2. bölüm · KIYAM -DÜZENLENDİ-
𝕴𝕴. 𝕭Ö𝕷Ü𝕸
Yer yarıldı, şimşek çaktı, okyanuslar taştı, alevler çoğaldı... Gökyüzü karardı ve rüzgâr eski çağların fısıltılarını taşımaya başladı tekrardan. Yapraklar titredi, canlılar sustu. Çünkü kadim dünyanın dengesi bozulmuştu... Alevler... çığlıklar... kanlar, cesetler ve bebeğe uzanan gölge eller. Rüzgâr kulaklarında uğuldarken gözleri bir noktaya kilitlendi. Küllerle ve kanla kaplı toprağın ortasında bir kadın vardı. Kızıl saçları alevlerin ışığında parlıyor, sivri elf kulakları rüzgârla titriyordu. Yüz hatları keskin, bakışları bir o kadar da cesurdu. Bir gözü derin bir karanlık, diğeri orman yeşili... Bu dünya çoktan parçalanmıştı. İnsanlar artık tek bir halk olarak değillerdi, üçe ayrılmışlardı.
En tepede, kanlarının "saf" olduğuna inananlar vardı—Noble. Taçlar taşıyan, hükmeden, soylu aileler... Onların sözleri birer kanun, suskunlukları bile buyruğa eş değerdi.
Onların altında, kalabalığın gerçek yükünü sırtlayanlar... Avam. Tüccarlar, işçiler, pazarlarda bağıran sesler, açlıkla yüzleşen hayatlar. Görünmezlerdi ama dünya onların omuzlarında dönerdi.
Ve hepsinin üstünde—ya da belki gölgesinde—bir sınıf daha vardı.
Ne tamamen insan, ne de tamamen kutsal sayılanlar, Ruhban. İnancın bekçileri, günahın yargıçları, Tanrı'nın sesi olduklarını iddia edenler... Kralların bile diz çöktüğü, tek bir sözleriyle savaşları başlatıp tek bir dua ile şehirleri susturabilen o kutsal zümre.
Ve şimdi... Bozulan dünyanın dengesinde, üçü de aynı korkunun içinde yaşıyorlardı. Çünkü bu kez gelen şey... hiçbirine boyun eğmeyecekti.
✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
Rüyasından, kan ve ter içinde titreyen bir zihinle uyandı. Siyah saçları dağınık, kehribar gözleri derin düşüncelere gömülmüş haldeydi. Rüyanın kaosu hâlâ ruhunu sarıyordu: alevler, çığlıklar, kan, gölge eller ve duvak ile bekleyen kadın... Yatağından doğrulup banyosuna ilerledi adım adım, musluğu açtı su, hafif mavi-yeşil tonlarındaydı. Banyo taşlarına düşen güneş ışıkları, yüzünde tuhaf bir yansıma yaratıyordu.
Kirill, omuzlarını dik tutarak banyosunun tam ortasında durup sıcak havayı içine çekti. Rüzgâr gibi uğuldayan eski çağ fısıltıları, rüyasında gölge eller hâlâ zihnin bir köşesindeydi. Buhar arasında, suyun yavaş yavaş parlayan yüzeyiyle göz göze geldi.
Karşısında, etrafı değerli taşlarla çerçevelenmiş ayna duruyordu. Aynada yansıyan yüzüne baktı; kehribar gözlerinde rüyanın dehşeti ve gizemi hâlâ canlıydı. Yüzüne birkaç kere su sıçrattı, yüzündeki kirli sakallarına dokundu düşünceli bir ifade ile. Banyo kapısının sert bir şekilde tıklanması ile zihnindeki sorular aniden kayboldu. İçeriye Nord girmişti, Kirill'in en yakın dostuydu.
"Tekrar aynı rüyayı mı gördün?'' diye sordu Nord, kollarını geniş göğsüne birleştirerek taş duvara yaslandı, buz mavisi gözleriyle Kirill' in dağınık dış görünüşünü izledi.
