5. bölüm / 8
KIZIL GÖZLÜ KOMUTAN5. BÖLÜM: ZİHNİN İKİ YÜZÜ
Bölümler 8Şu an: 5. BÖLÜM: ZİHNİN İKİ YÜZÜ
- 1 1. BÖLÜM: GERÇEKLERİN ÖZÜ8.269 kelime
- 2 2.BÖLÜM: AİLE DİZİMİ8.561 kelime
- 3 3. BÖLÜM: DOSTLUĞUN KIYMETİ8.451 kelime
- 4 4. BÖLÜM: GEÇMİŞ TEK BİR AN8.587 kelime
- 5 5. BÖLÜM: ZİHNİN İKİ YÜZÜ9.161 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. BÖLÜM: İZİNSİZ UYARI9.286 kelime
- 7 7. BÖLÜM: AŞKIN SINAVI8.704 kelime
- 8 8. BÖLÜM : GEÇMİŞE SON BİR KEZ BAKMAK7.888 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MERHABALARRRR ❤️
Nasılsınızz, neler yapıyorsunuz? Diğer hikayeme de göz atmayı unutmayın lütfen... Umarım severek okuyacağınız bir bölüm olur 🫠
Bu hikaye geçen her şey hayal ürünüdür, gerçek kişi ve kurumlarla bir bağlantısı bulunmamaktadır.
Yayınlanan Tarih: 18.08.2026
Buyrunuzz bölümeee 💃🏼
***
📌
gül pembe, barış manço.
ıslak ıslak, barış akarsu.
sezenler olmuş, yeni türkü.
***
Ellerim titrerken usulca ekrandaki videoya tıkladım. Yüreğim adeta kuş gibi çarparken, yutkundum. Babam vardı videoda, son görev yeri Hatay da olan askeriyenin koridorundaydı. Bu koridoru hiç yakından görmemiştim sadece fotoğraflarda tanımıştım. Postallarının sert sesi koridorda yankılanırken bir aşağıya bir yukarıya yürüyordu. Elleri arkasında çapraz şekilde bağlıydı.
Çocuk aklıma düşen ilk görüntülerde böyleydi. Asker üniformasının içinde, sakalları ve saçları kısa kesim, heybetli olan babam. Demirden bir zırhı olduğunu düşünürdüm çoğu kez çünkü sırtı hep dik başı hep öndeydi. Alnının yere değdiğini sadece secdede görürdüm. Kocaman kapının aralık olan kısmından baktığım o anlarda dudaklarından dökülen dualarla namazını kılardı.
Benim babamın alnı kaç gündür soğuk mermere yaslanıyordu?
Saymadın Ley.
Sayamadın Leyli’m.
Heybetliydi benim babam, gücü kuvveti yerindeydi yaşı olsa da. Her zaman antrenman yapar hiçbir işten kaçmazdı. Hep dakik, disiplinli, özverili bir adamdı. Yan yana geçirdiğimiz zamanlarda hep bir şeyler anlatır bilgili olmamı sağlardı. Ben aslında mesleğiyle geç tanışmış bir askerdim oysa babam beni çocukluğumdan beri bir asker gibi yetiştirmişti. Namuslu bir babanın kızıydım.
Dakikalar geçti. Bir dakika otuzuncu saniyede koridoru alan videonun kadrajına bir adam girdi. O adamı tanıyordum. Terörist elebaşı Ubeyd’di. Ağzından kulaklarına kadar bir şal ile yüzünü kapatmıştı ama ben o gözlerini ne kadar uzakta olsa tanırdım. O mahkeme günü babamın hüküm giymesini sağlayan herifti. Kalbim sıkıştı. Babam onun uzattığı o kâğıt poşeti aldı.
Video kapandı.
Bu delil mahkeme duvarlarında görünmese de o Pars şerefsizinin hüküm vermesi için yeterli bir kanıt olmuştu. Bana bunu neden atmıştı? O zaman anlayamadım hükmün temelini şimdi bana neden atmıştı? Dişlerim birbirine geçerken gözlerimi kapattım, elimin altındaki telefonu sıktım. Neden yapmıştı bunu babam? Neydi o? O piçin elinden aldığı kâğıt ne kâğıdıydı?
Ley, baban yoksa…
Saçmalama! O senin baban! Biliyordur! Baban yaptığı her şeyi biliyordur! Leyli’m.
Zihnimin ilk defa çalkalandığını hissettim. Neydi bu duygu? Pişmanlık, üzüntü, öfke,sinir… Hepsini bir bir sildim. İhanet. Kalbim göğüs kafesimde amansız bir şekilde çırpındı. Yapmazdı babam. Alnı secdeden kalkmayan bir adam vatanına ihanet etmezdi. Edemezdi. Ondan öğrendiğim her şeye bir kalem çekemezdi.
Yerimden kalkarken derin bir nefes aldım. Pars’ın en son gönderdiği o adrese gidecektim. Pars’ın karşısına çıkacaktım yıllar sonra. Bu bir yüzleşme olacaksa da olacaktı. O mahkeme günü bile onun yüzüne bakmadan çıkabilmişken şimdi bunu yapamayacaktım. Telefon ekranımı açtığımda konumun halen alenen yazdığını gördüm. O pislik binbaşının yüzünü görmek istemiyordum ama terliklerle de gidecek değildim.
Bence de Ley, şıpıdık terliklerle gitmek oldukça mantıksız. Ayrıca pislik demezsek şu koca adayımıza.
Bizi hainlikle suçladı! Mantıklı düşün.
Mantıklı düşünen sensin ben değilim ki. Kötü tarafı düşünmek benim işim bu.
Yukarı çıkmak için apartmana tekrardan girdim bu sefer sessiz ama hızlı adımlarla en üst kata kadar çıktım. Evimin kapısının önünde geldiğimde ayakkabılarımı raftan alarak yere bıraktım ve hemen terliklerimi çıkarıp ayakkabılarımı giydim. Doğrulduğumda anahtarı her zamanki yerine bıraktım. Anahtar için Sevil’e kısa bir mesaj atmayı aklımın köşesine yazdım. Unutursam beni dövme ihtimali yüksekti. Evin içine girmek için başka bir sebebim yoktu.
Emin misin bunu yapmaktan Leyli'm?
Bu kar tanesi neden hep iyilik meleği?
Benim de işim bu, unuttun mu?
Ayakkabılarımı giyme işim bittiğinde eğildiğim yerden doğrularak kalktım. Merdivenlere yönelip hemen tekrardan inmeye başladım, o şerefsiz bu akşam rahat nefes alamayacaktı. Bahçenin kapısından çıkarak merkeze bağlanan yere doğru yürüdüm. Bu gece bana bunu atmasının sebebi neydi öğrenecektim. Merkeze yaklaştığımda açık tek bir taksi durağı gördüm.
Başka da yoktu zaten. Oraya yaklaştığımda kulübede küçük televizyondan bir haber kanalı izleyen yaşlı bir amca vardı. Tanımıyordum. Camı tıklattım hafifçe, bakışları televizyondan kalkıp bana döndü. Beyazlamış saçları vardı ve sakalıda öyleydi. "Buyur kızım." Dedi gözlüklerini gözünden indirip bana bakarken. Masanın ucundaki kumandayla da televizyonun sesini kısmıştı.
Çok fazla taksi ya da otobüs kullanan bir insan değildim. Sadece işime gider eve dönerdim. Gerekli ihtiyaçlarımı da buradaki bakkal ve fırın tarzı yerlerden hallederdim. Çoğu zaman görevlerde olduğum için işim denk gelmezdi fazla.
"İyi akşamlar amca ben merkezde bir adrese gideceğim de, taksi var mıydı?" Yerinden toparlanırken televizyonu tuttuğu kumanda ile kapattı.
"Tabi kızım, geç sen şurada araba." Eliyle gösterdiği yere baktığımda tek bir taksi olduğunu gördüm.
Adımlarımı sessizce atarak oraya yol aldım. Sevil'e inanmayacağını bilsem de hava almaya çıktığıma dair kısa bir mesaj yazdım ve yolladım, o şerefsizle bizzat kendim ilgilenecektim. Ne karın ağrısı varsa benimle açıkça konuşacaktı.
Yine de iyi bir fikir mi Ley emin değilim, ben bile bir tekledim. Öldürmekle yaralı bırakmak arasında yani öyle düşün.
Ben arabaya bindiğimde yaşlı amcada şoför kısmına bindi, adresi ona göstermiştim. Merkeze kadar yarım saatten fazla yolumuz olduğunu biliyordum. Navigasyondan da bir taraftan takip ediyordum. Taksi normal hızla ilerlediği için yaklaşık kırk beş dakika da merkeze gelmiştik, burada ki kavşaktan dönerek sol taraftan ilerlemeye devam ettik. Yollar her zamanki gibi boştu.
Bu saatte Iğdır ıssız olurdu, sabahları da akşamları da. Kendi içinde kavrulan bir şehir demek burası için daha doğruydu. Benim gibi ıssızlığı kendine mesken edinmişti. Yalnızlık sadece ona iyi gelenlere kucak açardı. Bana ve benim gibilere…
Bilmediğim bir sokağa girdiğimizde beyaz renge boyanmış apartmanın önünde durduk. "Geldik kızım, adres burası." Dedi şoför. Etrafya aynı bina şeklinde dört tane daha apartman vardı. Bir siteydi. Buraya mı taşınmıştı? En son onu Ankara da bırakmıştım.
Düşünlerimden sıyrılıp, "Teşekkür ederim borcum ne kadar?" demiştim.
"İki yüz on altı lira ama sen iki yüz lira versen olur, kızım." Cebimde cüzdanım yoktu, alt dudağımı dişleyerek telefonumun kabını çıkarttım. Terlikleri değişirken keşke eve girseydim, cüzdanımı hiç değilse almış olurdum. Telefonun kabını açtığımda rahat bir nefes aldım, iki yüz lirayı çıkarıp şoföre uzatım. Son param da gitmişti.
Fakir mi olduk şimdi Ley?
Daha neler.
"Buyurun." Üzerimdeki son nakiti de vermiştim.
"Tamamdır kızım." dedi, başını omzunun üzerinden çevirdi. “İşin kısa ise bekleyeyim, bu saatte taksi geç gelir buralara.”
Başımı sağa sola salladım.“Sağ olun, daha taksiye ihtiyacım yok.” O da başını anlayışla sallamıştı.
Ben arabadan inerken taksi yine yola çıkmıştı. Beyaz renge boyanmış apartman beş katlıydı. İkişerli pencereler ve tek taraflı balkonları vardı cephelerinde. Üçüncü katın ışıkları yanıyordu yani daha doğrusu loş bir ışık vardı.Diğer katlarda siyahlık hakimdi. Onun katı olduğu apaçık belliydi. Bahçe kapısından içeri girerek apartmanın girişine yürüdüm, kapının yan tarafındaki duvarda yazılı isimler vardı.
Siteydi ama güvenliği olan bir yer olmadığı için içeri girmem kolay olmuştu. Üçüncü sırada olan ikili satırın birinde isim yazmıyordu. Oraya basılı tuttum parmağımı, büyük ihtimal onundu. Mesleğinin getirisi gizliliği esastı, güvenlikte olmadığı için ismini yazmaması mantıklı bir sebepti. Parmağımı basılı kısımdan almadan basmaya devam ettim kapının kildi açılana kadar. İki üç dakika geçmişti ki kapı tek olacak şekilde açılma kısmına basıldı.
