7. bölüm · KIYAM -DÜZENLENDİ-
𝓥𝓘𝓘. 𝓑Ö𝓛Ü𝓜
807 Yılı/ Güney İmparatorluğu
"Bazen bir insanla yanında zamanın nasıl geçtiğini anlayamayız. Onunla konuşurken saatler kısalır, yürüdüğümüz yollar daha az yorucu hale gelir. Onunla konuşurken bile onu özleriz. Ve gittikten sonra bile en çok yoklukları kalır içimizde...''
Yaşlı cüce önden yürümeye devam ederken biz de peşinden ilerliyorduk. Ormanın içinde ne kadar zamandır yürüdüğümüzü artık bilmiyordum. Ağaçlar sıklaştıkça hava serinlemiş, gökyüzü neredeyse tamamen dalların altında kaybolmuştu. Buna rağmen yaşlı cüce hiç duraksamıyordu. Önündeki yolu ezbere biliyordu anlaşılan. Bir süre sonra ormanın görüntüsü yeniden değişmeye başladı. Ağaçların arasından sıcak ışıklar görünüyordu.
Önce birkaç küçük ışık sandım. Sonra daha fazlasını gördüm, uzaktan gelen sesleri duydum. Metal çarpışmaları. Konuşmalar, kahkahalar. Taş duvarların arasına yerleştirilmiş lambalar, toprağın altında açılmış geçitler, kayaların içine oyulmuş küçük pencereler... Şehir, ormanın içinde saklanmıştı. Önümde uzanan manzara karşısında istemsizce durdum. Cücelerin şehri dışarıdan bakıldığında büyük değildi.
Şehrin girişini iki yandan çevreleyen bu duvarların bazı bölümleri doğrudan kayaların içine oyulmuştu. Kapının üzerinde birbirine kenetlenen taşlardan yapılmış büyük bir kemer yükseliyordu. Kemerin iki yanında, ellerinde baltalarıyla duran iki cüce heykeli vardı. Her taraftan metal sesleri geliyordu. Havada odun ateşinin ve sıcak metalin kokusu vardı. Kapıya yaklaştığımızda nöbet tutan cücelerden biri yaşlı cüceye seslendi.
"Bu saatte kimi getiriyorsun Ak Cüce?"
Ak cüce bastonunu yere vurdu. "Ormanda bulduğum yolcular, genç."
Nöbetçi gözlerini kısarak arkamızdakileri süzdü. "İnsanlar mı?"
"Bir kaç tanesi." Dedi kısaca.
Nord hemen araya girdi. "Bir kaç tanesi mi?"
Ak cüce ona dönüp baktı. "Sen çok konuşuyorsun." Dedi bastonunu Nord'a sallayarak.
Terra, arkasından kısa bir kahkaha attı.
Nord başını iki yana salladı. "Bizi buraya getiren sensin." Parmağını ona sallayarak.
"Pişman olmaya başladım." Dedi Ak cüce ama alttan hafifçe güldüğünü fark ettim.
Bu kez Vira da güldü. Ak cüce hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. Kapının içinden geçtiğimiz anda şehir bütün genişliğiyle ortaya çıktı. Dar sokaklar kayaların arasından aşağıya doğru uzanıyordu. Evlerin bir kısmı taş bloklardan yapılmıştı, bir kısmıysa doğrudan dağın içine oyulmuştu. Yuvarlak kapılar, alçak pencereler ve dışarı taşan küçük balkonlar birbirine düzensiz biçimde sıralanmıştı.
Her yerde cüceler vardı... Kimileri ellerindeki kazma ve balta aletlerle çalışıyor, kimileri tezgâhlarının önünde müşterilerle konuşuyor, kimileri de sokakların kenarındaki masalarda oturuyordu. Şehrin bir tarafından sürekli çekiç sesleri geliyordu. Bir başka sokaktan ekmek ve baharat kokusu yükseliyordu. Burada her şey canlıydı.