Siyah saçları terle alnına yapışmış ve dağılmış haldeydi, göğsüne hızla kalkıp iniyordu, kehribar gözleri sadece akan suya odaklanmıştı. Uzun bir sessizliğin ardından doğrulup Nord' a döndü.
"Evet...'' diye fısıldadı. "Aynı rüya ya da kâbus da denilebilir.'' dedi.
Nord bir eliyle kısa siyah saçlarını karıştırdı, ''Pekâlâ bugün ne yapıyoruz? Güney Dük' ün kasabasına uğrayacağımızı söylemişsin sanırım.'' dedi. Kirill kafasını olumlu anlamda sallayarak yanıtladı, ''Evet, kasabaya uğrayacağım birkaç malzemeler almalıyız.''
Nord kafasını düşünceli bir şekilde salladı, ''Güzel ben dışarıda bekliyorum seni, gemiyi kontrol edeceğim.'' diyerekten banyodan çıktı.
Kirill elini, yüzünü yıkadıktan sonra odasına doğru ilerledi üstündeki keten giysisini çıkarıp, dolabından kendi soylu kıyafetlerini giyindi. En son olarak uzun siyah pelerinini ve siyah eldivenini takarak hazır olmuştu. Yatak odasının büyük geniş kapılarını açarak koridora çıktı, taş duvarları çeşitli renkli tablolarla kaplıydı, zemin ipek dokumalı zengin halılarla seriliydi, koridorlarda koşan beyaz önlükler giyinmiş aceleci hizmetçilerle koşturuyordu, ellerinde taşıdıkları tepsiler, kumaşlar, ilaç şişeleriyle birbirlerine yol vererek ilerliyorlardı. Koridorun sonuna geldiğinde hızlıca sağa döndü. Daha dar bir alan, burada hareket azdı. Sessizlik daha yoğundu.
Kapının önünde duran muhafızlar onu gördüklerinde başlarını eğdi. Kirill tek kelime etmeden kapıyı açarak içeriye girdi. Oda ilaç kokusu, kapalı kalmışlığın verdiği boğuculuk ve... çürümeye yüz tutmuş bir bedenin sessiz varlığı. Yatak, odanın tam ortasında duruyordu. Kalın perdeler ışığı her ne kadar kesmişte olsa yine de içeri süzülen solgun gün ışığı, yatakta yatan adamın yüzüne belli belirsiz ortaya çıkarıyordu.
Zarvok.
Bir zamanlar bu imparatorluğun gücünü temsil eden adam... şimdi neredeyse hareketsizdi. Derisi solmuş, kemikleri belirginleşmiş, nefesi düzensizdi. Ama gözleri... hâlâ kinle doluydu. Ve o gözler, Kirill içeri girer girmez ona çevrildi. İçinde sıcaklık yoktu, hiçbir zaman da olmamıştı. Kirill birkaç adım yaklaştı. Yatağın yanında durdu. Mesafeyi ne fazla azalttı ne de uzak tuttu.
"Güneye gidiyorum," dedi düz bir sesle.
Zarvok'un bakışları değişmedi. Dudakları hafifçe aralandı ve çıkan ses zayıftı. "Ne kadar?"
Kirill cevap vermeden önce kısa bir an durdu. "Uzun bir süre," dedi.
Odada kısa bir sessizlik oluştu. Dışarıdaki dünyanın sesi bu odaya ulaşmıyordu. Burada zaman daha yavaştı. Zarvok'un gözleri onu süzdü. Yukarıdan aşağıya. Yargılar gibi. Sonra dudakları küçümser bir çizgiye dönüştü. "Dönmesen de olur."
Sözler her ne kadar zayıf bir bedenden çıksa da içindeki öfke hâlâ yerindeydi. Kirill'in ifadesi değişmedi, sadece baktı. Bu sözleri birçok kez duymuştu zaten.