Götelek uyuyordu herhalde, domuz uykusundan kalkması zor oldu.
Demir kapıyı itip içeri girdiğimde karşımda asansör kalmıştı. Asansörü es geçip mermer granitlerle kaplı merdivenlere yöneldim. Üst katlara bir göz atarak yavaşça çıkmaya başladım burada evi ne zaman tutmuştu bilmiyordum, bir yandan da gece yarısı olduğu için kimsenin uyanmasını istemiyordum. Cebimdeki telefon titrediğinde cebimden çıkarıp baktım, Sevil arıyordu.
Nerede olduğumu anlamış olmalıydı, bu saatte gidecbilecek en mantıklı sebebim burasıydı. İnadıma kan değmemeliydi. Gözüm kararıyor kim olduğumu unutuyordum ve Pars tam olarak o gözümün üzerindeydi. Her şeyin üzerinde olduğu gibi hem de.
Silahımı almamış olmak da omzuma yüktü. Kendimi rahat hissedemiyordum. Geçmişin saklı yaprakları beynimin oyuklarından içeri sızıyordu. Ürperdim ama kendimi hemen toparladım.
Sevil büyük ihtimal seni merak etti Leyli'm.
Merak etmesin kocaya kaçmadık, birini öldüürp döneceğiz en fazla.
Telefonumu sessize alarak cebime geri attım, o sırada üçüncü kata da gelmiştim. Sevil’e merak etmemesini içeren bir mesaj atmıştım işte ne uzatıyordu? Bunu yüzüne söylesem beni parçalardı. Her katta karşılıklı ikişer daire vardı. Mermer taşları izlemeyi bırakıp kafamı kaldırdığımda bilindik bir sima ile karşılaştım.
"Ne hoş bir gece sürprizi?" Yüzündeki alaycı sırıtışı yoktu. Beni beklemediğini yüz ifadesinden rahatlıkla okuyabiliyordum. Biraz da şaşkın gibiydi.
Göt oğlu göt.
Kollarını göğsünde birleştirmiş bir omzunu kapının pervazına yaslamıştı, bende merdivenleri bitirip merdivenin başında dikildiğimde karşı karşıyaydık. Onun üzerinde beyaz bir gömlek ile siyah kumaş pantolonu vardı.
Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı, göğsündeki düğmelerden birkaç tanesi açıktı. Saçları birazcık dağılmış alnına doğru dökülmüştü normalde jilet gibi arkaya tarardı.
Bandajı çıkartmış Ley ama eline sağlık morluklar tam yerinde, bir dahakine böyle çeneye çalışalım orası daha iş görür şansımıza belki hiç konuşamaz.
Yüzünde hastaneden çıkarken ki bandajları yoktu, öylece açık bırakmıştı yaralarını. Kötü bir haldeydi diyemezdim gayet düzgün karşımda dikiliyordu. "Sürpriz olmadığını benim kadar sende biliyorsun." Sesim normal bir tondaydı, onun kısık bakan gözlerine rağmen ben oldukça dik bir şekilde ona bakıyordum.
Bu malın bir şeyleri bildiğini hiç sanmıyorum ama bir şey demiyorum Ley. Fermuarımı çektim ağzıma tıp oynuyorum.
"Gel." Omzunu pervazdan çekerek bana bir yol açtı geçmem için. Gözlerimi kısarak pek emin olmayan bir bakış attım ona, bunu anlamış gibi derin bir nefes verdi. "İçeri gireceğini benim kadar sende biliyorsun Leyli. Uzatma." Adliyede daha fazlasını yapmadığım için anlık bir pişmanlık bünyemi esir almıştı.
Beni de aldı öyle bir pişmanlık, özgüvenine bak puştun.
Bu gece bana o videoyu atmasındaki amacı anlayamıyordum, ondan ayrıldığım yedi senede ben kendi dertlerimle boğuşmuştum. Mesleğim, sorgularım, görevlerim o kadar yoğundu ki kendime vakit bile ayırmamıştım. Aklanmıştım en nihayetinde. Kendi ellerimle kazıya kazıya çıktığım bu yolda kimseye ezdirmezdim ne mesleğimi ne kendimi. Hele ki karşımdaki bu kendini çokbilmiş sanan adamlara özellikle.
Adam dedin ya orada bir uzaklaştık senle Ley.
Bir şey demeden birkaç adım atarak eşikten içeri girdim, evin içine girdiğim gibi tüm tüylerim dikleşmişti. Huzursuz hissetmiştim o anda, sanki geçmişim karşımda bana acıyan gözlerle bakmıştı. Buraya gelmem bile sakıncalıyken şimdi onun inindeydim.
Metal kapının gürültüyle kapanması ile omzumun üzerimden arkama baktım. O ise sadece kapıyı kapatmıştı, çenesiyle içeriyi işaret etti. "İlerlesene, kapının önünde mi bekleyeceksin?"
Yok, be Ley, biz ne yoklukta bununla konuştuk gram anlamıyorum.
Siz evlenecektiniz Leyli'm.
Şimdi sana bunu sormadık kar tanesi, sessiz ol.
Adımlarım uzun koridoru bitirdiğinde sağ tarafta kalan oturma odasına girdim. Normal bir ev dizaynıydı hatta o kadar onun kalmayacağı bir zevkti ki bu. Onun ben ciğerlerini bilirdim, o asla böyle bir evde kalmazdı. Ya mecburi kalmıştı ya da kiralamıştı anlık bir şekilde. Arkamdan gelerek yanımdan geçti, koltukları işaret etti. "Geç otur." Dedi sakin bir şekilde.
Bu bize niye emir kipiyle konuşuyor? Emir kipyle döverim ben bunu ha.
Onun zevkleri zengin işiydi biraz daha. Normalde kaldığı eve gitmiştim, pahalı şaraplar, pahalı mobilyalar ve halıları vardı. Burası ise sıradandı asla onun olmayacak kadar absürt duruyordu.
Ferit için bir süreliğine kiralamış da olabilirdi. Bu şık daha mantıklı gelmişti bana. Salonda üçlü ve tekli koltuklar vardı, deri kaplamaydı. Balkona açılan bir kapı ve üçlü koltuğun arkasında cam vardı.
Belki o da fakirleşmiştir Ley, iyi tarafından bak olaylara.
"Ne yapacağımı söyleyip durma." Diye homurdandım. Deri kaplı kahverengi koltukların tekli olanına oturdum. Arkamda duvar vardı, pencere kısmından bilerek uzak durmuştum. O da bana bir şey demeden tam karşımdaki üçlü koltuğa oturmuştu. Önümde ise üstü cam altı ahşap bir orta sehpa bulunuyordu.
O ise üçlü koltuğun tam ortasında oturmuş bacaklarını iki yana açarak dirseklerini dizine yaslamıştı. "Sana bir şeyler dememem gerektiğini bazen unutuyorum işte." Bakışlarımı onda sabit tuttum.
Alzheimer zaar.
"Derdin ne?" hemen konuya girmiştim, kaybedecek vaktim de günümde yoktu. "Ne istiyorsun?" kahverengi gözleri kısıldı. Daha sonra rahat etmemiş olacak ki arkasına yaslanıp sol kolunu koltuğun üst kısmına doğru uzattı. Bir de bacak bacak üstüne attı.
Bir de değmeyin keyfime derse tam olur, kasılmalara bak patlayacak birazdan. Şirret herif.
"Ben zamanında bir kadına âşık olmuştum." Benim ise oturmam tamamen diken üstünde gibiydi, gibisi fazlalıktı hatta. Koltuğun ucuna kalçamı değdirmiştim sırtım dimdikti. Her an bir şey olacak gibi tetikteydim. Gözlerimi ondan ayırmıyordum olası bir şey olur diye tetik üzerindeydim. Buraya silahsız gelmem iyi fikir miydi onu düşünüyordum şimdide. "Oldukça da zekiydi... Hatta hayran olası bir zekâsı vardı." Gözlerini pencereden dışarıya çevirdi, bir iç geçirdi. "Zekâdan etkilenir misin?"
Niye Yeşilçam filmleri gibi pencereye bakarak konuşuyor bu? Biz orada mıyız? Ley cidden nasibin falan bağlanmıştı da bununla oldun sen. Tipe bak, zırto.
Parmaklarımı birbiri içine geçirerek sıktım bacaklarımın arasında. Sakin olmalıydım, her şeyden fazla hem de. "Siktiri boktan geçmişi konuşmaya gelmedim, derdin ne diye sordum. O videoyu bana neden attın?" Cümlemi duyduğunda bana döndü bakışları. Bir şeyler okumaya çalıştım ama boşunaydı kapalı bir kutu gibiydi karşımda.
Zamanında anlayamayan Leyli gibiydim. Genç, toy, habersiz, gerçek aşkı hayatta bulabileceğine inanan Leyli gibiydim. Hayat neşemi de o yıllarımda elimden koparıp almıştı. Beni vicdansız bir insan gibi def olup giderken avuçlarıma bıraktığı hayal kırıklarından sadece bir tanesiydi.
Mal gibi ne bakıyor bu da Ley, çarpacağım ağzının ortasına şaşıracak nevrini.
"Gözünde halen hain olan ben miyim?" Gözleri ardından bunu neden sorduğunu anlayamamıştım. Ne yapmamı beklemişti? Babamın bir videosu ile ona inanmamı mı? Koşup boynuna sarılıp sen haklıydın dememi mi?
Sırıttım. "Sen benim tanıdığım en şerefsiz insansın bir de bana hain miyim diye mi soruyorsun? Bunu tasdiklemek için mi çağırdın buraya beni? Emin ol tastiklerim." O da benim gibi sırttı.
Deli ettiniz iyice kendinizi. Deli ettiniz!
"Demek gönderdiğim video bile senin fikirlerini değiştirmeye yetmedi he? Söylene Leyli ben o videoyu gördükten sonra babana hüküm giydirdim, bu mu işimi yanlış yaparak beni hain yapan? Yoksa o videodaki adam mı bunu hak etti?"
Babana mı laf attı o?! Kıralım işte yine burnunu şunun! İbne!
"Sakın!" İşaret parmağım ona doğru kalktı. "Sakın babamın adını ağzına dolama, öldürürüm seni!" İki elini sakince yukarı doğru kaldırdı suçsuzmuş gibi.
"Ne kadar rahat değil mi? Beni bir hain olarak yargılayabiliyorsun ama babana yakıştırılması bile zoruna gidiyor. İnsanoğlu işte canına değmedikçe sesi çıkmıyor." Dişlerimi birbirine bastırdım, elerini aynı benim gibi bacakları arasındaki boşlukta birleştirdi. "Hadi ama Leyli, bana nefret eder gibi bakma." Gözlerindeki ışıldama nefretin ışıldamasıydı. Biz düşman olalı saat çoktan yedi yılı geçmişti.
Ona olan sevgim ve aşkım bitmişti, siyah kalemi üzerine çekerken bir gram olsun dahi düşünmemiştim. O gitti ve bende bittim. Basit ve yalın. Bu kadar.
