5. bölüm · Kırmızı Kapaktaki Sır

3. Bölüm

Esmanur Taşar

2. Göz Göze Gelen Hikâyeler

Ömer’in ilgisi, Defne’nin kırılgan geçmişiyle yüzleşmesi, aralarındaki ilk kıvılcımlar.

Güzel geçen günlerin ardından, Ömer ve ben, okulun kalabalığında adeta birbirimizin sığınağı olmuştuk. Ama mutluluğumuz kısa sürdü. Bir öğle arasında, okulun koridorunda sessizce yürürken, arkamdan gelen bir ses durdu beni. Döndüğümde, yüzünde tanıdık bir ifade olan Aras duruyordu.

"Defne..." dedi, sesi biraz sertti ama içinde bir garip çaresizlik vardı. "Konuşmamız gerek."
İçim bir anlığına durdu. Aras, o geceki kurtarıcım, okulda da bir yerlerde beni takip eden o gizemli çocuk... Ne istiyordu şimdi benden?

"Ne hakkında?" dedim temkinli. Aras gözlerini kaçırdı. "Seni korumak istiyorum. Gerçekten. Ama bunu yapmam için bazı şeyleri bilmen lazım. Ömer'den önce."
Kalbim sıkıştı. "Ne demek? Aras, çekingen ama kararlıydı: "Ömer'in bildiğin gibi biri olmadığını, geçmişinde karanlık izler olduğunu..."

O an tüm dünya başıma yıkıldı gibi hissettim. Ömer'e bakarken, aklımda sadece onunla geçirdiğim güzel anlar vardı. Ama Aras'ın sözleri, gölgeler gibi üstüme çökmüştür. "Bunu açıklamalısın, Defne. Gerçekleri bilmelisin," dedi Aras.

Ve ben, kalbim ikiye bölünmüş halde, hangi yola gideceğimi bilemeden, kararsızlık içinde kaldım. Aras'ın söyledikleri zihnimde yankılanırken, okul çıkışında Ömer'le buluşmaya karar verdim. Yüreğim ağzımda, kararsız ama dürüst olmam gerektiğini biliyordum. "Ömer, seninle konuşmam lazım," dedim tereddüte. Gözleri derinleşti, "Ne oldu Defne?"

"Aras bana bazı şeyler söyledi... senin geçmişinle ilgili. Anlatman gereken bir şeyler var mı?" diye sordum. Ömer bir an sustu, sonra ağır ağır başladı konuşmaya: "Defne, evet geçmişimde bazı karanlık dönemler oldu. Ailevi sorunlar, yanlış arkadaşlıklar... Ama sana söz veriyorum, artık o hayatın içinde değilim. Seninle yeni bir sayfa açmak istiyorum."

Yüzündeki samimiyeti görüyordum ama kalbimde bir parça korku da vardı. "Bunu bilmek zorundaydım," dedim. "Ama korkmuyorum. Sadece... birlikte güçlü olmamız gerek. Ömer elimi tuttu, "Birlikteyiz. Her şeyi atlatırız." O an anladım ki aşk sadece güzel anlardan ibaret değil. Korkularla, sırlarla da yüzleşmek gerekiyordu. Ama en önemlisi, birlikte yürümeye hazır olmaktı
.
Ömer'in sözleri, içimde bir yumuşama yaratmıştı ama yine de kafamda bir soru işareti vardı: Aras gerçekten neyin peşindeydi? Onun varlığı, hayatıma gölge gibi çökmüş gibiydi. Bunu Ömer'den saklamak istemedim, ama aynı zamanda Aras'a da ne yapacağımı bilmiyordum.
Ertesi gün okulda, teneffüs arasında Aras'ı uzak bir köşede buldum. Yanına yaklaştım.
"Bize ne yapmak istiyorsun, Aras?" dedim. "Neden her yerde beni takip ediyorsun? Ve neden Ömer'in geçmişinden bahsettin?"

