8. bölüm · KIYAM -DÜZENLENDİ-
𝓥𝓘𝓘𝓘. 𝓑Ö𝓛Ü𝓜
808 Yılı / Güney İmparatorluğu
Bazı insanlara neden bu kadar yakın hissettiğimizi anlamak zordur. Onlarla ilk kez karşılaşmış gibi oluruz ama içimizde, çok daha eski bir tanışıklığın sessizliği vardır. Bazen bir bakış, hiç yaşanmamış gibi görünen bir anıyı uyandırır. Bazen de insan, nedenini bilmeden birinin yanında kendini ait hisseder.
Belki bazı bağların başlaması gerekmez. Belki yalnızca yeniden hatırlanmaları gerekir.
Sabah olduğunda ormanın üzerindeki sis henüz tamamen dağılmamıştı. Gece boyunca yanan ateşin külleri hâlâ hafifçe tütüyordu. Cücelerin şehrinde gecenin sessizliği yavaş yavaş kalkmıştı. Uzaklardan metal sesleri geliyor, bir yerlerde taşların üzerine düşen suyun düzenli sesi duyuluyordu. Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey, üzerimdeki örtünün omuzlarımdan kaymış olmasıydı. Doğrulup etrafa baktım. Nord biraz ileride, ağaca yaslanmış hâlde elinde tuttu küçük bıçağı bileme yapıyordu. Terra ve Vira yoklardı anlaşılan çoktan etrafı çözüyor olmalıydı. Kirill'i ise göremiyordum.
Bir an gözlerim istemsizce onu aradı. Bakışlarımı hemen başka tarafa çevirdim ve ayağa kalktım, sabahın serinliği yüzüme çarptı. Cücelerin şehri, geceden tamamen farklı görünüyordu. Taş evlerin arasındaki dar yollarda birkaç cüce çoktan işlerine başlamıştı. Bazıları ellerindeki aletlerle kayaların başında çalışıyor, bazıları da küçük tezgâhların önünde hazırlık yapıyordu. Şehrin duvarlarına yerleştirilmiş fenerlerin bir kısmı hâlâ yanıyordu.
Ak Cüce'yi kalabalığın biraz dışında, taş bir masanın yanında gördüm. Elinde bitkiler vardı. İçinden yükselen buhar sabahın soğuğunda hemen dağılıyordu.
Yanına doğru ilerledim. "Günaydın, Ak Cüce." Diye seslendim.
Başını kaldırıp bana baktı. "Günaydın, uyandın demek." Dedi gülümseyerek.
"Evet." Kısa bir tereddütten sonra karşısındaki taşa oturdum. "Seninle konuşmak istediğim bir şey vardı."
Ak Cüce elindeki bitkiler masaya bıraktı. Yüzündeki ifade değişmişti. Belli ki söyleyeceklerimi bekliyordu.
"Ayin hakkında," dedim.
Bir süre cevap vermedi. Sonra ağır bir nefes aldı. "Merak ediyordum ne zaman soracağını."
"Çünkü dün gece anlattıkların aklımdan çıkmadı." Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. "Haris'in o ayini gerçekleştirmesinden önce burada herkes birlikte yaşıyordu, değil mi?"
"Öyleydi." Dedi kısaca.
"Ve sonra her şey değişti."
Ak Cüce başını yavaşça salladı. "Tek bir gecenin ardından hiçbir şey eskisi gibi olmadı." Bir yandan ayırdığı bitki çeşitlerini için atıyordu.
"Ayin tam olarak neydi?" diye sordum. "Herkes neden bu kadar korkuyor ondan?"
Ak Cüce'nin bakışları şehrin ötesindeki ağaçlara kaydı. "Çünkü kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyor."
Kaşlarımı çattım. "Nasıl yani?"
"Çünkü onu görenlerin çoğu artık burada değil."
Bu cevap içimdeki merakı daha da artırdı. "Peki sen gördün mü?"