Zarvok başını çok hafif yana çevirdi, kapalı olan perdelere bakıyordu. "İmparatorluk... oyuncak değildir," dedi güçlükle. "Her gelen onu taşıyamaz."
Kirill'in bakışları bir anlığına sertleşti. Ama bu duygu yüzeyde kalmadı, hemen geri çekildi. "Endişelenmenize gerek yok," dedi. "Taşıyabildiğim kadarını alıyorum."
Zarvok bu söze cevap vermedi. Belki gücü yoktu, belki de söyleyecek bir şeyi. Konuşma bitmişti. Kirill birkaç saniye daha yerinde durdu. Sonra arkasını dönerek kapıya doğru yürüdü çıkarken kapıyı sessizce kapatarak yine aynı adımlarla kale kapısına geldi, yanda duran iki muhafız kapıları saygıyla açıp eğildiler. Etrafta soylu olmak üzere birçok insan gündelik işlerine çoktan başlamışlardı. Bu sırada Nord'da gemilerini kontrol ediyordu, çeşitli erzak ve çuvallara bakıyordu.
Kuzey Dükü Kirill Thane, güverteye inmeden önce, her zaman gittiği demircinin dükkanına yöneldi. Soğuk taş sokaklardan geçerken pelerini omuzlarına hafifçe uçuyor, kehribar gözleri etrafı dikkatle süzüyordu. Demirci dükkânı, kasabanın diğer binalarına göre daha basit ama sağlam görünüyordu; tavandan sarkan bakır tencereler, taş ocaklardan çıkan hafif dumanlar ve çekiç sesleri, içeri girdiğinde yeni yapılmış kılıçları, diğer yandan eski zırhları hepsini tek tek kontrol eden bir çırak vardı, sağlamlıklarını tartıyordu eşyaların.
"Kirill Thane," dedi demirci, başıyla hafifçe selamlayarak, ayağa kalktı saygıyla ellerini temiz bir bezle silip ilerledi yaşlı adam. "Kılıcın hazır. Bu sabah termal suyla temizledim, bileme de yaptım."
Kirill, sessizce başını salladı ve yanındaki ince işçilikli kılıcı eline aldı. Kılıcın üzerinde, soylu ailesinin arma motifleri parlıyordu elinde tam oturuyor, ağırlığı hafif ama dengeliydi ve oldukça sağlamdı. Belindeki kalın deri kemer tokayı hafifçe açtı, kılıcı yavaşça kılıfa yerleştirdi. Kabza, pelerinin altından hafifçe parlıyordu, Dük' ün her an hazır olduğunu sessizce ilan ediyordu. Kılıcını sabitledikten sonra Kirill, demirciye kısa bir baş selamı verdi ve kapıdan dışarı çıktı. Kasabanın taşlı sokaklarından rüzgârla birlikte güverteye doğru ilerledi. Kuzeyin güneş ışığı peleriniyle birlikte saçlarını aydınlatıyordu.
Nord, Kirill' in geldiğini görünce dudaklarında küçük bir gülümseme oluşmuştu, soğuk kuzey rüzgârına karşı dik duruyordu. Yüzü sert ve keskin hatlıydı; yılların savaşı ve sertliği her bakışında kendini gösteriyordu. Sol gözünün üzerinde siyah keten bir bandaj vardı, sıkıca sarılmış ama özenle yerleştirilmişti; sadece sağ gözünde görünen buz mavisi irisi belliydi. Soğuk ve derin bakışlarını daha da vurguluyordu.
''Sanırım yola çıkma vakti.'' yılların verdiği tecrübesi ile konuştu, Kirill düşünceli bir ifade ile başını salladı.
