4. bölüm · KIYAM -DÜZENLENDİ-

𝕴𝓥. 𝕭Ö𝕷Ü𝕸

Buse B

804 Yılı — Güney İmparatorluğundan Bir Gün

Bu İmparatorlukta kimse gerçekten "kendisi" değildi. Ya bir kalıba sıkıştırılmıştık ya da kalıplara girilmeye zorlanmıştık. Herkes... bir renkten ibaret. Kalabalık her zamanki gibiydi ve gözlerim kapalı olsa bile kim kimdir söyleyebilirdim.

Altın sarısı, beyaz.
Kırmızı, bordo
Koyu yeşil.
Ve o kirli, soluk kahverengi...

Soylular uzaktan bile belli oluyor.
Parlak, neredeyse ağır tonlarda... özellikle kırmızı ve bordo.
Yürürken yollar açılıyor önlerinde. Kimse bakmamaya çalışıyor ama herkes görüyor.

Din adamları daha farklı. Onların renkleri daha açık. Altın sarısı, beyaz, neredeyse daha parlak tondalar. İnsan onların yanından geçerken farkında olmadan sesini kısıyor.

Tüccarlar ise en kolay ayırt edilenler. Üzerlerinde hep yeşilin bir tonu var. Ne çok gösterişli... ne de saklanacak kadar silik. Tam ortada. Tam olması gerektiği gibi.

Bazen aynaya baktığımda...
Bu şehirdeki hiçbir renge ait olmadığımı hissediyorum. Ve bu... bir insanın sahip olabileceği en tehlikeli şey olabilir. Bazen düşünüyorum... Ya biri istediği bir renk giyerse? O zaman ne olurdu?

✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
Sabahın ışıkları, Güney İmparatorluğu'nun taş sokaklarına yavaşça yayılırken şehir her zamanki düzenine bürünüyordu. Güneş henüz tam yükselmemişti ama ışığı, sarayın yüksek kulelerinden süzülerek aşağıdaki meydanı keskin çizgilerle ikiye bölüyordu. Gölgeler uzun, insanlar sessizdi. Herkes yerini biliyor, herkes olması gereken renge bürünüyordu. Kırmızı ve bordo tonlar ağır adımlarla ilerleyen soyluların üzerinde parlıyor, altın ve beyaz renkler din adamlarının çevresinde sessiz bir otorite gibi dolaşıyor, yeşilin farklı tonları tüccarların omuzlarında dalgalanıyordu. Ve tüm bu renklerin arasında, soluk ve neredeyse görünmez kalan halk, kalabalığın içinde eriyip gidiyordu.

Ama o sabah... bu düzenin içinde yanlış bir şey ilerliyor gibiydi sanki hemen ardından sesler yükseldi. Ve sonra kalabalığın içinde bir boşluk açıldı. Çünkü meydanın ortasında yürüyen adam... ait olmadığı bir renge bürünmüştü.

Üzerinde kırmızı vardı.

Bu kırmızı, sıradan bir kumaşın rengi değildi. Yoğun, derin ve neredeyse tehditkâr bir tondu. Güney İmparatorluğu'nda yalnızca en yüksek soyluların taşımasına izin verilen bir renk. Güçle, kanla ve otoriteyle özdeşleşmiş bir işaret. Adamın yürüyüşünde bir tereddüt yoktu. Başını eğmemişti. Gözlerini kaçırmıyordu. Sanki gerçekten o renge aitmiş gibi, kalabalığın içinde dik adımlarla ilerliyordu. İlk kahkaha sağ taraftan yükseldi. İnce, küçümseyici bir sesti. Ardından bir diğeri eklendi. Ve sonra... birden fazla.

Bir soylu öne çıktı. Üzerindeki kırmızı, adamınkinden daha parlak, daha ağırdı. Kumaşın dokusu bile farkını belli ediyordu. Adamın karşısında durduğunda bakışlarında açık bir tiksinti vardı.