Ak Cüce doğrudan gözlerimin içine baktı. "Hayır."
Kısa bir sessizlik oldu ama devam etti. "Ama sonuçlarını gördüm."
Bu kez başka bir soru sormadan önce duraksadım. "Diğerleri neden ortadan kayboldu?"
Ak Cüce'nin yüzündeki ifade ağırlaştı. "Ortadan kaybolduklarını kim söyledi?"
Cevabı beklemeden devam etti. "Herkes korktu. Bazıları saklandı, bazıları kaçtı. Kimin nereye gittiğini kimse bilmiyor. O zamanlar herkes birbirini arıyordu. Sonra zaman geçti. Arayanların sayısı azaldı."
"Yani hâlâ yaşıyor olabilirler mi?" Dedim merakla.
Ak Cüce bu kez hemen cevap vermedi. "Olabilirler." Dedi, kazanı karıştırıyordu.
Kalbim hızlanmıştı. "Neredeler peki?"
"Bilmiyorum."
Hayal kırıklığıyla nefes verdim. "Kimse hiçbir şey bilmiyor."
"Çünkü o gece yalnızca insanlar kaybolmadı." Ak Cüce'nin sesi daha alçak çıkmıştı. "Hatıralar da kayboldu."
Başımı kaldırdım. "Hatıralar mı?"
"Bazı şeyleri insanlar unutmadı. Hiç hatırlamadılar."
Söylediği cümle zihnime oturdu. Tam yeni bir soru soracakken arkamızdan ayak sesleri geldi. İkimiz de aynı anda dönüp baktık. Kirill birkaç adım ötede duruyordu. Bakışları önce bana, sonra Ak Cüce'ye kaydı.
"Sabah sabah yine soruşturma mı var?" dedi.
Ak Cüce hafifçe gülümsedi. "Senin yanında sessiz konuşulmuyor anlaşılan."
Kirill'in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Beni tanımadığın belli."
İstemeden gülümsedim. Sonra gözlerim yeniden Ak Cüce'ye döndü. "Ayinle ilgili daha fazla şey öğrenmek istiyorum."
Ak Cüce başını salladı. "Öğreneceksin."
"Nereden?"
Bakışları ormanın derinliklerine yöneldi. "Önce geçmişin izlerini takip ederek."
Sonra tekrar bana baktı. "Ama bazı izler, insanı gitmek istediği yere değil, gitmemesi gereken yere götürür." Ak Cüce'nin sözleri bir süre zihnimde dönüp durdu. "Ak Cüce," dedim sonunda, "ayinin olduğu gece... başka bir şey oldu mu?"
Bakışları bana döndü. Bu kez yüzündeki ifade değişmişti. Sanki sorum, uzun zamandır dokunulmayan bir yere değmişti.
"Ne gibi?"
"Bilmediğim bir şey." Bir an duraksadım. "İnsanların kaçması, şehirlerin boşalması... bunların dışında. O gece herkesin hatırlamadığı ya da sonradan fark ettiği bir şey oldu mu?"
Ak Cüce elindeki kaşığı masanın üzerine koydu.
"Oldu."
Kalbim istemsizce hızlandı. "Ne oldu?"
"Bir çocuk."
Kaşlarım hafifçe çatıldı. "Bir çocuk mu?"
Sesi oldukça sakindi ama söylediği şeyin ağırlığı yüzünden cümle havada uzun süre asılı kaldı.
"Ayin gecesi mi doğdu?"
Ak Cüce başını salladı. "Evet."
"Kimdi?"
"Kimse bilmiyor."
"Nasıl yani? Çocuğun ailesi yok muydu?" Kirill araya girdi aniden.
"Vardı ya da en azından öyle olması gerekiyordu." Bakışları bir an uzaklaştı. "O gece yaşanan kargaşada herkes birbirinden kopmuştu. Kimin nerede olduğu, kimin hayatta kaldığı bile bilinmiyordu. Sonrasında o çocuğu gören de olmadı."
