9. bölüm · KIYAM -DÜZENLENDİ-
𝓘𝓧. 𝓑Ö𝓛Ü𝓜
809 Yılı / Güney İmparatorluğu
Bazı insanları ilk kez tanıdığınızı sanırsınız. Oysa içinizde, adını koyamadığınız bir aşinalık çoktan yerini bulmuştur. Bir bakışın neden tanıdık geldiğini, bir sesin neden daha önce duyulmuş gibi hissettirdiğini anlayamazsınız.
“Bazen anılar unutulur; ama ruhun bir kez tanıdığı bir dokunuş, bedenin derinliklerinde yaşamaya devam eder.”
Ormanın içinden süzülen öğle ışığı ağaçların arasından parçalar hâlinde geçiyor, yerdeki yosunların ve ıslak taşların üzerine soluk bir parlaklık bırakıyordu. Geceye göre orman daha sakin görünüyordu. Ak Cüce, ateşin biraz ilerisindeki düz bir taşın üzerine oturmuştu. Önünde birkaç küçük yaprak, kurumuş kök ve ince dallar duruyordu. Az önce konuştuğumuz şifa gücümü hâlâ düşünüyordu. Rhea ise onun yakınında, alçak bir ağacın dalına oturmuş, kanatlarını güneşe doğru açmıştı. Kanatlarının üzerindeki ince damarlar ışık vurdukça belli oluyor, küçük hareketleriyle üzerlerinde biriken çiğ damlalarını silkeliyordu.
Taşın üzerinde oturmuş ellerime bakıyordum. Sabah bitkiyi iyileştirirken hissettiğim sıcaklık hâlâ ellerimdeydi. Gücümün varlığını biliyordum. Onu daha önce de kullanmıştım. Fakat nasıl çalıştığını bilmiyordum. Ne kadar ileri gidebildiğini ya da sınırının nerede olduğunu hiçbir zaman gerçekten düşünmemiştim. Birinin yarasını kapatabiliyor olmak, bunun sonsuza kadar gidebileceğini mümkün olduğunu düşünmüyordum.
Ak Cüce sonunda sessizliği bozdu. "Sabah gösterdiğin şey üzerinde çalışman gerekiyor."
Başımı kaldırdım. "Şifadan mı bahsediyorsun?"
"Evet." Önündeki yapraklardan birini eline aldı, parmaklarının arasında çevirerek inceledi.
"Gücünün var olduğunu bilmen yeterli değil. Onu nasıl kullanacağını öğrenmen gerekiyor."
"Ben zaten kullanabiliyorum."
"Biliyorum." Sesinde itiraz edecek bir şey bırakmayan sakinlik vardı. "Fakat kullanabilmek ile kontrol edebilmek aynı şey değildir."
Söylediği cümle üzerine sustum. Haklı olduğunu biliyordum. Gücümü kullandığımda ne kadarını harcadığım, ne kadarını geri kazanabileceğimi ya da daha ağır bir yarayla karşılaşırsam ne olacağını bilmiyordum.
"Sabah küçük bir yaprak üzerinde denedin," dedi Ak Cüce. "Bu, gücünün ne kadarını kullanabildiğini göstermez. Bir yara kapatmak başka şeydir, bir bedenin kaybettiğini geri kazandırmak başka. Hele ki bunu istemeden yaparsan ne olacağını hiç bilmiyorsun."
"Bunu öğrenmem ne kadar sürer?"
Ak Cüce hafifçe omuz silkti. "Bunun için belirli bir süre yok. Gücünü ne kadar tanırsan o kadar ilerlersin."
Rhea dalın üzerinden aşağıya baktı gülümseyerek. "Üstelik şifa yalnızca elinden çıkan bir şey değildir. Onu kullanan kişinin kendisi de bundan etkilenir."
"Nasıl?"
"Bunu sen zamanla anlayacaksın." Rhea'nın cevabı hoşuma gitmemişti.
Kafamı kaldırıp ona baktım. "Bu kadarını söyleyip gerisini saklaman pek yardımcı olmuyor."
Rhea'nın dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. "Her şeyi ilk günden öğrenmek zorunda değilsin. Mızıkçılık yapma."
Ak Cüce periye kısa bir bakış attı. "Rhea haklı. Önce gücünün temelini öğrenmelisin. Acele edersen onu kontrol etmek yerine kontrolü kaybedersin. Aradaki fark sandığından daha önemli."
Ellerimi iki yana açtım bilmiyorum anlamında. "Peki nasıl başlayacağım?"
Ak Cüce cevap vermeden önce etrafına baktı. Ardından yerdeki küçük bir dalı aldı ve ucundaki kuru kısmı gösterdi.