"Yanlış giymişsin, yoksa renk körü müsün?" dedi küçümseyici bir ses tonuyla.

Adam durmadı. Sadece bir anlığına gözlerini ona çevirdi. O bakışta korku yoktu aksine, alaycı bir bakıştı bu... soylunun hoşuna gitmedi. Etraflarında kalabalık toplanmaya başlamıştı. İnsanlar yaklaşmıyor ama uzaklaşmıyordu da. İzliyorlardı. Herkes izliyordu.

Bir başka soylu yaklaştı. Bu kez sesi daha yüksekti. "Bu rengi nereden buldun?" diye sordu. "Yoksa... kendini bizden biri mi sandın?"

Kalabalığın içinden bastırılmış bir uğultu yükseldi. Adam hâlâ susuyordu. Ama suskunluğu bile meydan okumaydı. Sonra biri onu itti. Hafif bir hareketti ama yeterliydi. Çünkü ardından gelen itiş daha sertti, adamın yere düşmesiyle birlikte soyluların tekmelerine maruz kalmaya başlamıştı. Kırmızı kumaş, tozun içine karıştı. Ayağa kalmak için direniyordu ama direnmek, burada affedilen bir şey değildi.

Meydanın diğer ucunda, saraydan gelen muhafızlar göründü. İmparatorun kulağına çoktan ulaşmıştı bile her şey. Zırhlarının metal sesi taş zeminde yankılandı. Kalabalık iki yana açıldı. Muhafızlardan biri öne çıktı ve adamın üzerindeki kırmızıya baktı. Uzun uzun. Sonra gözlerini kaldırdı.

"Yasaklı renk," dedi düz bir tonla.

Adam ilk kez konuştu. "Bu bir kumaş parçası," dedi sadece.

İki muhafız aynı anda onu kollarından tuttu, adamı yerde zorla sürüklemeye başladılar, taş zemine sürtünen dizleri kan ve yara bere içinde kalmıştı. Hızlıca ip getirildi. Kimse bağırmadı. Kimse karşı çıkmadı. Sadece izlediler. İdam sehpası meydanın ortasında, her zamanki yerindeydi. Sanki hep bu an için bekliyormuş gibi. Adam sürüklenirken dizlerinde ki oluşan yara ve kan lekesi üstünde ki kırmızı kumaşla aynı tezat oluşturmuştu.

Onu sehpanın altına getirdiklerinde gökyüzü tamamen aydınlanmıştı, meydan doluydu. Ama ses yoktu. Ne bir bağırış, ne bir itiraz. İnsanlar oradaydı... ama sanki hiçbiri gerçekten orada olmak istemiyordu. Muhafızlar adamı sehpanın altına getirdiğinde, o ana kadar başı öne düşmüş olan adam yavaşça doğruldu. Nefesi düzensizdi, yüzü toz ve kan içindeydi ama... gözleri hâlâ canlıydı. Hâlâ meydanın ortasında duran o yüzlerce insana bakabilecek kadar cesurdu.

İp getirilirken başını kaldırdı. Güneş tam tepedeydi. Işık yüzüne sert vuruyor, gözlerini kısmaya zorluyordu ama bakışlarını kaçırmadı. Dudaklarının kenarında... silik bir gülümseme belirdi.

"Bakın..." dedi, başını hafifçe yana çevirerek kalabalığı süzdü. "Bakın bana."

Kimse hareket etmedi. "Ben bir tüccarım." dedi açıkça. "Ne asil bir kandan geldim... ne de kutsal bir unvan taşıyorum. Sadece bir tüccarım!"

Kısa bir duraksama. Gözleri, ön saflarda duran birkaç soylunun üzerine kaydı. Üzerlerindeki kusursuz kırmızı kumaşlara.

"Bugün sadece sizin giydiğinizi giydim."