Bir süre sessiz kaldım. "Onu arayan oldu mu?"
"Çok kişi."
"Bulamadılar mı?"
"Hayır."
"Neden bu kadar önemliydi?"
Ak Cüce cevap vermeden önce yüzüme baktı. Sanki söyleyeceği şeyi seçiyordu. "Çünkü o gece doğan tek çocuk oydu."
İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk oluştu. Bunun nedenini bilmiyordum. Sadece bu küçük ayrıntı, diğerlerinden farklı bir yere oturmuştu zihnimde.
"Onunla ilgili başka bir şey bilinmiyor mu?"
"Yalnızca söylentiler."
"Ne söylentileri?"
"Her anlatanın hikâyesi başkadır." Ak Cüce omuzlarını hafifçe kaldırdı. "Kimisi çocuğun ayin sırasında kaybolduğunu söyler. Kimisi birileri tarafından götürüldüğünü. Kimileri ise..." Sözünü yarıda bıraktı.
"Kimileri ne?" Dedim.
"Onun hiçbir zaman sıradan bir çocuk olmadığını, geri geleceğini söylediler."
Bir an Ak Cüce'ye baktım. ''Sen buna inanıyor musun?"
"Ben söylentilere inanmam."
"Ya bildiklerine?"
Bu kez cevap vermesi uzun sürdü. "Bildiklerim bana, bazı şeylerin tesadüf olmadığını öğretti, tıpkı senin buraya gelmen gibi."
Yanımızda duran Kirill sessizce bizi dinliyordu. Ne düşündüğünü anlayamıyordum. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu ama Ak Cüce'nin son sözleriyle birlikte bakışlarının kısa bir anlığına sertleştiğini fark ettim.
Konuyu daha fazla zorlamadım. En azından şimdilik. Ayağa kalkıp ormana doğru baktım. Sabah ışığı ağaçların arasından süzülüyor, geceye ait sis yavaş yavaş toprağın üzerinden gitmişti. Uzaktan bakıldığında orman sakin görünüyordu. Fakat buraya düştüğümüzden beri öğrendiğim tek şey, bu yerde hiçbir şeyin göründüğü kadar sakin olmadığıydı.
"Biraz ormanı araştırmak istiyorum," dedim.
Ak Cüce hemen kazandan başını kaldırdı. "Tek başına gitme."
"Neden?"
"Çünkü burası dün gördüğün orman değil." Sesi ciddileşmişti.
"Ağaçların arasında ne olduğunu bilmiyorsunuz," diye ekledi Kirill.
Ak Cüce ona baktı. "Biz biliyoruz."
Kirill'in kaşı hafifçe kalktı. "Öyleyse anlat."
Yaşlı cüce derin bir nefes aldı.
"Ormanın derinlerinde bazı bölgeler var. Yıllardır kimse yaklaşmıyor. Bazı canlılar hâlâ oralarda yaşıyor. Hepsi saldırgan değil ama hangisinin ne yapacağını bilmek kolay değil."
"Ne gibi canlılar?"
Ak Cüce'nin bakışları ağaçların arasına kaydı. "Gece duyduğun seslerin hepsi hayvan değildi."
Sözleriyle birlikte içimdeki merakın yerini hafif bir tedirginlik aldı.
"Bir de..." dedi, "Haris'in yeniden ormanda görüldüğüne dair söylentiler var."
Kirill'in yüzündeki ifade bu kez tamamen değişti. "Ne zamandır?"
"Kesin bir tarih yok. Fakat son haftalarda kuzey geçitlerine yakın yerlerde onu görenler olduğunu söyleyenler çıktı."
"Gerçekten Haris mi?"
"Kimse emin değil."
Ak Cüce ayağa kalkıp masadaki kabını aldı.
