5. bölüm · KIYAM -DÜZENLENDİ-

𝓥. 𝓑Ö𝓛ÜM

Buse B

805 Yılı / Güney İmparatorluğu

Her yıl, yazın eşiğinde şehir farklı renklere bürünür. Bu bir gelenektir; yalnızca eğlenmek için değil, düzeni hatırlamak için yapılır. Soylular derin ve ağır tonlar giyer—kırmızı, güçlerini saklamayan renkler. Din adamları beyazın içinde yürür, saflıklarını değil, ait oldukları düzeni taşırlar. Tüccarlar ise daha soluk renklerle kalabalığın içinde erir giderler... Kim olduğun, ne olduğun... daha konuşmadan bellidir. Bu festivalde herkes yerini bilirdi peki neden aynı gökyüzünün altında iki farklı zaman varmış gibi konuşuluyordu?

✦✦✦✦✦✦✦

Şehir sabahın erken saatlerinden festival için itibaren değişmeye başlamıştı. Sokaklar temizlenmiş, taş yollar yıkanmış, pazar tezgâhları renkli kumaşlarla süslenmişti. Öğleye doğru kalabalık iyice artmış, her köşesi canlı bir uğultuyla dolmuştu. Bayraklar yüksek binaların arasında rüzgârla dalgalanıyor. Müzik sesleri uzaktan başlayıp, yaklaştıkça artan bir ritimle yayılıyordu; davulların tok sesi, ince telli çalgıların sesi birbirine karışıyordu.

Bu festival, Güney İmparatorluğu'nda yalnızca bir eğlence değildi. Eski bir geleneğin devamıydı. Yazın başlangıcını simgelerdi ama asıl anlamı, düzenin, bolluğun ve bereketin kutlanmasıydı. Herkesin yerini bildiği, sınırların çizildiği, kimliğin saklanmadığı bir gün. Bu yüzden kıyafetler rastgele seçilmezdi. Her renk, her kumaş... bir anlam taşırdı. Kalabalığın içinde yürüyen herkes bu düzenin parçasıydı. Meydanın tam ortasında kurulan geniş alanda müzik hiç susmazdı. Davulların ritmi taş zemine vurur gibi tok ve düzenli çalarken, ince telli çalgıların sesi havaya yükselir, kalabalığın uğultusuna karışırdı. O ritimle birlikte insanlar yavaş yavaş toplanır, sonra aynı anda harekete geçerlerdi.

Kadınlar uzun eteklerini hafifçe kaldırarak adımlarını ritme uydurur, kumaşlar her dönüşte havada dalga gibi açılırdı. Erkekler daha sert, daha ölçülü hareketlerle eşlik ederdi; adımlar net, dönüşler keskin... ama hepsi aynı düzenin içindeydi. Kimse kimseye çarpmaz, kimse ritmin dışına çıkmazdı.

Eller bazen havada birleşir, bazen omuz hizasında tutulur, sonra tekrar ayrılırdı. Dönüşler hızlandıkça renkler birbirine karışır gibi olurdu; koyu tonlar, açık renklerin arasından geçer, altın işlemeler güneş ışığını yakalayıp göz alıcı bir parıltı bırakırdı. Müzik yükseldikçe adımlar da hızlanır, sonra bir anda yavaşlar... herkes aynı anda durur, sonra yeniden başlardı.

Kalabalık coşkuluda olsa annemin bakışlarında hep temkin vardı. "Yakın dur, gözlerini açma." dedi alçak bir sesle. Başımı hafifçe salladım. Renkler, sesler, kahkahalar... her şey canlıydı. Dün yaşanan olanlardan sonra bu kalabalık ona güven vermiyordu.

Bir grup çocuk, ellerinde renkli kurdelelerle koşarak yanımızdan geçti. Ardından iki tüccar yüksek sesle tartışıyor, biraz ileride müzisyenler küçük bir kalabalığı etrafına toplamıştı.

Festivalin daha yüksek bir noktasında, kalabalığı yukarıdan gören taş bir balkonun gölgesinde Kirill duruyordu. Yanında Nord vardı. Aşağıdaki hareketliliği izliyorlardı. Kirill'in bakışları kalabalığın üzerinde ağır ağır geziniyordu. İnsanlar onun için yalnızca siluetlerden ibaretti—renkler, hareketler, düzen. Kapının aralandığını duymasıyla başını hafifçe çevirdi. İçeri giren muhafız diz çöktü.

"Efendim."

Kirill hiçbir şey söylemeden bekledi.

"Güney Dükü... kız için yakalama emri çıkardı. Şehir geneline bildirildi."

