1. bölüm · KIYAM -DÜZENLENDİ-

𝕴. 𝕭Ö𝕷Ü𝕸

Buse B

Yüzyıllardır bütün canlılar; cadılar, büyücüler, Elfler, cüceler ve periler aynı ormanın kalbinde, görünmez bir dengeyle birlikte yaşardı. Periler, rüzgârın taşıdığı fısıltıları dinler, en uzak diyarlardan haber getirirlerdi. Ormanın her köşesinde onların ince kanat sesleri duyulurdu. Kim doğmuş, kim ölmüş, hangi krallıkta savaş başlamış... Hepsini ilk onlar bilirdi.

Cüceler ise yerin derinliklerinde, karanlığın içinde ışık arar gibi çalışırlardı. Altın damarlarını işler, büyülü madenler çıkarır, üst dünyaya nadiren çıkarlardı. Ellerinden çıkan her şey sıradan değil, efsanevi olurdu.

Elfler, ormanın en eski ağaçlarının gölgesinde yaşar, doğanın ruhuyla konuşurdu. Yaraları iyileştirir, hastalıkları uzaklaştırır ve yaşamı korurlardı. Onların dokunduğu her şey yeşerir, solmuş olan yeniden can bulurdu.

Büyücüler ve cadılar ise bu düzenin en tehlikeli ama en gerekli parçasıydı. Eski dillerle yazılmış kitaplar, unutulmuş büyüler ve yasaklı kara güçler onların elindeydi. Dengeyi koruyan da bozabilecek olan da onlardı.

Ve bu düzen, yüzyıllar boyunca hiç bozulmadan sürdü...

Ta ki o geceye kadar.

Gökyüzünün karardığı, denizin sustuğu ve kaderin yön değiştirdiği gece...

Kanlı Ayin gecesi, olması gerektiği gibi bitmedi. Haris'in kurtulmasıyla düzen bozulmuştu. Büyülerin sesi canlıların çığlıklarıyla karışmıştı. Elfler, cadılar ve büyücüler canlarını kurtarmak için dört bir yana dağıldı. Ormanın kadim düzeni, o gece ilk kez böylesine derinden sarsıldı. Kıyılar kana bulanmış, rüzgâr bile korkuyla yön değiştirmişti.

Ama asıl felaket... henüz bitmemişti.

Ayin halkasının tam ortasında, zincirlerle mühürlenmiş olan Haris dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Büyücüler son bir güçle onu yok etmeye çalışıyordu. Eski dillerle yazılmış yasaklı sözler yankılanıyor, hava bile bu gücü taşıyamayacak kadar ağırlaşıyordu.

"Şimdi!" diye haykırdı içlerinden biri.

Işık ve karanlık aynı anda çarpıştı.

Bir anlığına her şey sustu.

Sonra...

Haris başını kaldırdı. Gözlerinde insanlıktan eser yoktu. Kırmızı gözleri zifiri karanlıkta parlıyor, dudaklarında korkutucu bir gülümseme beliriyordu.

"Beni yok edemezsiniz..."

Sesi yankılandı.

Ama bu ses, tek bir bedenden çıkmıyordu artık.

Bir anda bedeninden karanlık dumanlar yükselmeye başladı. Büyücüler geri çekildi. Cadıların bazıları korkuyla diz çökerken bazıları koşarak uzaklaştı.

"Bedeni!" diye bağırdı genç Elf.

"Bedeni ruhundan ayrıldı!" diye bağırdı biri dehşetle.

Ama artık çok geçti.

Haris'in bedeni olduğu yerde kalırken ruhu karanlık bir gölgeye dönüşerek zincirlerin arasından sızdı. Büyü çemberi çatladı. Toprak yarıldı.

Gökyüzü bir anlığına tamamen karardı.

Ve o an...

Haris'in sesi son kez duyuldu.

Ama bu bir tehditten fazlasıydı.

Bir lanetti.