Aras'ın gözleri karanlıktı ama içindeki samimiyeti gizleyemiyordu. "Seni korumak için," dedi kısık bir sesle. "Ömer, senin sandığın gibi biri değil. Beni dinle, Defne. Bu okulun içinde bile bazı şeyler var, çok karanlık şeyler. Sana zarar verebilirler."

"Kim? Neden kimse bilmiyor?" diye sordum, endişem büyürken.

"Çünkü çok az kişi biliyor. Senin gibi biri de bu karanlığın içinde kaybolmasın diye uyarıyorum."

Bu sözler kafamda fırtına kopardı. Ömer'i düşünürken aklıma gelen iyi niyet ve Aras'ın gizemi birbiriyle çatışıyordu. Kime inanmalıydım?

Okul çıkışında Ömer'le buluştuğumda, aramızdaki mesafe biraz daha büyümüştü. O an karar verdim, gerçekleri birlikte görecektik. "Ömer," dedim kararlı, "Aras bana bazı şeyler anlattı. Bence senin geçmişinle ilgili. Lütfen dürüst ol." Ömer'in gözlerinde yorgunluk vardı. "Biliyorum, Defne. Söylemekten çekindiğim şeyler var. Ama şimdi sana her şeyi anlatmak istiyorum. Çünkü bu ilişki için tek yol bu."

O akşam Ömer, bana çocukluğundan, ailesinin dağılmasından, yanlış arkadaşlıklardan ve kendini bulma savaşından bahsetti. Gözleri dolarken konuşuyordu ama içinde bir umut ışığı da vardı.

Ben dinledim, sarıldım. Bu onun hikayesiydi, onun gerçeğiydi. Ve ben bunu kabul ettim.
Sonraki günler, ilişkimiz yeni bir boyut kazandı. Birlikte daha çok zaman geçiriyor, birbirimize destek oluyorduk. Ama okulun koridorlarında hala Aras'ın varlığı bir tehdit gibi hissediliyordu.
Bir gece, eve dönerken Ömer'in telefonuna gizemli bir mesaj geldi. Ekranda sadece şu yazıyordu:

"Gerçekler saklanmaz. Hazırlan."

Ömer'in yüzü bir anda soldu. Telefonu kapattı ve bana baktı. "Bilmiyorum bu kimden geliyor, ama tehlikeli bir şeylerin başlangıcı olabilir." Bir gece, eve dönerken Ömer'in telefonuna gizemli bir mesaj geldi. Ekranda sadece şu yazıyordu:

"Gerçekler saklanmaz. Hazırlan." Ömer'in yüzü bir anda soldu. Telefonu kapattı ve bana baktı. "Bilmiyorum bu kimden geliyor, ama tehlikeli bir şeylerin başlangıcı olabilir." Korku ve heyecan bir aradaydı. Bu mesaj, sadece bizim değil, belki de tüm okulun kaderini değiştirecek bir işaret gibiydi.

Ve o andan itibaren, Ömer ve ben sadece birbirimize değil, karanlıkla da savaşmaya başlamıştık. Ömer'in yüzü mesajla birlikte asılmıştı ama ben başka bir şeye odaklanmıştım. Onun elini ilk kez bu kadar sıkı tuttum. "Her ne olursa olsun, birlikteyiz. Korkmuyorum, Ömer."

Gözlerime baktı uzun uzun. Sanki bir şey söylemek istiyordu ama içinde tutuyordu. O sessizlikte, yolda yürürken kalbim geçmişime gitti. Her şeyin başladığı yere... Babama.
Birden sustum. Adımlarım yavaşladı. Ömer fark etti. "İyi misin?" diye sordu.

Başımı salladım. "Bazen... bazı anlarda onu daha çok özlüyorum. Özellikle korktuğumda. Eskiden yanı başımda olurdu. Şimdi sadece içimde." Ömer durdu. Bana döndü. Ciddiydi. "Baban hakkında pek konuşmadın." Gülümsedim acıyla. "Konuşmak zordu. Hala zor. O bir kahramandı. Ama kahramanlar hep erken gider, değil mi?"

