. Binbaşı o.

"Sabah şerifleriniz hayır olsun ya!" Mutfak kapısına döndüğümde Mehmet gelmişti. Bana kapıyı açtığındaki üstü ile değildi. Beyaz bir tişört ile siyah bilekte büzgülü bir eşofman giyinmişti. "Mis gibi çay koktu." Balaban'ın yanına oturmuştu. "Hoş geldiniz komutanım." Dedi ona büyük bir saygı ile.

Tanışmış mıydılar? Doğru ya dün Yarbay'ın odasında tanışmış olmalılardı. "Hoş buldum." Dedi o da kısaca. Çayımdan bir yudum alıp bıraktım.

"Iğdır'a ilk gelişiniz mi komutanım?" Uğurcan Balaban'a sormuştu bu sefer. Konunun onun ile benim aramdan çekilmesine sevinmiştim. Biraz daha devam etseydi onu bu masaya yatırırdım tek yumrukla.

Vuhu, bu masaya yatırma işini sevdim Ley, ne yapacağız başka masada? Ateşli mateşli şeyler de var mı? Hım?

"Görev için kısa süreli geliyordum ama temelli ilk kez geliyorum. Bildiğim bir şehir değil ne yazık ki." Gözleri bana değmiyor, ısrarla Uğurcan ya da Mehmet'e bakıyordu. Bana lafını soktuktan sonra işini bitirmişti yani?

Başka şeylerde sokabilirdi Ley...

"Uzun süre buradasınız yani komutanım?" demişti Mehmet.

"Öyle gözüküyor." Telefonuma düşen bir bildirimle ekranı açtım. Mesaj gelmişti, gideceğim yerin mesajı. "Benim şu şofben bozuldu da aslında tamirci var mı buralarda onu soracaktım." Mesajdaki adresi bilmiyordum, o ekrandan çıkıp Sevil'e canlı konumumu attım. Cevap vermesini beklemiyordum.

Ona konumumu atmasam da beni deli gibi rahatsız edeceğini de biliyordum. Hatta ne yapar ne eder beni bir şekilde bulup döverdi. Bu yaşta onunla saç baş birbirimize girişmemek için yapmayacağı şey olmazdı. Utanmazdı işte.

Uğurcan, "O daire bayadır kullanılmıyordu bozulması normaldir. Leyli gibi tek kalan olmadığı için tutulması güçtü." Benim hakkımda verdiği bu gereksiz detay ile ölümcül bakışlarımı Uğurcan da sabit tuttum. "Merkezde bir usta var ama genelde tesisat işine falan bakar ona gidebilirsiniz komutanım." Dedi. Telefonu kapatıp yerine koyduğumda çay bardağıma uzanıp bir yudum daha içtim. Bende sessizdim sadece muhabbeti dinliyordum. Mümkünse bir an önce de kalkıp gitmek istiyordum.

"Adresi bana atsana bugün gidip hallettireyim." Demişti binbaşı da Uğurcan'a doğru.

"E Leyli merkeze gidecek zaten o götürür. Adresi biliyor, o da çok gidip geldi o ustaya." Adımın geçmesiyle kafamı çevirdim onlara doğru.

"Vallahi Karan komutanım on numara beş yıldız yol arkadaşıdır Leyli komutanım." Mehmet'e sert bir bakış atıp Uğurcan'a döndüm. "Bir keresinde bir görevden dönerken yan yana düştük, az kalsın sıkıntıdan koltuğu kemirecektim. Bir insan hiç mi konuşmaz? Yol boyu dağı tepeyi izledi sanki dağdan inmemişiz gibi." Kafamı Mehmet'e döndürdüğümde ağzına attığı lokmayı keyifle çiğniyordu.

"Son lokman olmasını istemiyorsan sus bence." Yediği tehditten sonra usulca başını çevirip yemeğine geri dönmüştü. Ayarsız herif. Balaban'a döndüm. "Benim hakkımda görüşleri kötüdür komutanımızın Uğurcan, belki güvenmek istemez bana." Sonrasında onun da bakışları bana döndü.

Bala banayım mı Ley? Onun kendi balına kendin banmak ister misin? Şu esmer teninin ıslaklığında Ley? Bence dehşet müthiş bir şey olurdu!

Bu dediğini ben bile duymazlıktan geliyorum Leyli’m. Sende kulaklarını tıka.

"Güven ile ilgili bir şey demedim subay." Dedi sertçe. "Fakat senin görüşlerine saygı duymadığın birine yardım etmeyeceğin hakkında fikirlerim var." Göz göze geldik tekrar. Ne vardı o gözlerde bilmiyorum ama canımı boğazımda hissediyordum.

"Bende yardım etmek ile ilgili bir şey dememiştim komutanım."

Restine rest, jestine jest, bundan sonra böyle Balabancık! Ama tabi sen dersen ki gel kollarımın arasına jestine de restine de razıyız biz hemen hazırız! Tam anlamıyla tamamen hem de!

"İkinizde bir şey dememiş oldunuz yani komutanlarım." Mehmet ağzı dolu konuştuğunda gözlerimiz birbirinden koptu. Garipti bakışları.

"Ben bir lavaboya gideyim." Yerimden kalktığımda onlar yemeklerini yemeye devam ettiler.

Lavaboya girip arkamdan kapıyı kapattım, derin bir nefes alıp sırtımı kapıya yasladım. Dayanmam gerekiyordu. En büyük acılara en büyük dertlerime. Babamı içeri attıran, hayatımı zindana çeviren adam olacaktı karşımda birkaç saat sonra. Bir zamanlar onun aşkı için dünyaları yakacağım adam. Adam demek bile içimi gıcıklatıyordu. Ne yapacaktım ben böyle?

Bana ne söyleyecekti veya ne yapacaktı babam oradan çıkacaktı? Babamı oraya o tıkmıştı zaten. Babamın bileklerine kelepçeyi taktıran oydu, gözümün önünden başı eğik giden babamdı. Oysaki benim babamın başı asla yere eğilmezdi. O şerefsiz yüzünden içerdeydi, demir parmakların arasındaydı benim babam. O içerdeki herif ise umurumda değildi. Benim timimde değildi umurumda da değildi.