"Beni zincirleyebilirsiniz... Bedenimi yok edebilirsiniz ama ruhum her zaman içinizde dolaşacak! İntikam almaya döneceğim!"

Sesi çatallanarak çoğaldı. Sanki karanlığın içinden onlarca ağız konuşuyordu.

"Kaderi mühürleyemezsiniz."

Tam o anda, ayin alanının bir köşesinden acı dolu bir çığlık yükseldi.

Bir bebeğin kaderinin yazıldığı vakitlerden biriydi.

Fakat bu dünya, bir bebeğin doğmaya hazır olamayacağı kadar kötü bir hâle gelmişti.

Elf kadının doğumu başlamıştı.

Haris'in gölgesi bir anlığına o yöne döndü.

Ve gülmeye başladı.

Soğuk... ruhsuz... lanetli bir kahkaha.

"Ah... işte kaderin bir hatası daha..."

Karanlık, rüzgârla birlikte kadının bulunduğu yere doğru ilerledi. Büyücüler bağırdı ama kimse onu durduramadı.

Haris'in sesi bu kez doğrudan kadının kulağına fısıldadı:

"Doğur onu, genç kadın. Benim çocuğumu öldürdükleri gibi onu da öldürecekler... İki dünyanın lanetini taşıyan çocuğu doğur ki..."

Karanlık çevrelerini sardı.

"...kaderin ne olduğunu bütün dünya onunla birlikte öğrensin."

"Ya bu dünyayı kurtaracak..."

Karanlık daha da yoğunlaştı.

"...ya da benim bıraktığım karanlığa sahip olacak."

Elf kadının çığlığı gökyüzünü yardı.

Haris'in sesi son kez yankılandı:

"Onu saklayın... Ondan korkun... Ama kaderi geldiğinde hiçbiriniz kaçamayacaksınız."

Ve ardından...

Derin sessizlik.

Sadece yeni doğan bir bebeğin ilk çığlıkları duyuldu.

Karanlık, rüzgârla birlikte dağıldı. Geriye yalnızca yanmış bir beden ve parçalanmış bir ayin alanı kaldı.

Ama herkes biliyordu...

O gece yok edilmesi gereken şey kaçmıştı.

Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

O karmaşanın içinde, yaşlı bir büyücü gölgelerin içinden çıktı. İsmi unutulmuş bir bilgeydi. Annesinin kollarında bulunan bebeğe uzanarak küçük kızı kucağına aldı.

Bebek, tatlı bir gülümsemeyle yaşlı büyücüye baktı ve küçük ellerini yüzüne doğru uzattı.

Bebeğin gözleri, gecenin içinde bile belirgin olan canlı bir yeşile sahipti.

Annesi kumların üzerinde yığılmış hâlde onlara bakıyordu.

"Vasilisa... Ay parçam. Kaderin benimki gibi olmasın."

Son sözlerini söyleyen kadın gözlerini dünyaya kapattı.

Yaşlı büyücü bebeğe baktı ve kulağına fısıldadı:

"Kaderin seni geri çağıracağı gün gelecek, küçük yıldız."

Bebeği yumuşak bir örtüye sardı ve gecenin karanlığında küçük bir tekneye koydu. Tekne dalgalarla birlikte sessizce uzaklaştı.

Ne bir çığlık kaldı arkasında ne de onu çağıran bir ses.

Günler sonra tekne, insanların yaşadığı adanın kıyısına vurdu.

Gecenin zifiri ve soğuk karanlığında, sahile yakın bir yerde yaşayan genç bir kadın suyun kıyısında garip bir şey fark etti.

Dalgalarla sürüklenmiş küçük bir tekne...

Merakla yaklaştı.

İçine baktığında ise nefesi kesildi.

Kızıl saçlı, bembeyaz tenli bir bebek teknenin içinde sessizce yatıyordu. Yeşil gözleri açık, doğrudan kadına bakıyordu.

Kadın bir an olduğu yerde kaldı.

Bebek ağlamıyor, korkmuyor, yalnızca ona bakıyordu.