Nord, soğuk rüzgârla dalgaların çarptığı güverteye adım attı. Uzun boylu ve kaslı duruşu, yılların verdiği emeğini hatırlatıyordu. Sol gözünün üzerindeki siyah bandajına rüzgâr çarpıyordu, buz mavisi sağ gözüyle ufku tarıyordu. Her gemisi, kendi elleriyle inşa ettiği güçlü, sağlam ve ihtişamlı gemilerden oluşuyordu. Koyu ahşap gövdesi, kuzey güneşinde hafifçe parlıyor, borda kenarlarında işlemeli kalkan motifleri ve basit ama etkili çiviler göze çarpıyordu. Küçük ama işlevsel ve güçlü yelkenleri, rüzgârı yakalamaya hazır şekilde gergin duruyordu.
Nord, geminin bordasına uzanıp bir elini sağlam direğe koydu. Bu gemi, yalnızca bir taşıma aracı değildi; onun kaderini ve intikamını taşıyan bir savaş aracıydı. Bir adım daha atıp güvertede ilerledi, rüzgâr saçlarını ve pelerini savururken, buz mavisi gözü ufka kilitlendi. Her dalga, her yelkene çarpan rüzgâr Nord'a geçmişini hatırlıyordu.
Arkasından hızlıca Kirill, birkaç asker ve esnaflar olmak üzere gemiye bindiler. Bazıları getirdikleri çuvalları ve eşyaları kontrol ederken bazıları gemiyi harekete geçirmeye başlamışlardı bile. Nord, Kirill' in durduğu güverteye doğru çıkıp ufka bakmaya başladılar ikisi de. Uzun bir sessizliğin ardından, Nord konuştu.
''Tam 3 gün sonra Güney İmparatorluğuna varacağız.'' gözünü ufuktan ayırmadan konuştu. ''Güney'e gitme amacın malzemeler değil. Yıllardır rüyanda gördüğün kadın yüzünden böylesin değil mi?'' diye sordu Nord.
Kirill bir süre sessiz kaldı, parmağındaki kırmızı yüzüğüne odaklandı daha sonra yanıtladı. ''Evet.'' dedi gözünü ufuktan ayırmadan. Derin bir iç çekişle güverteden indi, ''Gemideki insanları kontrol edeceğim.'' dedi Kirill. Nord bir süre arkasından sadece baktı sonra tekrardan geminin yelkenlerini kontrol ederek dümendeki yerine geçti.
Gece olduğunda Kuzey'in sert rüzgârları arkalarında kalırken, gemi karanlık suların üzerinde sessizce ilerliyordu, deniz huzursuzdu. Dalgalar geminin gövdesine sertçe vuruyor, rüzgâr yelkenleri zorlayarak uğulduyordu. Nord, güvertede dimdik duruyor, tek gözüyle karanlığı delmeye çalışıyordu. Uykuya yer yoktu, sadece bekleyiş ve soğuk vardı. Sabaha karşı güneş ufuktan doğmaya başladığında deniz sakinleşti, dün geceye göre daha hafifti dalgalar. Gökyüzü bulutlarla doldu, su cam gibi olmuştu. Mürettebatın sesi azaldı, sadece dalgaların sesi kaldı geriye. Nord'un buz mavisi gözü, güneşe kısa bir an takıldı... ama içindeki fırtına dinmemişti. Tam üç gece rüzgâr yön değiştirdi. Hava ağırlaştı, sanki görünmeyen bir şey onları izliyordu. Ufukta beliren silik karanlık, yaklaşan toprakların habercisiydi. Güney İmparatorluğu... İşte oradaydı.
Şafak söktüğünde, güneş ilk ışıklarını denizin üzerine serdi. Uzakta, sislerin arasından yükselen kıyılar ve kuleler yavaş yavaş görünmeye başladı. Güney İmparatorluğu, Kuzeyin sertliğinden çok uzaktı. Hava daha ılıktı; rüzgâr sert değil, yumuşak esiyordu. Kıyıya yaklaştıkça, açık renkli taşlardan yapılmış yapılar güneş ışığında parlıyor, yüksek kemerli kapılar ve ince kuleler dikkat çekiyordu.