"Ama insanlar onun adını boş yere fısıldamaya başlamaz." Dedi, bir yandan kabının içinde ki baharatları kazana ilave ederek karıştırdı.
Ormanın derinliklerine bir kez daha baktım. Ağaçların arasındaki gölgeler sabah ışığına rağmen hâlâ koyuydu. Dün bizi buraya getiren yol çoktan görünmez olmuştu. Buraya yalnızca tesadüfen düşmüş olabilirdik. Ama artık ormanın bizi neden sakladığını merak etmeye başlamıştım.
"Sen az önce ormanı araştırmak istediğini söyledin." Kirill'in sesi düşüncelerimi böldü.
Başımı ona çevirdim. "Evet."
"Ne arıyorsun?"
"Bilmiyorum." Omuz silktim.
Cevabım karşısında kaşlarından biri hafifçe kalktı. "Oldukça iyi bir başlangıç."
"Her şeyi bilmek zorunda değilim," dedim.
"Buraya geldiğimizden beri öğrendiğimiz her şey, bilmediğimiz başka bir şeyin kapısını açıyor. Ayin hakkında kimsenin doğru düzgün konuşmaması, elflerin nereye gittiğinin bilinmemesi, o gece doğan çocuk..." Bir an durdum.
"Şimdi de Haris'in burada olduğuna dair söylentiler var. Bütün bunların ortasında oturup beklemek bana pek mantıklı gelmiyor."
Kirill birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sonra bakışlarını ormana çevirdi. "Öyleyse yalnız gitmeyeceksin."
"Ben yalnız gideceğimi söylemedim zaten."
"Ben de fikrini sormadım."
Sesinde hafif bir alay vardı. Gözlerimi devirdim. Ak Cüce'nin söyledikleri hâlâ zihnimde dolaşıyordu. Haris'in adı, ayin gecesi ve o geceden geriye kaldığı söylenen belirsiz hikâyeler...
Tam o sırada uzaktan gelen sesleri duyduk. Önce bir şeylerin kavga ettiğini sandım. Ardından birbirine karışan ayak sesleri geldi. Birinin aceleyle koştuğu belliydi. Kirill başını sesin geldiği yöne çevirdi. Ben daha ne olduğunu anlayamadan ağaçların arasından üç siluet çıktı. Etraftaki cüceler de sesleri duymuş olacak ki ellerindeki işleri bırakıp başlarını kaldırdılar. Birkaçının yüzünde daha onları görmeden beliren bir gülümseme vardı. Sanki birazdan görecekleri manzarayı önceden biliyorlardı.
Nord önde koşuyordu, arkasından Terra ve en arkada ise Vira vardı. Nord bir elini havada savuruyor, diğer eliyle başını korumaya çalışıyordu. Terra sürekli sağa sola bakıyor, Vira ise bir yandan koşup bir yandan arkasına dönüyordu.
"Çekil lan üzerimden!" diye bağırdı Nord.
"Ben sana dokunmuyorum!" diye karşılık verdi Terra.
"Ben de dokunmuyorum!" dedi Vira.
"Öyleyse neden peşimden geliyorsunuz?"
"Çünkü o şey bizim de peşimizden geliyor!" İkisi aynı anda bağırdılar.
Birkaç cücenin kahkahası ormanın içinde yankılandı. Ak Cüce, ateşin yanında oturduğu yerden doğrulmuş, olan biteni sakince izliyordu. Elindeki tahta kaşığı bırakmadan başını iki yana salladı gülerek. Bir yandan hazırladığı çorbasını tahta kaplara dökmeye başlamıştı.
"Bunlar ormana girip de ilk kez bir periyle karşılaşan insanlar değil," dedi yanındaki yaşlı cüceye.
"Bunlar ilk kez bir periyle karşılaşıp hayatta kalmaya çalışan insanlar." Dedi başka bir cüce.