Kapı tıklatılınca dolan gözlerimi kapadım. Sabret. Uğurcan, "Leyli, Sevil arıyor." Tekrar tıklattı. Telefonun melodisini de duyuyordum.

"Aç." Dedim Uğurcan'a. Ses vermedi.

"Seni istiyor." Dedi tekrardan. "Ne diyeyim?" Dedi ama bana değildi bu söylediği. Sevil'in hoparlör kapalı olmasına rağmen bağırışı o kadar büyüktü ki normal ahizeden de duyuluyordu. "Saçlarını yolarmış şimdi konuşmazsan Leyli öyle diyor." Derin bir nefes alıp akan tek yaşımı elimin tersiyle sildim. Kapıyı açtım. Uğurcan bir eli telefonum ile birlikte kulağındaydı bana bakıyordu. Elimi uzatıp aldım telefonu.

"Efendim Sevil." Gayet sakin bir şekilde başlamıştım konuştu.

"Geliyorum tamam mı?!" Dedi bağırarak. "Oraya geliyorum hiç bir yere kıpırdamıyorsun! Geldiğimde o saçlarını tek tek cımbızla yolacağım! Hepsini tek tek hem de! Bana bir de konum atıyorsun sen benimle taşak mı geçiyorsun geri zekâlı?!" Öyle bağırıyordu ki Uğurcan bile duymuştu. Kaşları çatılmıştı, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu?

E o demedi mi bize konum at Ley? Şimdi niye bize bu kadar sinirlendi, gerileyeceğiz onun yüzünden. Dolgu yaptırmak zorunda kalacağız bu genç yaşımızda.

Uğurcan, "Ne oluyor?" diye sesini yükselttiğinde, bakışlarımı çevirdim.

"Uğurcan!" Dedi Sevil bağırarak, Uğurcan bir anda hazır ola geçti. Kaşlarım çatılarak ona baktım garipçe. Sonra ne yaptığını anlamış gibi toparlanıp elimdeki telefonu aldı.

"Ne yapıyorum lan ben." Diye mırıldandı ilk. "Efendim." Dedi gayet normal bir şekilde sonrasında.

"Beni havaalanından al tamam mı? Iğdır'a geliyorum!" Sonrasında ise kapattı herhâlde ki Uğurcan kocaman açtığı gözleriyle bana bakıyordu. Ne olduğundan bile bir haberdi şu an. "Ne oluyor?" Derken elindeki telefonumu bana doğru uzattı.

"Sabrımı sınıyor." Dedim gergince. Yanından geçip koridora çıkıyorken dirseğimden tuttu.

"Leyli, Sevil seni sorduğunda dışarı çıkacak mı dedi evet dediğimde bağırdı başlamaya. Nereye gideceksin sen, merkeze gitmiyor musun?"

O senin dostun Leyli'm. Doğruları söyleyebilirsin, gitmek istemiyorsan da gitme. Bu kadar basit.

"Sizi ilgilendirmeyen bir yere." Dirseğimi parmakları arasından çektim. "Gelir o deli geri adım atmaz hazırlan sende birlikte geçeriz."

"Başına kötü bir şey mi geldi?" Arkamı dönmüştüm ki sorduğu soruyla başımı omzumun üzerinden geri çevirdim.

"Hayır."

"Sevil'i tanıyorum Leyli senin için canını ortaya koyar bir saniye bile düşünmez. Böyle karşı çıkması aklımı kurcalıyor, emin misin?" halen daha inceden inceye beni konuşturmak istiyordu. Onun huyu da böyleydi.

Derin bir nefes aldım. "Güvendeyim Uğurcan bir sıkıntım yok." Kabul etmek istemese de başını zoraki aşağı yukarı sallamıştı. Uğurcan ile yakın olduğumuz için beni zorlamazdı konuşmadığım konularda bu da işime geliyordu benim. İçerde ki yani mutfaktakilere görünmeden dış kapıdan çıkmıştım. Bir de onlara bir şey anlatamazdım. Bir an önce o adrese gitmeliydim. Ayrıca şu Balabandan da kaçmalıydım.

Evet, gidip o göteleğe haddini bildirmelisin! Ama gitmeden bir esmer yakışıklımı görse miydik? İçimizde ukde kaldı vallahi.

Uğurcanlardan çıkıp evimin önüne geldiğimde anahtarın ayakkabılığın üzerinde olduğunu görmüştüm. Eğilip aldım ve deliğe yerleştirdim, tek çevirmemde açıldığında geri çıkardım. İçeriye adım atar atmaz ferah bir koku yayıldı nefesime. Deniz kokuyordu sanki gözlerimi kapatıp derin bir nefes daha aldım çok güzeldi. Okyanus kokuyordu. Evime kokusunun bu kadar yayılması hoş değildi, yaptığım absürt hareketi bırakıp tamamen içeri girdim kapıyı kapatarak.

Ne güzel bir koku değil mi Ley, onun şimdi tüm vücudu böyledir... Temiz ve ferah, kolları arasında sımsıkı dolanırken de bu kokuyu hissederiz değil mi?

Anahtarı montumun cebine koyup montu üzerimden çıkardım. Geri yerine asarken sigara içmem gerektiğini fark etmiştim, mutfak tezgâhının üzerinde ki paketten bir tane çıkartıp zippom ile yaktım. Dumanını verirken yaşadıklarımı düşündüm. O Balaban çok fazlaydı, benden üst kademe olabilirdi ama ön yargılı herifin tekiydi. Tamam, belki de haklıydı, o şerefsizi bilerek korumamıştım ne yazık ki. Bile isteye bunu yapacak kadar salak değildim.

O senin hayatını bilmiyor, öyle konuşurken senin neler yaşadığını da bilmiyordu Leyli'm.