Gözlerimi gözlerine çevirdim. "Senden nefret ediyorum." Tükürür gibi çıkmıştı ağzımdan.
"Bir zamanlar bana kalbini veren kadın mı benden nefret ediyor?" gözlerindeki o inanmama ifadesi umarım benim yanılgım ile ortaya çıkmıştır.
Bu göteleğin kafasına sıkalım demiştim o zaman yanılgı falan kalmaz!
Dudaklarımın arasından 'hah' der gibi bir ses çıktı. "Geçmişin hatası işte." Kaşları anlık bir şekilde alnına kalkıp inmişti onun, öyle mi dersin gibiydi daha çok bu hareketi.
"Geçmiş bizim için her şey olabilir ama asla hata olamaz Leyli. Hiçbir zaman olamaz." Gözlerindeki duyguyu okuyabildim. Özlem?
Üf bu götelek halen daha geçmişteki sizi özlemiş olamaz değil mi? Saçma sapan konuşturacaksın şimdi beni!
Konuşmamalısın Leyli'm.
Geldi yürüyen doğruluk abidesi, sen konuşma ben konuşabilirim!
"Sadete gel, uzatma. Buraya boş geçmişi konuşmaya gelmedim." Yeterince katlanmıştım bile ona.
"Bir kahve bile içmeden mi?" gözlerimi devirip yerimden kalkıyordum ki elini kaldırdı yine beni durdurmak için. "Tamam tamam,otur. Şakaydı."
Biz de MC4'ü götüne soktuktan sonra şaka desek? Düşün bir bunu, haberlere bile en şakamatik asker diye çıkarız. Vallahi bak düşün.
"Konuş." Sesim artık bıkmış gibi çıkmıştı.
"Ben kötü bir adam değilim Leyli." Bunu sadece dinlemiştim, sırıtmak bile gelmemişti içimden. "O davada baban hüküm giymek zorunda olmasa o kararı vermezdim." Dişlerimi birbirine bastırdım.
Benimle böyle açıkça konuşabileceğini ona kim söylemişti? Ben onun yüzünden yıllardır kendimi aileme kapatmıştım, karşıma çıkıp bunları nasıl diyebiliyordu ya da bu kadar rahat nasıl konuşabiliyordu? Mesleğimi, ailemi ellerimden kayıp gidecekken tutmak için amansız verdiğim savaşı böyle mi kapatacaktı? Haklıyım diyerek?
Ben elime silahı aldığımda on dördümde çocuktum. Kadın olduğum için yaptığım mesleğin her alanında kat be kat zorluğunu çekmiştim. Babamı kendi ellerimle karanlığa teslim etmiştim, kendimi o karanlıktan aklamaya çalışmıştım. Kimdi bunun sorumlusu? Kimlerdi?
"Benim babam Kıdemli Albaydı." Derken başımı sallıyordum. "Hayatının tamamını onlarca asker yetiştirmek bu vatana hizmet etmek için geçirdi. Sen benim babamın bileklerine kelepçe taktın." İğrenir gibi baktım suratına. "Hayır, Pars sen kötü bir adamsın. Hatta en kötüsü." Beni izledi yüzü ifadesizdi.
Bu gece poker face oynayacaktı Ley, kanma sakın. O sakinse sende sakin, o alevlenirse sende alevlen.
"Tamam, peki şöyle düşün." Dedi rahat bir tavırla, ben mesleğimde iyiysem o da benim kadar kendi mesleğinde iyiydi. Farklı bakış açıları vardı benim yoktu, yapmıştı ve bitmişti. Net. "O dava ya da o duruşma sıradan senden benden harici insanların olsaydı. Bir hâkimsin elinde bir kanıt var ve karar vermek zorundasın. Devletine ihanet edeni mi tutuklayacaksın yoksa olmayan bir şeye bel mi bağlayacaksın?" babama olan inancı bel bağlanmayacak bir durum muydu yani?
Yıllarca onun gibi bu devlette yaşayan insanları koruyan babam mı inanılmayacak adamdı?
Biz bunun götünü keseriz Ley, ne demek istiyor bu yavşak oğlu yavşak?! Sana inanmıyordu halen yani, kendini nasıl hala daha haklı görebiliyordu it!
"Bir kez daha babamı ihanet ile itham edersen kötü olur. O sesini keseceksin aileme karşı anladın mı?!" yine bilmezlikten geldi.
"Sende en sevdiğim özelliğin anlayıp dinlemendi Leyli, bu gece beni dinlemeyeceksen kapı orada." Elimi alnıma çıkarıp sertçe kaşıdım. Sinirlerim geriliyordu ve kahretsin birliyordum ki yapardı. Konuşmadan beni evden çıkartabilirdi ki ben bunu istemiyordum. Ben bu gece gerçekleri öğrenmek istiyordum. "Sigara içmek istersen iç." Gözleriyle masanın üstünü işaret etti, girdiğimde fark etmediğim bir sigara paketi vardı masanın üzerinde.
Götüne sokmayı tercih ederdik ama neyse!
"Senden gelecek bir şeyi ölürüm de içmem."
Ağzının içinde geveledi cümlesini. "Oysa ben senin elinden ölüme bile razıyım." Duyduklarım karşısında kaşlarım çatılırken yerinde doğruldu. "Kendime viski alacağım." Salonun içindeki ayaklı bir masaya yaklaştı, üzerinde kadehlerin olduğu bir şeydi.
Bak Ley kendi kulaklarınla duydun öldür dedi beni! Daha neyi bekliyoruz biz ya?!
Parmaklarımı alnıma çıkarıp şakaklarımı sıktım, kafam yere eğikti. Dirseklerimi dizlerime yaslamıştım. Kalbim zorlanıyordu, burada karşısında oturmak bile güçken neden bu saçma sapan diyaloglara giriyordu? Kanmak istemiyordum, kanmamalıydım, kanmayacaktım. Askeriyeden beri peşimdeydi, ilk silahı enseme dayarken de özür dilemişti.
Şimdi karşıma geçip böyle konuşması sadece beni kandırmak içindi biliyordum. O sevilmeyecek bir adamdı. O beni karanlığa gömmüştü bende onu o karanlıkta bırakmalıydım. Tekrar o karanlılığı aydınlığa çevirecek gücüm de inancım da yoktu.
Sakin ol Leyli'm. Sakin ol lütfen.
Onun içkisini alıp yerine oturmasını bekledim, orta masada benim tarafıma da bir kadeh bırakmıştı ama içmiyordum ben zaten. "Unutmadım." Dedi yerine otururken, gözlerimdeki o saçma ifadeyi bilerek bunu söyleme ihtimali yüksekti. "Sadece misafirsin ve ikram etmeseydim ayıp olurdu." Kendi kadehini orta sehpaya bırakmadan kalktığı yere geri oturdu. Benim ise gözlerim onu izliyordu sadece.
Götümün kenarı bizim içki içmediğimizi unutmadığı için düştük belki ha şimdi, götelek!
O içkisinden bir yudum alırken sakinleşmeye çalışıyordum, aldığım nefes bile boğazımdan geçmiyordu. "O videodaki adam Ubeyd, kırmızı listelerde ismi olan bir adam. Askeriyede hatta dağlarda benden daha fazla bilgi sahibisindir o adam hakkında. Dağdan inmeyen bir birliğin en üstü, çoğunlukla İran ve Irak asıllı yurt dışı bağlantılarında aracı durumda." Dedi. "Aranan Ast Pençe Otuz Sekiz kodlu operasyonun baş kaçağı." Biliyordum bunları, bir şekilde öğrenmiştim işte. "Babana verdiği poşetin içinde ne vardı biliyor musun?" bakışlarımı ona çevirdiğimde kaşlarım çatılmıştı.
"Ne vardı?" nefesim bir anda boğazımda takılı kalmış gibi hissetmiştim, her şeyin kötü olmasından ölesiye korkuyordum. Vereceği cevaptan korkuyordum.
Derin bir nefes aldı. "O günün üstünden geçen ikinci günde patlatacakları meydanın konumu." Dedi. Nefesim daralıyordu. Benim babam hain değildi.
Benim babam hain değildi. Değildi.
"Şifrelenmişti ama kırıldı benim karar verdiğim sadece babanın da o şifreyi çözecek kadar zeki bir adam olduğuydu, ben babanı haksız yere hüküm giydirmedim Leyli. Bunu hiçbir davamda yapmadım." Çenem seğirdi. "O adam da elini kolunu sallayarak askeriyeye girdi. Aranan o yandaş bizim sığınaklarımızdaydı. Albay Hasan Karadağlı ise iki gün geçmesine rağmen elindeki bu bilgileri herhangi bir üstüne bildirmedi." Dilim kurumaya başlamıştı bile.
Silahını alalım dedim sana, şimdi sıkardık kafasına bir tane rahat nefes alırdık işte!
Sesim kısık değildi, "Benim babam hain değil." Dedim.
Viskisinden bir yudum aldı, o benden daha rahattı. "Ben ona hain olduğunu söylemedim Leyli. Gördüğüm, izlediğim ne varsa sana söyledim. Davada savcıların yönlendirmesi de böyleyken ne yapmamı bekliyordun?" Başıma vuran ağrı ise gittikçe şiddetlendi. "Buraya çağırmam ise seninle bunca yıldır bunu konuşmak istemem." Kaşlarımı çattım.
Bunca yıl neyine beklemişti bu gavat?
"Sana inanmıyorum." Dedim, "Boşuna çağırdın beni." Yerimden kalkarken o da ayaklandı.
"Bir kez!" bağırması ile başımı kaldırarak ona çevirdim. Böyle bir çıkışma beklemediğim aşikârdı. Bardağını orta masaya bırakıp ayaklanmıştı o da, karşılıklı kalmıştık. "Hayatından beni çıkarırken bir kez olsun düşünmedin!" kahveli gözleri artık kararmıştı, onu dinlememem ona en büyük azaptı. "Evlenecektik biz Leyli! Nişan yüzüğü takmıştım ben parmağına! Bizim, nişan yüzüğümüz vardı!" dişlerimi birbirine bastırdım. "Bunu anlayabiliyor musun sen?!"
Ben dedim abi, Serkan abi gitti şakaya aldı işi şimdi ciddiye bindi. Yok dedi bulamazlar.
Anlamak istemiyordum, ben bir kere âşık olmuştum ondan sonra da bir daha kurtulamamıştım. Yiyip bitirmişti bu illet beni. Benim kalbim yoktu, gönlüm yoktu, virane yanan evlerin çatısı nasıl olmazsa benim de çatım yoktu. Kül olarak bırakmıştım... Ben hiçbir zaman bir ev olamayacaktım. Olmak da istemiyordum.
Ona tekrardan yenilemezdim, onu sevemez ona inanamazdım. O benim için aşkın illet bir şey olduğunu öğretmişti. Aklımın kıvrımlarına bir bir yazmıştım ben her heceyi, aşkın kör bir noktadan başka hiçbir halta yaramadığını. Sevdanın insanın içinde kötü bir yazgı olduğunu.