Nord'un kaşları hafifçe çatıldı ama gözleri Kirill'deydi. Kirill'in ifadesi değişmedi. "Ne zaman?" diye sordu.

"Dün akşam vermiş emri. Birazdan festivalin içinde aramaya başlayacaklar."

Kısa bir sessizlik oldu. Kirill yavaşça başını çevirdi. Bakışları tekrar kalabalığa indi. ''Nord, ikizlere hazırlanmasını söyle muhafızlar bulmadan bizim bulmamız lazım onu.''

Sarayın iç koridorları, festivalin dışarıdaki canlılığının tam tersine, soğuk ve ağır bir sessizlikle kaplıydı. Taş duvarlar gün ışığını zar zor içine alıyor, uzun gölgeler zemine yayılıyordu. Valkür ikizleri koridorda yan yana ilerliyordu; adımları sessiz, tempoları kusursuz bir uyum içindeydi.

Terra başını hafifçe yana eğdi. "Emir net," dedi alçak bir sesle. "Muhafızlardan önce bulmalıyız."

Vira kısaca başını olumlu anlamda salladı. Koridorun köşesini döndükleri anda karşılarına üç muhafız çıktı. Zırhların metal sesi, sessizliğin içinde sert bir şekilde yankılandı. Eller otomatik olarak silahların kabzalarına kaydı.

"Durun," dedi muhafızlardan biri. "İmparatorun emri var. Kimse izinsiz dışarı çıkamaz."

İkizler durmadı. Terra'nın bakışları kısa bir an muhafızın yüzünde gezindi. "Yolumuzdan çekilin," dedi sakin bir şekilde.

"Geri dönün," diye karşılık verdi muhafız, bu kez daha sert. "Bu bir emirdir."

Vira bir adım öne çıktı, ''Başlarım şimdi senin emrine.'' diyerekten muhafızın bileğini yakaladı ve tek bir hamlede çevirerek muhafız daha ne olduğunu anlamadan dengesini kaybedip yere düştü. Aynı anda Terra diğerine yöneldi; omzuna bastırıp onu duvara yasladı, nefesini kesecek kadar kontrollü bir baskıyla hareketsiz bıraktığında yere doğru yığıldı ikinci muhafızda.

Üçüncü muhafız kılıcını çekmeye yeltendi, ama Vira çoktan arkasına geçmişti. Dirseğiyle ensesine hafif ama nokta atışı bir darbe indirdi. Adam olduğu yerde gevşeyip dizlerinin üzerine çöktü. Terra kısa bir an etrafa baktı. Koridor sessizdi. "Oyalanamayız, ikiye ayrılacağız daha hızlı buluruz." dedi. Vira başını salladı. İkisi de aynı anda yön değiştirdi.

Saray kapılarından çıktıklarında festivalin sesi bir dalga gibi üzerlerine çarptı. Renkler daha parlak, kalabalık daha yoğundu. Sokaklar insanlarla dolup taşmıştı. Herkes bir şeylerle meşguldü: dans edenler, alışveriş yapanlar, bağırarak ürünlerini tanıtan tüccarlar ve vaaz veren din adamları... Kalabalığın içinde bir anda hareketlenme oldu. Bir grup muhafız, insanların arasından geçerek ilerliyordu. Zırhların sesi müziğin arasından keskin bir şekilde sıyrıldı. İnsanlar farkında olmadan yollarını açtı. Kimse bir şey demedi ama herkes bakıyordu.

Annem bir an durdu. ''Bakma,'' dedi annem alçak bir sesle. ''Yolumuza devam edelim biz. Biraz kenara çekilelim," dedi alçak bir sesle. "Çok sıkışık burası." Sessizce kafamı olumlu anlamda sallayarak biraz daha köşeden ilerlemeye başladık ama tam o anda önümüze üç muhafız çıktı.

Zırhların metal sesi dar sokakta yankılandı. Arkamızı dönmeye fırsat bulamadan iki kişi daha arkadan yolu kapatmıştı. Annem refleksle bir adım öne geçti, beni arkasına aldı. "Bir yanlışlık var," dedi sessizce.

Muhafızlardan biri kaskını hafifçe kaldırdı. Gözleri doğrudan bana kilitlemişti. "Bir yanlışlık yok," dedi kısa bir şekilde. "Emir var."

Kalbim hızlanmıştı. Dar sokağı hızla gözlerimle taradım. Kapalı çıkış... sayıca üstün muhafızlar.

Bir tanesi öne çıkarak, ''Geliyorsun.'' dedi. Muhafız aniden hamle yaptı.