"Basit şeylerle başlamalısın. Önce canlı bir şeyi iyileştirdiğinde ne hissettiğini anlamanı istiyorum. Gücün ortaya çıktığında bedeninde ne değişiyor, nefesin nasıl oluyor, ne kadar yoruluyorsun... Bunların hepsini fark etmelisin."
"Yani sadece iyileştirmeyi değil, kendimi de gözlememde gerekiyor."
"Tam olarak bu işte." Dedi Ak Cüce.
Kirill o ana kadar konuşmadan bizi dinliyordu. Bir ağacın gövdesine yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Bakışları bir süre ormanın uzak kısmında kaldı. Sonunda başını bize çevirdi.
"Bunun için fazla zamanımız olmayabilir."
Ak Cüce'nin eli havada kaldı. "Ne demek istiyorsun?"
Kirill doğruldu. "Kuzey İmparatorluğum."
Söylediği iki kelime bile havadaki sakinliği değiştirmeye yetti. "Benim için muhafızlar aramaya çıkmış olma ihtimali yüksek."
Nord hemen Kirill'e baktı. "Buraya kadar geldiklerini düşünmüyorsun, değil mi?"
"Henüz değil." Kirill'in sesi sakindi fakat yüzündeki ifade ciddileşmişti. "Fakat ortadan kaybolduğumu fark etmişlerdir. Üstelik artık yalnızca beni aramıyor olabilirler."
Bakışları bana kaydı. "Vasalisa'nın peşine düşenler de var."
Bir an sessiz kaldım. Güney İmparatorluğu'nun muhafızları zaten peşimizdeydi. Annemin zindanda olduğunu öğrenmiştik. Şimdi buna Kuzey İmparatorluğu'nun da eklenme ihtimali vardı.
"Buraya nasıl gelecekler?" diye sordum.
Kirill başını hafifçe iki yana salladı. "Kolay olmayacak. Fakat ormanın dışındaki yolları kontrol edebilirler. Bizi bulmaları için ormanın tamamına girmeleri bile gerekmeyebilir. Çıkışlardan birinde beklemeleri yeterli."
Ak Cüce'nin yüzü düşünceli bir hâl aldı. "Bu yüzden burada uzun süre kalamazsınız."
"Ben de aynı şeyi düşünüyorum," dedi Kirill.
Rhea kanatlarını kapatıp daldan aşağıya indi. Ayakları toprağa değdiğinde başını kaldırıp Kirill'e baktı. "Dışarı çıkmak da kolay olmayacak."
"Biliyorum."
"Öyleyse ne yapacaksınız?"
Kirill cevap vermedi. Birkaç saniye ormanın içine baktı.
Ak Cüce onun yerine konuştu. "Önce ne aradığınızı bilmeniz gerekiyor."
Kirill bakışlarını ona çevirdi. "Ne demek istiyorsun?"
Yaşlı cüce elindeki dalı yavaşça yere bıraktı. Ardından bana baktı. Bu kez gözlerinde geceki meraktan farklı bir ifade vardı. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını ölçüyordu.
"Bu kızın gücü yalnızca bir şifa yeteneği değil."
Kirill'in kaşları hafifçe çatıldı. "Bunu nereden biliyorsun?"
"Çünkü bu güç, çok uzun zamandır görmediğim bir soya ait." Ne dediğini anlamaya çalışırken Ak Cüce devam etti.
"Öğlen sana neden gücünü geliştirmen gerektiğini söyledim. Çünkü bunu tek başına öğrenebileceğinizi sanmıyorum."
"Kimden öğrenebilirim?"
Ak Cüce bir süre cevap vermedi. Ormanın içinden hafif bir rüzgâr geçti. Uzakta bir karga kanat çırparak ağaçların arasından kayboldu.
"Elfleri bulmalısınız." Sözleri duyduğum anda içimde garip bir sessizlik oluştu.
Elfler.
Bu kelimeyi daha önce de duymuştum. Fakat her defasında, insanların yıllardır anlattığı eski hikâyelerden biri gibi gelmişti. Artık var olmayan bir ırk. Geçmişte yaşamış, sonra ortadan kaybolmuş insanlar... ya da insan olmayanlar.
"Elfleri mi?" diye sordum.
Ak Cüce başını salladı. "Evet."
"Onların nerede olduğunu biliyor musun?"
"Hayır."
Cevabı beklediğimden daha hızlı geldi. "Peki neden onları bulmamız gerekiyor?"
Ak Cüce gözlerini benden ayırmadı. "Çünkü senin hakkında senden daha fazla şey biliyor olabilirler."
Kaşlarımı çattım, kafam karışmıştı. "Benim hakkımda ne bilebilirler?"