Gözlerimi gözlerine diktim. "Kanserdi o parmağım benim, çıkardım kurtuldum." Bastırarak söylemiştim. "Bu kadar basit!" güldü ama içten değildi, umursamaz bir tavır almıştı. Sonrasında ciddileşti yüzüme doğru eğildi, işaret parmağını iki kez göğsüme vurmuştu.
Bu temas beni heyecanlandırmadı aksine üzerimdeki bu kazağı yakmak istedim. Teninin değdiği her yerden vücudumu arındırmak istiyordum. "Köpek gibi âşıktım lan sana!" çenesinde seğiren bir kas yerli yerindeydi. "Bana kendini öyle nasıl tanıttın peki, eğlendin mi?"
Dedim sana sıkalım kafasına diye ama nerede? Sakalımız yok ki dinlenelim.
Sinirimi bozuyordu. "Kes sesini!" bir adım attı ama aramızdaki masaya takıldı.
"Sen kendini çok iyi gösterdin Leyli, kötüye kötü derdin, iyiye iyi! İşini hakkıyla yaparsın bir de! Karşındakini de öyle hakkıyla işini yapan ararsın değil mi? Yalandan başka bir sikim değilsin sen!" elimi uzatıp gömleğini avuçlarımın arasına aldım. Hiddetle kendime çektim onu.
Evet, lütfen, hadi, dövelim! En sevdiğim kısım!
"Dua et!" dedim bağırarak. "Dua et elime kanın bulaşsın istemiyorum!" elimi avucu içine alarak sıktı. Gömleği ile birlikte aramda kalmıştı. Eli elimden büyüktü ve daha soğuktu avuç içi benim elime nazaran.
"Bir zamanlar koynuna girdiğin adamdan mı istemiyorsun bunu?" elimi çekmek istedim ama sertçe tekrar çekti müsaade etmedi ondan uzaklaşmama. "Yalan mı? Hayaller kurduk biz, sevdik birbirimizi! Yaptığım bir doğrunun bedelini mi çektiriyorsun bana yedi yıldır?!" Gözlerindeki ifade canımı sıktı.
Gerçekten... Ciddiydi. Cidden bana olan aşkını halen korumuyordu değil mi?
İçine benim kaçmadığım kesin Ley, silkelenip kendine gel! Hiçbir şey değişmedi aynı yavşak oğlu yavşak o!
"Bırak!" elimi tüm gücümle kendime çektiğimde kurtardım hemen. Bana olan temasını sevmiyordum.
Sendelememişti ayakta gayet rahat bir şekilde duruyordu. "Gideceksin değil mi? Sen zaten en ufak zorlukta siktir olup gitmedin mi? İlk terk ettiğin hep ben olmadım mı zaten?" Yüzüme sanki iğrenç bir şeye bakıyormuş gibi buruşturmuştu.
Ne zırvalıyorsun sen be?
"Babamı aldın benden!" tüm gücümle bağırdığımda artık son raddemdeydim, ellerimi iki yanıma açmıştım. "Benim babamın üzerinde üniforması varken hain diyerek tıktın sen babamı içeriye?!" çıldırmış gibi bağırıyordum, boğazım ağrıyordu. "Tüm gururunu aldın ayaklar altına!" dayanmam buraya kadardı.
"Yanlış mıydı?!" o da bağırdı yüzüme doğru. "Geceden beri anlatıyorum sana yalan mı bu olanlar?!" ona inanmamı, düzgünce dinlememi bekliyordu halen daha ama asla. Ben benim babama hain diyen bir adamla devam etmezdim, konuşmazdım.
"Benim babam hain değil!" dedim tüm gücümle bağırmaya devam ederek. "Bir bildiği vardır!" son umut kırıntım vardı tutunduğum, öylece gözlerime baktı. Gelecek fırtınanın yıkımını bekledi ruhum.
"Yedi yıldır konuştu mu baban? Hayır. Susma hakkını kullandı." Dişlerim titredi, birbirine çarparken dudaklarım titredi. "Baban susma hakkını yedi yıldır kullanıyor Leyli." Gözlerime dolan yaşları geriye itmedim. İtemedim. Sabrettim. Boğazımda büyüyen yumruyu yok saymak istedim. Bilmediğimi mi sanıyordu yoksa yüreğimi daha da mı yakmak istiyordu kestiremiyordum.
Sakın ol Leyli'm. Baban hep derdi ki, Haklıysan sakin ol ki ilahi adalet seni bulsun, bunu unutma. Öfkenle değil sabrınla hareket et.
Titreyen parmağım yanımdan kalktı. Titriyordum. "Benim... Babam... Hain... Değil." Yutkundum, parmaklarım hissettiğim karıncalar bile üşümeye başlamıştı. "Ben... Hain... Değilim."
Bakışları elime düştü, vücudumda oyalandıktan sonra gözlerime çıktı. "Leyli." Bana doğru gelmek isterken irkilerek geri çekildim. Bedenimde bir üşümenin büyüdüğünün farkındaydım. Geliyordu bu his sanki hiç gitmemiş gibi. Ben seni asla bırakmam demiş gibi. Omuzlarımın üzerine ağırlığını bırakmış yerin altına sokuyordu beni acımadan.
Aklıma gelenle, "Senin kardeşin de hapiste!" dedim. "Senin kardeşin de mi hain o zaman?!"
"Ferit başka bir konu." Yanıma gelirken elimdeydi bakışı. "Tamam, sonra konuşuruz onu da dur tenin beyazladı Leyli, bakayım dur." Kendimi geri çektim bana yaklaştıkça, oturduğum koltuğa doğru geriye kaçıyordum artık.
"İstemiyorum!"
Bize sakın dokunmasın Ley, yine çamaşır suyu alıp yıkanmak istemiyorum.
"Leyli!"
Geriye gitmenin bir faydası olmadığını anladığımda, "Gideceğim!" diyerek yanından geçerken elimi tuttuğu anda yüzüne attığım bir tokatla sendeledi.
Elin dert görmesin be, ne güzel yapıştırdın Ley. Oh içimin yağları eridi.
Güçsüz parmaklarım uyuşmaya başlarken iki yanıma düştü. Ellerim yanımda yumruk olurken kirpiklerim titredi. Yüzü soluna dönerken sadece baktım. Göz göze geldik sonrasında onun bakışlarında ne vardı okuyamıyordum ama benimkiler dolu doluydu. Bana yeniden bunları yaşatmaya hakkı yoktu. "Benim babam." Dedim. "Hain değil." Göz göze geldik.Göğsümdeki yıkım nefesimi hızlandırdı. Anladı.
İyi olmadığımı bu konuyu konuşmak istemediğimi fark etti. Ondan sonra yaşadıklarım bünyemde ağır bir travma sonrası kaygı bozukluğu bıraktığını sezdi. Bakışlarında onu tanıdığım onca senenin kırpıştırması vardı. O zamanlar derdi ki, Sen bana bak ben seni anlarım, ihtiyacım yoktu şimdi anlamasına.
Duraksadı ama ona attığım tokatı umursamadı. "Tamam." Dedi sakince. "Tamam değil. Gel bir otur." Başımı salladım iki yana doğru hızlıca. "Leyli!" derken sesini yükseltti. "Bembeyaz oldun, ne sorunun var?!" gözlerindeki endişeyi gördüğümde irkilerek kendime geldim.
Bakışlarım ellerime döndüğünde korktuğum o günlere döndüm sandım. Bir sorgu masasında ellerim kelepçeli karşımda bir adam ile sorgulanıyordum. Parmaklarım beyazlamış tırnaklarımın görünen kısmı tamamen mor olmuştu. Bu rengi biliyordum, ölü beyazı. Gördüğüm onlarca ölünün teni de böyle oluyordu.
Morluk tırnaklara ulaştığında ellerinin üstündeki damarlar o beyaz tende rengârenk olurdu. Bumbuz bir soğukluk ellerimden başlayarak enseme kadar ilerlerdi. Ben ise bu ölüm soğukluğunu kendime mesken eylerdim.
"Gideceğim." Ellerimi sıkarak yanından geçtim. "Gideceğim." Tekrarlayıp duruyordum kendimi ama eğer buradan çıkamazsam daha kötü olacaktım.
O ise yine dik durarak karşıma geçti. "Tamam! Tamam! Gideceksin, otur bir düzel sonra!" ellerini uzattığında kollarımı çektim.
"Dokunma bana, gideceğim."
"Sikeyim!" dedi hırsla, gözlerindeki o endişeyi anlamıştım. "Tamam, gideceksin ama sonra önce düzelmen lazım!"
Kendimin farkındaydım, dağlarda da böyle oluyordu ara sıra. Bünyem sanki hipotermiye girmiş gibi üşüyor anında beyazlıyordu. Sadece... Sakinleşmem lazımdı. Gözlerimi kapatıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. İyiydim. İyiydim. Ne kadar süre nefes alıp verdim, içimden saydım bilmiyordum.
Önüme doğru uzatılan bir bardak ile başımı kaldırdım, Pars'ın endişeli kahverengi gözleriyle karşılaştım. Endişenin altında yatan bir acıma vardı. Bardağı almadım, eli alınmadığı yardımca usulca indi bakışlarım onu takip etmişti. "Ne yaptılar sana?" mırıldanması ile göz göze geldik tekrardan.
"Ben."
"Ne yaptılar sana dedim." Sesindeki ince serzenişi anlamıştım.
Acımadım. "Baban bir hain olmakla suçlandığında onun kızı olarak anılan bendim." Gözlerinde bir şeylerin yerine oturduğunu fark etti. Yerimden kalktığımda o da hemen kalkmıştı. "Bir daha karşıma çıkma Pars. Benim seninle defterim kapandı. Bitti." Yanından geçerken sessizce gitmeme izin vermişti.
"Ferit masum." Dedi ben kapıya yaklaştığımda. "Onun için tanıklık edersen... Davası düşecek." Omzumun üzerinden ona baktım. "Seninle beraberken aldığım son dava, eğer o tarihlerde bir tanıklık edersen kurtulur." Gözlerimi kapattım. "Yardımına ihtiyacım olduğunu bil, ben sana yardım edeyim sen de bana."
Sen bana muhtaç ol, bende sana.
Evden çıktım.
Ruhumdaki yanma ciğerlerimi esiri altına alırken bedenim titriyordu, ben yedi yıldır yürüyen bir ölüydüm hâlbuki. Kim beni hayata döndürür kim iterdi bilmiyordum. Ferit için ona yardım etmem demek kendi kazandığım bu savaşta yine hırsız olmam demekti. Babamın davasından sonra iki yıl kendimi aklamak için uğraşmıştım.
Şimdi kalkıp o davanın hâkimiyle iş yürütürsem dosyam tekrar açılırdı. Mesleğin saha görevlerine döndüğüm sırada aldığım ihtar sayısı almış başını giderken üstüne böyle bir şey ile iyice dibe batardım. O balçıktan beni hiç kimse kurtaramazdı. Ne yapmam gerektiğini asla kestiremiyordum.
Hava aydınlanana kadar merkezden lojmana kadar yürüdüm. İçimdeki ateş sönsün bekledim ama sönmedi. Sanki daha da harlandı. Hava gecenin karanlığından sıyrılıp güneş ışınlarını yavaşça havaya yayarken derin bir nefes aldım. Bacaklarımda ağrı vardı ama katlanılmayacak kadar değildi, çekmediğim bir acı değildi bu zamana kadar. Dayanırdım. Arabayla kırk beş dakika sürse de yürürken saatler geçmişti.