Ömer başını eğdi. Sessizdi bir süre. Sonra, adımlarımı durdurdu, elimden tutup beni kaldırımın kenarındaki banka oturttu. Cebinden küçük bir siyah kutu çıkardı. Şaşkınlıkla baktım. Kutunun içinden bir kolye çıktı. İnce bir zincirin ucunda ay-yıldız vardı. Ama yıldızın ortasında minik, zarif bir "D" harfi kazınmıştı. "Elime geçen bu zinciri çok sevmiştim. Aslında kendime almıştım ama... senin olduğunu hissettim. Senin gibi hem güçlü hem hassas. Bu senin için."

O an kalbim dayanamayıp gözlerimden taşmaya başladı. Sessizce ağladım. Çünkü Ömer, bana babamın eksik bıraktığı güveni veriyordu. Yaralarıma dokunmadan iyileştiriyordu.
Kolyeyi boynuma takarken gözlerim hala doluydu.

"Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla. "Sen... İyileşmemi sağlıyorsun."

Ömer başını eğip alnımı öptü. O kadar yavaş, o kadar dokunaklıydı ki... Sanki zamanı orada döndürdü. "Seninle olmak, benim de iyileşmem," dedi. O gece eve dönerken boynumdaki kolyeyi elimle sıktım. Kalbim doluydu. Babam yoktu, ama onun izini taşıyan biri vardı artık yanımda. Ve ben ilk kez uzun süredir... yalnız hissetmiyordum.

O geceden sonra Ömer'le aramızdaki bağ bir başka hal aldı. Artık sadece hoşlandığım biri değildi o; içimi gören, gözlerime bakınca ne hissettiğimi anlayan bir ruhtu. Birlikte okul yolunda yürürken bile kalbim huzurla çarpıyordu. O elimi tuttuğunda, sanki babamın eksik kalan koruyucu eli avuçlarımdaydı.

Bir gün okul çıkışı sahil yoluna doğru yürüdük. Hava serindi ama yürürken kalplerimiz sıcaktı. "Seninle konuşmak istiyorum biraz," dedi Ömer. Durduk. Dalgaların sesi fonda çalarken, gözleri gözlerime kilitlendi. "Sana ilk baktığım anı hatırlıyor musun?"

Gülümsedim. "Issız bir sokakta, korkmuş bir kızdım. Sen bir kahraman gibi çıkıp geldin."
"Biliyor musun, seni ilk gördüğümde gözlerinde başka bir şey vardı. Bir yorgunluk... ama aynı zamanda bir direniş. Tanıdık geldi o bakış."

"Tanıdık mı?" dedim merakla.

Başıyla onayladı. "Benim de içimde öyle bir savaş vardı çünkü. Belki o yüzden sana bu kadar çabuk bağlandım. Aynı karanlıkta yürüyorduk ama birbirimizi ışık sandık." Sözleri yüreğime işledi. Gözlerim doldu ama gülüyordum. "Sen beni iyileştirmiyorsun sadece Ömer... Sen bana yeniden yaşamayı öğretiyorsun." Ömer eğildi, alnıma uzun bir öpücük kondurdu. Dudakları titriyordu. "Ve sen bana sevmeyi. Gerçekten sevmeyi."

O an sarıldık. Sadece birbirimize değil, geçmişimize, yaralarımıza, hayallerimize sarıldık. Kimse yoktu, dünya yoktu. Sadece biz vardık. Ama hayat bu kadar huzurlu olmayı sevmezdi.
Ertesi sabah okula geldiğimizde sınıfın kapısında bir not bulduk. El yazısıyla yazılmıştı: "Her şeyin bir bedeli vardır. Gerçeklerden kaçanlar, bir gün yüzleşir."