"Bunu ben söyleyemem."
Birbirimize bakmaya devam ettik. Ak Cüce sonunda biraz daha yumuşak bir sesle konuştu. "Uzun zaman önce bu ormanda elfler de yaşardı. Ve diğerleriyle birlikte. Herkes birbirinden haberdardı. Sonra Ayin oldu. Her şey değişti. Irklar birbirinden ayrıldı, bazıları saklandı, bazıları başka yerlere gitti. Elflerin çoğu da ortadan kayboldu."
Rhea sessizce dinliyordu.
"Şimdi," dedi Ak Cüce, "senin karşımıza çıkman bazı şeyleri yeniden düşünmemize neden oluyor."
"Bunun elflerle ilgisi olduğunu düşünüyorsun."
"Düşünmüyorum." Bir an durdu. "Biliyorum."
Bu kez hiçbir şey söyleyemedim. Ak Cüce'nin bakışları yüzümde kaldı. "Sen bir elfsin, Vasalisa."
Sözleri açık ve sakindi. Fakat duyduğum anda içimde bıraktığı etki hiç sakin değildi. Bakışlarımı ellerime indirdim. Parmaklarımı birbirine geçirdim. Yıllardır kendim hakkında bildiğim şeyi kendi içimde reddediyordum.
"Eğer gerçekten elflerden geliyorsam..." dedim yavaşça, "onları bulduğumda ne öğreneceğim?"
Ak Cüce'nin cevabı gecikmedi. "Belki nereden geldiğini. Belki gücünün neden sende olduğunu. Belki de neden yıllardır insanların arasında yaşadığını."
Son cümlesi içimde bir yere dokundu. Kirill sessizce bana baktı. Gözlerinde ilk kez yalnızca merak değil, benim de anlamlandıramadığım bir dikkat vardı.
Ak Cüce ayağa kalktı, bastonunu aldı eline. "Fakat önce elflerin izini süreceğiz. Ormanın kuzeyine doğru ilerlemeden önce bilmeniz gerekenleri öğrenmeniz gerekiyor."
Rhea başını hafifçe kaldırdı. "Çünkü kuzey, güney gibi değil."
Ak Cüce ona baktı. "Bunu zaten biliyorlar."
Sonra yeniden bana döndü. "Acele etmeyeceğiz. Gücünün ne kadarını taşıdığını bilmeden onu kullanmayacaksın."
Başımı yavaşça salladım. "Tamam."
Kirill ağacın yanından ayrılıp yanıma geldi. Birkaç adım ötede durdu. "Öyleyse önce elfleri buluyoruz."
"Evet." Dedim ayağa kalkıp ona baktım, bir an göz göze geldikten sonra bakışlarımı kaçırdım.
Nedense o kısa sessizlikte, çok daha önce gördüğüm bir bakış canlanmıştı zihnimde. Nereden geldiğini bilmiyordum. Üzerinde durmadan önümüzde uzanan ormanın içlerine doğru baktım, Güney tarafının ağaçları öğle ışığında daha sakin görünüyordu. Fakat artık bu ormanın yalnızca saklanmak için girdiğimiz bir yer olmadığını biliyordum. Burada geçmişimin bir parçası vardı. Ve onu bulmak için daha derine gitmemiz gerekiyordu.
Ak Cüce ise düşünceli bir ifadeyle evinin bulunduğu yöne baktı. "Bekleyin," dedi. "Size göstermek istediğim bir şey var."
Yaşlı cüce ağır adımlarla evine doğru ilerledi. Biz de arkasından gittik. Evinin kapısı diğerlerinden farklı değildi. Kayaların arasına yapılmış küçük, taş duvarlı bir yapıydı. İçeri girdiğimizde dışarıdaki serin hava yerini kuru ve sıcak bir havaya bıraktı. Duvarların kenarlarında çeşitli kaplar, kurutulmuş otlar ve eski eşyalar vardı. Ak Cüce bunların hiçbirine dokunmadan odanın arka tarafına ilerledi. Bir süre taşların arasını yokladıktan sonra üst üste duran birkaç tahta parçayı kenara çekti. Altından eski bir tomar çıkardı.
Tomarı iki eliyle dikkatlice açtı ve önümüzdeki geniş taş masanın üzerine serdi. Kâğıt, yılların etkisiyle sararmıştı. Kenarları yer yer kıvrılmış, bazı bölümleri incelmişti. Üzerindeki çizgiler ise sıradan bir yol haritasından çok daha eski görünüyordu. Ağaçların, vadilerin ve nehirlerin yerleri ince çizgilerle belirtilmişti. Bazı bölgelerde küçük işaretler bulunuyor, fakat çoğunun ne anlama geldiği ilk bakışta anlaşılmıyordu.