Bu olay benim başıma gelseydi eğer ki Balaban bana böyle bir yalan söyleseydi ne yapardım diye düşündüm. Büyük ihtimal o askeriyeden çıkmasına dahi müsaade etmezdim. Üste söylediğim şeyler onu sanki yalancı gibi göstermişti çünkü. Bana karşı olan bu tavrı bundan ibaretti. Kafayı bana takmasa iyi olurdu bir de onunla uğraşmak istemiyordum. Sigaramın sonunu söndürürken odama geçtim, yatağıma oturduğumda komodinin ilk çekmecesine uzandım. Titreten parmaklarımla açtım. Bir fotoğraf ile bir mektup. Daima vardı onlar başucumda. Mektubu aldım içinden.

Sararmış kenarları olan simsiyah mürekkep de yazılmış inci gibi bir el yazısı vardı karşımda. Babamın yazısı.

Leyli'm...
Benim ilk ve tek göz bebeğim, göz ağrım. Senin haberini aldığımda dört tarafım yine kapalıydı... Bir operasyon anında bir mağaranın içindeydim şimdi yine o dört duvarın arasındayım ve öğrendiğim haber astsubay olduğun... Seninle nasıl gurur duyduğumu anlatsam kelimeler, baksam gözlerim yetmez. Lale sen çocukken eline bir iğne batsa kıyamet koparırdı ben ise ses etmezdim, çocuksun ya alışırsın bu acılara hayat zaten acıların öğrenildiği tek yerdir. Pişmeyen acıyla yoğrulmazsan bu ülkeye hizmet edemezsin kızım.

Seni çok özledim, kokunu, gözlerini, saçlarını... Halen daha uzunlar değil mi? Örmeyi çok isterim kızım. Bu mektubu yazmak bile şu bileğime haram ama... Sana doğru bir hayat yaşatamadığım için haram. Gelmiyorsun yanıma sebebini biliyorum. Beni burada görmek, bu duvarlara hapsolduğumu bilmek acı veriyor sana. Belki yine dağlarda olsam belki yine beni göremesen de ben o dağlarda olsam sorun etmezsin fakat bu duvarlarda hapis olmam canını yakıyor biliyorum. Sana tek bir şey söyleyeceğim Leyli'm.

Senin suçun değildi.

Âşık olmak birini sevmenin adı hiçbir zaman suç olmadı olamazdı. Buna inandığını biliyorum ve yazmaktan söylemekten anlatmaktan hiç çekinmiyorum kızım. Ben suçsuzum ve bu adalet terazisi elbet bir gün değişecek. Baban yanına gelecek, sana sarılacak ve saçlarını örecek. Gelmeyeceksen bu mektubuma cevap ver kızım ben de seni anlayayım. Yanıma gel, kokunu duyayım, yüzünü göreyim bir kez. Cevap vermezsen veya yazmazsan bende sana artık yazmayacağım. Babayım ben ne dersem o.

Nevin geçen geldiğinde yüzünün çöktüğünü söylemişti, yemek yemiyor musun yoksa? Yanında kimse yok mu? Lale de böyleydi ben demesem yemek ye diye sürekli unuturdu. Annenin kızı olurdun hep zaten sen. Fazla uzatmak istemiyorum kızım, lütfen gel seni göreyim. Çok özledim.

Sevgilerimin en kocamanlarıyla, Leyli'm.

Gözümden tutamadım kaçıncı yaş düşerken silmeyi bile düşünmedim. "Yanlış." Diye mırıldandım bu mektubu her okuduğum sefer gibi. "Ben hep babamın kızıydım, baba." Dedim. Fotoğrafı elime aldığımda gözümdeki yaşlar daha da hızlandı. O ne kadar bana annenin kızı da dese benim ilham kaynağım hep babamdı. Onunla duyduğum gururdu.

Fotoğrafta, annemin kucağındaydım babam ise kolunu annemin omzundan sarmıştı, kocamandı. Onun gövdesinin altına sığmıştık işte... Şimdi ise ne annem vardı beni kucaklayan ne babamın kocaman gövdesi. Yıllar önce görmüştüm o kalıplı bedeni öyle süzülmüştü ki gözlerimin önünde erimişti babam ve ben hiçbir şey yapamamıştım. Alttan duyduğum kapı sesi ile elimdekileri yerine bıraktım.

Yüzümü banyoda yıkadığımda kapı çalmıştı, havluyla yüzümü kurulayıp dışarı çıktım. Kapıyı açtığımda Uğurcan hazır bir şekildeydi. "Çıkalım hadi." Dedi. "Karan binbaşının arabasıyla gideceğiz."

"Tek gitsem." Diyordum ki öyle bir suratıma bakınca ağzımı kapatmak zorunda kaldım. "Tamam be." Mırıldanarak montumu portmantodan alıp üzerime geçirdim. O da bu sefer kaban giyinmişti ve gömlek vardı üzerinde. Kapıyı çekip kapatırken o merdivenin başına yürüdü. "Bu hazırlık kime acaba?" Diye sordum muzip bir şekilde.

Kapıyı kilitleyip anahtarı çektiğimde arkamı döndüm, o ise düz bir ifadeyle bana bakıyordu. "Kaşınıyorsun bazen." Sırıttım.

"Sevil de böyle sürekli bir tehdit ama gel gör ki icraat sıfır." Omzuna elimle iki kere vurup önüne geçtim. Ben önde o arkadan yine asansöre geldiğimizde kapıyı açıp içeri girdim.

"Sevil seni tehdit mi ediyor?"

"Neye şaşırdın bu kadar?"

"Hiç." Dedi omuz silkerek. Asansör sonunda durduğunda ikimiz dışarı çıktık.

Binanın dış kapısını kendime çekerek açtığımda bahçe kapısının ilerisinde ki arabayı görmüştüm. Uğurcan'a yol verip önüme geçmesini sağladığımda arabaya binmekle binmemek arasında gidip geliyordum. O kadar laf dalaşına girip de şimdi hiçbir şey yokmuş gibi yapmak canımı sıkıyordu, Uğurcan önden bahçe kapısını açıp çıktığında peşinden gittim. Araba buranın yaşam standartlarına göre oldukça sırıtıyordu.

Mercedes benz grubundan G kasalı bir araçtı ve oldukça yüksekti. Buraya gelirken bununla dikkat çekeceğini hiç mi düşünmemişti? Genelde bu tip arabalar olmazdı ve olası bir tehlikede açık ara siper olurdunuz bu araçlarda.