Lojmanın bağlı olduğu küçük merkezin içinden geçerken esnafların yavaş yavaş dükkânlarını açtığını gördüm. Bakışlarım ilerdeki askeriyeye döndüğünde önünde askeri araçları görmüştüm, büyük ihtimal yeni erler gelmişlerdi. Lojmana doğru ilerlediğimde kafam halen çok doluydu nasıl toparlayacağımı da asla bilmiyordum.
Onca yolu yürümüştüm ama kendime bir çarem olmamıştı. Amansız kalmıştım fikirlerim arasında. Lojmanın bahçe kapısını açarak içeri girdim, askeriyeye gitmek için yarım saatim falan kalmıştı. Apartmanın içine girerek asansörü yine es geçip merdivenlerden yürüdüm. Bugün bir alay iş çıksa pert olurdum, bacaklarımın alt kısmı artık yanarak zonkluyordu. En üst kata vardığımda kapıyı yedek anahtarımla açtım.
İçeri girdiğimde ev boştu, anahtarı Sevil iyi ki üzerinde bırakmamıştı yoksa giremezdim eve. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım. Derin bir nefes aldım, bir de Sevil'in ağzını dinleyecek olmak beni cidden yormaya başlayacaktı. Boynumu sağa sola esnetirken odama girdim. Sevil yoktu odada ama kaşlarımı çatmıştım ki Uğurcan da kalmış olabileceği aklıma geldi. Üzerimdeki kıyafetlerimden kurtuldum. Kenarda her zaman asılı duran üniformamın karşısına geçtim.
Yeşili ayrı, göğsündeki kırmızısı ayrıydı benim için. Her gün ona hizmet vermek için canımı ortaya koyuyordum. Geçmiş... Asla üzerini kapatamayacağım ya da susturamayacağım bir yerdeydi ama yine de savaşmak zorundaydım. Üzerimi giyinip beremi de omzumun üzerindeki yere sardım. Derin bir nefes aldım. Sakin olmalıydım.
Komodinin alt çekmecesinden silahımı almak için eğilirken bir anda gelen seslerle kaşlarımı çattım. Boğuk gelen ama hararetli bir tartışma sesi gibiydi ilk önce daha sonra bir anda ten sesleri gelmeye başlamıştı. Ne olduğunu anlayamazken biraz daha dikkatli dinlemeye çalıştım. Devam ederken ten tene vurma seslerini de duyuyordum bir de nefes alma sesleri, bu yumruk attığında genelde çıkan ten seslerdi.
Sabah sabah bu aşağılık lojmanda yine ne oluyor ha? Zaten on saattir yürüyoruz pertimiz çıktı burada! Başımıza iş açıyorsunuz!
Arada gelen kemik sesi bacaktan ya da kolun üst kısmından gelen sesti. Kaşlarım düzelirken yan taraftan geldiğinden emindim çünkü sadece bir duvar vardı ve onunda yalıtımı iyi değildi nereden geldiğini anlayabiliyordum, silahımı elim ile siper alarak odadan çıktığımda karşı tarafa geçeceğim yer sadece balkon kapısının aralığıydı. O tarafa yürürken kendi kapımı sessizce açmıştım, olası bir suikast olabilirdi ya da herhangi bir şey.
Binbaşı olarak buraya atandığını duyanlar gelmiş olabilirdi. Aklıma ondan başka bir fikir gelmemişti, oysa da karşılıklı bir dövüş içinde olabilirdi. Etrafı iyice kolaçan ederken fazla kalkmadan siper alarak ilerliyordum, olası bir değişiklik yoktu etrafta.
Terastan onun tarafına geçtim. Duvarın yerine eğilerek ilk denediğim mutfak kapısıydı elimle yokladığımda açılmıştı. Perdesiz olduğu için silahımı siper ederek içeriye bir bakış attım, gördüm kadarıyla etraf sakindi. Postallarımı yavaşça basarak dizlerimi kırmıştım ki içeriye girdiğimde ikinci adımda duvardan dönerek gelen bir bedene silahımı çevirdim.
Biz istedik bir göz Rabbim bize kaslı, esmer, big boy verdi. Ay o ne güzel bir şölen öyle? Üstlüğü yokken de bu sixpackler ne güzelmiş. Hadi sayalım Ley, bir, iki, ü-
"Komutanım?" dedim, sesim sorar gibi çıkmıştı. O da bana bir silah doğrultuyordu ve üstü çıplaktı, altında sadece kamuflaj pantolonu vardı. Onun da kaşları benim gibi çatılmıştı.
"Kızıl?" silahını aşağıya indirirken bende emniyetini kapatarak eğildiğim yerde doğruldum. "Evimde ne işin olduğunu sorabilir miyim?" onun bana bakışları şaşkınlıkla aralanmışken bende ne diyeceğimi kestiremez gibiydim.
Gözlerim arkasında bir yere takıldığında televizyonun sesi olduğunu anladım. "Ben." Derin bir nefes aldım. "Ses duydum, öyle dövüş sesi olunca... Suikast gibi sandım yani. Yeni taşındınız ya komutanım her an her şey olabilir. O yüzden teras kısmından gelmek durumunda kaldım." Kendimi açıklayacağım derken mal gibi konuşmaya devam etmeme izin vermedi.
Bu heybet karşısında bizimde kelimelerimiz birbirine girdi Ley, anlıyoruz seni.
Hakkımda o an ne düşündü bilmiyorum ama, "Meditasyon." dedi. Bana bakan gözleri kısıldı. "Her sabah dinlerim."
Yüzümü buruşturdum, son ses dövüş sahnesi izlemenin nesi meditasyon olabilirdi ki? "Dövüş sahnelerini mi?" sorum onun cevabı kadar garipti. Televizyona bir bakış atıp bana döndü, iki elininde ikişer parmağını kemerinin yanına koyarak bana bakmaya devam etti.
Ay o kalkan kolda ki kasları gördün mü? Yüzümüz kadar Ley, hey maşallah.
"Yani." Birbirimize bakmaya devam ederken yerimde düzeldim.
"Kusuruma bakmayın komutanım, öyle dediğim gibi duyunca gelmeden edemedim."
Başını önemli değil der gibi salladı. "O kadar sesli açtığımı unutmuşum. Sende kusura bakma." İlk kez bana bir şey için kusura bakma diyordu sanırım. Ona şaşkınlıkla bakan bakışlarımı yakalamış olacak ki. "Evet, bende özür falan dileyebiliyorum." Gülmek istedim ama o an bunu yapmadım.
İlk özrünü de aldığımıza göre evleniyoruz değil mi? Ben başka çaremiz kaldığını sanmıyorum.
"Yok, ben öyle." Durdum sonrasında, boğazım sanki tahriş olmuş gibiydi. Bugün gerçekten iyi değildim. Kızıl gözleri kısıldı.
"Kızıl?" sorduğu soru kipiydi sanki. "İyi misin sen?" Yüzümdeki o durgunluğu anlamış gibiydi.
Sen şu pantolonu da çıkarsan daha iyi oluruz.
Başımı salladım sakince. "İyiyim, gideyim ben komutanım. İzinsiz girdim onun içinde özür dilerim." Arkamı dönüp mutfak kapısından çıktım onun bir şey demesini beklemeden. Evin iç demir kapısından çıkamazdım anahtar falan almadan çıkmıştım bende evden.
Kendi evime geçtiğimde derin bir nefes aldım eğer kendimi toparlamazsam o hakim üzerime gelirdi ve ben açık verirdim. Bunu yapmamalıydım. Acilen eski halime dönmeliydim. Gerekli diğer eşyalarımı alarak evden çıktım. Kilitleyerek aşağı kata indiğimde Uğurcanların kapısını tıklattım. Birkaç dakika sonra kapı aralandı karşımda Sevil vardı, çattığı kaşları ardından bana baktı.
Başladı bizim mesai hadi bakalım.
"Ulan küfretsem anan benim anam sayılır, babana bir şey desem benim babam sayılır. Ne yapayım ben seni şimdi he?!" üzerime doğru gelirken onu kolundan yakalayan Uğurcan oldu. Yakalamasaydı saçlarıma yapışacağı belliydi ki bunu asla istemiyordum.
Herhâlde o topuzu yapana kadar ne kadar zaman harcadığımızı biliyor musun sen?
Uğurcan, "Öncelikle sakin olabilirsin mesela." Derken Sevil ondan kolunu kurtaramadan diğer elini üzerime savurdu.
"Bırak yolayım o saçını başını da aklı başına gelir belki?!" ikinci kere savurduğunda Uğurcan bunun şaka olmadığını anladı ve geri tutmaya baya bir önem gösterdi.
"Dursana Sevil." Dedi ciddi bir tonda. Sevil ise tekrar bana saldıracaktı ki Uğurcan'a döndü.
"Sana ne?! Dururum durmam!" bakışları bana döndü kızgınca. "Neredeydin sen dün? He? O kadar aradım, öldüm meraktan. Yolacağım o saçlarını!" Tekrar bana bir hamle yapmıştı ki merdivenden gelen bir boğaz temizleme sesi ile durdu, arkama baktı.
Sen bakma Ley, kim olduğunu zaten biliyorsun.
"Komutanım." Uğurcan öne doğru çıkarken bende omzumun üzerinden geriye doğru baktım. Üzerindeki üniformaları ve başındaki beresi ile hazırdı. Merdivenin son basamağını önünde ben durduğum için inemiyordu. Son kez gördüğümden harici üzerini giyinmişti.
Hey kurban olduğum yine çok yakışıklı olmuş be Ley, hele şu bordo beresinin güzelliğine, üniformanın yakışmasına, şu omuzlardaki yıldızlara bak. Hele şu gelen koku...Ah!
"Ne bu bağrışma?" dediğinde ben bir adım öne çıkarak ona yol vermiştim, o da yanımdan geçerken üçümüze bakıyordu sırayla.
Bu sese düşmeyen de ne bileyim.Susar mısın artık?Susamam kar tanesi.
"Rahatsız mı ettik binbaşı bey?" Sevil onu göz hapsine alırken bizden daha rahattı ama Uğurcan ve benim için aynı şeyleri söyleyemeyecektim. Üstümüzdü ve böyle bir şeyi hayatın hiçbir yerinde yapmamızı beklemiyordu.
"Bey demene gerek yok Sevil." Dedi sakince, bir bana gelince o sert kilidi açılıyordu. Bunun farkındaydım. Ses tonu bile sertleşiyordu.. "İsmimle hitap edebilirsin." Sevil onu süzdü bir miktar.
"Düşüneceğim bunu ama.” Sevil aklına bir şey gelmiş gibi yerinde toparlandı. “Ya ben sizi bir yerden hatırlıyor gibiyim gerçekten. Akşam da bunu diyecektim fakat erken kalktınız." Derken konu benden sapmıştı. Hastanede de böyle bir ana tanık olduğumuz için sadece onları izledim. Sevil'in hafızası fil hafızası olduğu için bir şey diyemiyordum, hatırlıyorsa bir bildiği vardır.