Ömer notu okurken yumruğunu sıktı. "Bu, daha önce gelen mesajla aynı elden." "Ne demek istiyor bu kişi?" dedim kaygıyla. "Bilmiyorum ama beni geçmişimle tehdit ediyor olabilir. Seni de buna alet etmesine izin vermem."
Ömer ne olursa olsun beni koruyacağını söyledi. Ama ben o an karar verdim... bu sefer sadece Ömer'in korumasında olmayacaktım. Birlikte savaşacaktık. Çünkü ben de artık yalnız bir kız değildim. Okulun sessiz koridorları, artık sadece öğrencilerin ayak sesleriyle değil, üzerimize çöken belirsizliğin ağırlığıyla doluydu. Ömer o sabah boyunca sessizdi. Gözleri hep etrafta, notu bırakan kişiyi arar gibiydi.

"Ömer, daha önce de böyle tehditler aldın mı?" diye sordum, kolunu tutarak durdurdum.
Başını yavaşça salladı. "Geçmişimde bıraktığımı sandığım bir kişi vardı. Biz bir gruptuk zamanında. Ama ben çok önce ayrıldım onlardan. Geri kalanlar, bu işten kolay kolay çıkamayacağımı düşünüyordu. Belki biri, geri çekilmemi kabul etmeyen biri..." İçimde bir ürperti dolaştı. "Yani... bana zarar verebilirler mi?"

Ömer gözlerimin içine baktı. "Asla izin vermem. Ama dikkatli olmalıyız. Artık sadece ben değilim tehlikede olan..." O günün akşamı telefonuma bir mesaj geldi. Numara bilinmeyendi. İçinde sadece bir fotoğraf vardı. Benimle, okulun arka bahçesinde bu akşam 9'da. Yalnız gel. Yoksa o çocuk geçmişiyle birlikte kaybolacak. Fotoğrafta Ömer vardı. Eski bir sokakta bir adamla tartışırken çekilmişti. Görüntü belli ki gizlice alınmıştı.

Kalbim hızla çarptı. Panikledim. Ama gidip gitmemek arasında kalmadım. Gidecektim.
Akşam, telefonumun ışığını kapatarak sessizce evden çıktım. Ay karanlık gökyüzünde zar zor görünüyordu. Arka bahçeye vardığımda, orada biri vardı.
Aras.

"Sen miydin bu mesajı atan?" dedim öfkeyle.
"Hayır, ama seni kurtarmaya geldim," dedi.
Tam o anda, arkamdan biri kolumu tuttu. Sırtım soğudu. Siyah kapüşonlu, yüzünü gizleyen bir adamdı. Aras bir anda ona atıldı. Bir arbede başladı. Çığlık atacakken biri ağzımı kapattı.
Ama sonra karanlıkta bir yumruk, ardından bir bağırış…

"Defne!"

Ömer gelmişti. Aras'ı yere yatıran adamı hızla uzaklaştırdı. Benim yanımda bitip sarstı, "İyi misin? Sana dokundular mı?" Başımı salladım. Kalbim ağzımdaydı ama Ömer'in sesi beni kendime getirdi. "Kim bu adamlar, Ömer? Ne istiyorlar senden?" diye sordum titreyerek.
Ömer öfkeyle yumruğunu sıktı. "Onlar... benim eski grubum. Kod adı: 'Gölgeler.' Beni geri istiyorlar. Ama artık o hayata dönmeyeceğim."

"Peki ya ben? Beni de tehlikeye atıyorsun!"

Ömer o an sessizleşti. "Eğer seni koruyamayacaksam... belki de uzak durmalıyım."
"Peki ya ben? Beni de tehlikeye atıyorsun!" Ömer o an sessizleşti. "Eğer seni koruyamayacaksam... belki de uzak durmalıyım." O cümle, içimi yaktı. Ama ben bir adım geri atmadım. Ellerini tuttum, gözlerinin içine baktım:

"Beni korumak istiyorsan, yanımda kal. Savaşırsak birlikte savaşalım. Gitmek çözüm değil."
O an gözlerinde yaş birikti. "Seni bu kadar çok seveceğimi bilseydim... seni bu kadar içine çekmezdim."