Liman hareketliydi. Tüccarlar mallarını indiriyor, farklı diyarlardan gelen insanlar dar sokaklara karışarak yeni yerleri keşfediyorlardı. Baharat ve deniz kokusu havaya sinmişti, uzaktan gelen konuşmalar birbirine karışmış uğultu haldeydi. Burası, kuzeyin sessizliğinden farklıydı. Daha canlı, daha kalabalık... ve bir o kadar da gizemliydi.
Nord'un büyük gemisi limana yaklaştığında, kireçtaşından yapılmış gözcü kulesinde bekleyen genç büyük çan çalındı, elinde ki büyük borazanı üfleyerek limana yeni tüccarların geldiğini haber ediyordu. ''Ey, Ahali!'' gözcü kulesindeki adam bağırdı, ''Kuzey Dük'ün Lideri, Kirill Thane geldi!'' genç adam halka seslendi.
Çevredeki bazı insanlar işlerine devam ederken bazıları ise meraklı gözlerle meydana doğru ilerleyerek izlemeye başladılar, içlerinden en dikkat çekici kişi tabi ki de ''Korsan'' unvanını almış olan Nord Zephyr idi. Her ne kadar gemiler inşa etmekle üne sahip olsa da Nord Zephyr aslında sol gözü sayesinde üne sahip olmuştu. Sol gözü kimsenin bilmediği karanlık bir hikâyeyi taşıyordu.
Kasabanın taş döşeli yoluna adımımı attığımda rüzgârın esintisi hafifçe yüzüme değiyordu. Denizden gelen tuzlu hava, pazarın ağır kokularına karışıyordu. Kurutulmuş otlar, taze ekmek ve eski ahşabın kokusu... Pelerinimde ki koyu renkli, uzun kenarlı kapüşonumu biraz daha aşağı çektim. İnce kumaşı, yüzümün üst kısmalarını gölgede bırakıyordum, sivri kulaklarımı saklıyordum. Kızıl saçlarım birkaç asi tutamı örtünün altından sıyrılmıştı, parmaklarımla onları hızla içeri ittirdim.
Üzerimdeki sade eski işçilikli bir elbisesi vardı annem dikmişti, kahve ve yeşil renkteydi. Burada giydiğiniz her şeye kadar kurallar vardı... Soyluların, din adamlarının giyindiği hatta tüccarların bile kendine ait kıyafet renkleri vardı. Kasabaya geldiğinde dikkat çekmeden kalabalığın arasına karıştım hızlıca. Bakışlarımı genellikle yerden kaldırmamaya özen gösteriyordum. Adımlarımı hızlandırdığım sırada genç efendi bağırdı.
"Kuzey Dük'ün Lideri, Kirill Thane geldi!"
Ses meydanda yankılandı. İnsanlar bir anda hızlıca hareketlendi. Kimileri saygıyla geri çekildi, kimileri merakla başını uzattı kimileri ise gündelik işlerine devam ettiler. Bu fırsattan yararlanarak ihtiyaçlarımı hızlıca alıp kasabadan ayrılacaktım. Geminin limanına ayak basan, uzun boylu, kirli sakallı ve siyah saçlı adama baktım. Uzun, siyah pelerini rüzgâr sayesinde arkasında savruluyordu.
Kuzey Dükü Kirill Thane.
Güneş ışıklarının Dük Kirill' in parmağındaki gösterişli kırmızı yüzüğe çarpıp parlaması ile gözlerim şaşkınla açılmıştı, etrafındaki her şey bir anlığına yok olmuş gibiydi. Sesler uzaklaştı, zaman ağırlaştı. Ve o an doğrudan benim parmağıma odaklanmıştı, aynı yüzük hem onda hem de bende vardı. Kirill'in bakışları beyaz bandaj ile kapattığım gözlerimle buluştu. Keskin, dikkatli... ve fazlasıyla merak uyandırıcı.