Kalabalığın içinde belli belirsiz bir hareketlilik oldu herkes sessizce adam hakkında konuşuyorlardı bu duruma adam hafifçe güldü.

"Bir parça kumaş," dedi. "Sadece bir renk." Başını kaldırdı. "Ama bakın... nasıl da kim olduğumu değiştirdi. Yoksa..." dedi yavaşça, "değiştirmedi mi?"

Bu soru havada asılı kaldı. Kimse cevap vermedi. Veremezdi. İp boynuna geçirilirken gözlerini kapatmadı. Aksine... daha da açtı. Sanki son anında bile bir şey görmek istiyordu. Ya da bir şeyin görülmesini sağlamak.

"Soyluluğunuzu cesaretinizle değil de korkuyla koruyorsanız..." Başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarında o aynı ince gülümseme geri döndü. "O zaman sizin de bizden bir farkınız yoktur demektir... Hepiniz korkakça yaşayıp korkakça ölecekseniz!"

Son cümlesini söyledikten sonra muhafızlardan biri tabureyi sertçe itti ve ardından bedeni boşluğa düştü, ip gerildi, birkaç saniye sonra adamın cansız bedeni ipte sallanıyordu artık. Bedeni buz gibi bembeyaz kesilmişti. Hiç kimse hareket etmedi. Rüzgâr bile esmeyi unutmuş gibiydi, güneş hâlâ tepede, her şeyi olduğu gibi, çıplak ve saklanamaz hâlde aydınlatıyordu. Sonra herkes kaldığı yerden işlerine devam etti. Meydan, birkaç dakika içinde yeniden eski haline dönmeye başladı. İnsanlar yürümeye devam etti. Renkler tekrar yerli yerine oturdu sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Biraz uzakta, kalabalığın dışında, dört kişi sessizce olanları izliyordu. Kirill'in bakışları hâlâ sehpanın üzerindeydi. Yüzünde hiçbir şey yoktu. Ne öfke... ne şaşkınlık. Sadece dikkat. Yanında duran Nord çenesini sıktı. Bakışları kısa bir an ipte asılı kalan bedene kaydı, sonra uzaklaştı.

"Bu..." diye başladı, ama devam etmedi.

Valkür ikizleri sessizdi. Her zamanki gibi. Ama bu sessizlik... kabulleniş değildi. Kirill sonunda konuştu. "Düzen," dedi. Tek bir kelimenin içinde her şey vardı.

Nord ona baktı. "Düzen mi?" dedi alçak bir sesle.

Kirill gözlerini meydandan ayırmadan cevap verdi. "İtaat etmeyen herkese... örnek oldu." Sesi sakindi. Nord bir şey söylemedi. Çünkü söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Burası Güney İmparatorluğu'ydu, burada işler böyle ilerlerdi.

Kalabalığın biraz daha gerisinde, çam ağaçlarının gölgesine yakın bir noktada, ben de oradaydım, her şeyi kanlı canlı olarak görmüştüm gözlerim hâlâ yukarıda asılan bedendeydi. Rüzgâr hafifçe esince ip çok az sallandı. Kırmızı kumaş... güneşin altında hâlâ parlıyordu. Ve bu şehirde... hataların nasıl sonlandığını artık biliyorduk. Sabahın ilerleyen saatlerinde daha da büyümüştü. Pazar yerinin taş döşemeleri, ayak sesleriyle dolup taşıyor; tezgâhlardan yükselen sesler birbirine karışıyordu. Kurumuş bitki satan bir tezgahın önündeydim, ihtiyacım olan bitkileri seçerken küçük bir çığlık sesi duydum. Küçük bir çocuk koşarken ayağı bir taşa takılmış, yere sertçe düşmüştü. Dizinin üzerinden ince bir çizik açılmıştı. Kan çok fazla akmasa bile küçük bir çocuk için yeterince can yakıcı bir durumdu. Birkaç kişi sadece uzaktan baktıktan sonra işlerine geri dönmüşlerdi.