Korkmak yerine tuhaf bir huzur kapladı kadının içini.

Kadın bebeği kucağına alıp tebessümle baktı.

Ve böylece...

İki dünyanın kaderini değiştirecek olan kız, hiçbir şeyden habersiz, ölümlülerin dünyasında büyümeye başladı.

✦✦✦✦✦✦✦

Gözlerimi açtığımda güneş ufuktan yeni doğuyordu. Odamın içi solgun altın rengi bir ışıkla dolmuştu. Bir süre hiç kıpırdamadan uzandım. Sanki hareket edersem içimdeki o garip his dağılacakmış gibi hissediyordum.

Gece gördüğüm rüya hâlâ zihnimin bir köşesinde canlıydı.

Alevler...

Çığlıklar...

Kanlar, cesetler ve bana uzanan gölge eller.

Derin bir nefes alıp doğruldum. Elimi kalbime götürdüğümde kalbimin beklediğimden daha hızlı attığını fark ettim. Yatağımın yanındaki camdan dışarı baktım. Her şey her zamanki gibiydi. Sessiz, sakin... sıradan. Ama ben öyle hissetmiyordum. İçimde açıklayamadığım bir şey vardı. Sanki uzun zamandır uyuyan bir şey, yavaş yavaş uyanıyordu.

Odamın kapısının tıklanmasıyla düşüncelerim bölündü. "Uyanmışsın," dedi annem.

Elinde kahvaltı tepsisi vardı. Tepsiyi başucumdaki tahta komodinin üzerine dikkatlice bıraktı. Odaya taze ekmek ve bitki çayının sıcak kokusu yayıldı.

Başımı hafifçe salladım ama içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Sanki gece gördüğüm rüya, uyanmama rağmen peşimi bırakmamıştı. Sanki derinliklerde bir yerde hâlâ yaşamaya devam ediyordu.

"Yine mi aynı rüya?" diye sordu annem.

Cevap vermedim. Çünkü cevabını ikimiz de biliyorduk. Ellerimi sıkıca birbirine kenetleyip anneme döndüm. "İyiyim..." diye fısıldadım sonunda.

Ama sesim beni ele veriyordu. Annem bir süre sessiz kaldı. Sonra saçlarımı nazikçe okşadı.

"Bugün dışarıya mı çıkacaksın? Dikkatli ol, tatlım. Ama önce bir şeyler yemelisin." Gülümseyerek odadan çıktı.

Bir süre camdan okyanusu izledikten sonra sıcak kahvaltıdan birkaç lokma yemeye başladım. Yemek yediğim tepsiyi alıp aşağıya, mutfağa indirdim. Evin günlük uğultusu kulağıma geliyordu. Merdivenlerden inerken adımlarım mermer zeminde yankılanıyordu. Hepsi sanki güne başlamanın sessiz bir ritüeliydi.

Mutfağa vardığımda annem tezgâhın başında çay hazırlıyordu. Güneş ışığı pencereden süzülüp tezgâhın üzerine düşüyor, toz zerrecikleri altın renkli danslar yapıyordu. Elimdeki tepsiyi mutfak tezgâhına bıraktım.

Masanın üzerinde kendim diktiğim deri çantamı aldım ve boynuma astım. İçine birkaç ufak eşya yerleştirdim. Kasabaya gitmeyecektim.

Rüyamda gördüğüm ormanın derinliklerine inecektim. Çünkü bu orman bir rüya değildi. Gerçekte vardı. Bugün çizdiğim harita sayesinde bunu keşfedecektim.

Patika yolundan ilerledikçe etraftaki kuş seslerinin birer fısıltıya dönüştüğünü hissetmeye başladım. Kulaklarıma doğru gelen melodik sesler artıyor gibiydi. Sarmaşıklı ve ıssız yolda yürürken boynumda çapraz asılı deri çanta hafifçe sallanıyordu. İçinde kendi çizdiğim ormanın haritası ve birkaç not vardı. Henüz keşfetmediğim sırlar kadar ağır değillerdi ama yüklerini hissettiriyorlardı.