Rhea, uçarak haritanın üzerine doğru eğildi. "Bunu hâlâ saklıyor musun?"
Ak Cüce başını salladı. "Başka kimseye göstermek için değil. Fakat artık onların görmesi gerekiyor."
Kirill masanın diğer tarafına geçerek haritaya baktı. Nord, Terra ve Vira da onun yanına geldi. Ben ise haritanın karşısında durup çizilmiş bölgelere dikkatlice baktım.
Ak Cüce parmağını haritanın güney tarafındaki işaretlerden birinin üzerine koydu. "Buradasınız, tabi bu harita ne kadar yardımcı olur bilmiyorum. Her şeyin yeri değişti bildiğiniz üzere."
Parmağını yavaşça ilerletti. "Buradan ayrıldığınızda önce ormanın içindeki eski yolları takip edeceksiniz. Fakat sizin asıl amacınız elfleri bulmak, Işık Vadisini geçmeyeceksiniz."
"Elfleri bulmak için," dedim tek kaşımı kaldırıp baktım.
"Evet."
Parmağı biraz daha ilerledi ve ormanın daha derin bir bölümünde duran eski bir işarette durdu. "Elflerin muhtemelen yeni yaşadığı yer burası olması lazım. Çünkü size gösterdiğim yeri terk etmişlerdi.''
Haritaya biraz daha yaklaştım. İşaret, diğerlerinden farklıydı. Çevresinde birkaç ince çizgi bulunuyor, sanki bölgenin etrafı özellikle belirtilmiş gibi görünüyordu.
"Emin misin?" diye sordum.
Ak Cüce bir süre cevap vermedi. "Bunu bilmiyorum. Sadece bir tahmin."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Bilmiyorsan bizi neden oraya gönderiyorsun?"
"Çünkü başka bir başlangıç noktanız yok." Sesi sakindi. Haritayı işaret eden parmağını çekmeden devam etti.
"Elflerin nerede olduğunu bilmiyoruz. Yıllar önce bu bölgeden ayrıldılar. Fakat tamamen yok olduklarını söylemek de doğru olmaz. Onlardan kalan izler hâlâ ormanda bulunuyor. Eski yollar, işaretler, yerleşim kalıntıları... Bunların hepsi bir zamanlar burada yaşadıklarını gösteriyor."
Rhea haritanın üzerindeki çizgilere dikkatlice baktı. "Bu yolların hepsi kullanılabilir değil."
Ak Cüce ona döndü. "Biliyorum."
"Bazıları çoktan kapanmıştır."
"Bu yüzden sen onlara eşlik edeceksin." Dedi Ak Cüce.
Rhea başını kaldırdı. "Ben mi?"
"Bu ormanı senden daha iyi tanıyan çok az kişi var, muhtemelen o az kişiler bu işe girmezler."
Rhea birkaç saniye düşündü. Ardından bana ve Kirill'e baktı. "Güney tarafında size yol gösterebilirim. Kuzeye yakınlar ve yaklaştıkça işler biraz daha zorlaşacak ama zaten oraya girmeyeceğiz."
Kirill haritadan gözlerini ayırmadan sordu. "Ne kadar sürede ulaşabiliriz?"
"Bunu yürüdüğünüz yola göre söylemek zor," dedi Ak Cüce. "Ama haritadaki eski yolları kullanırsanız zaman kazanırsınız."
Kirill başını salladı. "Öyleyse fazla oyalanmamalıyız."
Haritayı bir süre daha inceledik. Ak Cüce, yol üzerinde dikkat etmemiz gereken birkaç bölgeyi gösterdi. Rhea da bazı yolların artık ağaçlar ve sarmaşıklarla kapandığını, bu yüzden haritadaki her çizgiye güvenmememiz gerektiğini anlattı. Fazla ayrıntıya girmedi. Zaten haritanın kendisi bile ormanın ne kadar büyük olduğunu anlamamıza yetiyordu.
Sonunda Ak Cüce tomarı yeniden kapattı. "Bunu yanınıza alın."
Kirill elini uzattı fakat Ak Cüce haritayı ona vermek yerine bana uzattı. "Sen taşı."
Haritayı iki elimle aldım. Eski kâğıdın ağırlığı beklediğimden fazlaydı.
"Kaybetme," dedi Ak Cüce.
"Kaybetmem."
Rhea kapıya doğru yöneldi. "Öyleyse yola çıkabiliriz."