Yanındaki cüce kahkahayı bastı. "Daha kötüsü, perinin kim olduğunu bilmeden taş atmışlar." Bir yandan cüceler içmemiz için çorbaları dağıtıyorlardı.
Ak Cüce'nin yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi. "Bu sahneyi kaçırmak istemezdim."
Üçünün arkasından küçücük, parlak bir şey hızla havada süzülerek geldi. İlk bakışta gerçekten büyükçe bir sineğe benziyor gibiydi.
Vira elini havaya kaldırıp onu uzaklaştırmaya çalıştı. "Bunu öldürsek mi?" Dedi koşarken
"Öldürme!" diye bağırdı Terra.
"Niye?"
"Çünkü ne olduğunu bilmiyoruz!"
Nord bir anda durunca ikisi de Nord'un sırtına çarparak durabildi.
"Gayet belli," dedi Nord, nefesini toparlamaya çalışarak. "Sinek."
Bu kez cücelerin kahkahası daha da yükseldi. Ak Cüce başını öne eğip gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı ama pek başarılı olduğu söylenemezdi.
Havada süzülen canlı bir anda onların önünde durdu. Kirill'in bakışları da yaratığa çevrildi. Yüzündeki ifade değişmemişti ama gözlerini biraz kıstığını fark ettim. Ben de gözlerimi kısarak önümüzdeki canlıya baktım. Parlak kanatları, omuzlarına kadar uzanan saçları havada dalgalanıyor, üzerinde yaprakları andıran ince bir elbise bulunuyordu. Boyu küçüktü ama bakışlarında küçüklüğüne hiç uymayan bir öfke vardı.
"Bu..." dedi Nord.
Terra yutkundu. Vira ise birkaç adım geri çekildi "...sinek değil," diye tamamladı.
Peri kollarını göğsünde birleştirdi. "Sonunda fark ettiniz beni."
Sesi küçücük bedenine hiç uymayacak kadar öfkeliydi. Nord hemen kılıcının kabzasına uzandı.
Perinin gözleri büyüdü. "Sen gerçekten kılıcını bana mı çekiyorsun?"
Nord elini yavaşça geri çekti. "Ben... tedbir amaçlı."
"Bana sinek dediniz." Diye küçük parmağını onlara salladı.
"Ben demedim," dedi Nord.
Terra hemen ona döndü. "Sen dedin." Parmağı ile Vira'yı şaret etti.
Vira kaşlarını çattı. "Asıl sen dedin."
"Ben sadece sineğe benziyor dedim!"
Nord araya girdi. "Sende öldürelim dedin!" Vira'yı işaret etti parmağıyla.
Perinin yüzü daha da asıldı. "Beni öldürmek mi istediniz?"
"Hayır!" dedi üçü aynı anda bağırdı.
Cüceler bir kez daha kahkahaya boğuldu. Bu kez Ak Cüce de açıkça gülüyordu. Hatta yanında duran cücelerden biri elini dizine vurarak eğilmişti.
Peri onlara dönüp kaşlarını çattı. "Çok komik."
Ak Cüce kahkahasının arasından cevap verdi. "Biraz."
Peri ona baktı. Öfkesi birkaç saniyeliğine dağıldı. "Sen hiç değişmemişsin, Ak."
Ak Cüce'nin yüzündeki ifade yumuşadı. "Sen de hâlâ insanları ilk karşılaşmada korkutmayı seviyorsun, Rhea."
Peri'nin kaşları hafifçe kalktı. "Ben mi korkutuyorum?"
Ak Cüce başıyla Nord, Terra ve Vira'yı işaret etti. "Şu hâllerine baksana, koca koca insanları ne hâle sokmuşsun."
Terra homurdandı. "Bizi eğlendirmeyi bırakın da şu şeyin ne olduğunu söyleyin."
Rhea bir anda ona döndü. "Şey mi?"
Terra boğazını temizledi. "Yani canlı anlamında canım, hemen alınma."
"Öyle düşünmüştüm bende, ayrıca ne alınacağım."