Biz ilerledikçe konuşmaların arasına kısa sessizlikler giriyordu. Cüceler dönüp bize bakıyor, bazıları yaşlı cüceye selam veriyor, bazılarıysa bizi merakla izliyordu.
Kirill yürürken etrafı dikkatlice inceliyordu. "Burası beklediğimden büyük," dedi.
Yaşlı cüce omzunun üzerinden baktı. "Çünkü dışarıdan küçük görünmesini istiyoruz."
"Gizlenmek için mi?"
Cüce cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. "Güçlü olmak için." Dedi.
Açıklığın ortasında, birkaç taşın çevrelediği eski bir ateş çukuru vardı. Cüceler buraya geldiklerinde hiç konuşmadan işe koyuldular. Kuru dalları topladılar, taşların arasına yerleştirdiler. Çok geçmeden küçük bir ateş yakıldı.
Alevler yükseldikçe çevremizdeki karanlık biraz geri çekildi. Ateşin ışığı cücelerin yüzlerine vuruyor, uzun sakallarının ve yıpranmış giysilerinin üzerinde hareket eden gölgeler oluşturuyordu. Ben ise biraz geride, kayalardan birinin üzerine oturmuş onları izliyordum. Kirill karşı tarafta durmuştu. Nord her zamanki gibi ayakta çevreyi kontrol ediyor, Terra ve Vira ise sessizce ateşin yakınında kütüğün üstünde oturuyorlardı.
Yaşlı cüce ağır adımlarla ateşin yanına ki taşa oturdu. Elindeki sopayı yere bıraktı ve bize baktı.
"Şimdi," dedi, "sizin birkaç sorunuz vardır."
Kirill hiç düşünmeden cevap verdi.
"Var."
Yaşlı cücenin ağzının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Öyleyse sor, genç adam."
Kirill gözlerini çevrede gezdirdi. "Burası gerçekten bir şehir mi?"
Yaşlı cüce başını kaldırıp çevresindeki kayalıklara baktı.
"Bir zamanlar bundan çok daha fazlasıydı."
Ateşe birkaç kuru dal attı. Çıkan kıvılcımlar kısa bir an havaya yükselip söndü.
"Biz buna şehir diyoruz ama dışarıdan bakıldığında göreceğiniz tek şey birkaç taş ev ve kayaların arasına sıkışmış yollar olur. Çünkü burayı bilenler dışında kimse buraya nasıl ulaşacağını bilmiyor. Ormanın kendisi bile yolu saklıyor."
"Bu kadar insanın gözünden nasıl saklanabiliyorsunuz?" diye sordu Nord.
Yaşlı cüce ona baktı.
"İnsanların gözünden saklanmıyor burası. İnsanlar burayı aramıyor."
Nord kaşlarını çattı.
"Aramıyorlar mı?"
"Aramıyorlar," dedi yaşlı cüce. "Çünkü burada ne olduğunu bilmiyorlar. Onlara yıllarca bu ormanın boş olduğu, girenlerin kaybolduğu söylendi. Bir süre sonra insanlar korkularına alıştı. Korktukları yerleri araştırmak yerine onlardan uzak durmayı seçtiler."
Ateşin başında kısa bir sessizlik oldu.
Gözlerimi çevreye çevirdim. Şimdi daha dikkatli bakıyordum. Ağaçların arasında yalnızca birkaç ev görünüyordu ama biraz daha ileride kayaların arasına oyulmuş başka girişler fark ediliyordu. Bazı evlerin kapıları küçüktü. Çatıları taşlarla ve kalın dallarla kapatılmıştı. Duvarların üzerinde ise zamanla aşınmış işaretler vardı.
"Peki burada yalnızca cüceler mi yaşıyor?" diye sordum.
Bu kez yaşlı cüce doğrudan bana baktı.
"Eskiden hayır."
Sesindeki değişiklik hemen fark ediliyordu.
"Eskiden bu ormanda yalnız değildik."
Kirill başını hafifçe kaldırdı, yerden bulduğu sopa ile toprağı eşeliyordu.
