6. bölüm · Kırmızı Kapaktaki Sır

4. Bölüm

Esmanur Taşar

Yan yana yürürken konuşmadık önce, sadece kalplerimiz konuştu sanki. Sessizlikte bile birbirimizi duyuyorduk.
Bir süre sonra Ömer durdu.
“Defne…” dedi, sesi çatallıydı.
“Ne oldu?”
“Ben…

Okul koridorları her zamanki gibi kalabalıktı ama ben o gün farklıydım. İçimde bir huzursuzluk vardı. Sabah elime ulaşan zarf ve içinden çıkan müdürün fotoğrafı, aklımdan çıkmıyordu. Ders anlatan öğretmenin sesi kulağımda uğultuya dönüşmüştü.

Yanımdaki sırada oturan Ömer, dizime hafifçe dokundu. Göz göze geldik. “İyi misin?” der gibi baktı. Başımı hafifçe salladım ama cevabım pek de inandırıcı değildi. Ders bittiğinde Ömer beni hemen dışarı çekti. Kalabalıktan uzak bir yere geçtik; okulun arka bahçesinde kimsenin bilmediği, sessiz bir köşeye. İlk öpüştüğümüz yerdi. Kalbim sızladı. O günden bugüne çok şey değişmişti.

“Elindeki zarfı düşündüğünü biliyorum,” dedi Ömer, sesinde kararlı ama yumuşak bir tonla.
“Babama ne yaptılar, Ömer? O adam... o müdür... babamın ölümünde parmağı olabilir mi?”
“Bunu öğrenmenin tek yolu, içeri sızmak. Onun bilgisayarına, ofisine… Ne varsa toplamamız gerek.”
“Yani... onu takip mi edeceğiz?”
“Hayır. Sadece izleyeceğiz… şimdilik.”

İkimiz de farkındaydık. Bu artık sadece bir aşk hikâyesi değildi. Bu bir gerçekti; tehlikeyle, gölgelerle ve geçmişin yaralarıyla yüzleşme zamanıydı. O sırada okul bahçesinin diğer ucunda Caner el sallayarak bize doğru geldi.

“Sevgili casuslar, ne yapıyorsunuz bakalım?” dedi bize karşı. Ömer boğuk bir kahkaha attı. “Gölgeler peşimizde Caner. Biz de onların.” Caner gözlerini devirdi. “Siz var ya, bu okulun James Bond çifti oldunuz.” Ben gülümserken Ömer elimi sımsıkı tuttu. O an fark ettim ki elim onun elinde güvendeydi. Dışarıda ne olursa olsun, içimde bir liman vardı artık. Ve o liman Ömer’di.
Akşam olduğunda evdeydim. Odamda lambayı kapatıp sadece perde aralığından süzülen sokak ışığıyla oturuyordum. Babamın defterinden yeni bir sayfa daha buldum. Kenarına küçük harflerle yazılmış bir cümle:

“Kızım, bir gün bu defteri okursan... peşinden gelecekleri affetme. Ama kalbini de karartma.”
Gözlerim doldu. O cümlede hem bir vasiyet, hem de bir sığınak vardı. Beni hâlâ sevdiğini hissedebiliyordum. Her ne kadar artık yanımda olmasa da...
Telefonumdan bir mesaj geldi. Ömer.

“Yarın gece 10’da okulun arşiv odasında buluşalım. Müdürün odasının anahtarını Caner ayarladı. Hazır mısın?”

Kalbim sıkıştı. Tehlikenin kıyısına yaklaştığımızı hissediyordum.
Ama cevabım netti.
“Hazırım.”
Saat 21.58.

Okul binası karanlıktı. Kapı önündeki güvenlik kulübesinde görevli yoktu; Caner’in işi olmalıydı. Ömer’le sessizce yan kapıdan içeri sızdık. Ayakkabılarımız bile ses çıkarıyordu. Kalbim göğsümde değil, sanki boğazımda atıyordu.

Ömer el fenerini açtı, dar ve uzun koridoru aydınlattı. Geceleri bu okul başka bir şeye dönüşüyordu sanki. Soğuktu, karanlıktı ve sessizdi. Sadece ayak seslerimiz ve kalp atışlarımız vardı.

"Arşiv odası üçüncü katta," dedi fısıltıyla.
Merdivenleri birer ikişer çıktık. Okulun duvarlarındaki eski panolara, sararmış afişlere takıldı gözüm. Bu bina yaşlı bir sır gibi duruyordu. Her tuğlasında gizlenmiş birer gölge vardı sanki.
Kapının önüne geldiğimizde Ömer ceketinin cebinden siyah bir anahtar çıkardı. "Caner sağ olsun, müstahdem amcanın dolabından araklamış."