Kalabalığın arasından acele etmeden küçük çocuğun yanına ilerledim, yanına gelince dizlerimin üstüne çökerek "Canın yanıyor mu?" diye sordum düşük bir sesle.

Çocuk sessizce başını olumlu anlamda salladı, gözyaşları akmaya devam ediyordu, sessizce etrafı kontrol ettikten sonra kimsenin bize bakmadığına emin olunca elimi yavaşça çocuğun dizine yaklaştırdım, dokunmadan yakınında tuttum sadece, çok hafif bir sıcaklık yayıldı dizinde sonra görünmeyen bir şey, havanın içinde ince bir titreşim gibi geçtiğinde yara sanki hiç açılmamış gibi kapandı. Deride yalnızca hafif bir kızarıklık kaldı, o da saniyeler içinde solmuştu.

Çocuk şaşkınlıkla dizine baktı. "Geçti..." dedim tebessüm ederek. Ama dikkati başka bir yere dağılmıştı, kalabalığın biraz ötesine doğru parmağını kaldırdı, titreyerek işaret etti. "Babam..." dedi zorlanarak.

Bakışlarım, çocuğun titreyen parmağıyla gösterdiği yöne doğru çevirdim hemen dakikalar önce meydanda kurulmuş olan idam sehpasını işaret ediyordu. Muhafızlar, ipte asılı duran cansız bedeni büyük bir dikkatle çözerek sedyeye indirmişlerdi. Beyaz bir çarşafı, yavaşça cansız bedenin üzerine çekiyorlardı. Önce yüzünü, sonra omuzlarını, en son da tamamen yüzünü örtecek şekilde kapandı... Küçük çocuğun yanında dona kalmıştım resmen, küçük elleri yumruk olmuş, gözleri büyümüş ve yaşlarla dolmuştu. Tek bir ses bile çıkaramıyordu korkusundan.

Ve bende gözlerimi o beyaz örtüden bir türlü alamadım. Çocuk bir kez daha konuşmak istedi, sesi boğazında düğümlendi. "Babama... ne yaptılar şifacı abla? Onu da iyileştirebilir misin?" Sorusu havada asılı kaldı cevap veremedim, ayağa kalktım kalabalığın içine karışarak uzaklaşmak zorunda kaldım, boğazım düğümlendi çünkü bazen sorduğumuz sorular, cevaplardan daha ağırdır. Tezgahlara doğru ilerlerlerken çocuğun düştüğü yere doğru koşan bir kadın fark ettim. Koşmaktan nefesi düzensizdi ve yüzü solgundu. Çocuğu görünce hemen dizlerinin üzerine çöktü, onu kucakladı.

"Buradasın..." dedi hızlıca, sesi titriyordu. "Buradasın, bebeğim..." Çocuk annesine sarılmadı çünkü gözleri hâlâ idam sehpasındaydı. Kadın, çocuğun baktığı yere doğru çevirdi başını kocasının asıldığı yere baktı bir süre sonra bakışlarını başka yöne çevirdi, daha fazla bakabilecek mecali kalmamıştı. Sessizce göz yaşları akıyordu sadece.

"Bir kadın vardı...gözlerinde beyaz bir bandaj vardı." dedi fısıltıyla. "Dizimi iyileştirdi." Kadının gözleri çocuğun dizine kaydıktan sonra başını hızla kaldırdı. Etrafına bakmaya başladı yaşlı gözlerle, muhtemelen beni arıyordu ancak kalabalık hâlâ oradaydı ancak ne duyan vardı ne de gören. Kadın çocuğunu daha sıkı tuttu. Bakışları endişeyle kalabalığın içinde gezinmeye devam ediyordu.

"Burada kimse yok tatlım emin misin?" diye sordu ama çocuk hâlâ aynı şeyi söylüyordu. "Şifacı ablaydı anne, gözleri kapalı olsa bile görüyordu."