Bir de bu Sevil idi, her an her konuya girebilirdi şaşırmamalıydınız. Dün akşam benden sonra gitmiş miydi yani? Yanağımı içten dişledim, demek o da kalmamıştı burada. Eve mi gitmişti? "Karşılaştığımızı sanmıyorum Sevil, kaldı ki pek tanınmaya çabam olmaz." Gözleri Sevil'den çekildiğinde Uğurcan'a döndü. "Saat gelmedi mi size Aydınlıoğlu?" Uğurcan'ın üzerinde henüz kamuflajları yoktu.
"Komutanım hemen hazırlanıyorum." Kızıl bakışları bana döndü.
Asansörü işaret etti. "Gidiyoruz." Dedi tok bir sesle. Başımı aşağı yukarı eğdim.
"Tamam komutanım." Askeriyeye onunla gitmek beni gerse de ses etmedim. Sevil'e bir bakış attığımda parmaklarını boğazına götürüp kesiyormuş gibi yaptı, kızıl gözler arkasına döndüğünde. Eve geldiğimde katliam çıkacaktı. Onlar evin içine girerken biz de asansöre ilerledik.
Olsun be Ley biz neler çektik bu mu bizi yıldıracak, güldürme bizi!
Bunu düşünmeyi sona iterek Balaban'ın peşine takıldım. Asansörün tuşuna bastıktan iki dakika sonra kata gelmişti, bizde yaklaşık dört dakikanın sonunda apartmandan çıkmıştık. Birlikte askeriyeye doğru ilerledik. Nöbet tutan askerler selam vererek kapıyı açtıklarında bahçeye doğru ilerledi.
Ben de el mecbur peşinden gidiyordum çünkü bu süreçte ona yardım edecek bendim. Bir ay yan yana olmak zorundaydık kısacası. Bakışları ile bir yeri işaret etti. "Sizin tim mi?" gösterdiği yere doğru baktığımda bizimkileri gördüm.
Bir çardağa oturmuşlardı, üstlerinde üniformaları vardı. Tan elindeki silahın parçalarını ayırmış temizliyordu, sağ tarafında Şafak geçmiş onunla uğraşıyordu. Mehmet ise Tan'ın karşısında sigarasını içiyordu, Barış da beresini bile başından çıkartmadan onların yanındaydı. Çaylak olarak en küçüğümüzdü ama verdiğimiz değer aynıydı.
Kaşlarımı usulca çattım. "Evet komutanım." Dedim.
"Bir aylık saha dışı olduğunuz için antrenmanlarla geçecek vakitleriniz, toparla timi eğitim alanına geçin." Bu da aklımı kurcalayan diğer bir konuydu ya.
Neden bir aylığına görev dışıydık anlamıyordum, asla da anlamak istemiyordum. Sırayla olacak iş vardı olmayacak iş vardı neticesinde. "Emredersiniz komutanım." Yanından geçerken bir şey demedi veya istemedi. Bizimkilere ilerlerken beni ilk fark eden Barış oldu.
"Komutanım hoş geldiniz!" yerinden toparlanmaya çalışırken elimle durdurdum onu.
"Sakin koçum." Dedim, tüm bakışlar bana döndü. "Hoş buldum."
Şafak, "Yüzünüzü gören cennetlik be komutanım, nerelerdesiniz?"
Mehmet ise, "Tam da ellerim kaşınıyordu komutanım, kesin görev var değil mi? Gidiyoruz dağlara değil mi?"
Tan Mehmet'e baktı. "Sokrates bile savunmasını senin kadar savunmadı it, ne dağmış daha yeni geldik la." Mehmet umursamaz gibi bir bakış attı.
"Valla kardo ben dağları bir gün görmesen kör, iki gün görmesem kötürüm, üç gün görmesem ölürüm ölürüm anlay mısın?" sona doğru şivesi kayınca Barış kocaman bir kahkaha attı. Mehmet ise elini omzuna atıp vurdu. "Değil mi la çömez?" Barış ise gülümsemişti.
"Öyle tabi komutanım."
"Çocuğun omuzunu çökerttin." Dedi Şafak yandan bir bakış atarak. "Daha ikinci göreve çıkamadan elinde heba olacak." Elini Tan'ın silah parçalarından birkaçına uzattı.
"Bir şey olmaz benim çömezime." Mehmet söylemişti bunu.
"La bıraksana, almışsın sanki oyuncağın!" Tan Şafak'ın eline vurup onu ittirdi.
"Yemedik lan sanki Mehmet'im ben."
"Ne varmış ulan bende?" Mehmet onlara dönüp kızgın bir bakış attı. "Neyin lafını attın?"
"Neden olacak komutanım." Dedi Barış araya girip. "Hemşire Sıla hanımın yanına eliniz yandı diye gittiniz ya ondan." Bilmediğim dedikodu ile bakışlarımı çevirdim.
Demek hemşire Sıla he? Mehmet Barış'ın ensesine vurdu bir tane. "Çömezliğini bil oğlum." Dedi. "Neyin dedikodusunu çıkartıyorsunuz fol yok yumurta yok meydanda!" sinirlendiği için sesi yükselmişti.
"Vallahi biz bilmiyoruz kardo." Şafak araya girdi. "Bu gözler şahin gibidir... Kaptı mı hemen kapar." İmalı sırıtması ile Mehmet ona da vurmak için ayaklanınca boğazımı temizler gibi ses çıkarttım. Hepsi durup bana döndüğünde dudaklarımı araladım.
"Bitti mi zevzekliğiniz?" hepsi anlamış gibi sustu ve yerlerine sindiler, Tan da elindeki parçaları bırakmıştı masaya geri.
Nasıl sustular ama Ley gördün mü, bir daha yapsana feci düştüm ben sana.
Senin de kime yürüdüğün belli değil.
Ben bir Ley'le bir de esmer civanıma yürürüm o kadar.
"Dinliyoruz komutanım." Demişti Şafak.
"Bir ay saha dışıyız, eğitimlerle geçecek günlerimiz."
"Hayır ya!" dedi Mehmet karşı çıkarak.
"Etmeyin, eylemeyin be komutanım!" ellerini iki yana doğru açmıştı.
Kaşlarımı kaldırdım benlik bir şey değil gibi. "Ben değil Binbaşı öyle uygun gördü." Dedim.
"Saçma değil mi? Bunun sırası olmaz komutanım." Şafak araya girdiğinde bende ona baktım.
"Üstlerin emirlerini sorgulamıyoruz." Dediğimde ellerimi birbirine vurdum. "Hadi, hazırlanın eğitim alanına geçin. Bir de binbaşının yanında hal hareketlerinize dikkat edin, takıntılı bir tip."
Hep bir ağızdan, "Emredersiniz komutanım." Demişlerdi.
Askeriyeden içeri girerken bana dönen birkaç bakışı hissediyordum ama önemsemedim, burası küçük yerdi herkes beni tanırdı. Birkaç bakış daha ala ala en altta olan soyunma odalarına doğru ilerledim. Metal kapıyı şifresini yazarak açtım, kadın erkek ayrı olduğundan farklıydı yerlerimiz.
Yüzünde bir şey mi unuttun diye düşünmedim Ley, niye bunlar far görmüş tavşan gibi bakıyorlar sana?
Kendi dolabımın içinde kıyafetlerimi özenle katlayıp bırakmıştım. Üzerime giydiğim yeşil renk açık kısa kol tişörtümün kollarını birer kat geriye kıvırdım. Altımda yine kamuflajım vardı ama bu biraz eski olduğu için eğitimlerde bunu giyerdim. Postallarımın eğilerek bağcıklarını daha sıkı bağladım.
Burası karışık bir soyunma odası değildi, benimle birlikte yaklaşık yirmiye yakın kadın personelin kullandığı alandı. Dolabımı kilitleyerek anahtarı cebime attım ama çıkmadan önce tuvalete uğramam lazımdı. Bu lanet döngü maalesef bugünü bulmuştu.
Genellikle periyotlarım düzensiz olurdu ve sancılı geçerdi. Bu yüzden her aybaşı düzenli iğne ve kesicilerden alırdım. Sevmezdim öyle uğraşmayı... Biliyorum ilerdeki her şey için riskti ama bu meslek için vazgeçtiğim şeylerden yegâne bir şeydi. Lavaboya girip arkamdan kilitledim.
Bugünü akşam edebilirsem revirde Sıla hemşireden yine aynı iğneleri yapması için yanına gidecektim. İşlerim bittiğinde çöp kutusuna çöplerimi atarak elimi yıkamak için lavaboya geçtim. Suyu açıp kenardaki sabundan birkaç pompa elime sıktım. Suyu kapatıp elimi köpükle yıkarken dışardan gelen sesleri duymuştum.
"Ne dedikoduymuş öyle ya?" demişti biri. Sesin tanıdık olduğunu söyleyemezdim.
"Öyle vallahi... Bugün birlikte girmişler askeriyeye." Elimi köpürtürken dinlemeye devam ettim.
"Yakışırlar ama şimdi. İkisi de heybetli."
"Saçma sapan konuşma, Binbaşı diyorum. Leyli'ye bırakacak göz var mı bende?"
Ne diyor bu kız Leyli? Senden mi bahsediyor o?
Askeriyede ismi Leyli olan bir sen varsın.
Zekâ küpünü de şöyle şu kenara koyalım.
"Yerin kulağı var, yine de sesli anma sen." Böyle bir dedikoduyu kafaya takacak değildim, Balaban elime ihtarları verip mesleğimi bile yakabilecek potansiyelde bir insandı. O kim ben kimdim yani? Nefretten doğan bir ilişki vardı aramızda.
Hoş bunu neden yapmıştım bilmiyordum ya, ilk karşılaşmamız iyi olmamış üstüne yaşanan olaylarda tuzu biberi olmuştu bu aramızdaki meseleye. O kendi tarafınca haklıydı ben kendi tarafımca, dün hele söylediklerinden sonra onunla aramızın düzeleceğini hiç sanmıyordum.
Çektiğim acıları kimse diline dolayamazdı. Hiç kimse.
Biraz daha dinleyecektim ki kapının açılmasıyla zaten konuştukları için sesleri kesilmişti. Ellerimi güzelce durulayıp kenardaki peçetelerden kopararak kuruladım, çöp kutusuna attım ve kapıyı açarak dışarı çıktım. İçeride kimse yoktu. Tam çıkacaktım ki bir iç çekme sesi geldiğinde kaşlarımı çattım.
Dolapların olduğu ara bölmede bir oturma yeri vardı. Kafamı eğerek baktığımda beyaz önlüklü Sıla'nın dizlerini kendine çekmiş kollarını bacaklarının üzerine dolayıp oturduğunu gördüm. "Sıla?" ona soru sorar gibi seslendiğimde hemen bakışları kalktı.
"Leyli?" dedi şaşkınca. Ayaklarını yere indirip dizlerini düzeltti, eliyle gözaltlarını kuruladı ama gözlerindeki kızarıklık halen yerli yerindeydi. Burnunu çekerek toparlandığında yanına çoktan ulaşıp oturmuştum.