Kafamı salladım. "Ama çektin. Ve ben de kalbimi sana verdim. Artık birlikteyiz." O geceden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Ömer'in gözleri daha dalgındı, sesi daha yavaş. Okula geliyor, yanımda oturuyor ama düşünceleri uzaklara dalıyordu. Ben de sessizce bekliyordum. Çünkü bazen sevmek, bir şey sormadan yanında durmaktı.

Bir gün, okulun kütüphanesinde eski gazete kupürlerini araştırırken, tesadüfen babamla ilgili bir haber buldum. Başlığı titreyerek okudum: "Şehit Komutan Uğur Uysal, yasa dışı örgüt operasyonunda hayatını kaybetti." Haberi okudukça içimde bir şeyler çözülüyordu. O örgütün adı tanıdıktı: "Gölgeler." Nefesim kesildi. Babam... Ömer'in geçmişte dahil olduğu grupla savaşırken şehit olmuştu.

Gözlerim doldu. Kalbim karmaşa içindeydi. Ömer'i aradım. Telefona hemen cevap verdi.
"Defne, ne oldu? Sesin kötü geliyor."

"Sadece konuşmamız lazım. Hemen."

Bir bankta buluştuk. Hava kararıyordu. Gözlerinin içine baktım.
"Babam... Gölgeler tarafından şehit edilmiş."

Ömer'in rengi soldu. Duyduğu an yüzünde bir suçluluk, bir acı, bir pişmanlık aktı. "Defne..."
"Beni dinle. Onlardan olduğunu biliyorum. Ama bilmem gereken şu: Sen, babamın ölümünde yer aldın mı?" O an hayat durdu.

Ömer sessiz kaldı. Bakışları yerlerdeydi. Sonra başını kaldırdı. "Hayır. Asla. O operasyon sırasında ben çoktan çıkmıştım. Ama... bir parçasıydım o yapının. Savaştığım o sistemin, senin babanı senden aldığını öğrenmek... içimi parçalıyor."

Gözlerim doldu. Ama yüreğim Ömer'in doğruluğuna inandı. Çünkü suçlu gibi değil, pişman bir çocuk gibi konuşuyordu. "Bunu bilmem gerekiyordu. Çünkü kalbim seninle. Ama babamın kanı da damarlarımda. Onun savaştığı şeye karşı durmam gerek."

Ömer elimi tuttu. Gözlerinden bir damla yaş aktı. "O zaman birlikte duralım. Hem onun adına... hem bizim için." O an yeniden bağlandık. Artık sadece birbirimizi seven iki genç değil, geçmişin gölgesine başkaldıran iki yürek olmuştuk. Ertesi gün, okulun koridorları sıradanlığın altında fısıltılarla çalkalanıyordu. Bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissediyordum.

İçimdeki his, boşuna değildi. Ömer sabah beni okul kapısında karşıladı. Gözleri kararlıydı, sesi soğukkanlı. "Hazır mısın, Defne?" dedi.
"Neye?"
"Gölgeler'in gerçek yüzünü ortaya çıkarmaya."
Ömer, eski zamanlarda bağlı olduğu gruptan bazı belgeleri kopyalamıştı. Kimsenin eline geçmemesi gereken belgelerdi bunlar. İsimler, yerler, bağlantılar... hatta bazı öğretmenlerin bile bu yapıyla temasları vardı.

"Ne yani, okulda bile adamları mı var?" dedim, boğazımdan bir yumru geçerken.
"Belki de müdür bile onlardan biri." dedi Ömer.
"Ama emin olmadan hareket edemeyiz."
Belgeleri okulun bodrum katındaki eski arşiv odasında saklamaya karar verdik. O oda artık bizim gizli üssümüzdü. Her gün okuldan sonra oraya gidiyor, belgeleri inceliyor, notlar alıyor, ipuçları topluyorduk.

Bir gün, belgelerin arasında tanıdık bir isim buldum: Uğur Uysal.
"Babam..." diye fısıldadım, sesi zar zor çıktı boğazımdan.
Belgede, babamın Gölgeler tarafından takip edildiği, bir tuzakla oraya çekildiği ve destek ekip geciktiği için şehit düştüğü yazıyordu. Resmî rapor değil... iç yazışma şeklinde bir belgeydi bu.