Herkes hazırlanmaya başladı. Yanımıza gerekli eşyaları aldık. Ak Cüce'nin evinden çıktığımızda öğle ışığı ormanın içine biraz daha yayılmıştı. Ağaçların arasından gelen ışık, yerdeki köklerin ve taşların üzerinde parçalanıyor, yürüdüğümüz yolu yer yer aydınlatıyordu.
Rhea önden uçuyordu. Küçük bedeni ağaçların arasından kolayca geçiyor, bazen birkaç metre yükselip önümüzdeki yolu kontrol ediyor, ardından yeniden yanımıza dönüyordu. Biz ise onun gösterdiği patikadan ilerliyorduk.
Ormanın içindeki yol ilk başta kolaydı. Toprak sertti ve ağaçların arasındaki açıklıklar ilerlememize izin veriyordu. Fakat biraz daha derine girdikçe çevredeki bitkiler sıklaşmaya başladı. Bazı dallar yolun üzerine kadar uzanıyordu.
Bir süre sonra Rhea havada durdu. "Buradan."
Sağa doğru uzanan dar bir patikayı gösterdi. Kirill başını sallayıp öne geçti. Ben de hemen arkasından yürümeye başladım. Tam o sırada içimde garip bir his oluştu. Birinin bizi izlediğini fark ettim. Adımlarımı yavaşlattım.
Başımı kaldırıp ağaçların arasına baktım. Önümüzde Rhea, onun biraz gerisinde Kirill ve diğerleri vardı. Arkamızda ise yalnızca sık ağaçlar ve gölgeler görünüyordu. Yürümeye devam ettik. Bir süre sonra patika yeniden genişledi. Rhea önden ilerlerken Kirill benimle aynı hizaya geldi.
Birkaç adım boyunca sessizce yürüdü. Sonra önümde durup elini pantolonun cebine attı. "Bunu sana vermem gerekiyor." Elinde birkaç katlanmış kâğıt vardı.
Onları gördüğüm anda ne olduklarını anlamam birkaç saniye sürdü. Günlüğümden bir kaç sayfa. Adımlarım durdu.
"Bunlar nereden çıktı?"
Kirill kâğıtları bana uzattı. "Çarpıştığımız sırada senden düştüler. Ben aldım."
Kâğıtları elinden çekip aldım. Sayfaların kenarlarında hafif kırışıklıklar vardı. Hemen onları kontrol etmeye başladım. "Bunları sen mi sakladın?!" Dedim öfkeyle.
"Evet."
Başımı kaldırıp ona baktım. "Ne zamandır sende?"
Kirill cevap vermeden önce kısa bir süre bana baktı. "Bir süredir." Dedi sessizce.
"Ve okudun." Diye ekledim.
Bu kez sessiz kaldı. Cevabı vermesine gerek yoktu. Yüzündeki ifadeden her şey anlaşılıyordu.
"İzinsiz okudun." Dedim tekrardan.
"Vasalisa—"
"İzinsiz okudun!" Sesimi yükseltmem ile herkes aynı anda durmuştu ve sessizce bize bakıyorlardı. Elimdeki sayfaları daha sıkı tuttum.
"Bunlar benim günlüğüm. İçinde yazanlar sana ait değil!" Diye bağırdım sinirle.
Kirill sakinliğini korumaya çalışarak. "Biliyorum." Dedi.
"O zaman neden okudun?" Dedim kağıtları ona sallayarak.
"Çünkü o sırada neyin peşinde olduğumuzu bilmiyordum. Hakkında bildiğim şeyler çok azdı ve bende —''
"Bu sana okuma hakkı vermiyor! Ayrıca hakkımdaki şeyler de seni ilgilendirmiyor! Sırf Düksün diye bu hakları kendinde görüyorsun." Diyerekten sözünü kestim.
Kirill birkaç saniye sustuktan sonra ''Biliyorum, vermiyor." Dedi sessizce.
Bu kadar kolay kabul etmesi öfkemi azaltmadı aksine daha da arttırmıştı. "Bir daha yapma ve hakkımda olan bitenler ne seni ne de buradaki kimseyi ilgilendirmez."
Kirill, cevap vermedi ilk defa sessiz kalmıştı ve sadece bana bakıyordu. Günlüğümü çıkardım çantamdan, sayfaları katlayıp arasına yerleştirdim. Sonra geri çantama koydum. Aramızda kısa bir sessizlik oluştu. Rhea ve diğerleri konuşulanları duymamış gibi davranıyorlardı. Kirill yeniden yürümeye başlayınca diğerleri de ilerlemeye başladı.