"Başka kimler vardı?"
Yaşlı cüce bir süre ateşi izledi. Sonra yavaşça konuşmaya başladı.
"Elfler, Cadılar, Büyücüler, Periler... ve daha birkaçı."
Sanki bunları saymak bile ona geçmişten kalmış bir şeyi hatırlatıyordu.
"Birbirimizden ayrı değildik. Aynı topraklarda yaşardık. Aynı pazarlara gider, aynı sofralara otururduk. Kimin büyü yaptığı, kimin hangi ırktan olduğu kimsenin umurunda değildi."
Vira hafifçe öne eğildi.
"Sonra ne oldu?"
Yaşlı cücenin yüzündeki ifade değişti. Gözleri ateşin içine sabitlendi.
"Ayin."
Tek kelime söyledi. Ateşten yükselen çıtırtı sesi bir süre başka hiçbir sesin duyulmasına izin vermedi.
"Ne ayini?" diye sordu Terra.
Yaşlı cüce cevap vermeden önce uzun bir nefes aldı.
"Kanlı Ayin."
İçimde belli belirsiz bir huzursuzluk oluştu. Bu adı daha önce duymuştum. Ama yaşlı cücenin anlatışındaki ağırlık, kelimelerin kendisinden daha fazlasını söylüyordu.
"Her şey o geceden sonra değişti," dedi. "Ayin tamamlanmadı. Haris kaçtı. Ama geride bıraktığı şey yeterince büyüktü. İnsanlar birbirlerinden korkmaya başladı. Herkes birbirinin ne yaptığını sorgular oldu. Cadılar saklandı. Büyücüler ortadan kayboldu. Periler daha derin bölgelere çekildi."
Bakışları bana doğru kaydı.
"Elfler de."
Bir an kimse konuşmadı.
"Yani hepsi hâlâ burada mı?" diye sordum.
Yaşlı cüce başını yavaşça iki yana salladı.
"Bilmiyoruz."
"Nasıl bilmiyorsunuz?" Dedim, sesim olduğundan bir tık daha fazla çıkmıştı.
"Çünkü o zamandan beri kimse eskisi gibi yaşamıyor."
Sesinde kırgınlıktan çok her şeyi kabul etmiş gibiydi.
"Bazıları kaçtı. Bazıları saklandı. Bazıları başka yerlere gitti. Bazılarıysa..." Durdu. "Bir daha hiç görülmedi."
Kirill sessizce yaşlı cüceyi dinliyordu.
"Peki siz neden kaldınız?" diye sordu.
Yan tarafımızda oturan cücelerden biri araya girdi. "Çünkü burası bizim evimiz, sen evini terk eder misin?!"
Kirill kafasını evet anlamında salladı. "Bizi korkutan şey yüzünden evimizi terk edecek kadar korkak değiliz."
Nord kafasını gökyüzüne kaldırıp baktı.
"Demek bu ormanda hâlâ başka canlılar var."
Yaşlı cüce ona döndü.
"Var."
Nord'un eli istemsizce kılıcının kabzasına yaklaştı.
"Hangileri?"
Yaşlı cüce bunu fark etmiş olacak ki kısa bir gülümsemeyle başını salladı.
"Silahına davranmadan önce dinlemeyi öğren evlat."
Nord elini geri çekti.
"Her canlı düşman değildir," diye devam etti yaşlı cüce. "Ormanın derinliklerinde hâlâ eski yaratıkların izleri bulunur. Bazıları bizi görür ama yaklaşmaz. Bazılarıysa bizi gördüğünde yolunu değiştirir."
Kirill kaşlarını hafifçe çattı.
"Ya diğerleri?"
Yaşlı cüce gözlerini ondan ayırmadı.
"Diğerlerini ormanın kendisi saklıyor."
Bu cevap üzerine Kirill bir süre sustu.
Ben ise ateşin ötesine, karanlığın içine baktım. Ağaçların arasında rüzgâr dolaşıyordu. Uzaklardan belli belirsiz bir karga sesi geldi, ardından yeniden sessizlik çöktü.