Saçlarım rüzgârla hafifçe savruluyor, sivri uçlu kulaklarım güneşin altında belli belirsiz parlıyordu. Patikadan ilerledikçe ormanın derinlikleri daha da karanlık ve sessizleşiyordu. Ağaçların dalları birbirine dokunarak gizemli gölgeler oluşturuyordu.

Her adımda yaprakların hışırtısı sanki bir şeyleri fısıldıyordu. Tıpkı rüyamda duyduğum sesler gibi...

Ama şimdi her şey gerçekti. Derin bir nefes aldım.

Toprak nemli ve tozluydu. Ayaklarımın altında hafifçe çökmek istiyordu ama ben ilerlemeye kararlıydım. Haritamı çıkardım ve karşıma çıkan kavşakları işaretledim.

Daha önce hiç gitmediğim bu yol bana hem korkutucu hem de davetkâr geliyordu. Bir an durdum. Kuş sesleri tamamen sustu. Yerine ince bir uğultu geldi. Sanki orman beni izliyordu. Boynumdaki çanta hafifçe sallandı. İçindeki notlar ve harita, neredeyse kendi ağırlığını unutturacak kadar heyecan vericiydi.

"Çözeceğim her neysen... Seni çözeceğim." diye fısıldadım kendi kendime. Ve o an, patikanın sonunda yıllardır bahsedilen lanetli ormanın önünde durdum.

Etrafını çitlerle kapatmışlar, demirler çekilmişti. Güneşin ışıkları yaprakların arasından süzülüyor, altın rengi bir halı gibi yere yayılıyordu.

Çitlerin köşesinde hafifçe parlayan bir ışık vardı. Sanki beni bekliyordu. İçimde tuhaf bir heyecanla ışığın yanına doğru yürüdüm. Her adımda kalbim daha hızlı atıyor, gözlerim heyecanla parlıyordu.

Yanına doğru çömeldiğimde bir fısıltı duydum. "Vasilisa..."

Sanki biri adımı söylüyordu. Parıltının yanına geldiğimde dizlerimin üzerine çöküp onu inceledim. Beyaz bir parıltı yayılıyordu ama ışığı sıradan değildi. Sanki içinden başka bir şey vardı. Elimle dokunmak istedim ama durdum.

Ormanın içinden gelen ürkünç sesi dinledim. Kalbim hızlı hızlı atıyor, nefesim kesiliyordu. Korkuyla yerimden doğrulup koşarak kasabaya doğru ilerledim.

Ormanın sesi yavaş yavaş normale dönüyor, fısıltılar yerini sıradan kuş seslerine bırakıyordu. Az önce yaşadıklarım...

Sanki yalnızca ormanın derinliklerinde kalmış gibiydi. Kasabaya vardığımda her zamanki gibi her yerde insanlar akıyordu. Soylular pahalı alışverişler yapıyor, tüccarlar yeni zengin mallarını sergiliyor, din adamları meydanda toplanan kalabalığa yüksek sesle vaaz veriyordu.

Ama her şey göründüğü kadar basit değildi.

"Yıl 817," dedi Güney tüccarlarından biri.

"811," diye düzeltti soğukça biri.

Kısa bir sessizlik oldu. Kimse haklı olanın kim olduğunu söylemedi. Kimse bu farkı sorgulamıyordu. Ya da sorgulamaya cesaret edemiyorlardı.

Benim içinse sayılar hiçbir zaman anlamlı olmamıştı. Çünkü bazı tarihler, herkesin sandığı gibi başlamamıştı. Sanki bir yerde... Bir şeyler yanlış sayılmıştı.

Ve şimdi... Bazı şeylerin gizemini çözme zamanıydı. Özellikle de kabuslarımın. Çünkü artık emindim... Onlar yalnızca birer rüyadan ibaret değillerdi.