"Demek ki... onu bile bile ölüme göndermişler," dedim gözlerim yaşlarla dolarken. Ömer hemen yanıma geldi. Omzuma dokundu. "Ve şimdi onları ortaya çıkarma sırası bizde."
Ama işler düşündüğümüz kadar sessiz ilerlemeyecekti.

Ertesi gün, belgeleri sakladığımız odada hiçbir şey yoktu. Her şey... yok olmuştu.
Bir not bırakılmıştı sadece: "Kendi geçmişinizi kazarken mezarınızı hazırlıyorsunuz." Elleri titreyen Ömer, notu okurken neredeyse yırtacaktı. "Bizi izliyorlar," dedim. "Okulda biri var... çok yakın biri. Her hareketimizi takip ediyor."

O anda bir ses duyduk: "Defne?" Döndüm. Sınıf arkadaşı Mert'ti. Masum bakışlarla yanımıza yaklaştı. "Bir şey mi oldu? Neden bu kadar gerginsiniz?" Ömer hemen toparlandı. "Yok bir şey, ufak bir yanlış anlama." Ama Mert'in yüzündeki o kısa, belirsiz gülümseme gözümden kaçmadı.

İçime bir şüphe düştü. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Mert’in bakışları gözümün önünden gitmiyordu. O küçük, sinsice beliren tebessüm… bir anlığına bakışının karardığını fark etmiştim. Sanki her şeyi biliyor gibiydi. Ya da zaten her şeyi o yapmıştı. Ertesi gün Ömer’le okulun arka bahçesinde buluştuk. Elinde eski bir ajanda vardı
.
“Bu ne?” dedim.
“Benim Gölgeler’deyken kullandığım şifreli günlüğüm. Hatırladığım bazı kodları dün gece çözmeye çalıştım. Ve Defne… Mert’in adı bu defterde geçiyor.”
“Ne?”
Ömer defteri açtı, parmağını satırın üstüne koydu. ‘M—K, içeri alınmak üzere denemeye başlandı. Takipte. Öğrenci. Hedefte onun üzerinden yürünürse kız kırılır.’ “İlk harf M… ve bu kod üç yıl öncesine ait. Mert, o zamandan beri izleniyormuş ya da bağlıymış onlara.” Tüm vücudum buz gibi kesildi.“Demek ki… bize en yakın olan oydu. O belgeleri de o almış olabilir.”

Ömer başını salladı. “Bu gece onu konuşturacağız.” Plan basitti: Mert’i okuldan sonra kütüphanede bulacaktık. Ona bir dosya gösterecektik —içi sahte belgelerle dolu ama içinde gizli bir kayıt cihazı olacaktı. Ömer, her şeyi hazırlamıştı. Ve akşam oldu.Kütüphane ıssızken, Mert geldi. Dosyayı eline verdik. Şüpheyle baktı bize.

“Bu ne şimdi?”
Ömer gözlerini kısmıştı. “Bize ihanet ettiğini biliyoruz, Mert. O dosyada kim olduğunu ispatlayan her şey var.”
Mert önce güldü. Sonra gülüşü yavaşça söndü. “Bana güvenmeniz ne kadar aptalcaydı. Özellikle senin, Defne. Baban Gölgeler’i bitireceğini sanmıştı. Ama biz kök gibiyiz. Kurumayız.”

İtiraf ağzından dökülmüş tü. Ben yerimde kalakaldım. İçim yandı. Bunu babamın yüzüne bile bakmış biri söylüyordu. Ömer bir adım attı. “Artık oyun bitti.” Mert hızla dosyayı fırlatıp kaçmaya çalıştı ama Ömer onu yakalayıp yere bastırdı. Kayıt tamamlanmıştı. Artık elimizde bir kanıt vardı.