Ben de birkaç saniye arkasından sadece ona baktıktan sonra peşlerinden gittim. Hâlâ kızgındım. Fakat en azından günlüğüm yeniden bendeydi. Önümüzde uzanan yol ise bizi ormanın daha derinlerine götürüyordu. Haritada işaretlenmiş olan elf bölgesine baktım, artık yalnızca birkaç çizgi ve belirsiz bir işaretten ibaret değildi. Biraz ilerledikçe ona yaklaşacaktık. Ve ilk kez, geçmişim hakkında bana anlatılmayan şeylerin yalnızca birkaç eski hikâyeden ibaret olmadığını düşünmeye başlamıştım.
Önümüzde uzanan yol bizi ormanın daha derinlerine götürdükçe ağaçların arasındaki boşluklar daralmaya başlamıştı. Haritada işaretlenen elf bölgesine yaklaştığımızı düşündükçe çevredeki sessizlik daha da belirginleşiyordu. Rhea birkaç adım önden uçarak ilerliyor, zaman zaman başını çevirerek arkasından gelip gelmediğimizi kontrol ediyordu. Ben ise elimdeki haritayı sıkıca tutuyor, üzerinde işaretlenmiş bölgeyi zihnimde bulunduğumuz yerle karşılaştırmaya çalışıyordum. Tam o sırada sağ tarafımızdaki çalılıklardan hafif bir hışırtı geldi. Ses o kadar kısa sürmüştü ki ilk anda rüzgârın çıkardığı bir ses olduğunu düşündüm. Ancak birkaç adım daha attığımızda aynı ses bu kez arkamızdan geldi. Adımlarımız yavaşladı. Kirill başını çevirip omzunun üzerinden Nord'a bakınca aynı anda elini kılıcının kabzasına götürdüler. Rhea'nın kanatları ise hafifçe yavaşladı. Hiçbirimiz konuşmadan seslere odaklandık.
Bir anda önümüzdeki yoldan bir siluet çıktı. Adam birkaç adım ötede durdu ve doğrudan bize baktı. Ardından sağındaki ağaçların arkasından bir siluet belirdi ve sol taraftan da iki kişi daha ortaya çıktığında yolun önünün tamamen kapandığını gördük. Dördü de uzun boylu ve güçlü yapılıydı. Gümüş beyazına çalan saçları omuzlarına ve sırtlarına kadar uzanıyor, ormanın gölgeleri arasında bile belirgin şekilde parlıyordu. Üzerlerindeki kıyafetler sade fakat savaşmaya uygun görünüyordu. Derilerindeki solgunluk, keskin yüz hatları ve dikkatli bakışları onları şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir canlıya benzetmiyordu. En önde duran elf diğerlerinden birkaç adım ilerideydi. Elini yavaşça kılıcının kabzasına götürdüğünde, önündeki üç kişi de aynı anda silahlarına uzandı.
Kirill bunu görür görmez benim önüne geçti. Kılıcını tek bir hareketle çekti. Metalin sesi ağaçların arasında yankılandı. Nord da hemen yanında yerini alarak kılıcını çıkardı. Terra ve Vira birbirlerinden ayrılıp iki yana doğru açıldılar ve belindeki baltalarını çıkardılar. Ben birkaç adım geride kalırken elimdeki haritayı istemsizce göğsüme bastırdım. Karşımızdaki dört elf ise bir adım bile geri çekilmedi.
Öndeki elf, kılıcının ucunu Kirill'e doğru kaldırdı. "Olduğunuz yerde kalın." Sesi sakin çıkmıştı fakat o sakinliğin altında açıkça bir tehdit vardı.
Kirill kılıcını onun kılıcına doğru kaldırdı. "Biz kavga etmek için gelmedik."
Elf cevap vermek yerine birkaç adım attı bize doğru. Botunun altında kuru bir dal kırıldı. Aradaki mesafe biraz daha kapanınca Kirill de yerinden bir adım dahi ayrılmadı, yalnızca kılıcını daha sağlam kavradı.
"Buraya giren herkes aynı şeyi söylüyor." Elf'in bakışları önce Kirill'in üzerinde, ardından arkasındaki diğerlerinin üzerinde dolaştı. "Sonra gerçek niyetlerini gösteriyorlar."
Kirill'in çenesi hafifçe gerildi. "Bizi biriyle karıştırıyorsunuz."
"Hayır," dedi elf. "Sizi kimseyle karıştırmıyoruz çünkü tamda bildiğimiz kişilerdensiniz."
Arkamızdaki Vira huzursuzca yer değiştirdi. "Kiminle?" diye sordu. Elf'in bakışları bu kez doğrudan bana çevrildi. "Haris."
Haris'in adını duyduğumuz anda ortamın havası daha da ağırlaştı. Kirill'in kılıcı hâlâ karşısındaki elfinkine dönüktü. "Biz Haris'in adamları değiliz."