Kapıyı açtık. İçerisi toz kokuyordu. Raflarda yılların birikmiş evrakları, defterleri, klasörleri vardı. Odanın ortasında metal bir masa, üstünde bir bilgisayar duruyordu. “Şanslıyız. Açık unutmuşlar,” dedi Ömer ve bilgisayarın başına geçti. Parmakları hızla klavyede dolaşırken ben etrafa bakıyordum.

Bir çekmeceyi açtım. Üst üste yığılmış evrakların arasında bir zarf gözüme çarptı. Adım yazılıydı.

“Defne Uysal – 2009”

Ellerim titredi. Zarfta ne vardı? İçinden çıkan şey bir mektuptu. Babamın el yazısıyla:
“Eğer bu satırları okuyorsan kızım, gerçekleri öğrenme zamanı gelmiş demektir. Öldüm mü, kayboldum mu bilmiyorum. Ama seni koruyamadığım için affet.”
Gözümden yaş süzüldü. Ömer arkamdan gelip omzuma dokundu. “Ne buldun?” dedi kısık sesle. Cevap veremedim. Sadece başımı eğip mektubu ona uzattım. O okurken yüzü ciddileşti.

Sonra fısıltıyla ekledi: “Müdürle baban birlikte çalışmış. Ama sonra bir şey olmuş. Buradaki dosyalar... Müdürün adını temize çıkarmaya çalışıyorlar. Ama neden?” Tam o anda koridordan bir ayak sesi geldi. Göz göze geldik. Kapıyı kapatıp ışığı söndürdük. Nefes bile almadan bekledik. Kapının dışında bir gölge belirdi. Gıcırdayan bir adım sesi daha…
Ömer elimi tuttu. Sıcaklığı içime işledi. O an sadece korku değil, onunla olduğum için duyduğum güven de kalbimi sıkıştırdı
.
Adımlar uzaklaştı.Kapıyı aralayıp dışarı baktık. Koridor yine sessizdi. “Gitmeliyiz,” dedi Ömer. “Ama bu iş burada bitmedi. Artık müdür sadece şüpheli değil... merkezde biri.”

Okuldan çıktığımızda gökyüzü bulutluydu. Rüzgar sert esiyordu ama ben kendimi Ömer'in yanında daha sağlam hissediyordum. “Babam...” dedim, “Bu işin merkezindeydi. Onu bu sırlar öldürdü.”

Ömer başını salladı. “Ama seni hayatta bırakacak. Söz veriyorum.” Gece eve döndüğümde odamın ışığını yakmadım. Elimdeki mektubu tekrar tekrar okudum. Her cümlede babamın sesi kulağımda yankılanıyordu. O güçlü, sakin sesi… Beni hep koruyan, sırtımı yasladığım dağ gibi adam artık sadece kâğıtlarda yaşıyordu.

Yatağımın ucuna oturdum. Gözlerim dolmuştu ama ağlamıyordum. İçimde tarifsiz bir boşluk vardı. Babamı kaybetmenin yasını zaten yaşamıştım, ama şimdi başka bir şey vardı. Onun gerçekten öldürülmüş olabileceğini bilmek... bu her şeyi değiştirmişti.Telefonuma mesaj geldi. Ömer.

“Uyumadın değil mi?”
“Hayır.” yazdım.
“Kapındayım.”

Başımı kaldırdım. Pencereye doğru ilerleyip perdeyi araladım. Gerçekten de aşağıda, kaldırımın kenarında duruyordu. Başını kaldırıp bana baktı. Göz göze geldik. Yavaşça başımı salladım.

Sessizce odadan çıktım. Parmak uçlarımda ilerleyip kapıyı açtım. Ömer hiçbir şey demeden içeri girdi. Ayakkabılarını çıkarıp mutfağa geçti. Ben hâlâ kapının orada dikiliyordum. O kadar doğal hareket ediyordu ki sanki her gün bu evde uyanıyordu. Sanki zaten bizim bir hikâyemiz vardı da biz onu yeniden hatırlıyorduk.

Biraz sonra bir fincan çayla salona geldi. Birini bana, birini kendine aldı. Karşıma oturdu.
“Uyuyamadım,” dedi, “Sadece seni görmek istedim. Korkuyorsun, biliyorum. Ama yalnız değilsin. Artık değilsin.”