Ama bana ulaşamadan annem araya girmişti ki beni sertçe ittirdiği için oluşmuş olan dairenin dışına doğru çıkmıştım. Annemin bakışları bana doğru döndü anda ''Koş!'' diye bağırmıştı bütün gücüyle. Geri geri ilerledim ve arkamı dönerek bütün hızımla koşmaya başladım. Sokağın çıkışına ulaştığımda festivalin kalabalığına yeniden karıştım. İnsanlara çarptım, omuzlar birbirine değdi, sesler tekrar yükseldi ama artık hiçbirini duyamayacak haldeydim. Nefesim düzensizdi, kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu.

Arkamdan bağırışlar yükseldi. ''Yolu açın!'' İnsanlar panikle kenara çekilmeye başladı. Sesleri duyan Kirill, başını hızlıca kaldırdı, Nord da fark etmişti ki bakışları kalabalığın hareketine kaydı. ''Buldular, siktir!'' dedi. Sokağın girişinde zırh sesleri çoğalmıştı.

Nord bunu ilk fark eden oldu. "Çoklar," dedi alçak bir sesle. Kirill gözlerini kısarak etrafı inceledi hemen, ''Kızı yakalayamamışlar, kaçmış vaktimiz var çabuk atlara.'' dedi. Sarayın yakınındaki avluya doğru koştular bu sırada Terra ve Vira çoktan atların yanına ulaşmıştı. Kirill atının yanına geçip eli dizgine uzandı ve tek bir akıcı hareketle binip hepsi aynı anda harekete geçtiler.

Nefesim düzensizdi, göğsüm her solukta yanıyordu ama durmaya cesaret edemiyordum. Kasabanın dar sokakları arkamda kalıyordu, insanların sesleri, festivalin uğultusu, yüksek sesli müzikler... hepsi geride silikleşiyordu git gide. Kasabanın sınırına ulaştığımda zemin değişti. Taşların yerini toprak aldı. Ayaklarım hafifçe kaydı ama dengemi toparladım. Bir anlığına başımı çevirdiğimde toz toprak birbirine karışmış halde yükseliyordu, zırhların parlaklığı güneşe her çarptığında parlıyordu ve yere çarpan nal sesleri kulaklarımda yankılanıyordu.

"Dur!" diye bir ses yükseldi arkamdan ancak durmaya niyetim yoktu. Yol önümde ikiye ayrıldığında saliselik bir duraksama yaşadığımda daha dar olan yolu seçerek koşmaya devam ettim. Çalıların arasına doğru giriyordum, sivri uçlu ağaç dalları kollarıma, yüzüme çarparak ince kırmızı çizikler bıraktı tenimde. Açığa çıkan kızıl saçlarım, arkamdan bayrak gibi dalgalanıyordu. Arkada kovalamacanın git gide büyüdüğünü fark ettim... Onların hemen gerisinde başka bir grup daha vardı. İki kişiler miydi? Hayır, tamı tamına arkamda dört kişi daha vardı arkamda.

Kirill en öndeydi. Bakışları sabitti. Önünde uzanan yola değil doğrudan bana kestirmişti bakışlarını. Nord onun hemen yanındaydı, buz mavisi gözüyle önündeki muhafızları izliyordu, en küçük hareketi bile kaçırmayacak şekilde sabitti. Terra ve Vira ise arkadan geliyorlardı, yaylarını sıkıca çekmişler, hazır pozisyondalardı. Nal sesleri git gide birbirine giriyordu. Ve aradaki mesafe... yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Yol daralmaya başladı, sağımda yükselen kayalık, solumda eğimle aşağı inen kuru otlar vardı. Ayaklarımın altında gevşek taşlar vardı; bastıkça kayıyor, dengemi zorluyordu. Arkadan bir ses yükselmişti.

"Şimdi." Kirill'in sesiydi.

Hemen ardından yayların gerilme sesi geldi. Havanın içinden keskin bir ıslık geçti. İlk ok bir muhafızın omzunun hemen altına saplandı; adam sarsıldı, dizginleri bırakmak zorunda kaldı, atı şahlanarak onu üzerinden attı. İkinci ok, bir diğerinin bacağına çarptı; atın ritmi bozuldu, nal sesleri dağıldı, adam yandan savruldu. Arkadaki dört kişiden biri daha dengesini kaybetti; dizgini tutmaya çalışırken atı yan yattı, ikisi birlikte yere kapaklandı. Geri kalan üç kişi hızlarını kesmeden ilerlerken yol aniden daraldı ve keskin bir dönüşle son buldu. Önümüzde uzanan patika, birkaç adım sonra yerini sert bir kırılmayla aşağıya inen sarp bir yamaca bırakıyordu. Atların nal sesleri birer birer sustu. Dizginler çekildi. Toz havaya kalktı. Herkes aynı anda durmak zorunda kalmıştı.