Yaşlı cüce tekrar konuştu.
"Burada gördüğünüz harabeler sadece taş değildir. Eskiden yaşayanların bıraktığı izlerdir. Siz onları şimdi ilk kez görüyorsunuz. Biz ise yıllardır her gün yanlarından geçiyoruz."
Bakışları kısa bir an bana kaydı.
"Bazı şeyler unutulsa bile doğa unutmaz."
Ne diyeceğimi bilemedim. Ateşin sıcaklığı yüzüme vururken ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Birkaç saat önce yalnızca bu ormandan çıkmayı düşünüyordum. Şimdi ise yıllardır anlatılanların gerçek olduğunu öğreniyordum. Elfler gerçekten yaşamıştı. Ve belki de hâlâ bir yerlerde yaşıyorlardı.
Akşam çökerken cücelerin şehrindeki ışıklar birer birer yanmaya başlamıştı. Kayaların arasına yerleştirilmiş küçük fenerler, dar geçitleri ve taş evlerin önlerini aydınlatıyordu. Gün boyunca üzerimizden eksilmeyen orman karanlığı burada biraz olsun geride kalmıştı. Meydana yakın bir yerde yakılan ateşin etrafında birkaç cüce toplanmış, kendi aralarında alçak seslerle konuşuyordu. Biz de ateşe yakın şekilde, yerleştirilmiş kalın kütükler ve taşların üzerinde oturuyorduk.
Bir süre sonra iki cüce ellerinde büyük toprak kaplarla yanımıza geldi. Kapların içinden yükselen buhar, soğuk havaya karışıyordu. İçlerinden biri kabı önüme bıraktı.
"Güveç," dedi. "Sıcak yiyin. Yolunuz uzunmuş."
Teşekkür anlamında başımı eğdim. Önümdeki yemeğin kokusu gün boyunca fark etmediğim açlığımı hatırlattı. Et, kök sebzeler ve çeşitli otlarla hazırlanmıştı. Yanımda oturan Kirill de önüne bırakılan kaba baktıktan sonra kaşığını eline aldı. Nord ise sonunda oturmuş çoktan yemeye başlamıştı. Terra ve Vira ise karşılıklı oturmuş, sessizce yemeklerini karıştırıyorlardı. Anlaşılan herkes fazlasıyla acıkmıştı.
İlk birkaç dakika kimse konuşmadı, açlıktan yemeklerine o kadar odaklanmışlardı ki, sadece ateşin çıtırtısı ve kaşıkların toprak kaplara değen sesi duyuluyordu. Günün yorgunluğu üzerimize çökmüştü. Tam sessizliğin böyle devam edeceğini düşünürken Kirill başını kaldırdı.
"Ak Cüce." Dedi yemeğini yiyordu bir yandan.
Yaşlı cüce, elindeki ekmek parçasını bölerken ona baktı.
"Efendim?"
"Bugün anlattıkların aklımda kaldı." Kirill, kabını taşın üstüne koydu. "Haris hakkında daha fazla şey bilmek istiyorum."
Ateşin başındaki birkaç cücenin konuşması bir anda kesildi, bazıları kalkıp evlerine çekildi bazıları ise hızlıca yemeklerine odaklanmıştı.
Ak Cüce'nin yüzündeki ifade değişti. Bir süre önündeki ateşe baktı. Sonra ağır bir nefes verdi.
"Haris..." dedi. "Onun adı burada uzun zamandır yüksek sesle söylenmez."
"Yine de biliyorsun," dedi Kirill.
"Bilirim."
Ak Cüce de yemeğini kenara koydu ve ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Yaşlı yüzündeki çizgiler ateşin ışığında daha belirgin görünüyordu.
