5. bölüm · Kırmızı Oyuncağın Gölgesi

5. BÖLÜM: UYANIŞ VE TEHDİT

Eren Eryiğit

Evelyn, gözlerini açtığında odanın tavanındaki gri gölgelerle karşılaştı. Alarmın tiz sesi, Blackwood’un o meşhur, kemik sızlatan sabah soğuğuyla birleşerek odanın içine yayılıyordu. Yatağın içinde bir süre hareketsiz kaldı. Berbat bir gece geçirmişti; rüyalarında sürekli o dik yamacı, çamurların arasından parıldayan kırmızı oyuncak arabayı ve Alistair’ın arşiv odasındaki o delici, sorgulayan bakışlarını görmüştü. Doğrulurken şakaklarındaki sızıyı hissetti.

Yataktan kalkıp çıplak ayakla mutfaktaki mermer tezgaha doğru yürüdü. Elleri hafifçe titreyerek kahve makinesinin düğmesine bastı. Filtre kahvenin o buruk kokusu mutfağı doldururken gözü duvardaki eski saate kaydı. Saat sekizi çeyrek geçiyordu.

“Kahretsin,” diye geçirdi içinden, kalbine ani bir panik dalgası yayılırken. “Alistair çoktan karakola gitmiştir. O tam bir görev adamı, şafak sökmeden masasının başına geçtiğine eminim. Ben çok geç kaldım, hızlı olmalıyım.”

Dün gece adama sığındığı, onun göğsünde ağladığı o anlar zihninde dönüp duruyordu. Alistair gibi disiplinli bir savcının karşısına bir de geç kalarak çıkarsa, dün geceki o "duygusal çöküş" yalanının inandırıcılığı zedelenebilirdi. Kahvesinden aceleyle büyük bir yudum aldı, dilinin yanmasını umursamadan banyoya koştu. Aynadaki yüzü solgundu. Üniformasını hızla üzerine geçirdi, yakasını düzeltti ve silah kılıfını beline takarken aynadaki yansımasına baktı. Bugünü atlatması gerekiyordu. Her ne pahasına olursa olsun, Alistair’ın o arşiv odasındaki mavi klasöre tek başına bakmasını engellemeliydi.

On dakika sonra, karakolun önündeki ıslak kaldırımda adımlarını hızlandırıyordu. Dışarıdaki hava dün geceden daha da ağırdı; sis, binaların çatılarını yutmuş, kasabayı dünyadan soyutlamıştı. Karakolun ağır ahşap kapısını itip içeri girdiğinde, içerideki o tanıdık kaotik uğultu yüzüne çarptı. Gözleri gayriihtiyari Alistair’ın odasına kaydı. Tahmin ettiği gibi; odanın lambası yanıyordu ve Alistair, önündeki evrak yığınına gömülmüş durumdaydı. Evelyn’in içeri girdiğini duyunca başını kaldırdı, bakışlarında dün geceki o yumuşaklıktan eser yoktu ama Evelyn’i süzüşünde hala gizli bir korumacılık, bir "iyi misin?" sorusu saklıydı. Evelyn ona hafifçe başıyla selam verip masasına doğru yöneldi. Tam sandalyesine oturmuştu ki, karakolun girişinde ani bir hareketlilik oldu.

Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeri giren figürle birlikte karakoldaki tüm fısıltılar, telefon sesleri, evrak hışırtıları bıçak gibi kesildi.

Sir Charles.

Yetmişlerine merdiven dayamış bu adam, yaşının getirdiği tüm o çökmüşlüğü, paranın ve gücün verdiği mutlak bir otoriteyle kamufle etmeyi başarmıştı. Saçları tamamen beyazlamış, geriye doğru taranmıştı. Yüzündeki derin çizgiler ona yaşlı bir kurdun acımasız ifadesini katıyordu. Üzerindeki taba rengi lüks palto ve elindeki gümüş saplı bastonla içeri adım attığında, adeta bu kasabanın tek sahibi olduğunu ilan eder gibiydi.

Evelyn onu gördüğü an, göğsünün tam ortasına balyozla vurulmuş gibi hissetti. Damarlarındaki kanın çekildiğini, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Kalbi o kadar düzensiz ve şiddetli çarpmaya başladı ki, nefesi boğazında tıkandı. On yıl önce... Tam on yıl önce bu yaşlı adam, ön tamponu ezilmiş kırmızı arabasından inip elindeki çamurlu parayla karşısına dikildiğinde de tam olarak böyle bakıyordu. O soğuk, acımasız ve insanı yok eden gözler... Evelyn içindeki o eski, çocuksu korkunun, çaresizliğin tekrar yüzeye çıktığını hissetti. Ellerinin titremesini gizlemek için masanın altından yumruklarını sıktı. Telaşlanmıştı, hem de çok. Yaşlı adamın buraya gelmesi, oyunun bittiğinin resmiydi.

Sir Charles, bastonunu yere her vuruşunda karakolun zeminini titreterek Alistair’ın odasına doğru ilerledi. Kasaba halkından içeride olanlar saygıyla kenara çekiliyordu. O, Blackwood’un büyük "hayırseveriydi" ama Evelyn için o, vicdanını satın alan iblisin ta kendisiydi.

Alistair odasından çıkıp yaşlı adama doğru yürüdü. "Sir Charles? Sizi buralarda görmek büyük bir onur. Hoş geldiniz," dedi Alistair, sesindeki o saygılı tınıyı gizlemeyerek.

Sir Charles, Alistair’ın elini sıktı. Sesi, yaşından beklenmeyecek kadar gür ve otoriterdi. "Hoş bulduk Savcı Stone. Gazetelerde o zavallı çocuğun haberini okur okumaz daha fazla uzakta kalamadım. Blackwood benim evim. Bu zor günlerde kasabamın, sizlerin yanında olmak istedim," dedi ve ardından bakışlarını ağır ağır, kasıtlı bir zalimlikle Evelyn’e çevirdi.

Göz göze geldiklerinde, Sir Charles’ın dudaklarının kenarında Evelyn’in ruhunu eritecek kadar sinsi bir tebessüm belirdi. "Ah... Dedektif Vance," dedi yaşlı adam, ona doğru bir adım atarak. "Hala buralardasınız. Ve hala... geçmişteki gibi sadakatle çalışıyorsunuz. Ne güzel."

Evelyn, Sir Charles'ın bu yaşlı ama ezici gölgesi altında ezilirken, sadece yutkunabildi. Korku, tüm bedenini esir almıştı.