Kalbimin hızlandığını hissettiğimi fark edince, başımı hemen eğdim. Kapüşonumun örtüsünü biraz daha aşağı çekiştirdim panikle ve yönümü değiştirip arkamı döndüğümde iki figürle çarpıştım... Karşımda iki kız duruyordu; kısa siyah saçları ve keskin yeşil gözleriyle hemen dikkat çekiyorlardı, ellerinde balta ve kalkan tutuyorlardı. Elimle kendimi toparlamaya çalışıyordum bir yandan da çarpışmanın şaşkınlığıyla birkaç adım geri çekildim. Valkür ikizlerdi.
"Çok özür dilerim, kusuruma bakmayın." dedim, kelimeler ağzımdan aceleyle dökülürken bir adım geri çekildim. Bakışları üzerimde ağırlık gibi çöktüğünü hissediyordum. Daha fazla kalamazdım, düşen eşyalarımı toplamaya vaktim dahi yoktu. Hızla arkamı döndüğüm sırada duyduğu o sesle birlikte adımları yere çivilendi.
"Dur." Tek bir kelimeydi, emirdi. Olduğum yerde kaldım. Yavaşça arkamı döndüm. ''Sıradan birine çarpmadın, bu şekilde mi özür diliyorsun? Anlaşılan körsün.'' dedi.
Limanın açık alanında, kalabalığın arasından sıyrılmış iki siluet duruyordu. Biri Dük Kirill... diğeri Denizci Nord. İkisi de aynı anda bana bakıyorlardı, farklı ifadelerle ama aynı dikkatle. Nord'un bakışları daha hesapçıydı, Kirill'inki ise daha derin... daha keskin. Sanki sadece beni değil, üzerimdeki en küçük ayrıntıyı bile tartıyordu.
Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra Kirill bir adım öne çıktığında kalabalığın uğultusu azalmıştı "Buradan öylece kafana göre çıkamazsın," dedi soğukkanlı bir sesle, yavaş adımlarla yaklaşıyordu. Bakışları yüzümden aşağı indi. Ve durdu. Parmağında ki yüzüğe bakıyordu.
"Ayrıca bu yüzük..." dedi yavaşça. Gözlerini bana kaldırmadı. "...nereden geldi?"
Doğruları söyleyemezdi ama yanlış bir kelimesiyle hayatından olabilirdi.
Parmağımı hafifçe kapattım, yüzüğü gizlemeye çalışıyordum ama iş işten geçmişti bile, Kirill çoktan görmüştü her şeyi. Derin bir nefes aldım. "Ölen babamdan kaldı," dedi, sesimi mümkün olduğunca sabit tutmaya çalışarak.
Yalan... ağzımdan çıkarken bile yabancıydı. Ama başka seçeneğim yoktu. Kirill'in gözleri hafifçe kısıldı. Sanki cevabı tartıyordu. Nord ise hiç konuşmadı. Sadece izledi. Sessizlik yeniden uzadı. Kirill adım adım daha yaklaştı. Artık aramızda mesafe neredeyse yoktu.
"Tesadüfleri sevmem," dedi düşük bir sesle. Sonra bakışları tekrar yüzüğü buldu. "Ve bu tesadüf gibi görünmüyor, değil mi?" diye sordu. Valkür ikizler, Tüccarlar, soylular ve din adamları dahi bütün kasaba halkının gözü artık benim üzerimdeydi
Kirill'in bakışları yere düşmüş olan parşömenlerime takılmıştı. Eğilip tek tek yerden topladı, parmaklarının arasında dikkatle düzeltip üst üste koydu. Parşömenleri incelerken yüzündeki ifade değişmişti. Doğrulduğunda parşömenler hâlâ elindeydi. Yaptığı bu hareket yüzünden çevrede ki insanlar bana tiksindirici gözlerle bakıyordu. Hangi imparator eğilip köylü birinin eşyalarını topladığı görülmüştür ki. Soylu halk kesimi tiksindirici gözlerle yargılayıp kendi aralarında dedikodu döndürüyorlardı.