Polise gitmek için sadece zaman gerekiyordu. Ama o gece… eve dönmeden önce, gökyüzü kararmışken, Ömer’le okulun bahçesinde durduk. Ay ışığı yüzüne vuruyordu. Gözlerimin içine baktı.

“Defne… eğer bir gün bu savaşta kaybolursam—” “Sus.” dedim, parmağımı dudaklarına götürerek. “Bir gün bile sensizliğe alışamam.” Ömer eğildi, alnımı öptü. “O zaman söz veriyorum. Sonuna kadar yanında olacağım.” Ve işte o an… karanlıkların içinde birbirimize daha çok sarıldık.

Ertesi sabah, kayıt cihazıyla birlikte emniyete gittik. Görevli memurlar bizi ciddiyetle dinlediler. Ses kaydı açıldığında, Mert’in ağzından dökülen itiraflar odaya yayılmıştı: “Baban Gölgeler’i bitireceğini sanmıştı. Ama biz kök gibiyiz. Kurumayız.” O an polislerin bakışları değişti. Bizi üst kata çıkardılar, daha yetkili bir birimle görüştürdüler. Babamın şehit olduğu dosyayı da açtılar. İlk defa devlet, bizim söylediklerimizi ciddiye alıyordu.

O gün okuldan sonra Mert gözaltına alındı. Biz okulun çatısında, sessizce olanları izliyorduk. Aşağıda polis arabalarının ışıkları yansıyordu yüzlerimize. Defne’nin gözleri doldu. Ömer onu sımsıkı tuttu.

“Bunu başardık,” dedi. “Seninle.”
“Babamın intikamı değil bu... Onun inandığı şeyin devamı.”
“Ve bizim başlangıcımız…” dedi Ömer. O an Defne, Ömer’e döndü. Gözlerinin içi parlıyordu. “Artık hiç gitme. Geçmişinle, karanlığınla, pişmanlığınla... hepsiyle birlikte seviyorum seni.”
Ömer gözlerini kapattı. “Ben de seni... ve seninle yeni bir hayatı.”

O an birbirlerine yaklaştılar. Rüzgâr saçlarını savurdu. Dudakları titreyerek birbirine dokunduğunda, aralarında sadece bir öpücük değil, geçmişi bağışlayan, geleceğe inanan bir yemin vardı.

Ertesi haftalarda Mert’in itiraflarıyla örgüt içinden birçok isim tutuklandı. Babasının adı yeniden onurla anıldı. Ömer ise artık geçmişini ardında bırakmıştı. Artık onun adı, Defne’nin yanında bir umutla anılıyordu.

Mezar taşının başında Defne ve Ömer el eleydi.
"Uğur Uysal Bir KAHRAMAN. Bir baba."
Defne diz çöktü. “Babacığım… artık huzurlu olabilirsin. Senin kaldığın yerden biz devam edeceğiz. Ve söz veriyorum… bu sefer sonuna kadar.”

Rüzgârda savrulan bir yaprak yere düştü. Ömer elini Defne’nin omzuna koydu. Sonra birlikte ayağa kalktılar. Hayat devam ediyordu. Ama bu sefer arkasında büyük bir acıyı iyileştiren bir sevda bırakıyordu. Gece sessizdi. Ankara’nın sokak lambaları titrek bir huzme yayıyordu penceremden içeri. Elimde babamın dosyasından kalan birkaç not, yatağımda oturuyordum. Sayfaların arasında onun eliyle yazılmış bir satır vardı:

“İnandığın şey seni tehlikeye soksa da, susma.” Bir titreme geçti içimden. O satır, sanki bugüne yazılmıştı. Telefonum titredi.
Ömer: “Aşağıdayım. Biraz yürüyelim mi?”

Üstüme kalın bir hırka alıp dışarı çıktım. Sokakta, Ömer bana sırtını dönmüş gökyüzüne bakıyordu. Yanına geldiğimde, başını çevirip gülümsedi.

“Uyuyamadım,” dedim.
“O yüzden buradayım.”
Birlikte yürümeye başladık. Ay ışığı yüzüne düşüyordu.