İlk defa gözümün önünde güçlü durmaya çalışan birini bu kadar kırılgan gördüm. Onun da sırtında yükler vardı. Belki benle aynı acıları yaşamamıştı ama… beni anlamaya çalışıyordu.
“Sana bir şey sorabilir miyim?” dedim. Başını salladı.
“Senin de sakladığın şeyler var mı?”

Sessizlik oldu. Gözlerini kaçırdı. Sonra yavaşça başını salladı. “Benim babam... askerdi. Ama aynı zamanda… babanın içinde olduğu ekibin diğer lideriydi. Senin babanla birlikte çalıştı. Ama sonra... yolları ayrıldı. Nedenini bilmiyorum. Sadece bir gece babam ‘Uysal artık bizimle değil’ dedi. Ve o geceden sonra senin babanın adını bir daha hiç duymadım.”
Nefesim kesildi. Kalbim sertçe çarptı.

“Yani... baban, benim babamın düşmanı mıydı?” Ömer başını iki yana salladı. “Hayır. Düşman değil. Ama fikir ayrılığına düştüler. Belki de birbirlerini korumaya çalıştılar.” Gözlerim doldu. Ömer elimi tuttu. “Sana söz veriyorum, ne olursa olsun seni bu karanlıkta yalnız bırakmayacağım.” Bir süre sadece birbirimize baktık. Hiçbir kelimeye gerek yoktu. O an kalbim, onun kalbine yaslandı. Ve ilk defa, gerçekten güvende hissettim.

Gece geç saatte Ömer sessizce gitti. Ama içimde kalmaya devam etti. Babamın defterindeki son sayfayı o gece okudum. Tek bir cümle vardı.“Benim kızım, kendi yolunu bulacak kadar güçlüdür. Ama onu sevgiyle tutacak biri olursa, işte o zaman huzurla gidebilirim.” Gözyaşlarım artık sessizce değil, içten aktı.

Belki de Ömer, babamın bana bırakmak istediği güvenin adıdır. Okulun havası artık aynı değildi. Koridorlar sanki daha sessiz, öğretmenler daha temkinliydi. Müdür, odasından nadiren çıkıyor, çıktığında ise kimseyle göz teması kurmuyordu. Fısıltılar dolaşıyordu etrafta. Herkes bir şeylerin ters gittiğini hissediyor ama kimse dile getirmeye cesaret edemiyordu.
Bense Ömer’le birlikte yürüdüğüm bu karanlık yolun tam ortasındaydım. Artık sadece bir öğrenci değil, babamın adını temize çıkarmaya kararlı bir kızdım. Ve her geçen gün babamın aslında ne kadar büyük bir tehlikenin içinde olduğunu biraz daha öğreniyordum.

Ömer elime bir USB bellek uzattı. Gözleri ciddiydi. “Caner gece okula tekrar girdi. Müdürün bilgisayarından bunu kopyaladı. Görüntüler var. Babana ait, hatta babamın da göründüğü bir arşiv kaydı. İzlemeye hazır mısın?”

Hazır değildim, ama izlemek zorundaydım.Bilgisayarı açtık, dosyayı oynattık. Görüntü biraz bozuktu ama seçilebiliyordu. Bir orman içi karakolda çekilmişti. Masanın başında babam oturuyordu. Karşısında ise Ömer’in babası. “Bu yoldan dönmemiz lazım Hasan,” diyordu babam. “Bu emirlerin ardında bir şeyler var. Masumlara zarar geliyor.”

“Senin görevin sorgulamak değil, uygulamak!” diye bağırıyordu Ömer’in babası. “Emir emirdir!” “Ben emir değil, vicdan taşıyorum.” O cümle odayı kesti. Görüntü dondu. Kalbim sanki durmuştu. Ömer sessizdi. Elimi tuttu. “Senin baban haklıymış,” dedi. “Benimki... hâlâ o karanlık oyunun içinde.”

Gözyaşlarıma engel olamadım. “Onu durdurmamız gerekiyor.”Ömer başını eğdi. “Eğer bunu yaparsam… kendi babamı karşıma alacağım. Ama senin için yapacağım.”O an içimde bir şey daha kırıldı. Ama bu kez korkudan değil, sevginin büyüklüğünden. Ömer gözümde sadece biri değildi artık. Ailem kadar yakındı. Kalbim kadar bendendi.
“Tehlikeli olacak,” dedim. “Sana zarar gelsin diye değil, sen yaşayasın diye yapacağım,” dedi. Başını alnıma yasladı. Sessiz bir dua gibi. O gece ilk defa, bir öpücük değil, bir bağlılık hissettim. Sözsüz, sade ama köklü. O an aramızda söylenmeyen her şey anlaşılmıştı.