Yanda duran başka elf bir adım yaklaştı. "Bunu kanıtlayın."
Kirill de ona doğru bir adım attı. Kılıçların arasındaki mesafe birkaç karışa kadar indi. "Bizi dinlemeden bunu yapmamızı nasıl bekliyorsun?"
Elf'in bakışları sertleşti. "Çünkü Haris'in adamlarının ne kadar iyi yalan söylediğini en iyi biz biliyoruz."
Kirill'in eli kılıcının kabzasında biraz daha sıkılaştı. "O hâlde saldırmak yerine konuşmayı deneyebilirsin."
"Konuşacak bir şeyimiz yok!" Elf sözünü bitirir bitirmez kılıcını hızla Kirill'e doğru savurdu. Kirill karşılık vermek için kılıcını kaldırdığı anda Vira yandan atılarak ikisinin arasına girdi. Baltasını iki eliyle kavrayıp gelen darbeyi karşıladı. Kılıç ile balta birbirine çarptığında çıkan sert metal sesi ormanın içinde parçaladı. Darbenin kuvveti Vira'nın kollarını geriye doğru savurdu, fakat ayaklarını toprağa sağlam basarak yerinde kaldı. Elf de geri çekilmedi. Kılıcını baltanın üzerinde bastırırken ikisinin gözleri birbirine kilitlendi.
Çıkan kargaşadan ötürü ne yapacağımı bilemeden Kirill'e doğru bir adım attım. Gözlerim karşılarında duran elflerden ayrılmıyordu. Kılıçların yeniden birbirine çarpmasından korkarken, düşünmeden elimi Kirill'in koluna uzatıp tuttum. Kaslarının gerildiğini avucumun altında hissedebiliyordum.
"Kirill," dedim istemsizce.
Başını bana çevirmedi. Bakışları hâlâ karşısındaki elflerin üzerindeydi. Kılıcını biraz daha kaldırırken sesi sakin çıkmaya çalışıyordu. "Geride kal."
Kolunu bırakmadım. Parmaklarım kumaşın üzerinde biraz daha sıkılaştı. İçimdeki tedirginlik, sesime de yansımıştı. "Bizi yanlış anlıyorlar."
Kirill bu kez kısa bir anlığına bana baktı. Gözlerindeki sert ifade değişmedi fakat sesindeki ton biraz yumuşadı. "Biliyorum."
Bu tek kelimeyle yeniden karşısındaki elfe döndü, kolunu tutmaya devam ettim. Söylediği şey beni rahatlatmamıştı. Aksine, onun da durumun ne kadar tehlikeli olduğunun farkında olduğunu anlamıştım. Karşımızdaki dört yabancının kılıçları hâlâ ellerindeydi ve yanlış anlaşılmayı düzeltmek için yalnızca birkaç saniyemiz varmış gibi hissediyordum.
Karşısındaki elf, Vira'nın gözlerinin içine bakarak kılıcını geri çekti. Fakat kılıcını tam indirmedi. "Öyleyse anlatın."
Vira, olduğu yerde durmaya devam ederken, Kirill de kılıcını birkaç santim aşağı indirdi ancak hâlâ hazır durumda tutuyordu. "Buraya elfleri bulmak için geldik."
Bu söz üzerine diğer üç elf de dikkatlerini tamamen bize çevirdi. Aralarından biri bir adım öne çıktı. "Elfleri mi?" Sesi kuşkulu çıkmıştı. "Neden?"
Bu kez cevap vermeden önce bana baktı Kirill. Ben birkaç saniye tereddüt ettim. Sonra bulunduğum yerden öne çıktım. "Çünkü bende sizlerdenim, elfim."
Sözlerim ormanın içinde asılı kalmış gibi oldu. Dört elf bir anda bana döndü. Öndeki elf kılıcını tamamen indirmedi. Yüzündeki şüphe daha da belirginleşti. "Bunu söylemek seni elf yapmaz." Gözlerimi işaret etti.
"Yalan söylemiyorum!''
"Bunu da Haris'in adamları söyleyebilir."
Kaşlarım çatıldı. "Haris'in adamı olsaydım, sizi bulmak için buraya neden geleyim?" Elf cevap vermek yerine bana baktı. Gözleri saçlarımdan yüzüme, ardından gözlerime kaydı. Bakışlarında kısa süreli bir tereddüt belirdi fakat hemen ardından yeniden sertleşti.
"Şifa gücüm de var," dedim. "Ak Cüce bunu gördü. Bizi buraya o gönderdi."