Uğurcan ön tarafa binerken bende onun arkasındaki kapıyı açtım. Çekmeme rağmen açılmadı, tekrar denediğimde cam açıldı. "O taraf bozuk diğer taraftan bin." Omzunun üzerinden bana bakarak konuşan Balaban'a baktım. Gözlerimi devirip o kısma ilerleyip kendime çektim, anında açılmasıyla fazla oyalanmadan bindim. Bu sefer tam onun arkasında kalmıştım.

Esmer yakışıklımızın arkasına oturduk Ley işte, ne güzel eser şimdi onun kokusu...

"Komutanım yanlış anlamayın ama bir şey diyeceğim." Uğurcan konuştuğunda kafamı ön tarafa çevirdim, genelde Mehmet'in dediği gibi sadece yolu izlerdim. Konuşmazdım. Balaban da arabayı çalıştırmıştı çoktan.

"Söyle." Sesindeki sert ton çok yerindeydi. Öyle yeni bir genç sesi değildi. Tok, güçlü ve yerlerinde vurgulu. Kendini yetiştirmiş bir insandı. Oturup çok detaylı konuşmamıştık ama hareketleri ve konuşmasından belli ediyordu.

"Bu tip araçlar burada fazla dikkat çeker komutanım." Dedi sakince. "Herhangi bir olayda açık hedef haline gelebilirsiniz." Uğurcan'ın da fikirleri benimle aynıydı yani.

"Biliyorum." Demişti sakince. "Başka bir araç satın aldım o gelene kadar bununla idare edeceğim. Yani sadece birkaç gün duracak sonra gidecek."

"Anladım komutanım." Derken Uğurcan da kafasını sallamıştı. "Yoksa yani bu arabaya can feda. Aşırı iyi kasa." Diye devam etmişti. Klasik arabalar ve erkekler.

"Çok iyi değil, ara modeller ile yeni çıkan kasaları daha iyi. Bu biraz şanzıman açısından sıkıntılı."

Esmer güzelimiz arabadan da anlıyor Ley, daha nelerden anlar kim bilir?

"Şanzıman yıl geçtikten sonra çürüyor komutanım, her araç aynı. Beş yıldan sonra tekliyor hepsi."

"Öyle ama bu tip araçlarda markaya da veriyorsun parayı, biraz daha götürmesi gerekir diye bekliyorsun."

"Tabi komutanım haklısınız. Dağ tipi araç ya biraz da ondan yakıyor bu devreleri. Normal asfalt yoluna alışık değiller."

"Anlar mısın detayından?" Diye sormuştu. Uğurcan sırıtarak Balaban'a dönmüştü, yana döndüğü için koltuk arasından görüyordum sırıttığını.

"Ayıpsınız komutanım, babam sanayici benim. Arabaların içinde büyüdüm." Balaban da ona doğru dönmüştü.

"İyiymiş." Dedi. "Yeni gelecek olanda birkaç bakılması gerekenler var birlikte bakarız o zaman?" Uğurcan başını sallamıştı.

"Hallederiz komutanım, rahat olun siz." Arkama yaslanıp fazla muhabbete katlanmadan yolun bitmesini bekledim. Aralarında birkaç tane daha anlamadığım araç donanımı ile ilgili konudan sonra Uğurcan omzunun üzerinden, koltukların arasından bana döndü. "Sevil öğleden sonraya uçak bulmuş, ben havaalanına gidene kadar inmiş olabilir." Gözlerim penceren öne çevrilince dikiz aynasında ilk duraksadım. Kısık gözleri sert yüz hatlarıyla sadece araba kullanıyordu Balaban. "İstersen gel benimle oradan seni istediğin yere bırakırız." Uğurcan'ın teklifini gözlerimi dikiz aynasından çevirdikten sonra reddettim.

O arabayı sürerken olan sert hatlar başka yerlerinde de vardır be Ley, şöyle aşağılarda... Baya aşağılarda.

"Tek giderim ben." Dedim kısa keserek.

"O zaman komutanımızı sen ustaya götür çünkü havaalanına gelip gitmem uzun sürer. Usta kapatır o zamana kadar." Dedi Uğurcan da.

"Fark etmez."

"Fark etmez bir cevap değil Leyli." Kaşlarımı çatarak ona döndüm bu sefer, bu kadar uzun süre dikiz aynasından Balaban'a baktığıma da inanamıyordum.

Ne var Ley? Kocamıza bakıyoruz burada, ay kocam dedim duydun mu? Allah söyletti herhalde.

"Bugün siz ikiniz sınıyorsunuz beni cidden bak." Diye homurdandım. "Biri kalkmış Adana'dan geliyor sanki bir şey varmış gibi."

"Evet, veya hayır Leyli, evet veya hayır. Uzatma." Sadece ama sadece gözlerimi devirdim. Yaptığım tek şey buydu.

"Ben ineceğim birazdan merkezde ne yaparsan yap Uğurcan." Dedim.

"Havalimanı merkeze terste kalıyor subay." Dedi Balaban dikiz aynasından bana gözleri değerek. "Uğurcan'ı ayrımda bırakacağım." Bende bakışlarımı ona çevirdiğimde göz göze geldik dikiz aynasından. "Ustaya da sen götüreceksin beni zahmet olmazsa eğer." Sabrım sınanıyordu hissediyordum, cevap vermeden gözlerimi kendi camımdan dışarıya çevirdim. Derin bir of çektim içimden, derin.

"Tamam komutanım."

Araba biraz ilerledikten sonra yarı merkez sayılabilecek bir alanda durdu, sağ tarafta minibüsler falan vardı. Minibüs ve otobüslerin durak yeriydi burası. "İşimiz biterse sizi ararım birlikte geçeriz lojmana." Balaban Uğurcan'a dönerek konuşmuştu.

"Tamamdır, size kolay gelsin komutanım." Bana dönerek göz kırptığında göz devirdim. O arabadan indiğinde ilerlememizi bekledim ama araba ilerlemedi o esnada Uğurcan minibüslerin tarafından kaybolmuştu. Bakışlarımı çevirdiğimde dikiz aynasından tekrardan göz göze geldik.