O sırada, kalabalığın çok daha dışında, dar bir sokak ağzında bir siluet duruyordu. Herkesten uzaktaydı ama her şeyi görebilecek bir yerdeydi.

Dük Kirill.

Kıpırdamıyordu. Yüzünde ne bir şaşkınlık vardı ne başka bir duygu sadece izliyordu. Çocuğun yere düştüğü andan ziyade dizinin iyileştirdiği ana kadar şahit olmuştu. Artık gördüğü şey... yalnızca bir "tesadüften" ibaret değildi. Bazı şeyleri gerçekliğe çıkarmak için harekete geçme vakti gelmişti.

Öğlen güneşi taş duvarların üzerine dik bir açıyla vuruyordu. Sarayın yüksek pencerelerinden içeri giren ışık, uzun masanın üzerini keskin bir çizgiyle ikiye bölmüştü. Kirill masanın başında ayakta duruyordu. Nord pencerenin yanında ki sandalyeye oturmuş kollarını göğsünde buluşturmuştu. Valkür ikizler hemen karşısında oturuyorlardı.

"Dün..." dedi Kirill, sesi düşük ama net, "anlattıkları yeterli değil."

Nord başını hafifçe çevirdi. "Muhafızların anlattığı, parşömende okuduğun yazı hepsi aynı şeyi gösteriyor."

"Gösteriyor," dedi Kirill. "Ama kanıtlamıyor gözümüzle görmedik henüz. Yani siz görmediniz henüz."

Terra kaşlarını hafifçe çattı. "Bitkiyi canlandırması yeterli değil mi?"

Kirill başını yavaşça iki yana salladı. "Değil." Birkaç adım attı masanın etrafında dönüyordu. "Onları kastetmiyorum."

Bu kez Terra öne doğru hafifçe eğildi. "O zaman neyi kastediyorsun?"

Kirill nihayet durdu. Bakışları doğrudan onlara kilitlendi. "Onu izledim, muhafızlar sadece bitkiyi canlandırdığını gördü ama daha fazlası var." dedi Kirill. "Ben anı gördüm. Ve gözlerinin göremediğini iddia ediyor. Göremeyen biri bu şekilde hareket edemez."

Terra'nın bakışları keskinleşti. "Ne kadar eminsin?"

Kirill'in cevabı gecikmedi. "Yeterince.''

Vira ilk kez konuştu. "O halde gücünü kontrol edebiliyor mu yoksa sınırlı mı ? Ve hem de gerçekten görebiliyor mu? Bunları test etmemiz lazım."

Kirill'in dudaklarının kenarında gülümseme meydana geldi. "Evet işte tamda bu."

Nord sabrını yitirmeye yakındı. "Açık konuş artık."

Kirill masanın kenarına hafifçe yaslandı. "Onun gücünü kullandırtmak için bir ortam yaratmalıyız. Sabah asılan tüccarın oğlu meydanda düştü. Dizi yarılmıştı ve bir kaç saniyede tekrardan eski haline getirdi, çizik dahi yoktu dizinde. Aynı zamanda her defasında gözünde bandaj olmasına rağmen her şeyi pür dikkatle görme yetkisine sahip." dedi."

Terra tek kaşını kaldırdı. "Bu doğru, gözlerini bandajla saklamasına rağmen görebiliyor gibi...Ve muhtemelen gücünü herkesin içinde yapmaz."

Kirill, sandalyesine oturdu ellerini masaya uzattı, ''Etraf kalabalıktı herkes işinde gücünde olduğu için kimse fark etmedi ama ben gördüm. Ve bu anı tekrarlamak içinde bize gerçek bir yaralı lazım," dedi. "Ama ölümcül değil." Kısa bir duraksama yaşadı, parmağını şıklattı "Hekimler orada olacak."