Vira araya girmeye çalıştı. "En azından artık ne olduğunu biliyoruz."
Rhea ona baktı. "Ve?"
"Peri olduğunu." Dedi üçü aynı anda.
"Güzel. Bir şeyi doğru öğrendiniz."
Nord gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Belli ki sabrının sınırına gelmişti. "Peki sen kimsin?"
Rhea'nın yüzündeki öfke biraz olsun sakinleşti. Havada birkaç santim daha yükseldi. Kanatları güneş ışığını yakalayıp çevresine ince bir parıltı bırakırken ellerini önünde birleştirdi.
"Rhea," dedi, göğsünü kabartarak. "Ormanın haberci perilerindenim."
Kirill tek kaşını kaldırıp baktı. "Ormanın haberci perisi?"
Rhea başını salladı. "Burada olup bitenleri duyarım. Kim gelir, kim gider, hangi yol kapanır, hangi canlı yer değiştirir... çoğunu bilirim."
Ak Cüce araya girdi. "Çoğunu değil. Hepsini bildiğini sanıyor."
Rhea ona ters ters baktı. "Çünkü çoğunu biliyorum."
"Geçen ay üç gün boyunca kuzey geçidinde kayboldun." Ak cüce güldü.
"Bu konunun bununla ne ilgisi var?" Küçük yüzünü somurttu.
Ak Cüce'nin yüzündeki gülümseme yeniden ortaya çıktı.
Rhea gözlerini devirdi, ardından bana ve Kirill'e baktı. "Bunlar kim?"
Ak Cüce'nin bakışları önce Kirill'e, sonra bana kaydı. "Ormanda yollarını kaybeden yabancılar."
Rhea'nın yüzündeki ifade değişti. Beni birkaç saniye boyunca dikkatlice süzdü. Bakışları özellikle kulaklarımda durdu. Bir şey söylemedi ama gördüğü şeyin farkına vardığı belliydi.
Sonra yeniden Kirill'e baktı. "Yabancılar için oldukça fazla kişiymişsiniz."
"İşler biraz karışık," dedim.
"Belli."
Nord homurdandı. "Zaten bizde zaten sakin bir gün geçirmek istemiştik."
"Bana sinek dediniz." Araya girdi, küçük ellerini beline koymuştu.
Nord başını iki yana salladı. "Harika, bir perimiz eksikti."
Cüceler yeniden gülmeye başladı. Ben istemeden gülümsedim. Çorbadan çıkan enfes kokuyla birlikte ormanın üzerimize çöken ağırlığı birkaç dakikalığına olsun hafifletmişti. Rhea'nın öfkesi bile artık ilk karşılaştığımız andaki kadar sert görünmüyordu. Ak Cüce ile arasındaki rahatlık ise açıkça belliydi; birbirlerini uzun zamandır tanıyorlardı ve belli ki bu ilk tartışmaları da değildi.
Rhea sonunda kanatlarını hafifçe çırptı ve havada bize doğru yaklaştı. "Yalnız," dedi bu kez daha ciddi bir sesle, "şaka bir yana... buraya geldiğinizden beri ormanın bazı yerleri hareketlendi."
Ak Cüce'nin gülümsemesi yavaşça kayboldu. "Ne demek istiyorsun?"
Rhea bakışlarını ağaçların karanlıklarına çevirdi. "Henüz bilmiyorum. Ama bir süredir ormanın kuzey tarafında gariplikler var."
Ateşin çıtırtısı arasında kısa bir sessizlik oluştu. Rhea yeniden bize baktı. "Ve buraya gelen herkesin bilmesi gereken bir şey var."
Nord'un yüzündeki alaycı ifade kaybolmuştu. "Nedir?"
Rhea'nın gözleri ormanın derinliklerine kaydı. "Burada yalnız değilsiniz."