Topladığı parşömenlerimi göz ucuyla okuduğunu fark edince bir adım öne çıktım, sesimi kontrollü tutmaya çalıştım. "Sayın Dük okumanız..." dedim, kısa bir duraksamayla, "pek doğru değil. Bilirsiniz sizin gibi büyük bir imparatorun böyle basit şeylerle ilgilenmemesi lazım." nezaket bir dille konuşmaya çalıştım.
"Rica etsem, parşömenlerimi geri alabilir miyim? Ve haklısınız görme konusunda biraz sıkıntılıyım, kusuruma bakmayın."
Kirill bir an bana baktı, sonra parşömenlerimi yavaşça bana uzattı. Ellerimiz birbirine kısa bir temas olmuştu bu sırada bakışları anlık bir değişim göstermişti çünkü kapüşonumun altından sarkan küçük kızıl saç tutamını fark etmişti. Gözlerini hafifçe kıstı ama sonra hiçbir şey olmamış gibi ifadesini düzeltti. Eşyalarımı hızla çantama sıkıştırdım.
Nefesim biraz hızlanmıştı bir yandan da saç tutamımı geri içeriye sıkıştırmaya çalışıyordum "Annem..." dedim aceleyle, bakışlarımı ondan kaçırarak, "hasta. Onun yanına dönmem gerekiyor." Kirill tepki vermedi sadece beni izledi. Bir an uzun sessizlik oldu.
Sonra hafifçe başını yana eğdi. ''Hasta bir anne..." dedi yavaşça, sesinde ne inanma yoktu ama gene de uzatmamıştı. Ellerini arkasına bağlayarak bakmaya devam etti. Bakışlarımı, onun bakışlarına karşı sakin tutmaya çalışıyordum.
"Şimdi sayın Dük izninizle." Daha fazla beklemeden arkamı döndüm. Adımlarımı hızlı hızlı attım. Taş sokakların arasında, kasaba halkını arasından hızla ilerlerken pelerinim rüzgârla savruluyordu.
Koşarak kasabanın dar sokaklarından uzaklaştım, kalbim çarpıyor, ayaklarımın taşlara takılmaması için zar zor dengemi sağlıyordum. Soluklanmak için bir ağacın altına oturdum, elimi çantama attığımda parşömenlerimi kontrol ettiğim sırada bir tanesinin eksik olduğunu fark ettim, hem de şifa gücüm hakkında yazılı olanı almıştı... Bilerek saklamıştı! Pislik... Yoksa onun gibi bir adam neden bir köylünün önünde eğilip eşyasını toplasın ki? Derin bir iç çekerek eve doğru yürümeye başladım.
Evimiz kasabanın birkaç kilometre uzağındaydı, denizin kenarına kurulmuştu. Etrafını kısa çalılar ve birkaç meyve ağaçları ile çevreliydi, rüzgâr yaprakları hafifçe hışırdatıyordu. Taş ve tahtadan yapılmıştı, evin bacasından ince bir duman yükseliyordu. Evin önündeki küçük bahçede, birkaç ot ve çiçekle doluydu. Bu çiçekleri zamanında annemle birlikte dikmiştik. Kasabadan uzaklaştıkça insan sesleri geride kalıyordu, yalnızca rüzgâr ve ormanın uğultusu kulağıma geliyordu. Buraya geldiğimde, kısa bir an için derin bir nefes aldım ve kendimi güvende olduğumu hissettim birazda olsa. Mutfağın camından dışarıya bakan annem geldiğimi görünce dışarıya çıktı.
''Bir sorun mu var, tatlım?'' endişeli bir ses tonuyla konuşuyordu sanki az önce kasabada yaşanan olayları anlamış gibiydi.