Muhafızlar vakit kaybetmedi. Atlarından inip bana doğru ilerlemeye başladılar. Aralarındaki mesafe hızla kapanıyordu. Geri çekildim. Ayağımın altındaki toprak gevşekti, bastıkça kayıyordu. Tam o anda, Terra ve Vira aynı anda ileri atıldı. Yaylarının kirişi gerildiğinde çıkan o ince ses, havayı ikiye böler gibi oldu. İlk ok, en öndeki muhafızın omzuna saplandı. Adam sendeleyip yere düştü. İkinci ok, diğerinin bacağını buldu, hızlıca yakın mesafeye girdiler. Yaylarını sırtlarına attılar, kılıçlarını çektiler. Çelik sesi, rüzgârın uğultusuna karıştı. Muhafızları geri püskürtülüyordu.

Bu sırada ayağım bir kez daha kaydı. Denge kurmaya çalıştım. Toprak ayaklarımın altından akıp gidiyordu. Bir adım daha attım—yanlıştı. Zemin çöktüğü anda... bir el kolumu kavradı.

Kirill'di.

Parmakları koluma sıkıca dolandı. Düşüşümü durdurmak ister gibi bütün ağırlığını geriye verdi. Başımı kaldırdığım sırada göz göze geldik. O an etrafımızdaki her şey... sesler, bağırışlar, çarpışmalar... sanki uzaklaştı. Sadece onun bakışları kaldı.

"Bana tutun," dedi. Ama zemin buna izin vermedi. Ayağının altındaki toprak kayarak ikimiz birden boşluğa sürüklendi. Önce bir kayışın hemen ardından kontrolsüz bir yuvarlanışa dönüştü. Toprak, taş, kökler birbirine karıştı. Kirill refleksle beni kendine çekerek göğsüne bastırdı, bir kolunu belime doladı, diğer eliyle tutunmaya çalıştı ama tutunduğu her şey elimizden kayıp gidiyordu. Ama düşüşün ortasında... garip bir şey oldu.

Altımızdaki eğim değişmişti. Sert kayalık yerini daha yumuşak, köklerle dolu bir zemine bırakmıştı. Kalın ağaç kökleri, dallar... sanki düşüşümüzü yavaşlatıyordu. Kirill'in kolu hâlâ belimdeydi. Beni kendine daha da çekti, başımı göğsüne bastırdı refleksle. Kalp atışını hissediyordum. Son bir sürükleniş... ve ardından sert bir çarpış. Bir süre hiçbir şey yapamadım. Nefes almaya çalıştım sadece. Göğsüm acıyordu, başım dönüyordu ve Kirill hâlâ beni bırakmamıştı, toprağın üzerinde üst üste düşmüştük. Başımı göğsünden yana çevirdim hafifçe ve ağaçları gördüm.

Daha koyu... neredeyse siyaha çalan bir kabuk, yüzeylerinde ince ince ilerleyen çatlaklar. Bu çatlakların içinden sızan çok hafif bir ışıltı vardı; belli belirsiz bir şey, sanki ağaçların içinde bir şey yaşıyor, yavaşça nefes alıp veriyordu. Ormanın her yeri kapalı olmasına rağmen tamamen zifiri değildi. Aksine ışık... tuhaf bir şekilde her yerden geliyordu. Yerdeki yosunlar hafifçe parlıyor, köklerin arasından sızan ince mavi ışıklar toprağı aydınlatıyordu. Bazen, göz ucuyla gördüğüm küçük kıpırtılar oluyordu; bir anlık parlayan ışık zerreleri, sonra yok oluyorlardı.

Kendime geldiğimde refleksle başımı kaldırdım. Gözlerim bir anda açıldı. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. Nefesi yüzüme değiyordu. O ise... aksine sakindi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir sırıtma vardı.

"Yerini çok mu beğendin?" dedi, alaycı bir tonla.

Ne demek istediğini anlamam bir saniye sürdü. Üzerindeydim. Bütün ağırlığımla. Bir an donakaldım, sonra yüzümdeki ifadeyi kendim bile kontrol edemeden hızla yana çekildim. Elimle destek alıp toparlanmaya çalışırken neredeyse tekrar kayıyordum. Aceleyle ondan uzaklaştım, birkaç adım geri çekildim. Kalbim bu kez düşüşten değil, farklı bir şeyden dolayı hızlanmıştı.