Üzerinde koyu mavi renk bir scrubs takımı vardı, koyu kahverengi dalgalı saçlarını yukardan toplayarak atkuyruğu yapmıştı. Güzel bir kadındı Sıla. Kahverengi gözleri vardı Koreliler gibi gözleri çekikti, hafif esmere kaçan bir ten rengi vardı. Orduluydu kendisi.
"Ne oldu sana? Niye ağlıyorsun?" dudakları titriyordu onunla birlikte çenesi de seğiriyordu.
"Bir şey yok." Ona inanmayan gözlerle baktım.
Görmesen yerdin de görüyorsun Ley, insanlar beni zorla kötü konuşturuyor kendin görüyorsun.
"Anlat Sıla, ne oldu?" dedim sakince.
"Leyli ben dayanamıyorum cidden!" Bir anda yine gözlerinden yaşlar akmaya başlayınca ona baktım. "Burası o kadar zor bir yer ki!" onu anlıyordum. Zordu. Hangi iş kolaydı ki zaten?
Sıla ile aram iyiydi, Mehmet ile ilgili olan dedikoduyu geri plana atmıştım. Öncelik onun bu derdini çözmekti. Her meslek zordu elbette ama burası askeriyeydi, gördükleri yaşadıkları normal bir kişinin yaşadıklarından farklıydı. "Neden? Biri bir şey mi dedi sana?" aklıma gelenle ilk önce ağzını aramak istedim.
Yanağını elinin tersiyle sildi. "Ben işimi yapıyorum ama yine de üzerime geliyorlar!" hıçkırınca elimi uzatıp dizine yasladım, bu sefer dedikodulardan farklı bir sebep vardı altında.
Sıla ilk iş gününde buraya başladığında onunla hep iyi anlaşmıştık, iyi bir insandı özünde. Öyle birine bile isteye kötülüğü dokunmazdı temizdi kalbi. "Kim ne yaptı anlat bana hadi."
"Canını sıkmayayım ben bir de dertlerimde Leyli." İyi bir insandı ama oldukça saftı hatta baya saf.
"Bilmek istemesem burada olmazdım Sıla, anlat ki derdini çözelim." Yine iç çekerek bakışlarını bana çevirdi. Kısa bir nefes kaçtı dudaklarından.
"Doktor Gamze hanım revirin içerisinde askerler varken rencide etti resmen beni. Neymiş bir işi beceremiyormuşum, neymiş doğru düzgün diploma vermemişler mi? Canıma tak etti resmen, bir de o kadar insan varken." Gamze'yi bilirdim biraz üst kesimden bir tipti.
Şu hani dudaklarındaki botoksu yeniletmek için her hafta sonu İstanbul'a giden tip değil miydi bu ya? Kendi sanki işini çok iyi yapıyor da bir de millete karışıyor.
Dedikodu kötü bir şeydir.
Sen yapma o zaman kar tanesi.
Gamze hanım buraya zorunlu hizmet sonucu gelmişti ve iki seneyi geri bırakmıştı hepimiz kalan üç senesinin günlerini sayıyorduk. Sıla ise daha buraya yeni atanmış içinde çalışma azmi olan bir hemşireydi. Gamze ile çalışması ne yazık ki büyük talihsizlikti. "Üzülme sen sanki bilmiyorsun o nasıl bir insan?" dedim sakince.
"Biliyorum Leyli ama cidden artık dayanamıyorum, ben bu mesleği ne hayallerle kazandım şimdi ise içimde tüm şevk gitmiş gibi. Günden güne daha da bitiyorum sanki." Dizini okşadım nazikçe.
"Sakin ol sen çok iyi bir hemşiresin, hem sen olmasan kim aşılarımı yapacak?" gülmek istedi ama ağladığı için yarıda kalmıştı.
Bükülen dudaklarını son anda toparladı. "Günün geldi bu arada gel de yapayım iğneleri." Diyebilmişti sonrasında.
"Eğitim var ondan sonra uğrayacağım yanına." Dedim. "Hem ne diyeceğim bak sana Sevil geldi birkaç gündür bende." Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Gerçekten mi?" Başımı aşağı yukarı salladım.
"Evet, bu akşam bize gel birlikte oturup laflarız. Aklın da dağılır hem Sevil de çok ister." Sevil'in ara sıra gelmelerinde tanışmışlardı ve anlaşabiliyorlardı.
Zaten Sevil ile anlaşmayan olmazdı, şeytan tüyü vardı onda. İnsanlara çok çabuk alışır hemen bir iletişim bağı kurardı. Yıllarımızın geçmesinde kendi mimarıydı zaten. Sıla çekingen bir tavırla, "Rahatsız etmeyeyim sizi de şimdi." Demişti.
"Duymadım sayıyorum Sıla." Yerimde hafifçe toparlandım. "Ben eğitimden sonra gelirim birlikte geçeriz geçmeden de şu iğneleri bir hallederiz."
Başını salladı. "Tamam... Sağ ol Leyli." Gözlerindeki minnet ifadesi yerli yerindeydi, önemli bir şey değilmiş gibi kafamı salladım.
"Her zaman güzellik."
Eğitim alanına geçtiğimde herkesin benden önce geldiğini görmüştüm. Uğurcan başta dikiliyordu, diğerler ise yerlere uzanmış ısınma hareketlerini tekrarlıyorlardı. Hepsi benim gibi giyinmişti demek isterdim ama değillerdi, Tan'ın üzerinde sıfır kol bir tişört, Şafak'ın ise üst kısmında bir şey yoktu.
Mehmet ile Barış da benim gibi kısa kol tişörtlerini giymişlerdi. Uğurcan ise tam zıttı bedenini tam saran şu uzun kol tişörtler oluyordu, onlardan giymişti. Üst kısmının hatları tamamen meydandaydı. Biraz imanı yüksek olduğu için hep böyle giyinirim derdi. Gülmemek için yanaklarımı içten dişledim. Şahsi talihi benim sapık arkadaşıma düşmeseydi bunu sürdürebilirdi ama neyse.
Bu eğitimlerin bazen gözetmenlerle seviyeli olarak araştırıldığı için böyle yapıyorduk yoksa Balaban'ın yani Binbaşının keyfi olduğu için değildi. Eğitimlerle güç ve dayanıklılık tekrar tekrar ölçülüyordu. "Gelmeseydin Kızıl." Balaban'ın sesini duyduğumda bakışlarımı sola doğru çevirdim.
Elinde tuttuğu kağıtlarla ve boynuna astığı düdükle dikiliyordu o tarafta. Bordo beresini çıkartmıştı, benim gibi o da sadece kısa kol tişörtü ile duruyordu.
Çift couple oldunuz he Ley, biz sevdik bu görüntüyü.
"Kusura bakmayın komutanım, bir işim vardı da."
Kafasını çevirip bizimkileri işaret etti. "Geç yerine." Sert sesine karşı dişlerimi birbirine bastırdım.
Bu emirleri her yerde veriyor mu esmer güzeli, en çok nerede duymak istediğimi sen iyi bilirsin Ley.
Uğurcan'ın yanına geçerken gözlerimi kıstım. "Nişan tabibinde kime hedef alacağım belli." Homurdanmamı Uğurcan duydu ama ses etmeden ileriyi gösterdi. Bir şey dememi engellemek istemişti çünkü o da fark ediyordu Balaban'ın hal hareketini.
Bende ısınma hareketlerine başladığımda vücudumda ısınmıştı. Sabahtan beri antrenmana hazırlık yapıyor gibiydim. Vücudum dinçti. "Parkur etrafı üç yüz metre koşu, başla!" düdük sesiyle tempolu şekilde koşmaya başladığımızda yanımda Tan vardı. Boyu benden bir baş mesafesi kadar uzundu fakat adımlarımız hemen hemen aynıydı.
Bir şey eklemem gerekirse kasıklarımdan karnıma doğru vuran şiddetli ağrı ile yüzüm buruştu ama alt dudağımı dişleyerek bu ifadeden kurtuldum anında. Bu zamanlara dikkat ederdim ama Sevil'in gelmesi o salağın işleri derken yaptığım rutinleri karıştırmıştım. Yüz metre koşu tamamlandığında tişörtümün önü hafifçe ıslanmıştı terlediğim için.
Avucumu alnıma yaslayıp sildim. "Bargan o karnı içeri çek! Hızlı!" Balaban'ın elindeki kâğıda bir şeyleri not ederken bağırıyordu bir yandan da. "Alacalı, podyumda değilsin!" Şafak arkamızdaydı ve en sevmediği şey koşuydu. Eğitimlerde kaçtığı tek şey buydu.
"Komutanım, elime verin bir MC dağlara taşlara nişan alayım da koşmayayım!"
"Benimle pazarlık edebileceğini sana kim söyledi?!" Bağırması tüm sesleri sustururken iki yüz metre bitmişti.
Biz bu herife pata küte düşüyoruz bu arada Ley, izin falan istemeden öle dümdük. Dümdük yani. Anlarsın ya.
"Estağfurullah komutanım, ben öyle mi dedim şimdi?"
"Sen beş yüz koşuyorsun Alacalı!"
Ben dedim abi, Serkan abiye dedim, şakayı fazla kaçırdı.
"Hay benim dilimin dimağını." Şafak söverken sessizce bu işkencenin bitmesini bekledim.
Benim için daha beteri sürünme olacaktı, bu ağrı ile sürünmem cehennem azabı olurdu bana. Balaban'ın gözüne fazla batmamaya çalışarak üç yüz metre koşusunu tamamladık. Mehmet ne yazık ki iki yüzü tamamlayacak tek kişiydi. Ellerimi dizlerime yaslayarak eğildim, yüzümden akan damlalar çimlere bulaşıyordu.
Ensemi avuç içimle silip pantolonuma sürdüm, işkenceydi şu an. Bir de hava esiyordu ki hastalanmam an meselesiydi. "Nişan tabibiniz kim?" elimi kaldırarak vücudumu dikleştirdim.
"Benim komutanım." Başıyla yanını işaret etti.
Kızıl gözleri kısıldı iyice. "Gel." Ses etmeden onun yanına doğru ilerledim.
Bizde bu kelimenin anlamları farklı yerlere çıkıyor yalnız Ley. Hatırlatmakta fayda var.
Sırtımı dikleştirip yanına yürüdüğümde gözleri saniyelik vücuduma takılmış hemen gözlerime çekmişti bakışlarını. Ben ise onu incelemeden direkt gözlerine bakıyordum. "Uğurcan komutanım beş yüz metrede, Tan bin, Mehmet üç yüz, Şafak yüz ve Barış da yakın mesafede." Dedim açıklayarak. "Sıfır ile yirmi saniyede net bir atış komutanım." Bakışları bana döndü.
"Sen?" dedi sorarak. "Kaçtasın Kızıl?"
Sana kaç lazımdı esmer güzelim, hangisini istersen ondan veririm sana bilirsin. Torpillisin.
"Ben gözlemciyim komutanım." Dedim. "Yer yön ve atış alanı açarım." Başını sallamıştı sadece.
"Akademide kaçtaydın?" bunu neden sorduğunu anlamadığım için başımı omzuma eğerek gözlerimi ona diktim. Şimdiki konumuzun akademiyle hiçbir alakası yoktu en nihayetinde.