Vira kaşlarını çattı düşünceli bir şekilde "Ama hekimler müdahale edebilirler."

Kirill başını olumlu anlamda salladı. "Bunun için sahte hekimler ayarlayacağız. Küçük hatalar, yanlış müdahaleler ve zaman kaybına neden olsun ancak bunu herkesin içinde yapmayacağız, tenha bir yer olması lazım."

Terra yavaşça anladı. "Yani onlar deniyor gibi görünecek... ama kimse gerçekten başaramayacak."

"Evet." Dedi Nord. Bu kez dikkatle baktı. "Ya izlemek zorunda kalacak ya da birinin göz göre göre acı çekmesine izin verecek."

Akşam güneşi yavaş yavaş batarken, son ışıklarını taş duvarların üzerlerine vuruyordu. Sarayın dış avlusunda nöbet tutan muhafızların zırhları parlıyorlardı. Avludaki düzen, alışıldık bir disiplinle korunuyordu. Sarayın iç koridorları, dışarıdaki kalabalığın aksine sessizdi. Uzun taş duvarlar boyunca ilerleyen muhafızların adımları yankı yapıyordu. Ağır kapılar, kalın halılar... Kapının önüne geldiklerinde ise durdular.

Bir anlık tereddüt ettiler sonra kapıya vurdular, içeriden yüksek bir ses yankılandı ''Gir.''

Kapı açıldı. Vasalis Vaylor, geniş odasında büyük pencerenin önünde duruyordu. Sırtı kapıya dönüktü. Elleri arkasında kenetlenmişti. Duruşu, tek kelime etmeden bile otoriteyi hissettiriyordu.

Muhafızlar içeri girer girmez diz çöktü. "Efendim."

İmparator başını hafifçe yana çevirdi. "Konuş." Sesi sakindi.

Muhafızlardan biri başını kaldırdı. "Dün sabah Kuzey Dükü'nün emriyle izlediğimiz kız hakkında..."

İmparatorun duruşu çok hafif değişti. "Devam et."

"Bahçede... elini bir bitkiye koydu. Bitki canlandı." Kısa bir duraksama. "Bugün öğlen pazarda da aynı şeyi yapmış. Yaralı bir çocuğu iyileştirmiş."

İmparator yavaşça döndü. "Nasıl bir iyileşme?" diye sordu.

"Anında değil... ama doğal da değil efendim. Kan durdu. Doku toparlandı."

Kısa bir sessizlik oldu. "Başka?" diye sordu İmparator.

Muhafız tereddüt etti. Ama devam etti. "Saçları şey kızıldı. Ve—" yutkundu, "kulakları sivriydi ve gözlerinde beyaz bir bandajla kapatıyordu."

Bu kez sessizlik daha uzun sürdü. İmparator hiçbir şey söylemedi. Sadece birkaç saniye boyunca onlara baktı. Ardından gözlerini yavaşça kapattı. Sanki... bir şeyi bastırıyordu. "Yerini biliyor musunuz?" diye sordu sonunda.

"Evet efendim."

İmparator gözlerini açtı. "Dükün ve onun yanında olan arkadaşlarını izleyin. Ve kız içinde yakalama emri çıkarın," dedi. "Canlı."

Muhafızlar başlarını eğdi. "Emredersiniz."

Muhafızlar geri çekildi. Kapı kapanırken odada yalnız kaldı. İmparator birkaç adım attı. Masasına yaklaştı, parmakları yüzeyde durdu. Bakışları... bir noktaya sabitlenmişti, masanın üzerinde duran haritalara ama gördüğü şey haritalar değildi geçmişten bir an... kısa, parçalanmış bir görüntü. Kızıl saçlar, sesler, çığlıklar. Gözlerini sertçe kapattı. Bu anı, zihninden itti.

''Şimdi değil.'' diye konuştu kendi kendine, şakaklarını ovuşturdu.