"Şoför olduğumu hiç sanmıyorum subay." Kaşlarım çatıldı.

"Efendim?" Diye sordum sakince, duymamış gibi yapmıştım.

"Öne gel Kızıl." Tam ağzımı açmıştım ki söze girdi, tek kaşını kaldırarak. "Bugün yeterince tartıştım seninle zaten." Derin bir nefes alıp kapımı açtım, arabanın arkasından dolanıp ön tarafa geldiğimde açıp oturdum. Bunun bir görgü kuralı olduğunu biliyordum o yüzden uzatmamayı tercih etmiştim. Ayrıca ben onunla sizli konuşurken o neden senli konuşuyordu. Aklıma onun benim üstüm olduğu gelince durdum. Üst o, alt ben.

O neydi öyle... Tamam big boy, sen yeterki emir ver, yapmayan şerefsiz be Ley! Alt üst demişken fiziken de alt üst mü olsanız acaba? Sadece fikir yani.

O da bindiğim gibi hareket etmeye başlamıştı araba. Kemeri yandan çekip taktığımda önüme döndüm, buradan kokusu daha derin geliyordu. Okyanus kokusu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes almayı es geçtim, yakalanabilirdim.. "Teşekkür ederim." Dediğinde ona doğru döndüm.

"Bana mı dediniz komutanım?"

"Evet?" Şaşırmış gibi bir yola bakıp sonra bana çevirdi bakışlarını.

"Neden teşekkür ettiniz anlayamadım komutanım?"

"Sabah banyonu kullanmama izin verdiğin için." Gözlerimi çekip başımı salladım.

"Önemli değil komutanım. Sadece yardım ettim." Yolun geçmesini beklerken bir ayrımdan döndü, kaşlarımı çatarak yana doğru döndüm. "Merkez diğer tarafta, yanlış döndünüz komutanım." Avuç içiyle döndürdüğü direksiyonu toparlarken bana kısa bir bakış atıp önüne döndü.

"İlerde bir yere uğramam gerekiyor, sorun olur mu senin için?"

"Uzun mu sürecek komutanım? Fazla vaktim yok benim de." O şerefsize bir an önce gitmem gerekiyordu çünkü takıntılı bir saat manyağıydı kendileri. Vaktinde gitmezsem sorun çıkarırdı.

"Yok, beş on dakika falan. Şu arabanın bir parçasını sormam gerek."

"Peki komutanım, sorun yok benim için." Uğurcan ile konuştukları şey olmalıydı, dinlemediğim için anlamamıştım zaten.

Sen ne kadar uslu bir şey oldun öyle Ley? Tabi bu esmer güzele yakalanınca uçup gidiyor değil mi her şey? Haklısın be kızım... Haklısın.

Aradan geçen yollardan ve vakitten artık sıkılıp Balaban'a doğru döndüm. "Gelmedik mi daha komutanım?" Diye sordum çünkü gitmem gerekiyordu o herifin yanına ve bu yol uzadıkça uzamıştı.

"Yolu karıştırdım az önce şimdi doğru yoldayız." Ona döndüm.

"Yanlış yolda mıydık? O kadar zaman geçti ama komutanım." O da bana baktı tekrardan.

Salak ama bu esmer güzeli Ley, olsun, salaklıkla yatak başka sonuçta. Biz dışıyla ilgileniriz içini siktir et.

"İşin önemliyse geri dönebilirim seni bırakıp devam ederim. Bana adresi verirsen de olur." Derin bir nefes çekip tekrardan önüme döndüm. Cevaplamadım onu. "Önemli mi diye sordum?"

Yes big boy, önemli tabi! Sen bizimle taşşak mı geçiyorsun da diyebilirsin bu sefer izin verdim Ley.

"Hasbin Allah." Kendi kendime mırıldanıp başımı camdan tarafa doğru çevirip gözlerimi kıstım.

"Sorumun cevabı bu değil sanki subay?"

Sinirlenip ona doğru döndüm. "Sorunuzu cevabı, önemli olmadığıydı komutanım. Sadece bana sorsaydınız bir şekilde tarif ederdim, karıştırmamış olurduk. Navigasyonlar buranın ara yollarını işlememiş olabiliyor ara sıra." Omzunu kaldırıp indirdi.

"Benim yaptığım bir şey yok." Dedi gayet normal bir tonlamayla. "Gelmedik mi dedin yolu karıştırdığımı söyledim şimdi de doğru yoldayız dedim. Sen sanki bana sinirlendin gibi hissettim."

Einstein bu esmer güzeli Ley, tam hem de.

"Neden yanlış yola girdiğimizi söylemediniz komutanım?" Diye çıkıştım, gözlerimiz birbirindeydi. Ben sabreden o ise sabrının sonuna gelmiş gibiydi. "Sorsaydınız navigasyondan bakardık en azından birkaç ara yolu düzeltebilirdim."

"Benimle çok muhataba girmek ister gibi durmuyorsun da ondan." Durduğunda önüme baktım, kırmızı ışıkta durmuştuk. Ona doğru çevirdim kafamı.

"Sadece bir yerin konumunu söyleyecektiniz komutanım." İçimdeki sinir sanırım gözlerime oradan da ses tonuma yansıyordu gayet açık bir şekilde.

"Sana daha önceden çok sinirli olduğunu söyleyen oldu mu subay?"

Olmadı hayatım, sen ilksin. Başka şeylerin de ilki olmak ister misin? Mesela yatağımızın...

"Sinirli falan değilim komutanım!" Dedim başımı sallarken.

"Hı.." Derken bana doğru eğildi biraz, sol eli halen direksiyonun üzerindeydi. "Sinirlisin gayet de belli ama gücün yetebilene mi bu sinirin subay?" Kaşlarımı çattım.

"Ne demek istediğinizi anlamadım komutanım?" Gözlerindeki o kızıllık mükemmel bir manzara sunuyordu gözlerime. "Ayrıca size olan saygımı bozmak istemiyorum ama sürekli benim karakterim hakkında yorum yapmanız benim açımdan hiç etik değil." Olabildiğince saygı çerçevesinde konuşuyordum.