Bir süre kimse konuşmadı herkes sessizce çorbasından yudumlar alıyordu. Rhea, Ak Cücenin omuzuna konmuştu. Yaşlı cücenin yüzünde şaşkınlıktan çok, uzun zamandır bildiği bir şeyi yeniden hatırlamanın verdiği sakinlik vardı.
"Bu orman düşündüğünüzden daha büyük aslında," dedi Rhea. "Güney ve kuzey olmak üzere iki bölgeye ayrılır. Aralarında Işık Vadisi bulunur. Siz şu anda Güney tarafındasınız."
"Peki kuzeyde ne var?" diye sordum çorbamdan içerek.
Rhea doğrudan bana bakmadı. Bakışlarını ağaçların arasından uzanan karanlık hatta çevirdi.
"Kuzey daha farklıdır. Orman orada sıklaşır ve yollar azalır. Işık Vadisi'ni geçtikten sonra Sarmaşıklar Ormanı başlar. Daha ileride Kara Orman vardır. En gerisinde ise Ay Işığı Mezarlığı bulunur."
Ak Cüce başını hafifçe salladı. "Rhea'nın söylediği gibi. Ancak kuzeye gitmek, daha uzak bir yere gitmek gibi değildir. Ormanın yapısı orada değişir. Güneyde gördüğünüz yolları kuzeyde bulamayabilirsiniz."
"Bu yüzden mi buraya girenlerin kaybolduğu söyleniyor?" diye sordu Nord içtiği boş kapı masaya koydu.
"Bunun birçok nedeni var," dedi Ak Cüce. "Ama en önemlisi, ormanın her yerinin aynı olmaması. Burada bazı canlılar kendi bölgelerini korur. Bazıları ise insanların yaklaşmasını istemez. Uzun zamandır bu ormana girenlerin çoğu, geri dönmek yerine geldiği yolu unutuyor."
Rhea, küçük kafasını olumlu anlamda salladı. "Ve kuzeyde daha dikkatli olmanız gerekir."
Söyledikleri bunun ötesine geçmedi. Ne ormanın tamamını anlattı ne de kuzeyde onları neyin beklediğini söyledi. Zaten yüzündeki ifadeden, bazı şeyleri bilerek kendine sakladığı belliydi.
Kirill o ana kadar sessizce bizi dinliyordu, çorbasına dokunmamıştı. Sonunda bakışlarını bana çevirdi.
"Vasalisa." Sesindeki ciddiyet, söyleyeceği şeyin diğerlerinden farklı olduğunu anlamama yetti.
"Annen hakkında bir şey öğrendim."
Bütün dikkatim bir anda ona yöneldi. "Ne oldu?"
Kirill kısa bir süre sustu. Sonra doğrudan konuştu. "Anneni muhafızlar yakalamış."
Kalbim sıkıştı. "Nasıl yani?"
"Zindana atılmış."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Muhafızların onu yakaladığını biliyordum. Fakat zindana götüreceklerini düşünmemiştim. O kadar şey arka arkaya yaşanmıştı ki annemin başına ne geldiğini doğru düzgün düşünmeye bile fırsat bulamamıştım.
"Bunu neden daha önce söylemedin?" Elimdekileri sertçe masaya koydum.
"Çünkü seni korumaya çalışırken peşimizden gelen muhafızlar vardı. Önce onlardan kurtulmamız gerekiyordu ama gördüğün gibi buradayız."
Başımı eğdim. Annemin yüzü gözümün önüne geldi. İçimde yükselen korkuyu bastırmaya çalışırken Kirill devam etti. "Bir şey daha var."
Gözlerimi kaldırdım. "Güney İmparatoru, senin iyileştirme gücünü öğrenmiş, muhtemelen bu yüzden peşine düştü."
Ak Cüce'nin yüzündeki ifade bir anda değişti. Rhea ise aniden yerinden uçarak kalktı ve Ak cüce ile kısa bir bakıştılar.