''Yok anne, sadece...'' dedim sessizce, ''Sadece, sadece kasabada dolaşırken, Dük Kirill ile karşılaştım.'' dedim sessizce. Bunu demem ile hızla yaklaştım annem.
''Vasalisa! Ne dedin sen.'' dedi panikle. ''Zarar verdi mi?'' kollarımdan tutup çevirmeye başladı. Sakin olması için elini tuttum. ''Sakin ol. Bir şey yapmadı birkaç soru sordu hepsi bu.'' desem de annem bu duruma çok inanmıştı.
''Hava soğuyor, hadi anne.'' İçeriye doğru yönlendirmeye başladım annemi.
İçeriye girince ağır adımlarla merdivenden tırmanarak odama çıktım ve penceremi açıp önündeki yatağıma oturup dizlerimi göğsüme çektim. Deniz, ufka kadar uzanıyor; dalgalar büyük kayalıklara vurdukça beyaz köpükler meydana geliyordu. Rüzgârın taşıdığı tuz kokusu içeri dolarken, gözlerim istemsizce o sonsuz maviliğe odaklandı. Uzun bir sessizliğin ardından kapımın hafifçe tıklanıp aralandığını fark ettim. İçeri süzülen loş ışığın içinde annem belirdi. Elinde eski, kenarları aşınmış tahta bir tepsi vardı. Üzerinde buharı hâlâ tüten papatya çayı ve özenle hazırlanmış bir sandviç...
"Bundan sonra kasabaya ihtiyacın olmadığı sürece gitmemelisin, canım," dedi. Sesi yumuşaktı ama içindeki korkuyu çok belliydi. Tepsiyi yatağımın kenarına bıraktı, fincanın ince camı hafifçe tınladı.
"Satılacak bitkileri ve ya sebzeleri ben götürüp satarım haftada bir." Sonra yavaşça doğruldu.
"Anne..." dedim, sesim beklediğimden daha kısık çıktı. "Bu kadarına gerek yok."
Ama o başını hafifçe salladı. "Var," dedi bu kez daha net. "Bazı şeyler... göründüğünden daha tehlikeli olabilir.'' Annem geri çekildi, kapıya doğru birkaç adım attı, ''Yemeğini bitir kontrol edeceğim.'' dedi kapıdan çıkarken.
Pelerinimi çıkarıp sandalyemin üstüne koydum. Kızıl saçlarım omuzlarımdan aşağı döküldüler, sivri kulaklarım soğuk havayla temas etti. Boynumda ki çantamı yere koyup derin bir nefes aldım. Sıcak çayımdan bir yudum alıp geri koydum, bir yandan sandviçimi yerken dalgaların kıyıya vurma anını izliyordum sessizce, bir yandan da perdelerimin arasından güneşin batmakta olan ışıkları odama yansıyordu. Ufuk çizgisi belirginleşmişti git gide. Odanın içi griyle siyah arasında bir renge bürünürken, rüzgârın taşıdığı serinlik açık penceremden içeriye girerek tenime ince bir ürperti işledi. Çayımın son yudumunu da içip bardağımı tepsime koydum bu sırada güneş ufkun içinde tamamen batarak gözden kayboldu.
Tepsiyi elime alıp odamdan çıktım. Merdivenlerden ağır adımlarla indikten sonra, mutfağa doğru sessizce ilerledim. Tepside ki tabak ve bardağı yıkayıp dolaplarına yerleştirdikten sonra, annem uyumuş mu diye kontrol etmek için odasına yöneldim.
Oda loştu... Sadece bir mumun titrek ışığı duvarlarda gölgeler oynatıyordu. Annem erkenden uyumuştu. Kapıyı usulca kapatıp sessizce geri döndüm ve kendi odama çıktım. Yorgunluk omuzlarıma çökerken yatağa uzandım. Tavana bakarken gözlerim ağırlaştı... ve çok geçmeden uykuya daldım.