Elflerin arasından kısa bir sessizlik geçti. Rhea sonunda öne çıktı. Küçük bedeni dört savaşçı elf karşısında neredeyse önemsiz görünüyordu fakat sesini yükselttiğinde hepsinin dikkatini üzerine çekmeyi başardı. "Yeter artık. Gerçekten Haris'in adamları olduklarını düşünüyorsanız biraz dikkatli bakın."
Kanatlarını hafifçe açtı. "Ben Rhea. Ak Cüce'nin dostuyum. Bu insanları onun yanından aldım ve buraya kadar getirdim. Ak Cüce onların elfleri aradığını biliyor. Elindeki harita ise onun verdiği harita."
Öndeki elf ilk kez gerçekten tereddüt etti. Bakışları Rhea'dan bana, benden de Kirill'e geçti ve herkese tek tek baktı. Kılıcının ucunu tamamen aşağı indirdi. Arkasındaki üç elf de birbirlerine baktılar.
Ortadaki elf yeniden konuşmaya başladı. "Ak Cüce sizi gerçekten buraya mı gönderdi?" diye sordu.
"Evet," dedim.
Rhea başını salladı. "Kendim gördüm."
Birkaç saniye daha sessiz kaldı. Sonunda kılıcını kınına yerleştirdi. Ardından yanındaki üç elfe baktı. Diğerleri de onun hareketini takip ederek kılıçlarını kınlarına yerleştirdi.
Ortadaki elf birkaç adım yaklaşarak önümüzde durdu. "Ben Arathor."
Yanındaki elfleri sırayla gösterdi. "Silvanus. Thorne. Aldaron."
İsimleri zihnimde tutmaya çalışırken onlara dikkatlice baktım. Karşımda duran dört kişinin yıllardır yalnızca eski hikâyelerde ve anlatılan geçmişte var olduğunu düşündüğüm elfler olduğunu anlamak hâlâ kolay değildi.
Arathor'un bakışları yeniden üzerimde durdu. "Size tamamen güvenmiyorum."
Vira, baltasını indirdi yavaşça. "Biz de size güvenmiyoruz zaten. Duygularımız karşılıklı."
Arathor'un yüzünde belli belirsiz bir sırıtma oluştu. "Bu konuda anlaşmış olduk."
Rhea derin bir nefes verdi. Kanatlarını kapattı ve omzuma kondu. "En azından artık kimse birbirini öldürmeye çalışmıyor."
Nord kılıcını yerine koyarken mırıldandı. "Şimdilik."
Silvanus ona sert bir bakış attı. Nord gözlerini devirdi, Vira kardeşinin yanına doğru geçti. Ben ise gözlerimi Arathor'dan ayırmadım. Onun bakışlarında hâlâ tam olarak çözemediğim bir dikkat vardı. Fakat bu kez yalnızca şüphe görmüyordum. Sanki söylediklerimin ardından, benim hakkımda daha önce bilmediği bir şeyi anlamaya çalışıyordu.
Tam o sırada Kirill hafifçe hareket etti. Bakışları karşısındaki elflerden ayrıldı, ardından koluna indi. Elimle hâlâ onun kolunu tuttuğumu o an fark ettim. Parmaklarımı hemen gevşettim. Birkaç saniye boyunca ne yapacağımı bilemeden elime baktım. O ana kadar yaşanan gerginlik içinde bunu fark etmemiştim bile. Şimdi ise aramızdaki o küçük temasın farkına varmak, nedense olduğundan çok daha tuhaf hissettirmişti.
Elimi yavaşça geri çektim. "Üzgünüm," dedim alçak bir sesle.
Kirill gözlerini yeniden bana çevirdi. Yüzünde alaycı bir ifade yoktu tam tersi bakışları sakindi. "Rahatsız olmadım."
Söylediği şey karşısında birkaç saniye sessiz kaldım. "Yine de..." Cümlemi tamamlayamadım.
Kirill omuzlarını silkti. "Rahatsız olmadım, kızıl."
Sonra bakışlarını yeniden önümüzde duran yola çevirdi. İçimde garip bir his oluşmuştu. Sanki bu kadar basit bir hareketi daha önce defalarca yapmışım gibi tanıdık gelmişti.
Arathor sonunda yolun kenarına çekildi. "Yürüyün."
Kirill ilerleyerek omzunun üzerinden Arathor'a baktı sessizce. Ben de haritayı yeniden açıp yürümeye başladım. Dört elf de arkamızdan geliyordu. Artık yalnız değildik. Fakat onların bizimle yürümesi, buraya geldiğimizden beri cevabını aradığımız soruların azaldığı anlamına gelmiyordu. Tam tersine, ormanın derinliklerine attığımız her adım geçmişimiz hakkında bilmediğimiz başka bir şeyin kapısını aralıyor gibiydi.