"Eskiden buralar böyle değildi. Bu orman, bugün gördüğünüz gibi sessiz ve kapalı değildi. Cüceler, elfler, cadılar, büyücüler, periler... hepimiz birbirimizin varlığını bilirdik. Aynı topraklarda yaşar, birbirimizin şehirlerine gider, alışveriş yapardık. Kimi zaman kavga ederdik, kimi zaman aynı sofraya otururduk. Ama birbirimizden korkmazdık."
Bir an durdu.
"Yaşadığı her şeyi kaybetti, eşini, çocuğunu... Herkes onun yaptıklarını konuşur ama kimse ne kaybettiğini anlatmazdı."
Kirill gözlerini ondan ayırmadan dinliyordu.
"Peki Haris neden bunu yaptı?" diye sordu.
Ak Cüce'nin bakışları ateşe kaydı.
"Çünkü kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını düşündü."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Kirill.
"Bir çocuğu vardı, insandan bir çocuğu oldu," dedi Ak Cüce.
Bu kez Kirill'in yüzündeki ifade belli belirsiz değişti.
"Bir insan çocuğu mu?" diye sordu Nord.
Ak Cüce başını salladı.
"Evet. Haris'in en büyük zayıflığı oydu. Onu herkesten saklardı. Çocuğun varlığını bilen çok az kişi vardı. Sonra çocuğun öldüğü haberi geldi."
Vira kaşığını yavaşça kabın içine bıraktı.
"Öldü haberi mi?"
"Öyle söylendi," dedi Ak Cüce. "Cesedi bulunmadı. Ama o gün Haris'e çocuğunun öldüğü haberi ulaştı. O günden sonra kimse onun eskisi gibi olduğunu görmedi."
Kirill sessizdi.
Ak Cüce devam etti:
"İnsanların anlattığına göre Haris, o haberden sonra tamamen karanlığa yöneldi. Öncesinde ne kadar güçlü olursa olsun, hâlâ kendisini durdurabilecek bir tarafı vardı ama çocuğu öldüğünde o taraf da yok oldu."
Ateşin başında yeniden sessizlik oluştu.
"Peki," dedi Kirill sonunda, "gerçekten öldüğünü nereden biliyorlardı?"
Ak Cüce ona baktı.
"Sorunda bu, bilmiyorlardı."
Bu cevap Kirill'in dikkatini daha da topladı.
"Yani?"
"Yani," dedi Ak Cüce, "çocuğun gerçekten öldüğüne dair kimsenin elinde kesin bir kanıt yoktu. Sadece o gün yaşananlardan sonra bir daha görülmedi. Haris ise onun öldüğüne inandı."
Kirill birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Bakışları ateşin alevlerine kaydı. Kızıl ışık yüzüne vuruyor, gözlerinde kısa süreli bir parıltı oluşturuyordu. Sonra yeniden önündeki yemeğe döndü.
"Çocuğun adı neydi?" diye sordu.
Ak Cüce'nin kaşları hafifçe çatıldı.
"Bunu kimse bilmiyor, genç adam."
"Sen biliyor musun? Her şeyi biliyorsan bunu da biliyorsundur."
Yaşlı cüce bir süre sustu. Ardından başını iki yana salladı.
"Hayır."
Kirill başka soru sormadı. Ak Cüce de konuyu daha fazla açmadı. Bir süre herkes sessizce yemeğini yemeye devam etti. Ateşin sıcaklığı yüzlerimize vuruyor, şehrin taş duvarları gecenin soğuğunu biraz olsun kesiyordu. Yukarıda görünen gökyüzü, ormanın dalları arasından yalnızca küçük bir parça halinde seçiliyordu.
O gece geri dönme ihtimalimiz yoktu. Ormanın içinden geldiğimiz yolu yeniden bulmamız mümkün değildi ve karanlık çoktan çökmüştü. Cüceler, sabah olana kadar burada kalabileceğimizi söylemişti.
Ben sessizce ateşi izlerken Kirill hâlâ konuşmuyordu, ilk defa sessizleşmişti. Fakat Haris'in çocuğuyla ilgili söylenenler, onun zihninden kolayca çıkacak gibi görünmüyordu.