"Sen yeni tanıdığın insanların karakterini merak etmez misin?" Çenesiyle beni işaret etti. "Sende benim yeni tanıdığım bir insansın."

Gözlerim hafifçe kısıldı. "Beni yeni tanıdığınızı hiç sanmıyorum komutanım." Onunda gözleri kısıldı fakat ayrı bir şey var gibiydi. Merak?

Evet, söyle bakalım nereden ulaştık buna? Biz çünkü herifin esmer teninden başka bir şey düşünmüyorduk en son.

"Nereden böyle bir kanıya vardın subay?"

"Lakabımı biliyorsunuz komutanım... Bunu sadece birliktekiler bilir. Hatta çok az birliklerdir bunlar." Kaşları hafifçe yukarıya çıkmıştı, anladığını belli eder gibi.

"Atandığım askeriyeyi araştırmış olabilirim." Arkadan gelen korna sesleri ile geri çekildi ve arabayı hareket ettirdi. Bende kollarımı göğsümde birleştirip iyice arkama yaslandım.

Neden çekildi Ley, yapışmalıydı dudaklarımıza. Hunharca bir araba öpüşmesi yaşamalıydık şöyle camlara tavanlara vurmalı hem de!

Yollar yine devam ederken cebimdeki titreyen telefonu çıkardım, ekranda kayıtsız numara dururken ekranı açmadan kilit ekranından okudum. "Vaktin daraldı Leyli, çabuk ol." Derin bir nefes verip ekranı kapatıp cebime geri koydum. Cidden başka derdim yokmuş gibi bir de bununla uğraşacaktım.

Araba bir köyün girişinden geçtiğinde ismini okuyamamıştım. "Dediğim gibi kısa bir işim var istersen araba da kalabilirsin istersen de gelebilirsin." Araba iki katlı müstakil bir evin altında durduğunda kemerimi çözdüm, alt katı bir mağazaydı yani böyle lastik tamiri yapan bir yer gibiydi. Köy işi olduğu belliydi ama yüksek bir yer değildi. Üstü ev altı iş yeriydi. Buralarda bu tip evlerin olması normaldi.

"Yok, arabada duracağım ben komutanım, sigara içebilir miyim içinde?" Arabayı kapatmadan kemerini çözdüğünde arabayı istop etmeyeceğini anlamıştım.

Biz burada adamı yatağa atma derdindeyiz sen sigara içeyim mi diye soruyorsun zıkkım iç Ley!

Sigarayı da artık azaltmalısın Leyli'm. Ciğerlerine çok zarar veriyor.

"Sorun olmaz takıl kafana göre." Başımı salladığımda o kapısını açıp dışarı çıkmıştı, sağ aynadan baktığımda dükkânın içine girmişti kapıdan.

Cebimden sigara paketimi çıkarttığımda tek dalı dudaklarımın arasına yerleştirdim. Paketin içinde çakmak yoktu, ceplerimi yokladığımda olmayan zippom ile ofladım. Almayı unutmuştu, çıkarken içtiğim sigara yüzünden mutfak tezgâhının üzerinde unutmuştum. Sınanıyordum cidden. Eğilip torpidoyu açtım, altlarda kitapçıklar varken üst kısımda sigara paketini görmüştüm. Elime alıp içini açtığımda içinde çakmak vardı.

Sigaramın ucunu ateşleyip yaktığımda derin bir nefes aldım, arabanın içinde içmemde sıkıntı yoktu ama içmek istemiyordum. Kapımı açıp dışarı çıktığımda serin bir hava tenime işledi, montumu düzeltip arabanın yanında durduğu kaldırıma oturdum. Telefonumu çıkartıp baktığımda başka mesaj veya arama yoktu.

Sevil henüz bir şey yazmamıştı veya şimdilik bende onu aramak istemiyordum. Uğurcan zaten yanında olacağı için bir sıkıntı olmayacaktı fakat benim için zaman aleyhime işliyordu. O şerefsiz beklemem derse beklemezdi sonunda kabak benim başıma patlardı. İşleri çıkmaza sokmak istemiyordum en basitinden.

Sigaranın sonuna geldiğimde kaldırıma bastırıp söndürdüm. Ayağa kalktığımda arkamı silerek kapının kolunu tuttum ama açamadan gelen kapı sesiyle arkamı döndüm. Balaban dükkandan çıkarak hızlı adımlarla yanıma gelmişti. "Sıkıldın mı?" Diye sorduğunda başımı salladım.

"İçerde sigara içmek istemedim komutanım."

Ne uslu bir kedi oldun ama... Bu usluluğu istemediğimiz tek yer var ama değil mi Ley? Mesela esmer yakışıklının yatağı.

"Anladım." Bana doğru geldiğinde başımı kaldırdım. "İlerde bir dükkân var su alacağım gelmek ister misin?" Sağa sola doğru çevirdim kafamı. "İstediğin bir şey var mı peki?" ne kadar ince düşünse de mutfaktaki tartışmamızı atlayamıyordum.

"İstemiyorum, arabada bekliyorum ben komutanım." Anlayışla başını salladığında o arkamdan geçerek gitti bende arabanın içine bindim. Kemerimi takarken o da çoktan evin yanından ileriye doğru gitmeye başlamıştı.

Saate gözüm kaydığında ise dörde yaklaştığını gördüm, umarım yetişebilirdim. Bacağım hafiften titrerken sakinleşmeye çalışıyordum, kısa sürmüştü ki bir patlayan ses duydum. Kaşlarım çatılırken hızlıca kemerimi çözdüm. Elim pantolonumun arkasına giderken silahımı çıkarttım. Silahsız çıkmak gibi huyum yoktu.

Kapımı açıp çıktığımda, patlayan sesin Balaban'ın gittiği taraftan geldiğini anlamıştım. Kapıyı sessizce kapatıp bir iki adım attım, evin arka kısmına temkinli adımlarla ilerledim tekrardan aynı sesi duyduğumda adımlarımı hızlandırdım. Arka arkaya sıralı birkaç ev vardı, aralarından geçerken etrafı kolaçan ediyordum. Üçüncü evi dönerken sağıma doğru yöneliyordum ki bir bedene çarptım.