"Beş yüz ile bin arasında." Yine başını salladı anlar gibi. Elindeki kâğıtlardan birini bana verdi.
"Şafak ile Tan sende. Başlat." Cebinden bir düdük çıkarttığında bana fırlattı eğilip aldığımda yüzümde oluşan bir buruşma ile dişlerimi sıktım. "Ne oldu?" gözlerinden kaçmayan ile başımı kaldırdım.
Her hareketimizi böyle anında havada havada biz hazırız Ley, alsın bizi götürsün uzak diyarlara.
"Bir şey yok komutanım." Bu lanet sancıyı uzun zamandır çekmediğim için rahattım ama şu an bu rahatlığı arıyordum. Düdüğü boğazıma astığımda cebimde kilitli telefonumu çıkarttım. "Tan ilk sen başlıyorsun!" Tan üzerindeki tozları silkeleyerek yerinden kalktı.
Atış yapılan alanda son antrenmanları yaptığımızda hava da kararmıştı. Herkes bir köşede çimlere uzanmışken Balaban ellerini çırptı. "Bugünlük yeterli, yarın seminer için alt tim ile olacaksınız. Saatinde herkes yerinde olsun."
"Emredersiniz komutanım!"
Herkes bir anda bağırdığında Balaban da kafasını sallayarak arkasını dönmüştü. Bende kalktığımda çocuklara bir bakış attım. "İyi akşamlar bende çıkıyorum."
"İyi akşamlar."
Bahçeden askeriyenin içine girerken ilk durağım soyunma odasından önce revir olmuştu. Revirin kapısına ulaştığımda vakit kaybetmeden tıklatıp kapıyı araladım. Sıla eşyalarını toparlarken o anda içeri girmişti önlüğünü çıkartmış masanın üzerindeki kâğıtları toparlıyordu. "Bende seni arayacaktım tam." Sıla geldiğimi gördüğünde gülümsemişti, bende ona doğru gülümsedim.
"Bir an önce yap şu zımbırtıları Sıla, gebereceğim sanki sancıdan." Sedyeye otururken sıla eldivenlerini giyiniyordu. Bildiğim bir rutin olduğu için işimiz kolaydı.
Sedyeye otur, kolunu aç, iğneni ol ve çık sonrası rahat rahat birkaç ay geçir. "Alışık değil ya bünyen ondan zorluyor. Bana sorsan normal bir ağrı bence." Tişörtümü omzuma kadar sıvadım.
"Seninki normaldir ama resmen şu an sancıyla birlikte kramp giriyor bünyeme. Kurşun yarası bile etkilemez diyorum bu sancının yanında." Sıla ise inanamaz gözlerle bana bakıyordu, başını olumsuzca sağa sola salladı. Tam bir şey söyleyecekken o anda kapı çaldı. Sıla bana baktı.
Beni beklediğini gördüğümde, "Sorun yok." Dedim başımı onun gibi sağa sola sallayarak.
Kapıya doğru dönüp, "Gel!" diye seslendi Sıla, kapı açıldığında karşımızda Balaban vardı. Onun neden geldiğini anlamaz gibi baktığımda yerimde toparlanıp kalktım ayağa. Bakışları saniyelik de olsa bana değmişti.
"Otur subay." Dedi bakışları benden çekerken, neden burada olduğumu anlamamış gibi bakıyordu ama. Üzerine evden bu sabah çıkarken giydiği formasını giymişti, eve geçecekti büyük ihtimal.
"Karan abi hoş geldin." Sıla ona güler yüzle baktığında Balaban ona döndü. Sıla ile bakışmamız bölündüğünde bu kadar uzun süre neden birbirimize baktığımızı anlayamamıştım. Sıla tanıyor muydu onu? Abi dediğine göre tanıyor olabilirdi.
Seni gidi Einstein, yine bir şeyleri havada kaptın ha.
Balaban, "Hoş bulduk." Dedi. "Kısa bir şey diyecektim." Sıla bana kısa bir bakış atıp tekrardan Balaban'a döndü. Benden rahatsız olmamıştı.
"Söyle abi tabi, bir sorun yok değil mi?" Sıla sona doğru kaşlarını çatarak sormuştu sorusunu.
"Yok bir sıkıntıdan değil de yarın Beril geliyor onu haber vereyim dedim."
Sıla'nın gözleri kocaman açıldı, beklemediği bir haberdi bu baya bence. Beril kimdi ki? "Şaka!" dedi bağırarak, Balaban herhangi aksi bir ifade takınmadı. "Ya sen ciddisin!" Karan ise başını aşağı yukarı salladı. "Ay abi şimdi mi denir bu?!"
Kimdi bu saçını başını yolacağımız yelloz?! He? Esmer güzelimizin yanına kim geliyormuş? Ben bulurum onu ama parçalarım bir güzel sen merak etme.
Balaban'ın ifade yüzü düz bir ifade haline büründü. "Daha bugün netleşti, ondan şimdi gelip haber verebildim. Hafta sonuna kadar burada." Diye devam etti, ben sanki orada değilmişim gibi devam ediyordu konuşmaya.
Kim diyorum ayol bu Ley? Girsene araya, sorsana bir şey ayol! Çildiriciğim!
Sıla ise, "Ay çok güzel bir haber verdin bugünün üstüne abi ya! Hafta sonuna kadar buradaysa ben hemen hazırlık yapayım, birkaç gün izin verirsin bende kalmasına." Sıla evet demesini bekler gibi gözlerini çevirmişti. Kim sevgilisini yeni gelmişken birinin yanına yollardı ki?
Sevgilisi falan demezsek Ley, hemen niye en kötüsünü düşünüyoruz? Belki de bacanağıdır. Beril unisex bir isim neticede.
Olmadığını biliyorsun.
Bu kar tanesi konuşmadıkça daha iyi hissediyorum ben kendimi.
Balaban ise alt dudağını dışarı kıvırdı. "Biliyorsun durumu, o karar verir ancak. Çok da uğraşma zaten yoruluyorsun burada." Benden başka herkese de melek kesiliyordu bu adam. Bir garezi bana mıydı?
"Tamam, abi sen merak etme ben hallederim."
"Ben çıkayım o zaman var mı bir isteğin?" kesinlikle garezi banaydı çok net hissetmiştim.
"Yok abi, canının sağlığını isterim ben bilirsin." Dediğinde gülümsemişti sadece, bana döndüğünde gülümsemesi silinmiş sadece kafasını eğerek selam vermişti. Bende sadece öyle yapmıştım.
Öküz bir cinsti gerçekten. Bana gülse hemen atlayacaktım ya boynuna zaten, dünden sonra ancak o boğazı boğmak için ellerimi ona sürerdim.
Şimdi Ley büyük konuşmada maazallah bir gün olur falan tövbe.
Balaban odadan çıktıktan sonra Sıla dönen sandalyesine oturarak yanıma geldi. "Nereden tanışıyorsunuz siz?" diye sordum hemen. Sıla da iğnelerin paketlerini açarken bana yaklaşmıştı.
"Beril dedi ya o benim arkadaşım üniversiteden." Dedi. "Karan abinin de kardeşi." Başımı anladığıma dair ufak bir şekilde salladım. Kardeşi vardı demek.
Bak ben sana dedim Ley, bacanağı olmasa da kardeşiymiş o da yeter bize.
İlk iğneyi yapmadan alkol döktüğü pamuğu açtığım kolumun üzerine sürttü sertçe. "Beril'i çok severim, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez o kadar yakındık. Aynı seninle Sevil gibi" Bir şey olmuş gibi yüzü asılmıştı sonrasında. Anlamıştım bir şeyin olduğunu.
"Ne oldu, yüzün düştü?" iğneyi tenime bastırıp şırınganın içindeki sıvıyı enjekte etti normal bir hızda. Bakışları bana döndü alttan alttan.
"Karan abi yeni Binbaşı olmuştu o zaman, tüm arkadaşları akrabalarıyla bir kutlama yemeği düzenlenmişti. Beril beni de çağırmıştı ama o zaman çalıştığım kurumdan izin alıp gidememiştim. Canım benim gelemedim diye çok üzülmüştü... Sonra o mekâna bir saldırı oldu." Bilmediğim bir konuydu onun hakkında. İlk iğneyi tenimden çekerek kenarda açtığı çöplerin üzerine bıraktı. "Beril'e denk geldi o pis kurşunlardan biri." Gözlerim açıldığında başını aşağı yukarı salladı. "Kötü bir gündü gerçekten... Kurşun sadece sıyırmıştı ama Beril'in kulağında duyma yetisine denk gelen yere geldi. Duyamıyor o günden sonra."
Çok kötü bir durum Leyli'm. Allah ona sabır versin.
"Çok kötü olmuş, geçmiş olsun."
"Sağ ol. Görmen lazımdı Leyli, Beril o kadar cana yakın, konuşkan bir kızdı ki... O günden sonra küstü her şeye. Arada ben ararım onu o aramaz çok. Çirkin hissediyorum diyor hep ama görsen dünyanın en güzel kızı. İz kaldı yüzünün yarısında ondan, bir de konuşmuyor... Duyamıyorum konuşmaya gerek yok diye."
"Zor bir durum ya." Dedim üzüntülü bir sesle. Sırayla ikinci iğneyi de paketinden çıkarıp aynı yere iğneyi batırdı bir tepki vermemiştim.
İğneler de zaten bitmişti. "Öyledir... Geliyormuş şimdi ya çok mutlu oldum hem de şaşırdım. İnsan içine çıkıyor artık yavaş yavaş demek ki çok mutluyum." Gülümsemesinin altında yatan mutluluğu görebiliyordum. Belliydi onu çok sevdiği.
"Gelsin tanışırız bizde eğer getirirsen." Demiştim. Sanki abisi benden nefret etmiyormuş gibi bir kardeşini benle tanıştıracaktı. Eminim o kızıl gözler buna müsaade etmezdi.
Niye öyle dedin be Ley, yengesi olacaksın sen onun yengesi.
İğneleri çöpün üzerine bırakırken temiz bir pamuğu da bastırayım diye bana uzattı. "Ay Leyli çok güzel olur ya!" eldivenleri çıkarırken bende pamuğu bastırdım biraz daha koluma. "Karan abi gelip dediyse kesin bir şeyler vardır zaten altında."
"Ne gibi şeyler?"
Meraklandık Ley şimdi, olacak iş mi bu?
"Ay dedikodu kanalıma geçmem gerekecek."
"O zaman eve geçelim, Sevil'e de bir daha ayrı anlatma." Sıla başını salladı gülümseyerek.
"Tamam, o zaman gidelim."
Sıla ile eve geçeceğim için bir miktar fiziksel şiddeti engelleyebilirdim emindim ki saçlarımı bu sefer kurtaracak başka bir çözümüm yoktu.
***
Nasıldıı bölümm?
Hemen fikirlerinizi alayımmm.
Leyli hakkında düşünceleriniz?
Karan hakkında düşünceleriniz?
Karan'ın garezi Leyli'ye mi sadece sizce?
Sevil hakkında ne düşünüyorsunuz?
Uğurcan hakkında ne düşünüyorsunuz?
Pars sizce rahat duracak mı?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşça kalınnn :)
S.T.
:)
Bölüm etkileşimi