"İyileştirme gücü mü?" dedi Ak Cüce.
Rhea şaşkınlıkla bana döndü. "Sen şifacı mısın?"
"Tam olarak bilmiyorum," dedim. "Bildiğim tek şey, yaraları iyileştirebildiğim."
Ak Cüce birkaç adım yaklaşarak beni dikkatlice inceledi. "Bunu nasıl yapıyorsun?"
"Her zaman aynı şekilde olmuyor. Bazen sadece dokunmam yetiyor. Bazen ise daha fazla güç harcamam gerekiyor."
"Ne kadarını iyileştirebildiğini biliyor musun?"
Başımı iki yana salladım. "Hayır. Gücümü henüz tam olarak kontrol edemiyorum."
Rhea havada biraz daha yaklaştı. Bu kez yüzündeki merak açıkça görülüyordu. "Bize gösterebilir misin?"
Etrafıma baktım. Yakınımızdaki taşların arasından küçük, yeşil bir bitki çıkıyordu. Yapraklarından biri diğerlerinden farklıydı; kenarı kurumuş, ortasında ince bir yırtık oluşmuştu.
"Olur."
Dizlerimin üzerine çöktüm. Elimi bitkinin üzerine uzattım fakat hemen dokunmadım. Gücümü kullanırken içimde oluşan o tanıdık hissi bulmaya çalıştım. Parmak uçlarımda hafif bir sıcaklık oluştu ve sonunda yaprağa dokundum.
Sonra parmaklarımın altında çok hafif bir sıcaklık hissettim. Yaprağın üzerindeki yırtık yavaşça küçülmeye başladı. Kurumuş kenarlar yeniden canlı bir yeşile döndü. Birkaç saniye sonra yaprak, sanki hiç zarar görmemiş gibi eski hâline geldi. Elimi geri çektim.
Rhea'nın gözleri büyümüştü. Ak Cüce ise yaprağa eğildi. Parmağıyla iyileşen kısmı dikkatlice kontrol etti.
"Bu sıradan bir şifa değil," dedi.
"Ben de ne olduğunu bilmiyorum."
"Bunu geliştirmelisin."
Başımı kaldırdım bitkiden. "Biliyorum."
Ak Cüce doğruldu ve bana baktı. "Çünkü artık bunu yalnızca kendin için saklayabileceğin bir yerde değilsin. Gücünü öğrenenler senin peşine düşebilir ve düşmüşler bile."
Kirill'in bakışları kısa bir anlığına bana kaydı, sanki bir şeyler biliyor gibiydi. Gücüm yıllardır bendeydi. Onu saklamayı, gerektiğinde kullanmayı biliyordum. Ama ilk kez bunun yalnızca benim kontrolümde olan bir şey olmadığını hissediyordum. Güney İmparatoru bunu öğrenmişti. Annem zindandaydı. Ve biz hâlâ neyin ortasında olduğumuzu tam olarak bilmiyorduk.
Rhea sessizce iyileşen yaprağa baktı. "Demek gerçekten yapabiliyorsun."
Yavaşça ayağa kalktım. "Yapabiliyorum. Ama daha fazlasını öğrenmem gerekiyor."
Ak Cüce başını salladı. "Öğreneceksin. Fakat önce burada neyin içinde olduğunuzu anlamanız gerekiyor."
Kalın bir dalın üzerinde duran siyah bir karga öttü. Tüyleri ormanın karanlık gölgeleriyle neredeyse tamamen bütünleşmişti. Ancak gözleri dikkatimi çekti. Birkaç saniye boyunca kırmızıya çalan gözleriyle göz göze geldikten sonra karga bir anda başını yana çevirdi. Gözlerindeki kızıllık kayboldu ve yerini sıradan, koyu siyah gözleri meydana çıktı. Kanatlarını açtı. Tek bir çırpışla daldan havalandı ve ağaçların arasından uzaklaşarak gözden kayboldu.