Aniden kolum dirseğinden tutulup çevrilmeye çalışınca elin bileğini tutup aynı anda kendime çektim ki arkamı döndüremedi. Nefes nefese kafamı kaldırdığımda görmeyi beklemediğim gözleri gördüm. "Komutanım?" Dedim. O da nefes nefese bana bakıyordu kaşlarını çatmıştı hafifçe.

"Kızıl?" Dedi o da sorarcasına. Sonrasında bileğini tuttuğumu fark ederek elimi çektim, o da yeni fark eder gibi ellerini çektiğinde karşı karşıya kaldık. İkimizin de sağ elinde silah vardı. "Sese gidiyordum."

"Bende ona gidiyordum."

"Bu reflekslerin sadece diğerlerine mi özgü?"

Ne dedi yine bu esmer güzeli Ley? Bize imalı imalı laf mı soktu gene? Başka şeyler de sok-.

"Anlamadım komutanım." Derken tamamen bahsettiği şeyden kaçıyordum. Elbette anlamıştım, dün gece olan o herifin beni kıstırmasından bahsediyordu. Orada ondan kurtulmamandaki sebep sadece babamı göstermesiydi.

"Sen bazı şeyleri o kadar iyi anlıyorsun ki Kızıl." Sesi kısıktı. "Ve bende senin anladığından kendi adım kadar eminim."

Tam konuşacağım esnada tam arkamdan gelen aynı ses ile Balaban'ın önüme geçmesi anında oldu, elini karnımdan tutup arkasına çekmişti doğrusu. O kısımda duramayıp öne doğru baktığımda küçük birkaç çocuk gördük.

Karnımıza temas etti Ley! Ay! Bizi korudu yiğidimiz, esmer güzelimiz! Bize evlenme teklifi etti resmen, bize bize. İnanamıyorum Ley! İnanılmaz!

Gözlerim çocukların arasında dolaşırken ellerinde olanda duraksadım. Torpil miydi o? Derin bir nefes verip silahımı belimin arkasına yerleştirdim, Balaban da aynı şekilde silahını beline koyduğunda küçük çocuklar bize bakıyordu halen. "Ne yapıyorsunuz lan siz?" Balaban bir anda onlara yürüdüğünde çocuklar yerinde durmuştu.

"Torpil patlattık abi." Dedi küçük erkek çocuk. Balaban onlara ilerlediğinde diz çöküp aynı boya geldi. Saçlarını hafifçe dağıttı.

Ay şu görsele bak be Ley? Biz bu adamla evlenmek ve kucağına üç çocuk vermek istiyoruz be kadın!

"İyi halt yiyorsunuz." Gülmek istedim ama kafamı hafifçe çevirip dudağımı dişledim. "Yok, mu sizin topunuz falan ne bu torpil?" Elini onlara doğru uzatmıştı, torpilleri vermesini bekliyordu.

"Ya ağabey daha yeni aldık!"

"Ver dedim eşek sıpası." Parmaklarını tekrardan hareket ettirdiğinde çocuk istemeyerek elindekileri verdi. Balaban torpili aldığında diğer cebinden bir paket çıkarttı. Sanırım küçük çikolatalardan vermişti. Bir paketin içinde bir sürü olanlardan, her seferinde cebinde mi taşıyordu yoksa? "Al bunu dağıt arkadaşlarına da."

"Sağ ol ağabey." Dediğinde Balaban'ın elinden alıp arkasını dönmüşlerdi. Onlar giderlerken bende Balaban'a doğru ilerlemiştim. "Korkuttular." Diye mırıldandım.

"Bende sesi duyunca sana bir şey oldu sandım." Bakışlarımız kesiştiğinde gözlerindeki o rahatlama ifadesini görebilmiştim. Neden böyle olmuştuk ki... Sanki onda farklı bir şey vardı.

Bakışlarımızla anlaşabiliyorduk, ya da nasıl desem önceden beri tanışmış gibiydik. Kırmızı lekeleri öylesine gözleriyle birleşikti ki daha yakından görmek istedim o an. Ne yapıyordum ben? Bakışlarımızı bölen ben olduğumda ileriye bir adım atmıştım. O da oyalanmadan yanıma geldiğinde omzumun üzerinden bir baş uzunluğu kadardı fakat ondan da uzun gözüküyordu.

Yan yana yürürken onun telefonu çaldı, benim değildi. Balaban cebine uzandığında arabaya da yaklaşmıştık. "Efendim. Tamam. Askeriyeye geçince bakarım. Yok, şu an müsait değilim. Evet, evet... Tamamdır görüşürüz." Telefon konuşmasını sonlandırdığında arabaya da gelmiştik.

Ben kapımı açıp girdiğimde o da arabanın önünde dolaşıp yerine geçmişti hava da hafiften kararmaya başlamıştı. Telefonum titrediğinde elimi cebime atmıştım, ekranı kaydırıp açtığımda yine kayıtlı olmayan numaradan bir mesaj düştü. "Tek şansını da kaybettin, bundan sonra olacakları da kaldıracaksın." Dişlerimi birbirine bastırdığımda sinirimi alt etmeye çalışıyordum ama olmuyordu. Arabaya bindiğimde kapıyı sertçe kapattım, parmaklarımı şakaklarıma çıkarttığımda sertçe sıktım.

"İyi misin sen?" Balaban'ın sesini duyduğumda sertçe ona döndüm.

"Çok iyiyim!" Dedim bağırarak. "Aşırı iyiyim komutanım!"

Onunda kaşları çatıldı. "Bana karşı sesini yükseltebileceğini kim söyledi sana subay?" Kızıl gözleri gözlerime işlerken, yutkundum. Sınırlarımı bilmeliydim, dişlerimi birbirine bastırıp derin bir nefes aldım.

"Bağırmıyorum komutanım." Diye çıkıştım.

"Bağırıyorsun." İnanamaz gibi ona bakmaya devam ettim.