Kirill ise hiç acele etmedi. Yavaşça doğruldu. Üzerine bulaşan toprağı umursamaz bir hareketle silkeledi. Sonra başını hafifçe yana eğerek bana baktı. Gözleri hâlâ aynıydı. ''Kaçarken daha dengeli görünüyordun,'' dedi alay edercesine. ''Yoksa bu da bir taktik miydi?''

Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Sen de beni tutmasaydı-" dedim ancak cümleyi tamamlayamadan ne demek istediğini anlamıştım. Saçlarım... Her şeyim ulu orta yerdeydi.

Umursamaz bir şekilde omuz silkti. ''Düşmeni izleyebilirdim,'' dedi düz bir sesle. ''Ama o zaman buraya tek başına gelmek zorunda kalırdın.''

Kirill başını hafifçe kaldırıp etrafına baktı. Duruşu değişmişti artık. Az önceki alaycı halinden eser yoktu. Omuzları gerildi, bakışları daha keskinleşti.

"Burası bahsedilen yasaklı orman..." dedi alçak bir sesle. Yukarıdan gelen taş sürtünmesi sesi bu anı böldü. İkimiz de aynı anda başımızı kaldırdık. Tepenin kenarında birkaç gölge belirdi—hareketli, dengesizdi. Nord'un ayağının altındaki toprak bir anda boşaldı, dengesini kaybetti. Kayarken bir dala tutunmaya çalıştı—dal kırıldı. Ardından bir kayaya bastı—o da yerinden oynadı. Bir anlığına tamamen kayboldu, sonra tekrar ortaya çıktı. Yüzündeki ifade alıştığımız o soğukkanlı halinden çok uzaktı.

''Hay sikeyim böyle yolu.'' diye homurdandı aşağı doğru sürüklenirken.

Son anda bir ağacın gövdesine omzuyla çarparak kendini durdurabildi. Duruşunu toparladı, üstündeki toprağı silkeledi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi dimdik durmaya çalıştı... ama omzundaki ince dal parçası hâlâ takılıydı.

Kirill tek kaşını kaldırdı.

''Baya etkileyici bir girişti, etrafımızda birkaç kız olsaydı belki etkilenebilirlerdi.'' dedi kuru bir tonla. Nord gözlerini devirdi, omzundaki dalı çekip attı.

Ardından Terra ve Vira göründü. Adımlarını dikkatli atarak kaygan zeminde dengelerini koruyorlardı. Bir anlığına gerçekten başarılı olacaklar gibi görünseler de, Terra'nın ayağı küçük bir taşa takıldığında ağzından bir çığlık kaçtı. Terra öne doğru kayınca, refleksle Vira'nın kolunu tutunca o da dengesini kaybetti. İkisi birlikte birkaç adım boyunca yan yana kaymaya başladılar. Toprak, taş ve kuru yapraklar arasında hızla aşağı sürüklendiler.

Vira kayarken ''Lan bıraksana!'' diye bağırdı.

''Olmaz! Düşerim!'' diye karşılık verdi Terra.

Vira bir yandan kolunu kurtarmaya çalışıyordu. ''Ulan gerizekalı, zaten düşüyoruz!'' dedi.

Önlerine doğru büyük bir kaya çıkınca Vira'nın kolunu bırakmak zorunda kaldı. Vira dizlerinin üzerine düştü, Terra ise yanında kalçasının üstüne düşmüştü. Birkaç saniye oldukları yerde kaldılar.

Sonra Terra başını kaldırdı. ''Gayet... kontrollüydü,'' dedi kalçasını ovalarken.

Vira kaşlarını çatmış şekilde ona bakıyordu. ''Neredeyse götünü kırıyordun,'' nefesini toparlamaya çalışırken konuştu. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum bu anda.

Kirill kollarını göğsünde birleştirdi. ''Bir dahaki sefere merdiven getireyim,'' dedi alay ederek.

Nord kısa bir bakış attı. "Sen de aşağı yuvarlandın," diye hatırlattı.

Kirill'in bakışları bir anlığına bana kaydı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir sırıtma oluştu. ''Benimki bilinçliydi.''

Vira ve Terra aynı anda hareketlenerek ayağa kalktılar. Nord çevresini tarıyordu. Bu kez gerçekten tetikteydi. Kirill'in bakışları karanlığın içine doğru kaydı.

"Buraya girenler..." dedi alçak bir sesle, "...çıkamıyor derler." Kısa bir duraksama yaparak bana baktı. ''Şimdi,'' dedi, sesi yeniden o tanıdık soğukkanlı tona bürünerek, ''kaçmayı düşünüyorsan küçük Elf... en azından yönünü doğru seç.''