"Kusura bakmayın komutanım ama sabahtan beri sabrediyorum. Neden bana böyle davrandığınızı öğrenebilir miyim komutanım?" Dedim soru sorar gibi.

"Asıl sen neden böyle davranıyorsun?" Dedi benim gibi soru soruyordu. "Hiç bir şey yapmadım artık telefonda ne gördüysen sinirini çıkartmış olmalı. Kaldı ki bana bağıramazsın subay, ben senin üstünüm."

Duydun mu Ley, üstündeyim dedi. Bunu fiziken de yapmalı değil mi? Üstümüzde olmalı. Her daim.

"Peki, kusuruma bakmayın komutanım. Unutmam bir dahakine üstüm olduğunuzu." Kemeri çekip takarken tekrardan önüme döndüm.

Unutma Ley, unutturma da. Üstte o olsun sen altta. Yani...

Araba lojman yolunun sonuna geldiğinde yerimde toparlandım, tüm yol boyunca susmuştum. Bir ara Uğurcan Balaban'ı aramıştı eve geçtik biz diye. Bu da demek oluyordu ki Sevil benden önce lojmana girmişti. Araba binanın önünde durduğunda kemerimi çekip çıkarttım. Balaban da arabayı istop ettirmişti. "İyi geceler." Sesini duyduğumda sadece başımı sallayıp kapı kolunu tutmuştum ki tekrardan konuştu. "Operasyonlarda da böyle misin?" Saçma bir şey sormuştu ki omzumun üzerinden ona döndüm.

"Efendim komutanım?" Dedim sadece, gözlerindeki kızıllık geceye rağmen belli oluyordu. O da tüm yol boyunca sessiz kalmıştı, ara sıra sigara içmişti.

"Anlık mı düşünürsün hep subay?"

"Ne demek istediğinizi anlayamadım komutanım."

Ley sende hiç bir şey anlamıyorsun ha, kıtlık mı başladı sende?

"Komutanlarının verdiği her emri sorgulamadan kabul mu edersin subay?" Kaşlarım tekrardan çatıldı, göz devirmemek için kendimi zor tutuyordum orası ayrıydı.

"Komutanlarımın kötü bir emir vermeyeceğini her zaman bilirim komutanım." Sondaki komutanım kelimesini oldukça baskılı söylemiştim. Anladığını belli eder gibi başını salladığında bende onu izledim.

"İyi geceler Kızıl."

Sensiz hangi gece iyi olur be esmer güzeli...

"İyi geceler komutanım."

Garipti. Cevap vermeden arabadan indim, arkamdan da kapattım. Ben dış kapıdan girdiğimde onun halen daha arabadan inmediğini fark etmiştim çünkü kapı sesi gelmemişti. Merdivenleri es geçip asansöre bindiğimde son kata bastım. Uğurcanlara uğrayacaktım, Sevil orada olabilirdi. Asansör bastığım kata geldiğinde dışarı çıktım, Uğurcanların kapısının önünde Sevil'in ayakkabıları dikkatimi çekmişti.

Fight to fight Ley, hazır ol kızım.

Kapıya ulaştığımda zile bastım, içerden adım sesleri geldiğinde kapı kısa sürede açıldı. Kapı açıldığında ilk Uğurcan'ı gördüm, yanında ise kollarını göğsünde bağlamış Sevil duruyordu. Özlemiştim köpeği. Uğurcan üstünü değişmemişti, sabah giyindiği gömlek ve pantolon ile duruyordu.

Sevil de üzerine beyaz pantolon ve kısa göbeğine kadar gelen bir gömlek ile takım giyinmişti. O beni özlememiş gibi bir iki adım atarak kapı eşiğinden geçti, ayakkabılarını üstün körü giyip merdivenlere yönelmişti. Öylece arkasından bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım. Uğurcan başını iki yana sallayarak bana baktığında derin bir nefes aldım.

"Ne halt yedin bilmiyorum ama işin zor." Dedi. "Çok konuşmadı geldiğinden beri. Bıçak açmıyor ağzını resmen." Bu söylediğine kendi de inanmıyor gibiydi.

"Anladım... Sağ ol Uğurcan gidip aldığın için."

"Lafı olmaz. Bir şey lazım olursa gel." Demişti. "Bu konuyu da yine sessize alıyorum ama belli bir yere kadar tamam mı?" Başımı aşağı yukarı salladım.

"Tamam. Çok ses duyarsanız takılmayın."

"Leyli."

"Hadi iyi geceler." Elimi kaldırdığımda fazla uzatmadan merdivenlere yöneldim. Balaban aşağıdan yukarı o konuştuğumuz vakitte de gelmemişti. Niye gelmemişti ki?

Merdivenleri bitirdiğimde Sevil'in aynı şekilde kolları göğsünde bağlı kapının önünde beklediğini gördüm. Normal bir hızla kapıya ulaştığımda anahtarımı cebimden çıkartıp kapıyı açtım. İleriye ittirdiğimde Sevil ayakkabılarını çıkartıp içeriye girdi. Bende ayakkabılarımı çıkartıp içeri girdiğimde arkamı dönüp kapıyı kapattım ama saçım arkaya doğru çekildi bir anda.

"Bu saçları sana yolacağım dedim değil mi ben?!"

Show must go on Ley!

Komşular umarım gelmez ses için Leyli'm.

İşte başlıyorduk, adımın Leyli olduğu kadar emindim ki siniri geçene kadar tartışacaktık. Alışmıştık artık diyebilirdim.

***

Nasıldıı bölümm?

Leyli hakkında düşünceleriniz?

Karan hakkında düşünceleriniz?

Sevil hakkında ne düşünüyorsunuz?

Karan Leyli'yi rahat bırakacak mı dersiniz?

Araları nasıl?

Bu bölüm biraz daha onları işledik, askeriyeye ilerleyen bölümlerde gireceğiz.

Sevil ile Uğurcan peki?

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşça kalınnn :)

Yıldıza basmayı unutmayınnn, yorum yapmaktan çekinmeyin lütfen. Fikirleriniz benim için önemliii.

S.T.

:)